İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

D ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

D ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet d harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • d:geçer not, re
  • dab:erbap, hafif hafif vurmak, hafif kompres, hafif vuruş, hafifçe dokunmak, hafifçe sürmek, klişe yapmak, kurulamak, parmak izi, parmak izi bırakmak, pisibalığı türünden bir balık, usta, uzman
  • dabbing:hafif hafif vurmak, hafifçe dokunmak, hafifçe sürmek, klişe yapmak, kurulamak, parmak izi bırakmak
  • dabble:serpmek, sıçratmak, suyla oynamak
  • dabbler:amatör, baştan savmacı, lâf olsun diye ilgilenen kimse, şarlatan
  • dabbling:serpmek, sıçratmak, suyla oynamak
  • dabs:erbap, hafif hafif vurmak, hafif kompres, hafif vuruş, hafifçe dokunmak, hafifçe sürmek, klişe yapmak, kurulamak, parmak izi, parmak izi bırakmak, pisibalığı türünden bir balık, usta, uzman
  • dabster:acemi, usta, uzman, yüzüne gözüne bulaştıran kimse
  • dacha:kır evi, villa
  • dactyl:bir şiir ölçüsü
  • dactylogram:parmak izi
  • dad:baba, babacığım
  • daddy:baba, babacığım
  • dado:taban taşı
  • daemon:iblis, şeytan, zalim
  • daemonic:çılgın, deli, kötü ruhlu, şeytanlı, uğursuz
  • daemonical:çılgın, deli, kötü ruhlu, şeytanlı, uğursuz
  • daffodil:fulya, nergis, zerrin
  • daft:aptal, arsız, deli, kaçık, pervasız
  • dagger:hançer, kama
  • daggers:hançer, kama
  • dago:büyük okyanus adaları yerlisi
  • dahlia:dalya, yıldızçiçeği
  • dahlias:dalya, yıldızçiçeği
  • dail:irlanda cumhuriyeti meclisi
  • dailt:gündelik, günden güne, günlük, günlük gazete, günlük yardım, her geçen gün, her gün
  • daily:gündelik, günden güne, günlük, günlük gazete, günlük yardım, her geçen gün, her gün
  • daintiness:incelik, lezzet, nezaket, titizlik, zarafet
  • dainty:düzenli, ince, leziz şey, lezzetli, mükemmel şey, nazik, nefis, titiz, zarafet, zarif
  • dairy:mandıra, sütçü dükkânı, süthane
  • dairymaid:mandıra işçisi kız, sütçü kız
  • dairyman:mandıra işçisi, sütçü
  • dais:çardak, gölgelik, kürsü, podyum
  • daises:çardak, gölgelik, kürsü, podyum
  • daisy:mükemmel örnek, papatya, pırlanta gibi insan
  • dale:dere, vadi
  • dalliance:cilveleşme, oyalanma, oynaşma, tembellik, üşengeçlik
  • dalliances:cilveleşme, oyalanma, oynaşma, tembellik, üşengeçlik
  • dally:oyalanmak, oynaşmak, zaman öldürmek
  • dallying:oyalanmak, oynaşmak, zaman öldürmek
  • daltonism:daltonizm, renk körlüğü
  • dam:anne hayvan, baraj, baraj yapmak, engel, engellemek, hazne, set, set çekmek, toplama havuzu
  • damage:bozmak, değerini düşürmek, hasar, hasar yapmak, hasara uğratmak, maliyet, masraf, zarar, zarar vermek
  • damageable:bozulabilir, hasara uğrayabilir
  • damaged:bozuk, ezik ve çürük içinde, hasarlı, mahvolmuş
  • damages:tazminat, zarar ziyan
  • damaging:kötü etkisi olan, zarar verici
  • damascene:damasko ile ilgili, hareli
  • damascening:kakma işi
  • damask:damasko, damasko ile döşemek, damaskodan yapılmış, donatmak, kakma ile süslemek, şam çeliği, şam gülü, şam işi, şam işi dokumak, şam kumaşı, süslemek
  • dame:anaokulu, anaokulu müdiresi, bayan, dam, hanım, kadın, karı, yaşlı kadın
  • damn:allah’ın belâsı, beddua, belâ okumak, çok fazla, değersiz şey, eleştirmek, iğrenç, kesinlikle kabul etmemek, lanet, lânet, lanet etmek, lanetlemek, mahvetmek, reddetmek, son derece, suçu yüklemek
  • damn!:allah’ın belâsı!, kahretsin!, lanet olası!, lanet olsun!
  • damnable:lanet olası, lanetli, nefret edilen, sıkıcı
  • damnation:belâ, lanet, lanetleme, yıkım
  • damnation!:allah kahretsin!, lanet olsun!
  • damned:allah’ın belâsı, aşırı, çok, fazlasıyla, iğrenç, kahrolası, lanet olası, lânetlenmiş, lanetli, son derece
  • damned!:allah belasını versin!, allah kahretsin!
  • damning:ezici, şiddetle karşı çıkan, tahrip edici
  • damp:aksatma, cesaretini kırma, grizu, gücünü azaltmak, hararetini azaltmak, ıslak, ıslatmak, keder, köreltmek, nem, nemlendirmek, nemli, rutubet, rutubetli, sindirmek, söndürmek, su buharı, üzüntü
  • dampen:ıslanmak, ıslatmak, kırmak, köreltmek, nemlendirmek, nemlenmek, söndürmek, tadını kaçırmak
  • dampened:ıslanmak, ıslatmak, kırmak, köreltmek, nemlendirmek, nemlenmek, söndürmek, tadını kaçırmak
  • dampening:ıslanmak, ıslatmak, kırmak, köreltmek, nemlendirmek, nemlenmek, söndürmek, tadını kaçırmak
  • damper:amortisör, titreşim azaltan parça, üzen kişi, üzen şey
  • damping:ıslatma
  • dampish:nemli, rutubetli
  • dampness:nem, rutubet
  • damsel:genç kız, küçük hanım
  • damson:mürdümeriği
  • dan:dan, judo kuşak derecesi
  • dance:balo, dans, dans etmek, dans ettirmek, dans müziği, danslı parti, oynamak, oynatmak, oyun
  • dancer:dansçı, dansçı kız, danseden kimse, dansöz, rakkas
  • dances:balo, dans, dans etmek, dans ettirmek, dans müziği, danslı parti, oynamak, oynatmak, oyun
  • dancing:dans, dans etme, oynama
  • dandelion:hindiba, karahindiba
  • dander:dili öfke, hiddet
  • dandified:çıtkırıldım, züppe
  • dandle:hoplatmak, okşamak, oynatmak, sevmek, şımartmak
  • dandriff:kepek, konak
  • dandruff:kepek, konak
  • dandy:çıtkırıldım tip, düzgün, filika, hanım evladı, küçük yelkenli, kusursuz şey, mükemmel, şık, yaman, yetkin kimse, zarif, züppe
  • dandyish:düzgün, şık, zarif
  • dandyism:züppelik
  • dane:danimarkalı
  • danger:tehdit, tehlike
  • dangerous:riskli, tehlikeli
  • dangers:tehdit, tehlike
  • dangle:asılı tutmak, sarkıtmak, sarkmak
  • dangled:asılı tutmak, sarkıtmak, sarkmak
  • dangling:asılı tutmak, sarkıtmak, sarkmak
  • daniel:daniel, eski ahit’te daniel bölümü, ibrani peygamberi
  • danish:danimarka dili, danimarkalı, danimarkalılar, danimarka’ya özgü
  • dank:ıslak, küf kokulu, nemli, rutubetli, yaş
  • danube:tuna, tuna nehri
  • daphne:defne, defne ağacı
  • dapper:atak, çevik, düzgün giyimli, iki dirhem bir çekirdek, şık
  • dapple:beneklemek, puanlamak
  • dappled:alacalı, benekli, lekeli, puanlı
  • darbies:kelepçe
  • dare:cesaret etmek, cüret etmek, kafa tutmak, kalkışmak, meydan okumak, riske girmek
  • dared:cesaret etmek, cüret etmek, kafa tutmak, kalkışmak, meydan okumak, riske girmek
  • daredevil:atılgan, cesur kimse, cüretli kimse, gözünü budaktan sakınmaz, gözünü budaktan sakınmaz kişi, gözüpek, gözüpek kimse, gözüpek kişi, yiğit
  • daredevilry:atılganlık, gözüpeklik, yiğitlik
  • daredeviltry:atılganlık, gözüpeklik, yiğitlik
  • daring:atak, cesaret, cesur, cesurluk, cüret, cüretkâr, cüretli, gözüpek, gözüpeklik, pervasız, pervasızlık, rizikolu, serüvenci, tehlikeli, yiğitlik
  • dark:akşam, asık suratlı, belirsizlik, bilgisizlik, bulanık, esrarlı, gizli, gölge, ışıksız, kara, karanlık, kasvetli, korkutucu, kötü, koyu, koyu renk, loş, üzüntülü
  • darken:bulandırmak, kararmak, karartmak, karıştırmak, koyulaşmak, koyulaştırmak
  • darkened:bulandırmak, kararmak, karartmak, karıştırmak, koyulaşmak, koyulaştırmak
  • darkening:karartma
  • darkish:alaca karanlık, koyu, mat, siyahımsı
  • darkling:karanlık, karanlıkta olan
  • darkly:belirsizce, esrarengiz biçimde, gizemli bir şekilde, karanlıkta kalacak şekilde
  • darkness:bilgisizlik, bilinmezlik, cehalet, esrarengizlik, gizlilik, karanlık, körlük, kötülük, koyuluk, loşluk
  • darkroom:karanlık oda
  • darkskinned:esmer, kara derili, koyu tenli
  • darling:can, çekici, nonoş, sevgili, sevgilim, sevilen, sevimli
  • darling!:canım!, cicim!, sevgilim!
  • darn:belâ okumak, lanetlemek, örerek onarmak, yama
  • darned:allah’ın belâsı, belâ, lanet olası
  • darning:örme, örülmesi gereken şey
  • dart:atılmak, atmak, çıkarıvermek, çıkıvermek, cirit, dart oku, dart oyunu, fırlamak, fırlatmak, hamle, iğneleme, mızrak, pens, vın diye geçip gitmek
  • darts:dart
  • darwinism:darvin kuramı, darvincilik
  • dash:ataklık, atılganlık, atılma, atılmak, atmak, bir damla, bir tutam, bir yudum, çarpmak, cesaretini kırmak, darbe, dolaştırmak, düş kırıklığina uğratmak, fırlamak, fışkırtmak, gösteriş, hamle, hızlı koşma, hücum, karalamak, kısa mesafeli koşu, lanet etmek, parçalamak, püskürtmek, saldırı, savrulmak, savurmak, sıçratmak, tire, vurma, vurmak, yıkmak
  • dashboard:çamurluk, gösterge paneli, kontrol paneli
  • dashed:altüst olmuş, berbat, berbat bir şekilde, kahreden
  • dashing:atak, canlı, cesur, gösterişli, havalı, şık
  • dashingly:atılganca, cesurca, havalı bir biçimde
  • dastard:adi kimse, alçak herif, alçak kimse, aşağılık kimse
  • dastardliness:adilik, alçaklık, hainlik
  • dastardly:adi, alçak, bayağı, korkak
  • data:bilgi, data, girdi, malumat, veri
  • date:bayatlamak, buluşma, buluşmak, çıkmak, dönem, eskiden kalmak, eskimek, flört, flört etmek, hurma, randevu, tarih, tarih atmak, vade, zaman, zamanını belirlemek
  • dated:bayat, demode, eskimiş, tarihli
  • dateless:çok eski, sonsuz, tarihsiz
  • dateline:gündeğişme çizgisi, tarih belirten satır
  • dates:bayatlamak, buluşma, buluşmak, çıkmak, dönem, eskiden kalmak, eskimek, flört, flört etmek, hurma, randevu, tarih, tarih atmak, vade, zaman, zamanını belirlemek
  • dating:bayatlamak, buluşmak, çıkmak, eskiden kalmak, eskimek, flört etmek, tarih atmak, zamanını belirlemek
  • datival:dolaylı nesneyi gösteren, ismin -e halinde olan
  • dative:datif, dolaylı nesneyi gösteren, ismin -e hali, ismin -e halinde olan, ismin -e halindeki sözcük
  • datum:bilgiler, data, haber, malumat, veri
  • datura:tatula
  • daub:acemice boyanmış resim, beceriksizce boyamak, bulaştırmak, çamur, harç, kirletmek, sıvamak, sürmek
  • dauber:acemi ressam
  • daubing:beceriksizce boyamak, bulaştırmak, kirletmek, sıvamak, sürmek
  • daughter:bağ, ilişki, kız, kız evlât
  • daughters:bağ, ilişki, kız, kız evlât
  • daunt:cesaretini kırmak, gözünü korkutmak, korkutmak, yıldırmak
  • daunted:yılgın
  • daunting:cesaretini kırmak, gözünü korkutmak, korkutmak, yıldırmak
  • dauntless:azimli, cesur, korkusuz, yılmaz
  • dauntlessness:pervasızlık
  • davenport:kanepe, sedir, yazı masası
  • daw:küçük karga
  • dawdle:ağır davranmak, aylaklık etmek, boşa geçirmek, sallanmak
  • dawdler:avare, aylak, boş gezenin boş kalfası, serseri
  • dawdling:ağır davranmak, aylaklık etmek, boşa geçirmek, sallanmak
  • dawn:aydınlanmak, başlangıç, belirmek, gün ağarmak, ortaya çıkma, şafak, şafak sökmek, şafak vakti, tan, uyanma
  • dawning:ağarma
  • day:dönem, gün, gündüz, zaman
  • daybed:divan, sedir
  • daybook:günlük, hatıra defteri, kasa defteri
  • dayboy:gündüzcü erkek öğrenci, yatısız öğrenci
  • daybreak:ağarma, şafak, tan
  • daydream:hayâl, hayâl kurmak, hayâllere dalmak
  • daydreamer:hayalci, hayâlperest
  • daydreams:hayâl, hayâl kurmak, hayâllere dalmak
  • dayfly:kısa ömürlü böcek
  • daylight:aralık, aydınlık, boşluk, gün ışığı, gündüz, şafak
  • daylong:bütün gün, gün boyu, gün boyu süren
  • days:günler
  • day’s:günler
  • daystar:güneş, seher yıldızı
  • daytime:gündüz, iş günü
  • daze:afallatmak, büyülemek, şaşırtmak, şaşkınlık, sersemletmek, sersemlik
  • dazed:afallatmak, büyülemek, şaşırtmak, sersemletmek
  • dazedly:şaşkın şaşkın, sersemce
  • dazzle:büyülemek, göz kamaştırmak, kamuflaj boyası, kamufle etmek, parlak ışık, pırıltı
  • dazzled:büyülemek, göz kamaştırmak, kamufle etmek
  • dazzler:blöfçü, büyüleyici kadın, göz boyayıcı, göz kamaştırıcı kadın
  • dazzling:büyüleyici, göz kamaştırıcı, parlak, şaşırtıcı
  • deacon:diyakoz, yardımcı papaz
  • deaconess:kadın diyakoz, kadın papaz yardımcısı
  • deaconry:diyakozluk
  • deactivate:devre dışı bırakmak, durdurmak, etkisiz hale getirmek, etkisizleştirmek
  • deactivated:devre dışı bırakmak, durdurmak, etkisiz hale getirmek, etkisizleştirmek
  • deactivation:etkisizleştirme
  • dead:acımasız, aşırı, bozuk, büsbütün, cansız, çıkmaz, çok, dermansız, donuk, keskin, kullanılmayan, ölmüş, ölü, ölü zaman, sönmüş, tam, tamamen, unutulmuş
  • deadbeat:avantacı, beleşçi kimse, bitkin, borcunu ödemek istemeyen kimse, perişan
  • deadbeats:avantacı, beleşçi kimse, borcunu ödemek istemeyen kimse
  • deaden:azaltmak, donuklaştırmak, duygusuzlaştırmak, hafifletmek, katılaştırmak, kesmek, matlaştırmak
  • deadend:başarı şansı olmayan, çıkışı olmayan, çıkmaz, geleceği olmayan, perişan, sefil, sonu olmayan, umutsuz
  • deadened:azaltmak, donuklaştırmak, duygusuzlaştırmak, hafifletmek, katılaştırmak, kesmek, matlaştırmak
  • deadening:azaltmak, donuklaştırmak, duygusuzlaştırmak, hafifletmek, katılaştırmak, kesmek, matlaştırmak
  • deadhead:başarısız kimse, bedavacı, biletsiz yolcu veya seyirci, boş kalkan otobüs, dalkavuk, giriş kartı sahibi, yağcı
  • deadline:sınır, son teslim tarihi, zaman sınırı
  • deadlines:sınır, son teslim tarihi, zaman sınırı
  • deadliness:aşırılık, öldürücülük, ölüm derecesinde olma
  • deadlock:çıkmaz, çıkmaza girmek, durgunluk, tıkanıklık, tıkanmak, yerinde saymak
  • deadlocked:çıkmaza girmiş
  • deadly:amansız, çok, müthiş, öldürücü, ölesiye, ölü gibi bir halde, ölüm, ölümcül, ölümüne, son derece
  • deadness:bitkinlik, donukluk, durgunluk, duyarsızlık, hissizlik, kesat, uyuşukluk
  • deadpan:anlamsız, anlamsız yüz ifadesi olan, cansız, ifadesiz, sönük
  • deaf:ağır işiten, dik başlı, duyarsız, kulak asmayan, sağır
  • deafen:sağır etmek, sağırlaştırmak, ses geçirmez yapmak
  • deafening:sağır eden, sağırlaştıran
  • deafness:ağır işitme, sağırlık
  • deal:alışveriş, alışveriş etmek, anlaşma, çam kerestesi, çam tahtası, dağıtmak, daha da fazla olma, davranış, değinmek, ele almak, ilgilenmek, iş yapmak, kâğıt dağıtma, kâğıt dağıtmak, meşgul olmak, miktar, muamele, pazarlık, uğraşmak, uyuşturucu işi yapmak, vurmak, yöntem
  • deal!:oldu!
  • dealer:kâğıt dağıtan kimse, krupiye, satıcı, tüccar
  • dealership:satıcılık
  • dealing:alışveriş, dağıtma, davranış, ilişki, iş, muamele
  • dealings:bağlantı, ilişki, iş ilişkisi
  • dealt:alışveriş etmek, dağıtmak, değinmek, ele almak, ilgilenmek, iş yapmak, kâğıt dağıtmak, meşgul olmak, uğraşmak, uyuşturucu işi yapmak, vurmak
  • dean:başkan, dekan, en kıdemli üye
  • deanery:başrahibin evi, dekanın yeri, dekanlık
  • dear:aziz, değerli, içtenlikle, kıymetli, pahalı, pahalıya, samimi olarak, sevgili, sevilen kimse, sevilen şey, sevimli kimse, tatlı kimse
  • dear!:canım!, deme!, hay allah!, yazık!
  • dearest:gözbebeği, gözde
  • dearie:biricik, en sevilen, sevgili
  • dearling:canım!, sevgilim!
  • dearling!:canım!, sevgilim!
  • dearly:içtenlikle, pahalıya, samimiyetle
  • dearness:değer, pahalılık, sevgi
  • dearth:açlık, eksiklik, kıtlık, yokluk
  • deary:biricik, en sevilen, sevgili
  • deaseses:hastalık, illet, rahatsızlık
  • death:ecel, ölme, ölüm, tükeniş, yıkım
  • deathbed:ölüm döşeği
  • deathblow:ağır darbe, öldürücü darbe
  • deathless:ölümsüz
  • deathlike:öldürücü, ölüm gibi
  • deathly:öldürücü, ölüm gibi
  • deathrate:ölüm oranı
  • deaths:ölüm hali, vefat
  • deathwatch:tahtakurdu
  • debacle:bozgun, felâket, fiyasko, kaçışma, yıkım
  • debar:engel olmak, mahrum etmek, menetmek, yasaklamak, yoksun bırakmak
  • debark:karaya ayak basmak, karaya çıkarmak, karaya çıkmak
  • debarkation:karaya çıkarma, karaya çıkma
  • debarred:engel olmak, mahrum etmek, menetmek, yasaklamak, yoksun bırakmak
  • debase:alçaltmak, bozmak, değerini düşürmek, itibarını küçültmek, küçük düşürmek, sahtesini yapmak
  • debased:alçalmış, alçaltıcı, bayağı, değeri düşürülmüş, küçük düşmüş, küçük düşürücü
  • debasing:alçaltmak, bozmak, değerini düşürmek, itibarını küçültmek, küçük düşürmek, sahtesini yapmak
  • debatable:kuşkulu, soruşturulabilir, şüpheli, tartışılabilir
  • debate:çekişme, çekişmek, danışmak, dikkate almak, düşünüp taşınmak, görüşme, müzakere, tartışma, tartışmak
  • debated:çekişmek, danışmak, dikkate almak, düşünüp taşınmak, tartışmak
  • debater:konuşmacı, tartışmacı
  • debating:çekişmek, danışmak, dikkate almak, düşünüp taşınmak, tartışmak
  • debator:konuşmacı, tartışmacı
  • debauch:ahlaksızlık, ayartmak, ayyaşlık, baştan çıkarmak, bozmak, geçersiz kılmak, kötü yola düşürmek, sefahat, zevk ve eğlenceye düşkünlük
  • debauched:ahlaksız, zevk ve eğlence düşkünü
  • debauchee:çapkın, uçarı, zampara
  • debaucher:ayartan kimse, baştan çıkaran kimse, kandıran kimse
  • debauchery:ahlaksızlık, ayyaşlık, çapkınlık, sefahat, uçarılık, zamparalık
  • debenture:borç senedi, borçlanma belgesi, gümrük iadesi belgesi
  • debentures:borç senedi, borçlanma belgesi, gümrük iadesi belgesi
  • debilitate:güçten düşürmek, zayıflatmak
  • debilitated:dermansız
  • debilitating:güçten düşürmek, zayıflatmak
  • debilitation:güçten düşürme, zayıflatma
  • debility:dermansızlık, halsizlik, zayıflık
  • debit:borç, borç hanesine yapılan kayıt, borç tarafı, borçlandırmak, zimmet, zimmetine kaydetmek
  • debited:borçlandırmak, zimmetine kaydetmek
  • deblock:debloke etmek, serbest bırakmak
  • debonair:güler yüzlü, hoş, nazik, neşeli, şirin
  • debonaire:güler yüzlü, hoş, nazik, neşeli, şirin
  • debouch:açıklığa çıkmak, dar bir yerden açıklığa çıkmak, ortaya çıkmak
  • debouchment:açığa çıkış, ağız
  • debrief:bilgi almak
  • debriefing:bilgi alma
  • debris:atıklar, döküntü, enkaz, kırıntı, yıkıntı
  • debt:borç, borçlu olma
  • debtor:borç hanesi, borçlu
  • debts:borç, borçlu olma
  • debug:onarmak, tamir etmek
  • debugging:onarmak, tamir etmek
  • debunk:açığa çıkarmak, gerçeği göstermek, maskesini düşürmek, putları kırmak
  • debunked:açığa çıkarmak, gerçeği göstermek, maskesini düşürmek, putları kırmak
  • debunking:açığa çıkarmak, gerçeği göstermek, maskesini düşürmek, putları kırmak
  • debus:araçtan inmek, boşaltmak, yük boşaltmak
  • debut:sahneye ilk çıkış, sosyeteye ilk tanıtılış, toplum önüne ilk çıkış
  • debutant:ilk oyununu oynayan aktör
  • debutante:ilk oyununu oynayan aktris
  • dec:aralık
  • decade:onlu grup, onlu takım, onluk, onyıl
  • decadence:çöküş, gerileme, yıkılış
  • decadent:çökmekte olan, çökmekte olan sanatçı, çökmüş, gerileyen, yıkılmış
  • decades:onlu grup, onlu takım, onluk, onyıl
  • decaf:kafeinsiz kahve
  • decaffeinated:kafeinsiz
  • decagon:dekagon, ongen
  • decagram:dekagram, on gram
  • decal:çıkartma, çıkartma sanatı
  • decalcomania:çıkartma, çıkartma sanatı
  • decaliter:dekalitre, on litre
  • decalitre:dekalitre, on litre
  • decalogue:on emir
  • decameter:dekametre, on metre
  • decametre:dekametre, on metre
  • decamp:ayrılmak, kaçmak, kampı bozup ayrılmak, sıvışmak
  • decamping:ayrılmak, kaçmak, kampı bozup ayrılmak, sıvışmak
  • decampment:ayrılma, kampı dağıtma, sıvışma
  • decant:dikkatle boşaltmak, şişeden sürahiye boşaltmak
  • decanter:şarap sürahisi, sürahi, süzme kabı
  • decapitate:başını kesmek, işten çıkarmak
  • decapitated:başını kesmek, işten çıkarmak
  • decapitation:başını kesme, boynunu vurma, işten çıkarma
  • decapod:on ayaklı, on bacaklı
  • decarbonize:karbon tortusunu çıkarmak, karbonu çıkarmak
  • decathlon:dekatlon
  • decay:ayrışma, azalmak, bozmak, bozulma, bozulmak, çöküş, çürük, çürüme, çürümek, çürütme, çürütmek, dağılmak, düşkünlük, halsiz düşmek, parçalanmak, yıkılış, yıkılma, zayıflama, zayıflamak
  • decayed:aşınmış, çürük, çürümüş, dağılmış, dumura uğramış, düşkün, halsiz düşmüş, takâtsiz, zayıflamış
  • decaying:azalmak, bozmak, bozulmak, çürümek, çürütmek, dağılmak, halsiz düşmek, parçalanmak, zayıflamak
  • decease:ölmek, ölüm, vefat, vefat etmek
  • deceased:merhum, ölmüş, ölü, rahmetli
  • decedent:merhum, merhumlar, ölmüş kişi
  • decedents:merhum, merhumlar, ölmüş kişi
  • deceit:aldatma, dolandırıcılık, düzenbazlık, hile, hilekârlık, kazık, kötüye kullanma, yalan
  • deceitful:dolandırıcı, düzenbaz, hain, hilebaz, hilekâr, yalancı
  • deceitfulness:dolandırıcılık, hilekârlık, sahtekârlık
  • deceivable:kolay aldatılan, saf
  • deceive:aldatmak, faka bastırmak, ihanet etmek, kafese koymak, kafeslemek, kandırmak, kaybetmek, kazık atmak, keklemek, dolandırmak, çarpmak, oyun etmek, yitirmek, yutturmak
  • deceived:aldatmak, faka bastırmak, ihanet etmek, kafese koymak, kafeslemek, kandırmak, kaybetmek, kazık atmak, keklemek, dolandırmak, çarpmak, oyun etmek, yitirmek, yutturmak
  • deceiver:düzenbaz, hilekâr, yalancı kimse
  • deceiving:aldatan
  • decelerate:hız kesmek, yavaşlamak, yavaşlatmak
  • deceleration:yavaşlama, yavaşlatma
  • december:aralık
  • decency:anlayışlılık, edep, ılımlılık, namus, nezaket, terbiye, uygunluk
  • decendents:düşen şey, neslinden olan kişi, oğul, torun
  • decennial:on yılda bir olan, on yıllık süreye ait, onuncu yıldönümü, onuncu yıllık dönem
  • decennium:on yıllık dönem, on yıllık süre
  • decent:adam gibi, alçakgönüllü, edepli, hoşgörülü, iyi, iyi kâlpli, nazik, saygın, terbiyeli, uygun, yeterli
  • decently:adam gibi, hoşgörüyle, iyi, terbiyeli bir biçimde
  • decentralization:merkezden yönetilmeme, sorumluluğun dağıtılması
  • decentralize:bağımsız yönetime geçmek
  • deception:aldanma, aldatma, ayartma, dalavere, hile, kandırma, kanma, utanç
  • deceptive:aldatan, aldatıcı
  • decibel:desibel, güç ve ses şiddet birimi
  • decibels:desibel, güç ve ses şiddet birimi
  • decide:azmetmek, belirlemek, hüküm vermek, karar verdirmek, karar vermek, karar vermesini sağlamak, kararlaştırmak, sonuca varmak
  • decided:açık, azimli, kararlaştırılmış, kararlı, kesin, şüphesiz, tartışmasız
  • decidedly:karalı bir şekilde, kesinlikle, şüphesiz
  • decider:final, karar, kesin sonuç, sonucu belirleyen karşılaşma
  • deciduous:belli dönemlerde dökülen, dökülen, geçici, yaprak döken
  • decigram:desigram, gramın onda biri
  • decigramme:desigram, gramın onda biri
  • deciliter:desilitre, litrenin onda biri
  • decilitre:desilitre, litrenin onda biri
  • decimal:ondalık, onlu, onlu üleşke
  • decimate:çoğunu öldürmek, her onuncu adamı öldürmek, kırıp geçirmek, önemli ölçüde azaltmak
  • decimation:katliam, kırım, onda birini öldürme
  • decimeter:desimetre, metrenin onda biri
  • decimetre:desimetre, metrenin onda biri
  • decipher:çözmek, deşifre etmek, şifreyi çözmek, yorumlamak
  • decipherable:anlaşılır, çözümlenebilir, deşifre edilebilir
  • deciphered:çözmek, deşifre etmek, şifreyi çözmek, yorumlamak
  • deciphering:çözmek, deşifre etmek, şifreyi çözmek, yorumlamak
  • decipherment:deşifre etme, şifre çözümü
  • decision:hüküm, karar, kararlılık, sonuç
  • decisionmaking:karar üreten
  • decisions:hüküm, karar, kararlılık, sonuç
  • decisive:azimli, belirleyici, kararlı, kesin
  • decisively:katı surette
  • decisiveness:belirleyicilik, kararlılık, katiyet, kesinlik
  • deck:deste, güverte, iskambil destesi, kat, üst kısım
  • deckchair:şezlong
  • decker:ambarlı, ciltli, güverteli, katlı
  • deckhand:güverte tayfası, tayfa
  • declaim:bağırıp çağırmak, heyecanlı konuşma yapmak, nutuk çekmek, söylev vermek, yüksek sesle okumak
  • declamation:bağırıp çağırma, çatma, heyecanlı konuşma, hitabet, konuşma sanatı, nutuk
  • declamatory:coşkulu, gösterişli, heyecanlı, söylev sanatına ait, yüksek sesle
  • declarant:beyan eden kimse, bildirimde bulunan kimse, vatandaşlık başvurusu yapan kimse
  • declaration:açıklama, beyan, beyanname, bildirim, bildirme, deklarasyon, demeç, ifade
  • declarations:açıklama, beyan, beyanname, bildirim, bildirme, deklarasyon, demeç, ifade
  • declarative:beyan eden, bildiren
  • declaratory:açıklayan, ifade eden
  • declare:açıklamak, afişe etmek, beyan etmek, bildirmek, deklârasyon yapmak, fikrini belirtmek, ifade vermek, ilan etmek
  • declared:açık, aleni, deklare, kesin
  • declaredly:açıkça, kendi itirafı ile, kesinlikle
  • declarer:beyan eden kimse, ilan eden, oyunu oynayan
  • declaring:açıklamak, afişe etmek, beyan etmek, bildirmek, deklârasyon yapmak, fikrini belirtmek, ifade vermek, ilan etmek
  • declassify:açıklamak, gizliliğini kaldırmak
  • declension:bozulma, çekim, gerileme, sapma
  • declensional:çekim grubuna ait, çekime ait
  • declinable:çekilir, çekimli
  • declination:eğim, geri çevirme, reddetme, sapma, yokuş
  • decline:azalma, azalmak, batma, batmak, bozulmak, çekilmek, çekmek, çevirmek, çökme, çökmek, çöküş, çürümek, düşmek, düşüş, eğimi olmak, eğmek, geri çevirmek, gerileme, güçten düşüren hastalık, kabul etmemek, yolun sonu, zayıflamak
  • declines:azalma, azalmak, batma, batmak, bozulmak, çekilmek, çekmek, çevirmek, çökme, çökmek, çöküş, çürümek, düşmek, düşüş, eğimi olmak, eğmek, geri çevirmek, gerileme, güçten düşüren hastalık, kabul etmemek, yolun sonu, zayıflamak
  • declining:azalmak, batmak, bozulmak, çekilmek, çekmek, çevirmek, çökmek, çürümek, düşmek, eğimi olmak, eğmek, geri çevirmek, kabul etmemek, zayıflamak
  • declivitous:dik yokuşlu, eğimli, meyilli
  • declivity:bayır, iniş, meyil, yamaç
  • decoct:kaynatarak özünü çıkarmak
  • decoction:kaynatarak hazırlanan öz, kaynatarak yapılan içki, kaynatma
  • decode:deşifre etmek, kod çözmek, şifreyi çözmek
  • decoder:şifre çözücü, şifreli yayını çözen aygıt
  • decoding:şifre çözme
  • decolletage:dekolte
  • decollete:açık, dekolte, dekolte giyen
  • decolor:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decolorant:ağartan, ağartma, rengini açan, renk açma
  • decolored:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decolorize:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decolour:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decoloured:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decolourize:ağartmak, rengini açmak, soldurmak
  • decompose:ayrışmak, ayrıştırmak, çürümek, çürütmek, dağılmak, dağıtmak
  • decomposed:ayrışmış, çözünmüş, çürümüş
  • decomposing:ayrışmak, ayrıştırmak, çürümek, çürütmek, dağılmak, dağıtmak
  • decomposition:analiz, ayrışma, ayrıştırma, bozukluk, bozulma, çürüklük, çürüme
  • decompress:basıncı azaltmak
  • decompression:baskıyı azaltma
  • deconsecrate:dini olmaktan çıkarmak
  • decontaminate:arındırmak, temizlemek, zararlı kimyasal maddeden arıtmak
  • decontaminated:arındırmak, temizlemek, zararlı kimyasal maddeden arıtmak
  • decontamination:arındırma, arıtma, dezenfekte
  • decontrol:denetimi kaldırmak, denetimin kaldırılması, kontrolü kaldırma, kontrolü kaldırmak, serbest bırakmak
  • decor:dekor, mizansen, süsleme
  • decorate:bezemek, boyamak, dekor olmak, dekore etmek, donatmak, süslemek, süsleyip püslemek
  • decorated:dekore edilmiş, süslenmiş
  • decorating:bezemek, boyamak, dekor olmak, dekore etmek, donatmak, süslemek, süsleyip püslemek
  • decoration:dekorasyon, iç mimari, madalya, nişan, süs, süsleme
  • decorations:dekorasyon, iç mimari, madalya, nişan, süs, süsleme
  • decorative:dekoratif, süsleyici
  • decorator:dekoratör
  • decorous:münasip, terbiyeli, zevkli
  • decorticate:kabuğunu soymak, soymak, zarını çıkarmak
  • decorum:edep, nezaket, terbiyeli olma
  • decoy:av yerine çekmek, ayartıcı kimse, çığırtkan kuş, hile, ördek tuzağı, tatbikat cephanesi, tuzağa düşüren kimse, tuzağa düşürmek, tuzak, yem
  • decrease:azalma, azalmak, azaltma, azaltmak, düşmek, düşüş, eksilme, eksilmek, eksiltme, eksiltmek, inmek, küçülme, küçülmek, küçültmek
  • decreased:azalmak, azaltmak, düşmek, eksilmek, eksiltmek, inmek, küçülmek, küçültmek
  • decreasing:azalan
  • decree:buyurmak, emir, emretmek, ferman, hüküm vermek, karar, karara bağlamak, kararname
  • decreed:buyurmak, emretmek, hüküm vermek, karara bağlamak
  • decrement:azalma, eksilme, kayıp, zayiat
  • decrepit:bir ayağı çukurda, çökmüş, eli ayağı tutmaz, eskimiş, zayıf düşmüş
  • decrepitate:ateşte çatırdatmak, çatır çatır kavurmak
  • decrepitude:dermansızlık, ihtiyarlık, köhnelik
  • decrescendo:dekreşendo, diminuendo
  • decrescent:azalan, küçülen
  • decretal:dini hüküm
  • decrial:kötüleme
  • decry:azarlamak, kınamak, kötülemek, rezil etmek
  • decumbent:eğilmiş, yatık
  • decuple:on ile çarpmak, on kat, on katı yapmak, on kez tekrarlanan rakam, on misli
  • decussate:çapraz, çaprazlama
  • dedicate:adamak, hizmete sunmak, ithaf etmek, tahsis etmek, vermek
  • dedicated:ithaf olunmuş, verilmiş
  • dedication:ithaf, tahsis edilmiş
  • deduce:anlamak, gelişimini izlemek, sonuç çıkarmak
  • deducible:anlaşılabilir, sonuç çıkarılabilir
  • deduct:çıkarmak, düşmek, hesaptan indirmek
  • deductible:çıkarılabilir, düşülebilir, indirimli
  • deducting:çıkarmak, düşmek, hesaptan indirmek
  • deduction:çıkarılan miktar, çıkarma, indirim, kesinti, sonuç, sonuç çıkarma, tümdengelim
  • deductive:anlaşılabilir, çıkarsamaya ait, sonuç çıkarılabilir, tümdengelimli
  • deed:başarı, belge, cesaretli davranış, eylem, fiil, iş, kahramanlık, senetle devretmek, tapu
  • deeds:başarı, belge, cesaretli davranış, eylem, fiil, iş, kahramanlık, senetle devretmek, tapu
  • deem:dikkate almak, farzetmek, inanmak, saymak, varsaymak, zannetmek
  • deemed:dikkate almak, farzetmek, inanmak, saymak, varsaymak, zannetmek
  • deep:ağır, anlaşılmaz, aşırı, bilinçaltı, dalgın, derin, derinlik, esrarlı, genişliğinde, içten, karanlık, karışık, keskin, koyu, koyuluk, pes, şiddetli, tok, yürekten
  • deepen:artırmak, artmak, derinleşmek, derinleştirmek, koyulaşmak, koyulaştırmak, şiddetlenmek
  • deepening:artırmak, artmak, derinleşmek, derinleştirmek, koyulaşmak, koyulaştırmak, şiddetlenmek
  • deepest:ağır, anlaşılmaz, aşırı, bilinçaltı, dalgın, derin, esrarlı, genişliğinde, içten, karışık, keskin, koyu, pes, şiddetli, tok, yürekten
  • deepfreeze:derin dondurucu, derin donduruculu, dondurmak, dondurup saklamak, şoklamak
  • deeply:çok, derinden, içten, son derece
  • deepness:akıllılık, boğukluk, derinlik, enginlik, karanlık, koyuluk, zekâ
  • deepseated:kökleşmiş, köklü
  • deer:geyik, geyik benzeri hayvan, karaca
  • deescalate:azalmak, hafifletmek, hızını düşürmek, önemini yavaş yavaş kaybetmek, şiddetini azaltmak
  • deface:bozmak, çirkinleştirmek, görünüşünü bozmak, okunmaz hale getirmek, tahrif etmek
  • defaced:bozmak, çirkinleştirmek, görünüşünü bozmak, okunmaz hale getirmek, tahrif etmek
  • defacement:bozma, kazıntı, silinti, silme, tahrif
  • defacing:bozmak, çirkinleştirmek, görünüşünü bozmak, okunmaz hale getirmek, tahrif etmek
  • defalcate:çalmak, emanet parayı çalmak, zimmete geçirmek
  • defalcation:çalma, eksiklik, kusur, zimmete geçirilen miktar, zimmete geçirme
  • defamation:hakaret, iftira, karalama
  • defamatory:iftira olan, lekeleyen, şerefini lekeleyen
  • defame:dil uzatmak, hakaret etmek, iftira etmek, kötülemek, namusuna leke sürmek
  • defamed:dil uzatmak, hakaret etmek, iftira etmek, kötülemek, namusuna leke sürmek
  • defamer:iftiracı
  • defaming:dil uzatmak, hakaret etmek, iftira etmek, kötülemek, namusuna leke sürmek
  • default:gelmeme, gıyabında hüküm vermek, gıyap, görevi yapmakta kusur işlemek, hükmen yenik sayılmak, ihmâl, karşılaşmaya katılmamak, kusur, mahkemeye gelmemek, yeralmama, yükümlülüğünü yerine getirmeme, yükümlülüğünü yerine getirmemek
  • defaulter:askeri suçu olan asker, borcunu ödemeyen kimse, emanet parayı yiyen kimse, gaip, yerinde bulunmayan kimse
  • defeasance:fesih, iptal, kaldırma
  • defeasible:iptali mümkün, kaldırılabilir
  • defeat:aleyhte oy, aşmak, başarısızlık, boşa çıkarmak, bozgun, devirmek, engellemek, hayal kırıklığı, hüsran, iptal, iptal ettirmek, mağlubiyet, red, ret, yenilgi, yenmek
  • defeating:aşmak, boşa çıkarmak, devirmek, engellemek, iptal ettirmek, yenmek
  • defeatism:bozgunculuk, yenilgiyi kabul etme
  • defeatist:bozguncu, yenilgiyi kabul eden, yenilgiyi kabul eden kimse
  • defeats:aleyhte oy, aşmak, başarısızlık, boşa çıkarmak, bozgun, devirmek, engellemek, hayal kırıklığı, hüsran, iptal, iptal ettirmek, mağlubiyet, red, ret, yenilgi, yenmek
  • defecate:arınmak, arıtmak, dışkılamak, kaka yapmak, kurtulmak
  • defecation:büyük aptes yapma, dışkılama, kaka yapma
  • defect:arıza, ayrılmak, bozukluk, döneklik etmek, eksiklik, iltica etmek, kaçmak, kusur, noksan, özür, sakatlık, sığınmak
  • defected:ayrılmak, döneklik etmek, iltica etmek, kaçmak, sığınmak
  • defection:ayrılma, çekilme, ihanet, iltica, sığınma
  • defective:arızalı, eksik, kusurlu, özürlü, sakat, yetersiz
  • defectiveness:eksiklik, kusurluluk, özürlülük
  • defector:dönen kimse, ilticacı, sığınmacı
  • defects:arıza, ayrılmak, bozukluk, döneklik etmek, eksiklik, iltica etmek, kaçmak, kusur, noksan, özür, sakatlık, sığınmak
  • defence:davalı, defans oyuncusu, doğrulama, himaye, koruma, korunma, sanık, savunma, savunma silahları
  • defenceless:desteksiz, korumasız, savunmasız
  • defences:askeri savunma kaynakları
  • defend:korumak, müdafaa etmek, savunmak
  • defendable:korunabilir, savunulabilir
  • defendant:davalı, sanık, zanlı
  • defendants:davalı, sanık, zanlı
  • defended:korumak, müdafaa etmek, savunmak
  • defender:koruyucu kimse, savunan kimse, savunma oyuncusu, savunucu, ünvanını koruyan şampiyon
  • defenders:koruyucu kimse, savunan kimse, savunma oyuncusu, savunucu, ünvanını koruyan şampiyon
  • defending:koruma, savunma
  • defense:davalı, defans oyuncusu, doğrulama, himaye, koruma, korunma, sanık, savunma, savunma silahları
  • defenseless:desteksiz, korumasız, savunmasız
  • defenses:askeri savunma kaynakları
  • defensible:hak verilir, savunulabilir
  • defensive:koruyan, savunan, savunma, savunma amaçlı
  • defer:ağırdan almak, ertelemek, riayet etmek, saygı göstermek, tecil etmek, uymak
  • deference:hürmet, itaat, riayet, saygı, uyma
  • deferent:hürmetkâr, saygılı, uyumlu
  • deferential:hürmetkâr, saygılı, uyumlu
  • deferment:ertelenme, tecil, vade
  • deferred:ertelenen, gecikmeli, vadeli
  • defiance:karşı koyma, meydan okuma, muhalefet, nispet, saygısızlık
  • defiant:karşı gelen, meydan okuyan, muhalif, uymayan
  • deficiencies:açık, eksik, eksiklik, gereksinim, gerilik, hesap açığı, kusur, noksan, yetersizlik, yoksunluk
  • deficiency:açık, eksik, eksiklik, gereksinim, gerilik, hesap açığı, kusur, noksan, yetersizlik, yoksunluk
  • deficient:açık, eksik, gerekli olan, yetersiz
  • deficit:açık, dezavantaj, eksiklik, hesap açığı
  • deficits:açık, dezavantaj, eksiklik, hesap açığı
  • defience:karşı koyma, meydan okuma, muhalefet, nispet, saygısızlık
  • defier:karşı koyan, meydan okuyan
  • defile:bozmak, dar geçit, dar yol, darboğaz, kirletmek, kötüye kullanmak, lekelemek, tek sıra halinde yürümek
  • defiled:bozmak, kirletmek, kötüye kullanmak, lekelemek, tek sıra halinde yürümek
  • defilement:kirletme, lekeleme, pisletme
  • defiling:bozmak, kirletmek, kötüye kullanmak, lekelemek, tek sıra halinde yürümek
  • definable:ayırt edilebilir, tanımlanabilir, tanınabilir
  • define:belirlemek, belirtmek, tanımlamak, tarif etmek
  • defines:belirlemek, belirtmek, tanımlamak, tarif etmek
  • defining:belirlemek, belirtmek, tanımlamak, tarif etmek
  • definite:açık, belirli, kati, kesin, kuşkusuz, su götürmez, şüphesiz
  • definitely:açıkça, elbette, kesin olarak, kesinlikle, kuşkusuz, tamamen
  • definiteness:açıklık, katiyet, kesinlik
  • definition:açıklama, belirleme, belirtme, kesinleştirme, seçiklik, tanım, tanımlama, tarif
  • defınition:açıklama, belirleme, belirtme, kesinleştirme, seçiklik, tanım, tanımlama, tarif
  • definitions:açıklama, belirleme, belirtme, kesinleştirme, seçiklik, tanım, tanımlama, tarif
  • definitive:açık, belgili sözcük, belirli, kesin, koşulsuz, son
  • deflagrate:alev almak, parlamak, tutuşturmak, tutuşuvermek
  • deflagration:alev alma, birden tutuşma, parlama
  • deflate:burnunu sürtmek, düşürmek, gururunu kırmak, havasını boşaltmak, söndürmek, yükselişe müdahele etmek
  • deflated:burnunu sürtmek, düşürmek, gururunu kırmak, havasını boşaltmak, söndürmek, yükselişe müdahele etmek
  • deflation:deflasyon, enflasyona karşı alınan önlemler, havasını söndürme
  • deflect:caymak, çevirmek, döndürmek, dönmek, sapmak, saptırmak
  • deflection:dönme, sapma
  • deflector:deflektör, saptırıcı
  • deflexion:dönme, sapma
  • deflorate:bekâretini bozmak, çiçeklerini yolmak, kızlığını bozmak, koparmak
  • defloration:kızlığını bozma, saflığını bozma
  • deflower:bekâretini bozmak, çiçeklerini yolmak, kızlığını bozmak, koparmak
  • defoliant:yaprakları döken ilaç, yaprakları döken zehir
  • defoliate:bitkileri kurutmak, yaprakları dökmek
  • defoliation:yaprak döktürme, yaprak dökümü
  • deforastation:ağaçları yok etme, orman açma
  • deforce:alıkoymak
  • deforest:ağaçları yok etmek, ormansızlaştırmak
  • deforestation:ağaçları yok etme, orman açma
  • deforested:ağaçları yok etmek, ormansızlaştırmak
  • deform:biçimini bozmak, çirkinleştirmek, deforme etmek
  • deformation:biçimsizleştirme, bozulma, deformasyon, sakatlık
  • deformed:çarpık çurpuk, deforme olmuş, şekli bozulmuş
  • deforming:biçimini bozmak, çirkinleştirmek, deforme etmek
  • deformities:biçimsizlik, bozukluk, moral bozukluğu, sakatlık, şekil bozukluğu
  • deformity:biçimsizlik, bozukluk, moral bozukluğu, sakatlık, şekil bozukluğu
  • defraud:aldatmak, dolandırmak, elinden almak, hakkını yemek
  • defraudation:dolandırma, hakkını yeme, yoksunluk, yolsuzluk
  • defrauder:vergi kaçakçısı, yolsuzluk yapan kimse
  • defrauding:aldatmak, dolandırmak, elinden almak, hakkını yemek
  • defray:masrafı karşılamak, ödeme yapmak, ödemek
  • defrayal:ödenme
  • defrock:papazı makamından etmek, papazlıktan çıkarmak
  • defrost:buzunu eritmek, çözmek
  • defrosting:buzunu eritmek, çözmek
  • deft:becerikli, eli yatkın, usta
  • deftness:beceri, hüner, maharet, ustalık
  • defunct:geçersiz, ölmüş, ölü
  • defuse:etkisiz hale getirmek, tansiyonu düşürmek, yatıştırmak
  • defy:alnını karışlamak, gücünü aşmak, karşı gelmek, karşılaşmaya davet etmek, kışkırtmak, küçümsemek, meydan okumak
  • defying:alnını karışlamak, gücünü aşmak, karşı gelmek, karşılaşmaya davet etmek, kışkırtmak, küçümsemek, meydan okumak
  • degas:gazdan arındırmak, gazını almak
  • degassing:gazdan arındırmak, gazını almak
  • degeneracy:dejenere olma, yozlaşma
  • degenerate:bozulmuş, bozulmuş kimse, dejenere, dejenere olmak, soysuz, soysuzlaşmış, soyu bozulmak, yoz, yoz hayvan, yozlaşmak, yozlaşmış
  • degenerated:dejenere olmak, soyu bozulmak, yozlaşmak
  • degenerates:bozulmuş kimse, dejenere olmak, soyu bozulmak, yoz hayvan, yozlaşmak
  • degenerating:dejenere olmak, soyu bozulmak, yozlaşmak
  • degeneration:bozulma, dejenerasyon, yozlaşma
  • degradation:alçalma, azalma, bozulma, düşürme, indirgeme, indirme, rütbe indirme
  • degrade:aşınmaya uğramak, düşmek, gerilemek, indirgemek, indirmek, küçük düşürmek, onurunu kırmak, rengini açmak, rütbesini indirmek
  • degraded:aşınmaya uğramak, düşmek, gerilemek, indirgemek, indirmek, küçük düşürmek, onurunu kırmak, rengini açmak, rütbesini indirmek
  • degrading:alçaltıcı, küçültücü, onur kırıcı
  • degree:aşama, derece, diploma, evre, lisans, rütbe, sıralı notalar, ünvan
  • degression:indirim, vergi indirimi
  • degustation:tatma
  • dehisce:açmak, çatlamak, tohum kabuğu açılmak, yarılmak
  • dehiscence:açılma, çatlama
  • dehiscent:açılır
  • dehumanize:canavarlaştırmak, insanlıktan çıkarmak, kişiliksizleştirmek, makineleştirmek
  • dehumanized:canavarlaştırmak, insanlıktan çıkarmak, kişiliksizleştirmek, makineleştirmek
  • dehydrate:kurutmak, suyunu almak
  • dehydrated:kurutulmuş, susuz
  • dehydrating:kurutmak, suyunu almak
  • dehydration:kurutma, suyunu çıkarma
  • dehyrated:kurutulmuş, susuz
  • deice:buzlanmayı gidermek, buzlanmayı önlemek, buzunu çözmek
  • deicer:buz çözücü alet, buz çözücü madde
  • deification:tanrılaştırma, tapınma, tapma, yüceltme
  • deify:tanrılaştırmak, tapmak
  • deign:alçakgönüllülük yapmak, bahşetmek, lütfetmek, tenezzül etmek
  • deigning:alçakgönüllülük yapmak, bahşetmek, lütfetmek, tenezzül etmek
  • deism:deizm, dinlere değil tanrıya inanma, yaradancılık
  • deist:deist
  • deity:ilah, tanrı, tanrılık, tanrısal konum
  • deject:kederlendirmek, üzmek
  • dejected:karamsar, kederli, keyifsiz, neşesiz, üzgün
  • dejection:dışkı, kaka, keyifsizlik, üzüntü
  • dejure:haklı, haklı olarak, yasal, yasal olarak
  • dekko:bakış
  • delactation:ana sütünün kesilmesi, memeden kesme, sütten kesilme, sütten kesme
  • delaminate:tabakalara ayırmak
  • delate:ele vermek, gammazlamak, ihbar etmek, itham etmek, şikâyet etmek
  • delation:ele verme, gammazlama, ihbar etme, itham, şikâyet
  • delator:gammazcı, muhbir
  • delay:alıkoymak, erteleme, ertelemek, geç kalma, geç kalmak, gecikme, gecikmek, geciktirme, geciktirmek, mühlet, oyalamak, oyalanmak, savsaklamak, tecil, tehir
  • delayed:ertelenmiş, gecikme, gecikmeli, gecikmiş, geciktirmeli, oyalama, rötarlı
  • delaying:alıkoymak, ertelemek, geç kalmak, gecikmek, geciktirmek, oyalamak, oyalanmak, savsaklamak
  • dele:silme işareti, silmek
  • delectabl:hoş, nefis, sevimli
  • delectable:hoş, nefis, sevimli
  • delectation:hoşlanma, zevk
  • delegacy:delegasyon, delege olarak atanma, delegelik, vekillik
  • delegate:delege, delege atamak, delege olarak yetkilendirmek, elçi, ihale etmek, temsilci, vekil
  • delegates:delege, delege atamak, delege olarak yetkilendirmek, elçi, ihale etmek, temsilci, vekil
  • delegating:delege atamak, delege olarak yetkilendirmek, ihale etmek
  • delegation:delegasyon, delege atama, delegeler grubu, temsilciler kurulu, yetkilendirme
  • delegations:delegasyon, delege atama, delegeler grubu, temsilciler kurulu, yetkilendirme
  • delete:çıkarmak, kazımak, silmek
  • deleterious:sağlığa zararlı, zararlı
  • deleting:çıkarmak, kazımak, silmek
  • deletion:silip çıkarma, silme, yazıdan çıkarılan parça
  • deli:hazır yemek, hazır yemek ve salata dükkânı, meze, mezeci dükkânı, mezeler, şarküteri, soğuk meze
  • deliberate:ağır, danışmak, düşünmek, emin, kasıtlı, kasti, planlanmış, tartmak, tasarlanmış, tedbirli, üzerinde tartışmak
  • deliberately:kasıtlı olarak, kasten, tasarlayarak
  • deliberateness:dikkatlilik, kasıt, tedbirlilik
  • deliberation:danışma, ihtiyat, kafa yorma, tedbirli olma, üzerinde düşünme
  • deliberations:danışma, ihtiyat, kafa yorma, tedbirli olma, üzerinde düşünme
  • deliberative:düşünen, ihtiyatlı, tedbirli, üzerinde düşünülmüş
  • delicacies:alçakgönüllülük, duyarlılık, hassaslık, incelik, leziz lokma, nefis yiyecek, nezaket, zayıflık
  • delicacy:alçakgönüllülük, duyarlılık, hassaslık, incelik, leziz lokma, nefis yiyecek, nezaket, zayıflık
  • delicate:düşünceli, duyarlı, güvenli, hassas, ince, lezzetli, narin, nazik, nazlı
  • delicatessen:hazır yemek, hazır yemek ve salata dükkânı, meze, mezeci dükkânı, mezeler, şarküteri, soğuk mezeci
  • delicious:hoş, lezzetli, nefis
  • deliciously:hoşça
  • delict:ihlal, kanunu çiğneme, suç
  • delight:haz, hoşlanmak, hoşnut etmek, hoşuna gitmek, keyif, sevinç, sevindirmek, zevk, zevk almak, zevk kaynağı
  • delighted:hoşnut, keyifli, memnun, mutlu
  • delightful:hoş, tatlı, zevkli
  • delightfully:nefis, pek hoş
  • delilah:gönül ayartıcı kadın, hilekâr kadın
  • delimit:limit koymak, limitlerini belirlemek, sınırlandırmak
  • delimitate:limit koymak, limitlerini belirlemek, sınırlandırmak
  • delimitation:limit koyma, sınırlama, sınırlandırma
  • delimited:limit koymak, limitlerini belirlemek, sınırlandırmak
  • delimiting:limit koymak, limitlerini belirlemek, sınırlandırmak
  • delineate:betimlemek, çizerek açıklamak, taslağını çizmek, tasvir etmek
  • delineated:betimlemek, çizerek açıklamak, taslağını çizmek, tasvir etmek
  • delineating:betimlemek, çizerek açıklamak, taslağını çizmek, tasvir etmek
  • delineation:çizerek anlatma, tarif
  • delinquency:hata, ihmal, kabahat, kötüye kullanma, suç, suçluluk
  • delinquent:geciktirilmiş, hatalı, ihmali olan, ihmalkâr kimse, kabahatli kimse, suçlu, zamanında yapılmayan ödeme
  • deliquesce:erimek, sıvılaşmak
  • deliria:çılgınlık, hezeyan, sayıklama
  • delirious:çılgın, çılgına dönmüş, deli, hezeyan geçiren, sayıklayan
  • delirium:çılgınlık, hezeyan, sayıklama
  • deliver:atmak, dağıtmak, devretmek, doğurtmak, iletmek, kurtarmak, serbest bırakmak, söylemek, teslim etmek, vermek
  • deliverable:dağıtılabilir, teslimi mümkün, verilebilir
  • deliverance:hüküm, kanı, kurtarma, kurtuluş, yargı
  • delivered:atmak, dağıtmak, devretmek, doğurtmak, iletmek, kurtarmak, serbest bırakmak, söylemek, teslim etmek, vermek
  • deliverer:dağıtım yapan kişi, kurtarıcı kişi
  • deliveries:dağıtma, devretme, doğum, doğurma, konuşma, teslim, teslim etme, verim
  • delivering:atmak, dağıtmak, devretmek, doğurtmak, iletmek, kurtarmak, serbest bırakmak, söylemek, teslim etmek, vermek
  • delivery:dağıtma, devretme, doğum, doğurma, konuşma, teslim, teslim etme, verim
  • deliveryman:dağıtıcı, dağıtımcı
  • dell:kuytu yer, vadi
  • delouse:bitlerini ayıklamak, bitten temizlemek
  • delphic:anlaşılmaz, iki anlamlı
  • delphinium:hezaren çiçeği
  • delta:çatalağız, delta, üç köşe
  • deltoid:delta şeklinde, üç köşeli
  • delude:aldatmak, avutmak, ayartmak, kandırmak
  • deluded:aldatmak, avutmak, ayartmak, kandırmak
  • deluding:aldatmak, avutmak, ayartmak, kandırmak
  • deluge:sel, sel basmak, su baskını, su basmak, tufan, yağmur, yağmuruna tutmak
  • delusion:düş, hayal, kuruntu, vesvese, yanılgı
  • delusions:düş, hayal, kuruntu, vesvese, yanılgı
  • delusive:aldatıcı, asılsız, gerçek dışı, hayali
  • deluxe:lüks, şatafatlı, üstün nitelikli
  • delve:altüst ederek aramak, arayıp taramak
  • delves:hollanda porseleni
  • delving:altüst ederek aramak, arayıp taramak
  • demagnetize:manyetikliğini yok etmek
  • demagog:demagog, halk avcısı, hizipçi, kışkırtıcı
  • demagogic:demagojik, demagojiye dayanan
  • demagogical:çocuk eğitimi ile ilgili, eğitsel, pedagojik
  • demagogue:demagog, halk avcısı, hizipçi, kışkırtıcı
  • demagogy:demagoji, halkavcılığı, kışkırtıcılık
  • demand:gereksinim, hak iddia etmek, hak iddiası, ihtiyaç, istek, istem, isteme, istemek, rağbet, sormak, talep, talep etmek
  • demanded:hak iddia etmek, istemek, sormak, talep etmek
  • demanding:çok şey isteyen, emek isteyen, müşkülpesent, titiz, zahmetli
  • demands:gereksinim, hak iddia etmek, hak iddiası, ihtiyaç, istek, istem, isteme, istemek, rağbet, sormak, talep, talep etmek
  • demarcate:ayırmak, sınır çekmek
  • demarcated:ayırmak, sınır çekmek
  • demarcation:sınır çekme, sınırını belirleme
  • demarch:belediye reisi, muhtar
  • demarche:diplomatik girişim, siyasi atılım
  • dematerialize:maddesel olmaktan çıkarmak, maddesel olmaktan çıkmak, manevileşmek
  • demeanor:davranış, hal, hareket, tavır, tutum
  • demeanour:davranış, hal, hareket, tavır, tutum
  • dement:deli
  • demented:bunak, çılgın, deli, karasevdalı
  • dementia:akıl hastalığı, bunaklık, kişilik bölünmesi
  • demerara:esmer şeker
  • demerit:hata, kabahat, kusur, suçlanabilir davranış, uyarı
  • demersal:batmış, sualtında
  • demesne:emlâk, etki alanı, malikâne, mülk
  • demigod:tanrısal kahraman, yarı tanrı
  • demijohn:damacana, hasır kaplı büyük şişe
  • demilitarise:askerden arındırmak, askeri yönetimi kaldırmak
  • demilitarization:askeri yönetimin kaldırılması
  • demilitarize:askerden arındırmak, askeri yönetimi kaldırmak
  • demilitarized:askerden temizlenmiş
  • demilune:yarımay
  • demise:bırakmak, devretme, feragat, feragat etmek, ölüm, vasiyetle devretmek, vefat
  • demised:bırakmak, feragat etmek, vasiyetle devretmek
  • demission:istifa, tahttan çekilme
  • demit:istifa etmek
  • demo:gösteri, gösterme, ispat, örgüt toplantısı
  • demob:terhis etmek
  • demobilisation:seferberliğin bitmesi, terhis
  • demobilise:hizmet dışı bırakmak, seferberliği kaldırmak, terhis etmek
  • demobilization:seferberliğin bitmesi, terhis
  • demobilize:hizmet dışı bırakmak, seferberliği kaldırmak, terhis etmek
  • democracy:demokrasi, demokratik parti
  • democrat:demokrat, demokratik partili, halkçı
  • democratic:demokrasiye uygun, demokratik, demokratik partiye ait
  • democratization:demokratikleşme
  • democratize:demokratikleştirmek
  • democratized:demokratikleştirmek
  • democratizing:demokratikleştirmek
  • demode:demode, modası geçmiş
  • démodé:demode, modası geçmiş
  • demoded:demode, modası geçmiş
  • demographic:demografik, nüfus istatistiklerine göre
  • demography:demografi, nüfus istatistikleri bilimi
  • demoiselle:genç evlenmemiş kadın, kızböceği, telli turna
  • demolish:imha etmek, tahrip etmek, yıkmak, yiyip bitirmek
  • demolished:imha etmek, tahrip etmek, yıkmak, yiyip bitirmek
  • demolishing:imha etmek, tahrip etmek, yıkmak, yiyip bitirmek
  • demolition:imha, tahrip, tüketme, yıkım
  • demon:cin, enerjik kişi, günahkâr tutku, iblis, şeytan, zalim
  • demonetization:tedavülden kaldırma
  • demonetize:tedavülden kaldırmak
  • demoniac:çılgın, cinli, deli, şeytanca, şeytanın etkisi altında
  • demoniacal:cinli, deli, şeytanca, şeytanın etkisi altında
  • demonic:cinli, deli, kötü ruhlu, şeytani, şeytanlı, uğursuz
  • demonism:şeytani güçlere inanma
  • demons:cin, enerjik kişi, günahkâr tutku, iblis, şeytan, zalim
  • demonstrable:gösterilebilir, kanıtlanabilir
  • demonstrate:gösteri yapmak, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, örnekle açıklamak
  • demonstrated:gösteri yapmak, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, örnekle açıklamak
  • demonstrates:gösteri yapmak, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, örnekle açıklamak
  • demonstrating:gösteri yapmak, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, örnekle açıklamak
  • demonstration:arz, gösteri, gösterme, ispat, kanıt, kanıtlama
  • demonstrative:belirtici, göze çarpan, hislerini açığa vuran, inandırıcı, işaret zamiri, kesin olarak ispatlayan
  • demonstrativeness:açıklık, inandırıcılık, kesinlik
  • demonstrator:asistan, gösteren kimse, gösterici, ispat eden şey, sergilenen şey
  • demonstrators:asistan, gösteren kimse, gösterici, ispat eden şey, sergilenen şey
  • demoralise:ahlâkını bozmak, ayartmak, cesaretini kırmak, moralini bozmak
  • demoralization:ahlâk bozulması, cesaretini kırma, direnme gücünün azalması, maneviyatı bozulma
  • demoralize:ahlâkını bozmak, ayartmak, cesaretini kırmak, moralini bozmak
  • demoralized:ahlâkını bozmak, ayartmak, cesaretini kırmak, moralini bozmak
  • demoralizing:cesaret kırıcı, moralini bozucu
  • demos:ayaktakımı, halk, nahiye
  • demostrate:gösteri yapmak, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, örnekle açıklamak
  • demostration:arz, gösteri, gösterme, ispat, kanıt, kanıtlama
  • demote:alt sınıfa indirmek, rütbesini indirmek
  • demotic:halk ile ilgili
  • demotion:alt sınıfa indirme, rütbe indirme
  • demotivate:saptırmak
  • demount:dağıtmak, parçalara ayırmak, sökmek
  • demulcent:teskin edici, yatıştırıcı
  • demur:duraksama, itiraz, itiraz etmek, karşı koymak, tereddüd, zorluk çıkarmak
  • demure:ağırbaşlı, çekingen, ciddi, ölçülü, sözde mahcup
  • demureness:alçakgönüllülük, çekingenlik, ciddiyet, ölçülülük
  • demurrage:bekleme süresi, surastarya ücreti
  • demurrer:davaya itiraz, itirazcı
  • den:batakhane, çıkmaz, delik, in, mağara, sığınak, yatak, zor durum
  • denationalize:devlet idaresinden çıkarmak, özelleştirmek, ulusal haklarını elinden almak, vatandaşlıktan çıkarmak
  • denationalized:devlet idaresinden çıkarmak, özelleştirmek, ulusal haklarını elinden almak, vatandaşlıktan çıkarmak
  • denaturalize:doğallığını bozmak, vatandaşlık haklarından mahrum etmek
  • denaturalizing:doğallığını bozmak, vatandaşlık haklarından mahrum etmek
  • denature:doğasını değiştirmek
  • dendroid:ağaç gibi, ağaçımsı
  • dendrology:ağaçbilim
  • dene:korulu derin vadi, kum tepeciği, kumlu sahil yolu
  • dengue:dang
  • deniable:inkâr edilebilir, yadsınabilir
  • denial:inkâr, red, reddetme, ret, tekzip, yalanlama
  • denials:inkâr, red, reddetme, ret, tekzip, yalanlama
  • denied:inkâr etmek, mahrum etmek, reddetmek, yadsımak, yalanlamak, yoksun bırakmak
  • denier:azıcık miktar, deniye, dokuma sıklığı ölçüsü, fransız kuruşu, inkâr eden kimse, reddeden kimse, yalanlayan kişi
  • denigrate:çekiştirmek, iftira etmek, karalamak, kötülemek
  • denigrating:çekiştirmek, iftira etmek, karalamak, kötülemek
  • denigration:iftira, kötüleme
  • denim:kaba pamuklu kumaş, kot
  • denims:kot iş tulumu, kot pantolon
  • denizen:ikamet eden kimse, müdavim, ortama uyum sağlamış canlı, oturma izni olan kimse, yerleşmiş yabancı sözcük
  • denizens:ikamet eden kimse, müdavim, ortama uyum sağlamış canlı, oturma izni olan kimse, yerleşmiş yabancı sözcük
  • denominate:adlandırmak, isim koymak
  • denominated:adlandırmak, isim koymak
  • denomination:ad, çeşit, isim, mezhep, nominal değer, sınıf, tarikat
  • denominationalism:mezhepçilik, tarikatçılık, tarikatlara bölme eğilimi
  • denominator:bölen, payda
  • denotation:ad, anlam, belirtme, ifade, ünvan
  • denote:adı olmak, belirtmek, göstermek, ifade etmek, işareti olmak
  • denotes:adı olmak, belirtmek, göstermek, ifade etmek, işareti olmak
  • denouement:akıbet, çözüm, son, sonuç
  • denounce:aleyhinde olmak, geçersizliğini duyurmak, ihbar etmek, kehanette bulunmak, kınamak
  • denouncement:eleştiri, fesih, ihbar, iptal duyurusu, kehanet, kınama
  • denouncer:ihbarcı
  • denouncing:aleyhinde olmak, geçersizliğini duyurmak, ihbar etmek, kehanette bulunmak, kınamak
  • dens:batakhane, çıkmaz, delik, in, mağara, sığınak, yatak, zor durum
  • dense:kalın, kalın kafalı, koyu, negatifi şeffaf olmayan, sık, sıkışık, yoğun
  • denseness:darlık, kalınlık, sıkışıklık, yoğunluk
  • density:ahmaklık, kalın kafalılık, kalınlık, sıkışıklık, sıklık, yoğunluk
  • dent:berelemek, çentik, çentmek, çökertmek, çökme, çökmek, göçmek, göçük, göçürtmek
  • dental:diş, dişlere ait, dişsel, dişsel ünsüz
  • dentate:dişli, tarak şeklinde
  • dentation:diş gibi çıkıntı, taraksı çıkıntı
  • dented:bereli, çukurlu
  • denticle:diş gibi çıkıntı
  • dentiform:diş biçiminde, diş gibi
  • dentifrice:diş macunu, diş temizleme maddesi
  • dentilingual:dilin ön dişlere değmesiyle çıkan, dişsel
  • dentine:dentin, diş kemiği
  • dentist:diş doktoru, dişçi
  • dentistry:diş hekimliği, dişçilik
  • dentition:diş çıkarma, diş yapısı, dişlenme
  • dents:berelemek, çentik, çentmek, çökertmek, çökme, çökmek, göçmek, göçük, göçürtmek
  • denture:dişler dizisi, protez damak, takma diş
  • dentures:takma dişler
  • denudation:aşındırma, çıplak bırakma, çıplak kalma, erozyon, soyulma
  • denude:açmak, çıplak bırakmak, erozyona uğratmak, soymak
  • denuded:açmak, çıplak bırakmak, erozyona uğratmak, soymak
  • denuding:açmak, çıplak bırakmak, erozyona uğratmak, soymak
  • denunciation:ele verme, ihbar, kınama, suçlama
  • denunciator:ihbarcı, ispiyoncu, muhbir
  • denunciatory:gammazlayıcı, itham edici, küçük düşürücü, suçlayıcı
  • deny:inkâr etmek, mahrum etmek, reddetmek, yadsımak, yalanlamak, yoksun bırakmak
  • denying:inkâr etmek, mahrum etmek, reddetmek, yadsımak, yalanlamak, yoksun bırakmak
  • deodorant:deodorant, koku giderici
  • deodorize:kokusunu gidermek
  • deodorized:kokusunu gidermek
  • deodorizer:deodorant, koku giderici
  • deontology:ahlâk bilimi, deontoloji, görev bilgisi
  • deoxidize:oksijenini gidermek, oksitsizleşmek, oksitsizleştirmek
  • depart:ayrılmak, caymak, gitmek, ölmek, yola çıkmak, yolundan sapmak
  • departed:geçmiş, ölmüş
  • departing:ayrılmak, caymak, gitmek, ölmek, yola çıkmak, yolundan sapmak
  • department:bakanlık, bölge, bölüm, daire, departman, şube
  • departmental:bakanlık ile ilgili, kısmi, şubeye ait
  • departmentalize:bölümlendirmek, bölümlere ayırmak, kollara ayırmak
  • departure:ayrılış, ayrılma, başlangıç, geri çekilme, gidiş, kalkış, ölüm, sapma, yenilik, yola çıkma
  • departures:gidiş
  • depend:bağlı olmak, güvenmek, tabi olmak
  • dependability:güvenilebilirlik
  • dependable:güvenilebilir, güvenilir
  • dependance:bağımlılık, bağlı olma, başkasının sırtından yaşama, güven
  • dependant:asılı, bağımlı, bağımlı kimse, bağlı, başkasına muhtaç kimse, muhtaç, sarkan, tabi
  • dependence:bağımlılık, bağlı olma, başkasının sırtından yaşama, güven, itimat
  • dependency:bağımlılık, koloni, sömürge
  • dependent:asılı, bağımlı, bağımlı kimse, bağlı, başkasına muhtaç kimse, muhtaç, sarkan, tabi
  • depending:bağlı olmak, güvenmek, tabi olmak
  • depersonalize:kişiliksizleştirmek, kişisel ilişkilerini kesmek, şahsiyetsizleştirmek
  • depict:betimlemek, çizmek, göstermek, resmetmek, tasvir etmek
  • depicted:betimlemek, çizmek, göstermek, resmetmek, tasvir etmek
  • depicting:betimlemek, çizmek, göstermek, resmetmek, tasvir etmek
  • depiction:tarif, tasvir
  • depicts:betimlemek, çizmek, göstermek, resmetmek, tasvir etmek
  • depilate:kıllarını almak, tüylerini yok etmek
  • depilated:kıllarını almak, tüylerini yok etmek
  • depilation:kıl alma, kılları temizleme
  • depilatory:kıl dökücü, kıl dökücü ilaç
  • deplane:uçaktan indirmek, uçaktan inmek
  • deplenish:boşaltmak, dökmek
  • deplete:bitirmek, boşaltmak, dökmek, kurutmak, tüketmek
  • depleted:bitirmek, boşaltmak, dökmek, kurutmak, tüketmek
  • depletion:azaltma, boşaltma, kan alma, sabit kıymetleri azaltma, tüketme
  • depletory:tüketici
  • deplorable:acıklı, acınacak, acınacak halde, içler acısı
  • deplore:acımak, beğenmemek, hayıflanmak, teessüf etmek, üzülmek
  • deploy:açılma, dağıtım, dağıtmak, görevlendirmek, harekete geçirmek, istihdam, uygulamak, yayılma, yaymak
  • deployed:dağıtmak, görevlendirmek, harekete geçirmek, uygulamak, yaymak
  • deploying:dağıtmak, görevlendirmek, harekete geçirmek, uygulamak, yaymak
  • deployment:açılma, savaş düzeni alma, yayılma
  • deplume:soymak, tüylerini yolmak
  • depolarise:altüst etmek, depolarize etmek, kutuplaşmayı önlemek, nötürleştirmek, sarsmak
  • deponent:etken anlamlı edilgen yapılı, tanık, yeminli şahit
  • depopulate:nüfus azaltılması yoluna gitmek, nüfusunu azaltmak
  • deport:dışlamak, sınırdışı etmek, sürgün etmek, uzaklaştırmak
  • deportation:sınırdışı, sürgün, sürgüne gönderme
  • deportee:sınırdışı edilen kimse, sürgün
  • deportment:davranış, gidiş, hareket, tavır
  • deposal:azletme, görevden alma
  • depose:azletmek, görevden almak, ifade vermek, şahitlik etmek, tahttan indirmek, yeminli şahitlik etmek
  • deposit:bankaya yatırmak, çökelmek, depozito, emanet, emanet etmek, katman, mevduat, para yatırmak, teminât, tortu, tortu bırakmak, yatırılan para, yatırmak, yerleştirmek, yumurtlamak
  • depositary:emanetçi
  • depositing:bankaya yatırmak, çökelmek, emanet etmek, para yatırmak, tortu bırakmak, yatırmak, yerleştirmek, yumurtlamak
  • deposition:depozito verme, emanet etme, görevden alma, ifade, tahttan indirme, tanıklık etme, tortu, yeminli ifade verme
  • depositions:depozito verme, emanet etme, görevden alma, ifade, tahttan indirme, tanıklık etme, tortu, yeminli ifade verme
  • depositor:emanet eden kimse, para yatıran kimse
  • depository:ambar, depo, emanetçi
  • deposits:bankaya yatırmak, çökelmek, depozito, emanet, emanet etmek, katman, mevduat, para yatırmak, teminât, tortu, tortu bırakmak, yatırılan para, yatırmak, yerleştirmek, yumurtlamak
  • depot:alay komutanlığı, birikim, depo, emanetçi, esir toplama yeri, gar, ikmal deposu, tren istasyonu
  • depravation:ahlaksızlık, günahkârlık
  • deprave:ahlâkını bozmak, ayartmak, baştan çıkarmak
  • depraved:ahlaksız, baştan çıkmış
  • depravity:ahlâk bozukluğu, ahlaksızlık, fesat, günahkârlık
  • deprecate:itiraz etmek, karşı çıkmak
  • deprecated:itiraz etmek, karşı çıkmak
  • deprecating:itiraz eden, karşı koyan, küçümseyen, olumsuz
  • deprecation:itiraz, karşı koyma
  • deprecator:itirazcı, karşı çıkan kişi
  • deprecatory:karşı çıkan, küçümseyen, uygun bulmayan
  • depreciate:değeri düşmek, değerini düşürmek, küçük düşürmek, küçümsemek, ucuzlatmak
  • depreciating:değeri düşmek, değerini düşürmek, küçük düşürmek, küçümsemek, ucuzlatmak
  • depreciation:amortisman, değeri düşme, değerini düşürme, küçültme
  • depreciatory:değer düşürücü, küçültücü, küçümseyici
  • depredation:hasar, hasar verme, talan, yağmalama
  • depredator:çapulcu, soyguncu, yağmacı
  • depress:azaltmak, bastırmak, düşürmek, kısmak, moralini bozmak, neşesini kaçırmak, sıkmak
  • depressant:yatıştırıcı, yatıştırıcı madde
  • depressed:bastırılmış, bunalımlı, çökmüş, darboğazda olan, durgun, düşürülmüş, karamsar, kederli
  • depressing:acıklı, hüzünlü, iç karartıcı, moral bozucu
  • depression:bastırma, buhran, bunalım, çökme, çöküntü, daralma, değerini düşürme, depresyon, kasvet
  • depressive:bunaltıcı, kasvetli, yılgın
  • depressurize:baskıyı azaltmak
  • deprivation:ihtiyaç, mahrum etme, mahrumiyet, yoksunluk
  • deprive:görevden almak, mahrum etmek, rütbesini indirmek, yoksun bırakmak
  • deprived:mahrum
  • depriving:görevden almak, mahrum etmek, rütbesini indirmek, yoksun bırakmak
  • depth:ahlâk azlığı, bilinçaltı, derinlik, dip, en derin nokta, yoğunluk
  • depths:ahlâk azlığı, bilinçaltı, derinlik, dip, en derin nokta, yoğunluk
  • depurate:arıtmak, tasfiye etmek, temizlemek
  • deputation:delegeler, heyet
  • depute:atamak, vekil atamak
  • deputies:delege, milletvekili, şerif yardımcısı, temsilci, vekil
  • deputing:atamak, vekil atamak
  • deputise:atamak, tayin etmek, vekâlet etmek
  • deputize:atamak, tayin etmek, vekâlet etmek
  • deputy:delege, milletvekili, şerif yardımcısı, temsilci, vekil, vekil olarak bakan, yardımcı
  • deracinate:çevresinden ayırmak, kökünden çıkarmak
  • derail:raydan çıkarmak
  • derailing:raydan çıkarmak
  • derailment:raydan çıkma
  • derange:çıldırtmak, dengesini bozmak, kafasını karıştırmak, rahatsız etmek
  • deranged:bozuk, dengesiz
  • derangement:delilik, dengesizlik, geçimsizlik
  • deration:kaldırmak, vergi oranlarını düşürmek
  • derby:melon şapka
  • derelict:dışlanmış kimse, gemi enkazı, harabe, ihmalci, ihmalkâr, ihmalkâr kişi, sahipsiz, sahipsiz mal, sorumsuz, terkedilmiş, terkedilmiş mal
  • dereliction:ihmalcilik, ihmalkârlık, inkâr, sahipsizlik, suyun çekilmesiyle kazanılan toprak, terk edilmişlik
  • derelicts:dışlanmış kimse, gemi enkazı, ihmalkâr kişi, sahipsiz mal, terkedilmiş mal
  • derequisition:resmi elkoymayı kaldırmak
  • derestrict:hız yasağını kaldırmak, sınırlamayı kaldırmak
  • deride:alay etmek, alaya almak
  • derision:alay, alay etme
  • derisive:alay konusu olan, alaycı, gülünç, önemsiz
  • derisory:alay konusu olan, gülünç, önemsiz
  • derivation:köken, türetme, türevini alma
  • derivative:ikincil, türetilmiş, türetilmiş şey, türetme, türev
  • derive:çıkarmak, kaynaklanmak, sağlamak, türetmek
  • derived:çıkarmak, kaynaklanmak, sağlamak, türetmek
  • deriving:çıkarmak, kaynaklanmak, sağlamak, türetmek
  • derm:alt deri, cilt, deri, derma
  • dermal:alt deriyle ilgili, deriye ait
  • dermatitis:deri iltihabı, dermatit
  • dermatologist:cildiyeci, deri hastalıkları uzmanı, dermatolog
  • dermatology:deribilim, dermatoloji
  • dermis:alt deri, esas deri
  • derogate:alçalmak, azaltmak, eksiltmek, küçülmek, küçültmek
  • derogating:alçalmak, azaltmak, eksiltmek, küçülmek, küçültmek
  • derogation:azaltma, bozulma, eksiltme, küçülme
  • derogatory:alçaltıcı, küçültücü, uygunsuz, zararlı
  • derrick:bumba, petrol kuyusu iskelesi, vinç
  • derringdo:cüret, gözüpeklik, ölçüsüz cesaret
  • dervish:derviş
  • dervishes:derviş
  • desalinate:tuzdan arıtmak, tuzunu almak
  • desalination:tuzdan arındırma
  • desalinisation:tuzdan arındırma
  • descandants:düşen şey, neslinden olan kişi, oğul, torun
  • descant:en yüksek ses, en yüksek sesten şarkı söylemek, hararetle okumak, hararetli okuma, şarkı söylemek
  • descend:alçalmak, aşağı yuvarlanmak, baskın yapmak, çökmek, detaya inmek, inmek, madene inmek, miras kalmak, saldırmak, soyundan gelmek
  • descendant:düşen şey, neslinden olan kişi, oğul, torun
  • descendants:düşen şey, neslinden olan kişi, oğul, torun
  • descending:inme
  • descent:alçalma, baskın, çöküş, düşme, iniş, köken, madene inme, miras kalma, nesil, üşüşme, yokuş
  • describable:tanımlanabilir, tarif edilebilir
  • describe:anlatmak, betimlemek, çizmek, ifade etmek, tanımlamak, tarif etmek, tasvir etmek
  • described:anlatmak, betimlemek, çizmek, ifade etmek, tanımlamak, tarif etmek, tasvir etmek
  • describes:anlatmak, betimlemek, çizmek, ifade etmek, tanımlamak, tarif etmek, tasvir etmek
  • describing:anlatmak, betimlemek, çizmek, ifade etmek, tanımlamak, tarif etmek, tasvir etmek
  • description:betimleme, çeşit, tanım, tanımlama, tarif, tasvir
  • descriptions:betimleme, çeşit, tanım, tanımlama, tarif, tasvir
  • descriptive:belirtici, betimsel, resmedici, tanımlayıcı
  • descry:ayırt etmek, farketmek, keşfetmek, seçmek
  • deseases:hastalık, illet, rahatsızlık
  • desecrate:hakaret etmek, kutsal saymamak, kutsallığını bozmak
  • desecration:hürmetsizlik, kutsal şeye saygısızlık, tecâvüz
  • desegregate:ırk ayırımına son vermek
  • desegregated:ırk ayırımına son vermek
  • desegregation:ırk ayırımına son verme
  • desensitize:duyarsızlaştırmak, hassasiyetini azaltmak
  • desensitized:duyarsızlaştırmak, hassasiyetini azaltmak
  • desensitizing:duyarsızlaştırmak, hassasiyetini azaltmak
  • desert:ayrılmak, boş, bozkır, çöl, çorak, hak edilen şey, hak etme, hak ettiğini bulma, ıssız, ıssız yer, kaçmak, sönüklük, taraf değiştirmek, tatsızlık, terketmek, yüzüstü bırakmak
  • deserted:ıssız, tenha, terkedilmiş
  • deserter:asker kaçağı, din değiştiren kimse, dönek, firari, kaçak
  • desertion:askerden kaçma, din değiştirme, firar, terk
  • deserts:hak edilen şey, hak etme, hak ettiğini bulma
  • deserve:hak etmek, layık olmak
  • deserved:hak etmek, layık olmak
  • deservedly:haklı olarak, lâyıkıyla
  • deserving:değerli, değerli şey, layık, ödüle lâyık, ödüle lâyık kişi
  • deshabille:ev elbisesi, ev kıyafetiyle dolaşma, sabahlık
  • desiccate:kurumak, kurutmak
  • desiccated:kurutulmuş
  • desiccation:kuruma, kurutma
  • desiccator:kurutma cihazı, kurutucu
  • desiderative:dilek belirten, dilek kipi
  • desideratum:arzu edilen şey, boşluk, eksiklik, ihtiyaç, istenen şey
  • design:amaç, dizayn, dizayn etmek, kastetmek, komplo, komplo kurmak, model, modelini çizmek, niyet, plan, planlamak, proje, stilize etmek, tasarı, tasarlamak, taslak
  • designate:adlandırmak, atamak, atanmış, göstermek, işaret etmek, tanımlamak, tayin edilmiş, tayin etmek
  • designated:adlandırmak, atamak, göstermek, işaret etmek, tanımlamak, tayin etmek
  • designating:adlandırmak, atamak, göstermek, işaret etmek, tanımlamak, tayin etmek
  • designation:ad, atama, atanma, gösterilme, gösterme, isim, tahsis, tayin
  • designed:kasıtlı, planlanmış, tarafından tasarlandı, tasarlanmış
  • designedly:kasıtlı, tasarlanarak
  • designer:dalavereci kişi, desinatör, düzenbaz kişi, modacı, modelist, stilist, tasarımcı
  • designers:dalavereci kişi, desinatör, düzenbaz kişi, modacı, modelist, stilist, tasarımcı
  • designing:becerikli, düzenbaz, kurnaz
  • designs:amaç, dizayn, dizayn etmek, kastetmek, komplo, komplo kurmak, model, modelini çizmek, niyet, plan, planlamak, proje, stilize etmek, tasarı, tasarlamak, taslak
  • desirability:arzu edilirlik, cazibe, çekicilik
  • desirable:beğenilen, çekici, hoş
  • desire:arzu, arzu etmek, arzulamak, cinsel istek, dilek, dilemek, heves, hırs, ihtiras, imrenmek, iştah, istek, isteme, istemek, rağbet, rica etme, rica etmek, şehvet, şevk, tutku, yalvarmak
  • desired:arzu etmek, arzulamak, dilemek, imrenmek, istemek, rica etmek, yalvarmak
  • desires:arzu, arzu etmek, arzulamak, cinsel istek, dilek, dilemek, heves, hırs, ihtiras, imrenmek, iştah, istek, isteme, istemek, rağbet, rica etme, rica etmek, şehvet, şevk, tutku, yalvarmak
  • desiring:arzu etmek, arzulamak, dilemek, imrenmek, istemek, rica etmek, yalvarmak
  • desirous:arzulu, hevesli, istekli
  • desist:çekilmek, vazgeçmek
  • desk:bölüm, büro, çalışma masası, kasa, kontrol paneli, kürsü, masa, resepsiyon, sıra, yazı masası
  • desmo:bağ
  • desolate:harap, ıssız, kimsesiz, kimsesiz bırakmak, perişan, perişan etmek, tenha, terkedilmiş, terketmek, üzmek
  • desolation:harabe, haraplık, ıssızlık, kimsesizlik, perişanlık, üzüntü, virane, yalnızlık
  • despair:çaresizlik, ümidini yitirme, umudunu kesmek, umutsuzluğa düşmek, umutsuzluk
  • despairing:çaresiz, umutsuz
  • despairingly:çaresizce, umutsuzca
  • despatch:gönderi
  • desperado:çılgın, gözü dönmüş kimse, her şeyi göze almış kimse, umutsuz kimse
  • desperate:aşırı, azgın, çaresiz, gözükara, her şeyi göze almış, korkunç, umutsuz, vahim
  • desperately:aşırı, can havli ile, son derece, tam, umutsuzca, vahim
  • desperation:her şeyi göze alma, umutsuzluk
  • despicable:adi, değersiz, küçümsenen
  • despise:hor görmek, küçümsemek, tenezzül etmemek
  • despised:hor görmek, küçümsemek, tenezzül etmemek
  • despising:hor görme
  • despite:karşı koyma, karşın, kin, nefret, rağmen
  • despoil:soymak, yağmalamak
  • despoiled:soymak, yağmalamak
  • despoilment:soygun, soygunculuk, yağma, yağmacılık
  • despoliation:soygunculuk, yağma, yağmacılık
  • despond:cesaretini kaybetmek, moral bozukluğu, morali bozulmak, ümidini kesmek, umutsuzluk
  • despondency:moral bozukluğu, umutsuzluk
  • despondent:morali bozuk, umutsuz
  • desponding:cesaretini kaybetmek, morali bozulmak, ümidini kesmek
  • despot:acımasız, despot, zorba
  • despotic:despot, despotça, zorbaca
  • despotical:despot, despotça, zorbaca
  • despotism:despotluk, zorbalık
  • desquamate:pul pul olmak, pulları dökülmek
  • desrt:ayrılmak, boş, bozkır, çöl, çorak, hak edilen şey, hak etme, hak ettiğini bulma, ıssız, ıssız yer, kaçmak, sönüklük, taraf değiştirmek, tatsızlık, terketmek, yüzüstü bırakmak
  • dessert:meyve, tatlı
  • desserts:meyve, tatlı
  • dessertspoon:tatlı kaşığı
  • destination:amaç, gidilecek yer, hedef, istikamet, nereye, varış yeri
  • destinations:amaç, gidilecek yer, hedef, istikamet, nereye, varış yeri
  • destine:kaderinde olmak, nasip etmek, yöneltmek
  • destined:alnında yazan, kaderinde var olan
  • destiny:alın yazısı, felek, kader, kısmet
  • destitute:fakir, mahrum, muhtaç, sefil, yoksun
  • destitution:mahrumiyet, yoksulluk
  • destress:rahatlatmak, stresini gidermek
  • destroy:harap etmek, imha etmek, mahvetmek, öldürmek, tahrip etmek, tüketmek, ümidini yıkmak, yıkmak
  • destroyed:berbat, tarafından yıkıldı
  • destroyer:destroyer, torpido ve denizaltı muhribi, yok edici kimse, yok edici şey
  • destroying:tahribat, tahrip, tahrip edici, tahrip etme
  • destruct:hedefe ulaşmadan imha etmek, imha edilmek, kendi kendini imha etmek
  • destructible:yok edilebilir
  • destructing:hedefe ulaşmadan imha etmek, imha edilmek, kendi kendini imha etmek
  • destruction:imha, öldürme, tahribat, tahrip, yıkma, yok edilme
  • destructive:yıkıcı, zararlı
  • destructor:çöp yakma fırını
  • desuetude:kullanmama, yürürlükten kaldırma, yürürlükten kalkma
  • desultoriness:maymun iştahlılık, tutarsızlık
  • desultory:düzensiz, gelişigüzel, istikrarsız, maymun iştahlı, rasgele, tutarsız
  • detach:ayırmak, çıkmak, çözmek, kopmak, özel görevlendirmek, sökmek
  • detachable:çıkarılabilir, sökülebilir
  • detached:bağımsız, tarafsız
  • detachedly:aldırmaksızın, ayrı, müstakil olarak, objektif bir biçimde, tarafsızca
  • detaching:ayırmak, çıkmak, çözmek, kopmak, özel görevlendirmek, sökmek
  • detachment:ayırma, kıta, önyargısız olma, tarafsızlık
  • detail:ayrıntı, ayrıntılı anlatmak, ayrıntılı plân, ayrıntısıyla uğraşma, detay, detayına girmek, detaylar, özel göreve verme, özel göreve vermek
  • detailed:ayrıntılı, detaylı, etraflı
  • detailing:ayrıntılı anlatmak, detayına girmek, özel göreve vermek
  • details:ayrıntılar, teferruat
  • detain:alıkoymak, gözaltına almak, hapsetmek, mahrum etmek
  • detained:alıkoymak, gözaltına almak, hapsetmek, mahrum etmek
  • detainee:gözaltına alınan kimse, tutuklu
  • detainer:gözetim altına alma, malını alıkoyma, tutukluluğun uzatılması
  • detaining:alıkoymak, gözaltına almak, hapsetmek, mahrum etmek
  • detect:belirlemek, farketmek, keşfetmek, ortaya çıkarmak, sezmek
  • detectable:keşfedilebilir, ortaya çıkarılabilir
  • detecting:belirlemek, farketmek, keşfetmek, ortaya çıkarmak, sezmek
  • detection:bulma, buluş, demodülasyon, keşif, suçluyu ortaya çıkarma
  • detective:dedektif, dedektif gibi, detektif, hafiye, polis hafiyesi, polisiye
  • detector:akım yönlendirici, bulucu, detektör
  • detemination:azim, belirleme, belirtme, karar, kararlılık, niyet, saplantı, saptama, tespit
  • detent:kontrol mekanizması, tetik
  • detente:ülkeler arasında huzur
  • détente:ülkeler arasında huzur
  • detention:alıkoyma, engellenme, evci çıkarmama cezası, gecikme, gözaltına alma, tutuklama
  • deter:caydırmak, gözünü korkutup vazgeçirmek, yıldırmak
  • detergent:deterjan, temizleyici, temizlik maddesi
  • detergents:deterjan, temizlik maddesi
  • deteriorate:bozmak, bozulmak, fenalaşmak, gerilemek, kötüleşmek
  • deteriorated:bozmak, bozulmak, fenalaşmak, gerilemek, kötüleşmek
  • deteriorates:bozmak, bozulmak, fenalaşmak, gerilemek, kötüleşmek
  • deteriorating:bozmak, bozulmak, fenalaşmak, gerilemek, kötüleşmek
  • deterioration:bozulma, çürüklük, kötüye gitme
  • deteriote:bozmak, bozulmak, fenalaşmak, gerilemek, kötüleşmek
  • determent:caydırıcı güç, caydırıcı silâh, engel
  • determinable:belirlenebilir, sınırlanabilir
  • determinant:belirleyici faktör, determinant, etken, etkin olan, hakim olan, hükmeden, sıfat
  • determinate:belirli, sınırlı
  • determination:azim, belirleme, belirtme, karar, kararlılık, niyet, saplantı, saptama, tespit
  • determinative:belirleyen, belirleyen şey, belirleyici, belirten, belirtme sıfatı, niteleyici sözcük, sınırlandıran, sınırlandıran şey
  • determine:belirlemek, karara bağlanmak, karara varmak, kararlaştırmak, neden olmak, sabitleştirmek, saptamak
  • determined:azimli, kararlı, kesin
  • determinedly:azimle, kararlı bir şekilde, kesin olarak
  • determiner:belirteç, niteleyici sözcük
  • determines:belirlemek, karara bağlanmak, karara varmak, kararlaştırmak, neden olmak, sabitleştirmek, saptamak
  • determinism:determinizm, kaçınılmaz sona inanma
  • deterrence:caydırıcılık, caydırma, engelleyicilik
  • deterrent:caydıran kimse, caydırıcı, caydırıcı silah, engelleyici, vazgeçiren şey
  • detersive:temizleyici
  • detest:hoşlanmamak, iğrenmek, nefret etmek
  • detestable:iğrenç, nefret uyandıran, tiksindirici
  • detestation:iğrenme, nefret
  • detested:hoşlanmamak, iğrenmek, nefret etmek
  • dethrone:tahttan indirmek
  • dethronement:tahttan indirilme
  • detonate:infilak etmek, patlamak, patlatmak
  • detonating:patlama, patlayıcı
  • detonation:infilak, patlama
  • detonator:ateşleyici parça, fitil, funya, patlatıcı, sis sinyali
  • detoration:bozulma, çürüklük, kötüye gitme
  • detour:dolambaçlı yol, sapak, sapma, sapmak, saptırmak, servis yolu, servis yolundan vermek
  • detoxicate:zehirin etkisini gidermek
  • detoxify:zehirin etkisini gidermek
  • detoxifying:zehirin etkisini gidermek
  • detract:alçaltmak, azaltmak, değerini düşürmek, eksiltmek, küçük düşürmek
  • detracting:alçaltmak, azaltmak, değerini düşürmek, eksiltmek, küçük düşürmek
  • detraction:azaltma, çekiştirme, eksiltme, kötüleme
  • detractive:azaltıcı, bozucu, küçültücü
  • detractor:aleyhte konuşan kimse, küçük düşürücü kimse, küçük düşürücü şey
  • detrain:trenden indirmek, trenden inmek
  • detraining:trenden indirmek, trenden inmek
  • detriment:hasar, zarar
  • detrimental:zararlı
  • detrital:aşınma, döküntülü
  • detrited:aşınmış, bayat, eskimiş, yıpranmış
  • detrition:aşınma
  • detritus:döküntü, taş döküntüsü
  • detrop:fazla, fazlalık, istenmedik
  • detrude:aşağı itmek, itip çıkarmak
  • detruncate:bir parçasını kesmek, kesip kısaltmak
  • dettering:caydırmak, gözünü korkutup vazgeçirmek, yıldırmak
  • deuce:beraberlik, dü, ikili, kör talih, şeytan
  • deuce!:beraberlik, dü, ikili, kör talih, şeytan
  • deuced:allah’ın belâsı, berbat, birçok
  • deuterium:döteryum
  • devaluate:değerini düşürmek, devalüasyon yapmak, devalüe etmek
  • devaluation:devalüasyon, paranın değerini düşürme
  • devalue:değerini düşürmek, devalüasyon yapmak
  • devalued:değerini düşürmek, devalüasyon yapmak
  • devaluing:değerini düşürmek, devalüasyon yapmak
  • devastate:enkaz haline getirmek, harap etmek, mahvetmek, tahrip etmek
  • devastated:harap
  • devastating:çarpıcı, etkileyici, ezici, müthiş, tahrip edici, tahrip etme, yıkıcı
  • devastation:harap etme, haraplık, tahribat, yakıp yıkma
  • develop:açıklamak, açınım yapmak, banyo etmek, gelişmek, geliştirmek, ilerlemek, ilgi göstermek, şekillendirmek, tab etmek, ün kazanmak, yükselmek
  • developable:geliştirilebilir
  • developed:bayındır, gelişmiş
  • developer:film banyosu ilacı, gelişim gösteren kimse, şehir plânlamacısı
  • developing:gelişen, ilerleyen
  • development:büyüme, gelişme, geliştirilmiş ürün, geliştirme, kalkınma, site, son durum, tab etme
  • developmental:gelişmeye yönelik, kalkınma ile ilgili
  • developments:büyüme, gelişme, geliştirilmiş ürün, geliştirme, kalkınma, site, son durum, tab etme
  • deviant:normaldan sapan
  • deviate:ayrılmak, sapmak, saptırmak, yoldan çıkmak
  • deviating:ayrılmak, sapmak, saptırmak, yoldan çıkmak
  • deviation:ayrılma, sapma
  • device:alet, arma, cihaz, eğilim, hile, işaret, istek, makine, nişan, oyun
  • devil:acı ve baharatlı yemek, baharatlı ve acılı pişirmek, canını sıkmak, canlı ve dinamik kimse, iblis, makinede parçalamak, rahatsız etmek, şeytan, şeytan gibi tip, stajyer avukat, yazar çırağı olarak çalışmak
  • devilfish:ahtapot, manta
  • devilish:aşırı, berbat, çok fazla, kötü, müthiş, şeytan gibi, şeytanca, şeytani
  • devilment:haylazlık, şeytanlık, yaramazlık
  • devilry:huysuzluk, kötülük, şeytanlık, sihirbazlık, yaramazlık
  • devils:acı ve baharatlı yemek, baharatlı ve acılı pişirmek, canını sıkmak, canlı ve dinamik kimse, iblis, makinede parçalamak, rahatsız etmek, şeytan, şeytan gibi tip, stajyer avukat, yazar çırağı olarak çalışmak
  • devious:aldatıcı, dolambaçlı, dürüst olamayan, sapa
  • deviousness:aldatıcılık, çapraşıklık, dürüst olmama, eğrilik
  • devisable:tasarlanabilir, tasavvur edilebilir, vasiyet olunabilir
  • devise:bulmak, icat etmek, planlamak, tasarlamak, vasiyet, vasiyetle bırakılan mülk, vasiyetle bırakmak
  • devised:bulmak, icat etmek, planlamak, tasarlamak, vasiyetle bırakmak
  • devisee:mirasçı, varis
  • deviser:mucit
  • devising:bulmak, icat etmek, planlamak, tasarlamak, vasiyetle bırakmak
  • devitalize:cansızlaştırmak, hevesini kırmak
  • devitalized:cansızlaştırmak, hevesini kırmak
  • devoirs:nezaket, saygılı tavırlar
  • devolopment:büyüme, gelişme, geliştirilmiş ürün, geliştirme, kalkınma, site, son durum, tab etme
  • devolution:bozulma, dejenereleşme, devretme, nakil, veraset, yozlaşma
  • devolve:devretmek, geçmek, kalmak, üzerine düşmek
  • devonian:devonshirelı, devonyen dönemi, devonyen dönemine ait
  • devote:adamak, ayırmak, tahsis etmek
  • devoted:bağlı, fedakâr, özverili, sadık, üzerine titreyen
  • devotedly:bağlılıkla, fedâkarca, özveriyle
  • devotee:dindar, düşkün, fanatik, hayran, meraklı, sofu
  • devotees:dindar, düşkün, fanatik, hayran, meraklı, sofu
  • devotion:bağlılık, düşkünlük, fedakârlık, özveri, sadakât
  • devotional:dindar, ibadet için kullanılan, sadakât ile ilgili
  • devotions:dua, ibadet
  • devour:bir çırpıda bitirmek, oburca yemek, yakıp yok etmek, yalayıp yutmak, yiyip bitirmek
  • devoured:bir çırpıda bitirmek, oburca yemek, yakıp yok etmek, yalayıp yutmak, yiyip bitirmek
  • devouring:üzücü, yiyip bitiren
  • devout:ciddi, dindar, içten, istekli, sadık, samimi
  • devoutness:azim, ciddiyet, dindarlık, istek, sofuluk
  • dew:çiy, damlacık, gençlik, şebnem, tazelik
  • dewatering:suyunu almak
  • dewberry:böğürtlen
  • dewdrop:çiy damlacığı
  • dewiness:ıslaklık, nem
  • dewlap:boynun altındaki sarkık deri, gerdan
  • dewy:canlı, çiy gibi, çiy ile kaplı, gözyaşı, hayat dolu, nemli, taze
  • dexter:sağ, sağda olan, sağdaki
  • dexterity:beceri, beceriklilik, el çabukluğu, hüner, maharet, ustalık
  • dexterous:becerikli, eli çabuk, hünerli, usta
  • dextrose:üzüm şekeri
  • dextrous:becerikli, eli çabuk, marifetli
  • dey:dayı, vali
  • diabetes:diyabet, şeker hastalığı
  • diabetic:diyabetik, şeker hastalığına ait, şeker hastası
  • diablerie:büyücülük, şeytan tasviri, şeytanla uğraşma
  • diabolic:insanlık dışı, şeytan gibi, şeytanca, şeytani, şeytanın etkisi altında
  • diabolical:insanlık dışı, şeytan gibi, şeytanca, şeytani, şeytanın etkisi altında
  • diabolism:şeytana tapma, şeytanca davranış, şeytanlık
  • diachronic:tarihi
  • diaconate:diyakozlar heyeti, diyakozluk
  • diacritic:ayırıcı, belirten, fonetik işaret
  • diadem:hükümdarlık, taç
  • diaeresis:iki sesli harfin ayrılması
  • diagnose:hakkında bilgi vermek, tanımlamak, teşhis etmek
  • diagnosing:hakkında bilgi vermek, tanımlamak, teşhis etmek
  • diagnosis:belirtme, gösterme, tanı, teşhis
  • diagnostic:tanı, teşhis, teşhisle ilgili
  • diagnostician:teşhis uzmanı, teşhisçi
  • diagnostics:teşhis bilimi
  • diagonal:çapraz, diyagonal, köşegen
  • diagonally:bir köşeden diğerine, çaprazlama
  • diagram:diyagram, şema, taslak
  • diagrammatic:diyagramlı, şematik
  • dial:kadran, radyo dalga boyları kadranı, skala, surat, telefon numaralarını çevirmek, tuşlamak, yüz
  • dialect:ağız, diyalekt, lehçe
  • dialectal:lehçe ile ilgili
  • dialectic:diyalektik, mantık, mantıklı yorumlama
  • dialectical:diyalektik, mantıkla ilgili
  • dialectician:mantıkçı
  • dialectics:mantıklı düşünme sistemi
  • dialectology:bölgesel diller bilimi
  • dialog:diyalog, karşılıklı konuşma
  • dialogue:diyalog, karşılıklı konuşma
  • dials:kadran, radyo dalga boyları kadranı, skala, surat, telefon numaralarını çevirmek, tuşlamak, yüz
  • dialyser:diyaframlı ayırıcı, diyaliz makinesi
  • dialysis:diyaliz, kanı süzerek temizleme
  • diameter:çap, en, kalınlık
  • diametrical:çapa ait, çapla ilgili, tamamen karşıt, zıt
  • diametrically:çapla ilgili olarak, zıt olarak
  • diamond:baklava şekli, beysbol oyun alanı, camcı keskisi, elmas, karo, pırlanta
  • diana:av tanrıçası, ay ilâhesi, kadın avcı
  • dianthus:karanfil, karanfil familyasından çiçek
  • diapason:diyapazon, gittikçe yükselen ahenk
  • diaper:altını bağlamak, baklava desenli kumaş, bebek bezi, karışık renkli yapmak, ped
  • diaphanous:donuk, yarı saydam
  • diaphoretic:terletici, terletici ilaç
  • diaphragm:diyafram
  • diaries:ajanda, günlük, hatıra defteri, jurnal
  • diarist:günlük tutan kimse
  • diarrhea:amel, diyare, ishal
  • diarrhoea:amel, diyare, ishal
  • diary:ajanda, günlük, hatıra defteri, jurnal
  • diaspora:sürgünden sonra dağılmış yahudi
  • diastole:diyastol, kâlbin ritmik genişlemesi
  • diathermy:diyatermi, ısı tedavisi
  • diathesis:bedensel zayıflık, zayıflık
  • diatonic:diyatonik
  • diatribe:hiciv, küçük düşürücü eleştirme, sert eleştiri
  • dib:aşık kemiği, aşık oyunu
  • dibasic:dibazik
  • dibber:fide kazığı
  • dibble:fidan dikmek, fide kazığı ile tohum ekmek
  • dibs:beştaş, hak, ufak para
  • dice:küp küp kesmek, zar atmak, zar oyunu, zarlar
  • dicer:zar oynayan
  • dicey:riskli, şansa kalmış, şüpheli
  • dichotomy:çatallanma, iki karşıt gruba bölünme, ikiye ayrılma
  • dichromatic:iki renkli
  • dick:adam, çük, dedektif, herif, kamış, penis
  • dickens:şeytan
  • dicker:değiş tokuş, kararsız davranmak, pazarlık etmek, takas, takas etmek
  • dickey:çürük, eşek, hastalıklı, minik kuş, önlük, papyon, sarsak, şoför mahalli, yaka
  • dickhead:çük kafalı
  • dicky:çürük, eşek, hastalıklı, minik kuş, önlük, papyon, sarsak, şoför mahalli, yaka
  • dicotyledon:tohumu çifte kabuklu bitki
  • dicta:hüküm, özdeyiş, resmi açıklama, vecize
  • dictaphone:diktafon, ses kaydedici
  • dictate:belirlemek, dikte, dikte etmek, emir, emretmek, etkilemek, prensip, söyleyerek yazdırmak, zorla kabul ettirmek
  • dictated:belirlemek, dikte etmek, emretmek, etkilemek, söyleyerek yazdırmak, zorla kabul ettirmek
  • dictates:belirlemek, dikte, dikte etmek, emir, emretmek, etkilemek, prensip, söyleyerek yazdırmak, zorla kabul ettirmek
  • dictation:dikte, dikte edilen yazı, dikte etme, emir, imlâ
  • dictator:diktatör, dikte eden kimse, yazdıran kimse
  • dictatorial:amirane, diktatörce
  • dictatorship:diktatörlük
  • diction:diksiyon, söyleyiş şekli
  • dictionary:ansiklopedik sözlük, sözlük
  • dictum:hüküm, özdeyiş, resmi açıklama, vecize
  • didactic:didaktik, eğitici, öğretici, öğretmenlik taslayan
  • didactics:eğitbilim, öğretme sanatı, pedagoji
  • diddle:dolandırmak, kandırmak, kıpır kıpır olmak, vakit öldürmek, yerinde duramamak, yutturmak
  • dido:muziplik, tuhaflık
  • didoes:muziplik, tuhaflık
  • die:barbut, canı çıkmak, gebermek, göçmek, ölmek, sıkılmak, sıkıntıdan ölmek, solmak, sona ermek, tatmak, zar, zar oyunu
  • died:ölüm
  • diehard:dik kafalı kimse, dokuzcanlı, dokuzcanlı şey, eski kafalı kimse, gerici, inatçı, tutucu, tutucu kimse
  • dielectric:dielektrik, dielektrik madde, elektrik geçirmez, yalıtkan, yalıtkan madde
  • dieresis:harfin üzerine konan iki nokta, iki sesli harfi ayırma
  • dies:kalıp, sütun tabanı taşı
  • diesel:dizel, dizel motorlu, dizel motorlu araç, dizel motoru
  • diesinker:dökümcü, pafta kalıpçısı
  • diesis:başvurma işareti, diyez
  • diet:beslenme düzeni, diyet, gıda, kurultay, meclis, oturum, perhiz, perhiz vermek, rejim, rejim yapmak, rejim yaptırmak
  • dietary:beslenme kuralları, rejim yemeği, rejime ait
  • dietetic:perhize ait
  • dietician:beslenme uzmanı, diyetisyen
  • dieting:perhiz vermek, rejim yapmak, rejim yaptırmak
  • dietitian:beslenme uzmanı, diyetisyen
  • dietitians:beslenme uzmanı, diyetisyen
  • differ:anlaşamamak, benzememek, farklı olmak, farlı düşünmek, ters düşmek
  • difference:ayrılık, ayrım, benzememe, fark, fikir ayrılığı, ihtilaf, olağandışılık
  • differences:ayrılık, ayrım, benzememe, fark, fikir ayrılığı, ihtilaf, olağandışılık
  • different:başka, çeşitli, değişik, diğer, farklı
  • differential:ayrım yapan, ayrımcı, ayrımsal, değer farkı, diferansiyel, diferansiyel dişlisi, farklı olan, kademeli, türev alma
  • differentiate:ayırdetmek, ayırt etmek, ayrım yapmak, fark gözetmek, farkı görmek, farklılaştırmak
  • differentiated:ayırdetmek, ayırt etmek, ayrım yapmak, fark gözetmek, farkı görmek, farklılaştırmak
  • differentiating:ayırdetmek, ayırt etmek, ayrım yapmak, fark gözetmek, farkı görmek, farklılaştırmak
  • differentiation:ayırt etme, fark, farklılaştırma, türev
  • differently:başka biçimde, çeşitli, değişik olarak, farklı olarak
  • differing:anlaşamamak, benzememek, farklı olmak, farlı düşünmek, ters düşmek
  • difficult:belâlı, çatal, çetin, geçimsiz, güç, huysuz, inatçı, müşkülpesent, titiz, zor, zor beğenen
  • difficulties:engel, güçlük, külfet, meşakkat, sıkıntı, sorun, zorluk
  • difficulty:engel, güçlük, külfet, meşakkat, sıkıntı, sorun, zorluk
  • diffidence:çekingenlik, çekinme, kendine güvensizlik
  • diffident:çekingen, kendine güveni olmayan, pısırık, utangaç
  • diffract:kırarak dağıtmak, yaymak
  • diffraction:ışınların kırılarak yayılması, kırınım
  • diffrent:başka, çeşitli, değişik, diğer, farklı
  • diffuse:ayrıntılı, dağılmak, dağılmış, dağınık, dağıtmak, dökmek, gereksiz ayrıntılı, karıştırmak, nüfuz etmek, yaygın, yayılmak, yaymak
  • diffused:dağılmak, dağıtmak, dökmek, karıştırmak, nüfuz etmek, yayılmak, yaymak
  • diffusibility:dağılabilirlik, dağılma
  • diffusing:dağılmak, dağıtmak, dökmek, karıştırmak, nüfuz etmek, yayılmak, yaymak
  • diffusion:dağılma, nüfuz, yayılma, yayma
  • diffusive:ayrıntılı, gereksiz uzatarak, uzun uzadıya, yaygın
  • diffusiveness:dağınıklık, gereksiz ayrıntı, yaygınlık
  • dig:anlamak, araştırmak, bellemek, çukur kazmak, deşmek, dürtme, dürtmek, göz atmak, hafriyat yapmak, harıl harıl çalışmak, hoşlanmak, iğneleme, incelemek, ineklemek, kazı, kazma, kazmak, lojman, mahmuzlamak, taş, yemeğe girişmek, yurt
  • digest:derleme, hazmetmek, hazmolmak, katlanmak, kavramak, özet, parçalanmak, seçme, sindirilmek, sindirmek
  • digested:hazmetmek, hazmolmak, katlanmak, kavramak, parçalanmak, sindirilmek, sindirmek
  • digestible:hafif, sindirilebilir
  • digesting:hazmetmek, hazmolmak, katlanmak, kavramak, parçalanmak, sindirilmek, sindirmek
  • digestion:hazım, kavrama, özümseme, sindirim, sindirme
  • digestive:hazmettirici, hazmettirici ilaç, sindirim, sindirimi düzenleyen, sindirimle ilgili
  • digger:avustralya askeri, greyder, kazıcı, kazma, kepçe, sarıca arı
  • diggers:avustralya askeri, greyder, kazıcı, kazma, kepçe, sarıca arı
  • digging:kazma
  • diggings:altın madeni, kazı, kazı yeri, kazıda çıkarılan şey, maden, pansiyon, yurt
  • digit:basamak, hane, parmak, tek haneli rakam
  • digital:dijital, parmağa ait, parmakla yapılan, sayısal, tuş
  • digitalis:yüksükotu, yüksükotundan yapılan kâlp ilacı
  • digitate:el şeklinde, parmaklı, perdesiz parmaklı
  • dignified:ağır, ağırbaşlı, asil, değerli, şerefli, temkinli
  • dignify:değer vermek, paye vermek, şeref vermek
  • dignitary:büyük adam, ruhani lider, yüksek mevkili kimse
  • dignity:ağırbaşlılık, asalet, haysiyet, itibar, şeref, temkin, yücelik, yüksek makam
  • digress:dışına çıkmak, konuyu dağıtmak, sapmak
  • digressing:dışına çıkmak, konuyu dağıtmak, sapmak
  • digression:konu dışı söz, konudan ayrılma
  • digressive:gereksiz, konu dışı, yersiz
  • digs:pansiyon, yurt
  • dihedral:dihedral, iki düzlemli, v şeklinde
  • dike:bent, duvar, hendek, hendek açmak, kanal, lezbiyen, set, set çekmek, set yaparak korumak, sevici kadın, siper, süslemek
  • diktat:dikta
  • dilapidate:bakımsız bırakmak, harap etmek, harap olmak, kırıp dökmek
  • dilapidated:döküntü, harap, yıkılmaya yüz tutmuş
  • dilapidation:aşınma, bakımsızlıktan yıkılma, harap olma, onarım masrafları
  • dilatable:genişleyebilir, uzayabilir
  • dilatation:açılma, genişleme, genleşme
  • dilate:açıklamak, açmak, büyütmek, genişlemek, genişletmek
  • dilated:açıklamak, açmak, büyütmek, genişlemek, genişletmek
  • dilation:açılma, genişleme, genleşme
  • dilator:kanal genişletici alet, şişirten kas
  • dilatoriness:ağırdan alma, tembellik, üşengeçlik
  • dilatory:ağırdan alan, geciktirici, oyalayıcı, üşengeç
  • dildo:yapay erkeklik organı, yapay penis
  • dilemma:çıkmaz, ikilem
  • dilettante:amatör, güzel sanatlar meraklısı, zevk için ilgilenen kimse
  • dilettanti:amatör, güzel sanatlar meraklısı, zevk için ilgilenen kimse
  • dilettantism:amatörce uğraşma, sanat veya bilimle zevk için uğraşma
  • diligence:atlı posta arabası, çaba, çalışkanlık, hamaratlık, önlem
  • diligent:çalışkan, gayretli, hamarat, işine düşkün
  • dill:dereotu
  • dillydally:işi ağırdan almak, oyalanmak, sallanmak, vakit öldürmek
  • diluent:seyreltici, sulandırıcı, sulandırıcı madde
  • dilute:açmak, cansızlaştırmak, etkisi azalmış, etkisini azaltmak, seyreltik, seyreltmek, sulandırılmış, sulandırmak
  • diluted:etkisi azalmış, seyreltik, sulandırılmış
  • dilutee:deneyimsiz işçi, niteliksiz işçi
  • diluting:açmak, cansızlaştırmak, etkisini azaltmak, seyreltmek, sulandırmak
  • dilution:cansızlaştırma, eriyik, seyrelti, seyreltme, sulandırma
  • dim:anlayışsız, bulandırmak, bulanık, bulanmak, donuk, donuklaştırmak, kalın kafalı, kararmak, karartmak, sönük, sönükleşmek
  • dime:on sent, on sentlik para, ucuz
  • dimension:boyut, boyutlarını ayarlamak, çaplamak, ebat, ölçü, ölçülerini koymak
  • dimensional:boyutlu, ölçülü
  • dimensions:boyut, boyutlar, ebat, ölçü
  • dimidiate:iki eşit parçaya bölmek, iki eşit parçaya bölünmüş
  • diminish:azalmak, azaltmak, eksiltmek, inceltmek, kısmak, küçültmek, sivriltmek
  • diminished:azaltılmış, düşürülmüş
  • diminishing:azalan, eksilen
  • diminuendo:diminuendo, ses gittikçe hafifleyerek
  • diminution:azalma, azaltma, eksilme, eksiltme, küçültme
  • diminutive:küçücük, küçültme ismi, küçültme sıfatı, küçültme sözcüğü, küçültme sözcüğü kullanılmış, minik, minnacık
  • dimity:dimi, kabartmalı pamuklu bez
  • dimmed:bulandırmak, bulanmak, donuklaştırmak, kararmak, karartmak, sönükleşmek
  • dimmer:daha donuk, ışık azaltıcı cihaz, kısık
  • dimming:bulandırmak, bulanmak, donuklaştırmak, kararmak, karartmak, sönükleşmek
  • dimness:bulanıklık, donukluk, loşluk, sönüklük
  • dimorphism:çift biçimlilik, iki şekillilik
  • dimorphous:çift biçimli, iki şekilli
  • dimout:ışıkları kısma, karartma
  • dimple:çene çukuru, çukur, çukur oluşturmak, çukurlaşmak, gamze, gamzesi çıkmak, gamzesini göstermek
  • dimpled:çukurlu, gamzeli
  • dimply:çukurlu, gamzeli
  • dimwitted:ahmak, alık, beyinsiz, salak
  • din:çınlamak, gürlemek, gürültü, gürültü etmek, kafasını şişirmek, şamata, söyleyip durmak, tekrar tekrar söylemek, yankılanmak
  • dinar:dinar
  • dinasaur:dinazor, dinozor
  • dine:ağırlamak, akşam yemeği vermek, akşam yemeği yemek, akşam yemeğini yemek
  • diner:akşam yemeği yiyen kimse, lokanta, yemekli vagon
  • dinette:yemek odası
  • ding:çınlatmak, tekrar tekrar söylemek, tınlamak, tınlatmak
  • dingdong:çan sesi, çekişmeli, çetin
  • dinghy:filika, sandal
  • dinginess:adı çıkmışlık, adilik, donukluk, monotonluk, pislik, solukluk
  • dingle:ağaçlıklı küçük dere, derecik
  • dingo:dingo, hain, korkak, yaban köpeği
  • dingy:kirli, pis, rengi solmuş
  • dining:yemekli
  • dininghall:yemek salonu
  • diningroom:yemek odası
  • dinkum:dürüst, gerçek, hakiki
  • dinky:cici, minicik, önemsiz, ufacık, zarif
  • dinner:akşam yemeği, yemek, ziyafet
  • dinnertime:yemek zamanı
  • dinnerware:yemek takımı
  • dinosaur:dinazor, dinozor
  • dinosaurs:dinazor, dinozor
  • dint:çentik, çizik, iz, kuvvet, ufak çukur, ufak çukur açmak
  • diocesan:piskoposluk bölgesindeki kimse, piskoposluk bölgesine ait
  • diocese:piskoposluk bölgesi
  • diode:akım doğrultucu lâmba, diyot, kristaldiyot
  • dioecious:dioik, ikievcikli
  • dionysia:dionysus, şarap ve bereket tanrıs
  • dionysiac:dionysus gibi, sefahat düşkünü, sefahate meraklı
  • dionysian:dionysus gibi, şarap ve bereket tanrıse ilgili, sefahat düşkünü
  • diopter:diyopter, ışığı kırma derecesi
  • dioptre:diyopter, ışığı kırma derecesi
  • dioptric:ışık kırılması ile ilgili, ışık kırılması ölçüsü
  • dioptrics:diyoptri, ışık kırılımı bilimi
  • diorama:diyorama
  • dioxide:dioksit, iki oksijen atomlu element
  • dip:alçalmak, bandırma, bandırmak, banmak, batırmak, batma, batmak, bayrağı yarıya indirmek, çökme, çökmek, çukur, daldırma, daldırmak, dalış yaparak tekrar yükselme, dalış yapmak, dalma, dalmak, eğilme, eğilmek, eğim, eğim yapmak, el koyma, elini atmak, elini cebine atmak, farları kısmak, göz atmak, iniş, sos, toprak çökmesi, yankesici, yokuş
  • diphase:çift fazlı, difazlı
  • diphasic:difazlı, iki fazlı
  • diphteria:difteri, kuşpalazı
  • diphtheria:difteri, kuşpalazı
  • diphtheric:difterili, difteriye ait
  • diphthong:diftong, ikili ünlü, ses bağı
  • diphthongs:diftong, ikili ünlü, ses bağı
  • dipl:diploma, diplomasi, diplomatik
  • diplegia:dipleji, iki taraflı felç
  • diplo:çift, diplo-
  • diploid:diployid
  • diploma:diploma
  • diplomacy:diplomasi, ilişkilerde ustalık, siyaset
  • diplomaed:diploma, diplomalı, mezun
  • diplomat:diplomat, insan ilişkilerinde usta kimse, uluslararası ilişkiler uzmanı
  • diplomatic:diplomatik, dış politika ile ilgili, ilişkilerde usta, orijinalin tam kopyası olan, resmi belgelere dayanan, siyasi
  • diplomatist:diplomat, insan ilişkilerinde usta kimse
  • dipole:dipola, ikiz kutuplu şey
  • dipped:alçalmak, bandırmak, banmak, batırmak, bayrağı yarıya indirmek, çökmek, daldırmak, dalmak, eğilmek, elini cebine atmak, farları kısmak, göz atmak
  • dipper:anabatist, boyacı, dalan kimse, kepçe, su karatavuğu, su tası, vaftiz karşıtı hıristiyan
  • dipping:daldırma, dalma
  • dippy:deli, manyak
  • dips:alçalmak, bandırma, bandırmak, banmak, batırmak, batma, batmak, bayrağı yarıya indirmek, çökme, çökmek, çukur, daldırma, daldırmak, dalış yaparak tekrar yükselme, dalış yapmak, dalma, dalmak, eğilme, eğilmek, eğim, eğim yapmak, el koyma, elini atmak, elini cebine atmak, farları kısmak, göz atmak, iniş, sos, toprak çökmesi, yankesici, yokuş
  • dipsomania:alkoliklik, içki bağımlılığı
  • dipsomaniac:alkolik, ayyaş
  • dipstick:yağ göstergesi çubuk, yağ ölçme çubuğu
  • dipteral:çiftkanatlı
  • dipterous:çiftkanatlı, iki kanatlı
  • diptych:iki kanatlı tablo
  • dire:dehşetli, korkunç, müthiş, son derece, uğursuz
  • direct:açık, adres yazmak, anlaşılır, atfetmek, direkt, direktif vermek, doğru, doğrudan doğruya, dolaysız, dürüst, emretmek, idare etmek, kestirme, komuta etmek, yol göstermek, yöneltmek, yönetmek, yönlendirmek
  • directed:adres yazmak, atfetmek, direktif vermek, emretmek, idare etmek, komuta etmek, yol göstermek, yöneltmek, yönetmek, yönlendirmek
  • directing:adres yazmak, atfetmek, direktif vermek, emretmek, idare etmek, komuta etmek, yol göstermek, yöneltmek, yönetmek, yönlendirmek
  • direction:açıklama, alıcı adresi, direktörlük, emir, istikamet, kumanda, talimat, yön, yönetim, yönetme
  • directional:sinyâl gönderen, yön, yön ile ilgili, yön sinyali alan, yöneltmeli, yönlü
  • directive:direktif, talimat, yol gösterici, yönerge
  • directives:direktif, talimat, yönerge
  • directly:açıkça, anlaşılır biçimde, direkt olarak, doğruca, doğrudan doğruya, dosdoğru, hemen, yapar yapmaz
  • directness:açıklık, doğru gidiş, doğruluk, dürüstlük, telaş
  • director:direktör, idareci, koro şefi, müdür, orkestra şefi, yönetici, yönetim kurulu üyesi, yönetmen
  • directorate:direktörlük, idarecilik, müdürler kurulu, müdürlük, yöneticilik, yönetim kurulu
  • directorship:direktörlük, müdürlük
  • directory:adres defteri, dinsel kurallar kitabı, müdüriyet, rehber, rehber kitap, telefon rehberi, yönetim kurulu
  • directress:kadın direktör, müdire
  • direful:acil, dehşetli, korkunç, müthiş, son derece
  • direfully:dehşetle
  • direly:dehşetle
  • dirge:ağıt, cenaze ayini, mersiye
  • dirigible:idare edilebilen balon, idare edilebilir, zeplin
  • dirigile:idare edilebilen balon, idare edilebilir, zeplin
  • dirk:iskoç kaması, kısa kılıç
  • dirt:çamur, çerçöp, dedikodu, kir, maden içeren toprak, müstehcen söz, pislik, terbiyesiz konuşma
  • dirtier:açık saçık, ahlaksız, aşağılık, bozuk, edepsiz, fırtınalı, iğrenç, kirli, müstehcen, muzur, pis, rezil, terbiyesiz
  • dirtily:pis bir şekilde
  • dirtiness:adilik, aşağılıklık, kirlilik, pasak, pislik
  • dirty:açık saçık, ahlaksız, aşağılık, bozuk, bulaştırmak, edepsiz, fırtınalı, iğrenç, kirlenmek, kirletmek, kirli, lekelemek, müstehcen, muzur, pis, pislenmek, pisletmek, rezil, terbiyesiz
  • dirtying:kirletme
  • diruption:bozulma, karışıklığa itme, kesilme, parçalanma
  • disabilities:ehliyetsizlik, güçsüzlük, mahzur, maluliyet, sakatlık, sakınca, yetersizlik, zaaf
  • disability:ehliyetsizlik, güçsüzlük, mahzur, maluliyet, sakatlık, sakınca, yetersizlik, zaaf
  • disable:alıkoymak, ehliyetini almak, hizmet dışı bırakmak, kullanılmaz hale sokmaz, menetmek, sakatlamak, yetkisini almak
  • disabled:ehliyetsiz, elverişsiz, engelli, hizmet dışı kalmış, kullanışsız, menedilmiş, özürlü, sakat
  • disablement:ehliyetsizlik, maluliyet, özür, sakatlık, yetersizlik
  • disabling:alıkoymak, ehliyetini almak, hizmet dışı bırakmak, kullanılmaz hale sokmaz, menetmek, sakatlamak, yetkisini almak
  • disabuse:görmesini sağlamak, gözünü açmak, kurtarmak, uyandırmak
  • disabused:görmesini sağlamak, gözünü açmak, kurtarmak, uyandırmak
  • disaccord:anlaşmazlık, farklı görüşte olmak, fikir ayrılığı, uyuşmamak, uyuşmazlık, uzlaşmamak
  • disadvantage:aleyhte durum, dezavantaj, zarar
  • disadvantageous:aleyhte, dezavantajlı, elverişsiz, sakıncalı, zararına
  • disadventage:aleyhte durum, dezavantaj, zarar
  • disaffected:hoşnutsuz, muhalif, soğumuş
  • disaffection:antipati, hoşnutsuzluk, soğuma
  • disaffirm:aksini iddia etmek, iptal etmek, karşı çıkmak, reddetmek
  • disafforest:ağaçları kesmek, orman kanunu dışında bırakmak, ormanı yok etmek
  • disaggregated:ufalanmış
  • disagreable:can sıkıcı, hoş olmayan, huysuz, kavgacı, nahoş, tatsız, uygun olmayan
  • disagree:anlaşamamak, aynı fikirde olmamak, bozuşmak, dokunmak, karşıt görüşte olmak, uymamak, uyuşmamak
  • disagreeable:can sıkıcı, hoş olmayan, huysuz, kavgacı, nahoş, tatsız, uygun olmayan
  • disagreeableness:can sıkıcılık, huysuzluk, tatsızlık, uyuşmazlık
  • disagreeble:can sıkıcı, hoş olmayan, huysuz, kavgacı, nahoş, tatsız, uygun olmayan
  • disagreeing:anlaşamamak, aynı fikirde olmamak, bozuşmak, dokunmak, karşıt görüşte olmak, uymamak, uyuşmamak
  • disagreement:anlaşmazlık, ayrılık, bozuşma, çatışma, ihtilaf, tartışma, uyuşmazlık
  • disallow:inkâr etmek, iptal etmek, izin vermemek, menetmek, reddetmek, saymamak
  • disallowance:engel olma, geçersiz sayma, inkâr, izin vermeme, red, ret
  • disallowing:inkâr etmek, iptal etmek, izin vermemek, menetmek, reddetmek, saymamak
  • disappear:gözden kaybolmak, kaybolmak, ortadan kaybolmak, unutulup gitmek, yok olmak
  • disappearance:gözden kaybolma, ortadan kalkma, yok olma
  • disappeared:gözden kaybolmak, kaybolmak, ortadan kaybolmak, unutulup gitmek, yok olmak
  • disappearing:gözden kaybolan, unutulan, yok olan
  • disappoint:altüst etmek, boşa çıkarmak, bozmak, düş kırıklığına uğratmak, hayal kırıklığına uğratmak, ümidini boşa çıkarmak, umudunu boşa çıkarmak
  • disappointed:bozuk, hayal kırıklığına uğramış, kırgın, ümidi kırılmış
  • disappointing:hayal kırıklığına uğratıcı, umut kırıcı
  • disappointment:düş kırıklığı, hayal kırıklığı, hayal kırıklığına neden olan şey, hüsran, kırgınlık, ümidi boşa çıkma
  • disapponted:bozuk, hayal kırıklığına uğramış, kırgın, ümidi kırılmış
  • disapprobation:beğenmeme, kınama, tasvip etmeme, uygun bulmama
  • disapproval:ayıplama, beğenmeme, itiraz, kınama, onaylamama
  • disapprove:beğenmemek, kabul etmemek, karşısında olmak, kınamak, onaylamamak, reddetmek, uygun görmemek
  • disapproved:beğenmemek, kabul etmemek, karşısında olmak, kınamak, onaylamamak, reddetmek, uygun görmemek
  • disapproving:beğenmemek, kabul etmemek, karşısında olmak, kınamak, onaylamamak, reddetmek, uygun görmemek
  • disapprovingly:beğenmeyerek, onaylamayarak, reddederek
  • disarm:silâhı bırakmak, silâhsız bırakmak, silâhsızlandırmak, silâhsızlanmak, şüphesini gidermek, yatıştırmak, zararsız hale getirmek
  • disarmament:silâhları bırakma, silâhsızlanma, zararsız hale getirme
  • disarming:kendini sevdiren, yatıştıran, zararsız hale getiren
  • disarrange:düzenini bozmak, karıştırmak
  • disarranged:düzenini bozmak, karıştırmak
  • disarrangement:dağınıklık, düzensizlik, karışıklık
  • disarray:bozmak, dağınıklık, düzensizlik, kargaşa, kargaşaya itmek, karıştırmak
  • disarrayed:bozmak, kargaşaya itmek, karıştırmak
  • disarticulate:eklem yerlerinden parçalamak, parçaları eklem yerlerinden ayırmak
  • disassemble:parçalarına ayırmak, sökmek
  • disassembled:parçalarına ayırmak, sökmek
  • disassembly:parçalara ayırma, sökme
  • disastrous:feci, felâket getiren, korkunç, tâlihsiz
  • disavow:doğruluğunu kabul etmemek, inkâr etmek, onaylamamak, reddetmek, yalanlamak
  • disavowal:inkâr, kabul etmeme, onaylamama, red, reddetme, ret, tanımama
  • disband:ayırmak, dağılmak, dağıtmak, terhis etmek
  • disbanding:ayırmak, dağılmak, dağıtmak, terhis etmek
  • disbandment:dağılma, terhis
  • disbar:barodan ihraç etmek, barodan kovmak
  • disbelief:güvensizlik, inanmama, inanmazlık, kuşku, şüphe
  • disbelieve:güvenmemek, iman etmemek, inançsız olmak, inanmamak, kuşkulanmak
  • disbeliever:ateist, imansız kimse, inançsız kimse
  • disbelieving:güvenmemek, iman etmemek, inançsız olmak, inanmamak, kuşkulanmak
  • disburden:içini boşaltmak, rahatlatmak, yükünden kurtulmak, yükünü hafifletmek
  • disburse:ödemek, para harcamak, para sarfetmek
  • disbursement:masraf, ödeme, ödeme miktarı
  • disbursements:masraf, ödeme, ödeme miktarı
  • disbursing:ödemek, para harcamak, para sarfetmek
  • disc:daire, disk, plâk
  • discard:artık, atılmış şey, ayırmak, bir köşeye atmak, boş kâğıt oynamak, boş kart, çöp, ıskarta, ıskartaya ayırmak, ıskartaya çıkarmak, kâğıt atma, kâğıt atmak, kurtulmak, terketmek
  • discarding:ayırmak, bir köşeye atmak, boş kâğıt oynamak, ıskartaya ayırmak, ıskartaya çıkarmak, kâğıt atmak, kurtulmak, terketmek
  • discern:anlamak, ayırdetmek, farketmek, farkına varmak, kavramak, sezmek
  • discernible:farkedilebilir, görülebilir
  • discerning:anlar, anlayışlı, zeki
  • discernment:anlayış, farketme, idrak, muhakeme, muhakeme yeteneği, sezgi, seziş, sezme
  • discharge:ağartıcı madde, akma, akmak, ateş etmek, ateşleme, ateşlemek, atmak, boşalma, boşalmak, boşaltma, boşaltmak, deşarj, deşarj etmek, görevden almak, hak iadesi, iltihap, iltihap çıkmak, irin, işten atmak, işten çıkarma, işten çıkarmak, işten kovmak, kovulma, muaf tutmak, ödeme, ödemek, salgı, salgılama, salıverme, serbest bırakmak, taburcu etmek, taburcu olma, tahliye, tahliye etmek, terhis, terhis etmek, yerine getirmek
  • discharged:akmak, ateş etmek, ateşlemek, atmak, boşalmak, boşaltmak, deşarj etmek, görevden almak, iltihap çıkmak, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, muaf tutmak, ödemek, serbest bırakmak, taburcu etmek, tahliye etmek, terhis etmek, yerine getirmek
  • discharger:kıvılcım siperi
  • discharging:akmak, ateş etmek, ateşlemek, atmak, boşalmak, boşaltmak, deşarj etmek, görevden almak, iltihap çıkmak, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, muaf tutmak, ödemek, serbest bırakmak, taburcu etmek, tahliye etmek, terhis etmek, yerine getirmek
  • disciple:çömez, havari, mürit, öğrenci, öndere bağlı olan kimse
  • disciples:çömez, havari, mürit, öğrenci, öndere bağlı olan kimse
  • discipleship:havarilik, müritlik, öğrencilik
  • disciplinarian:disiplin yanlısı kimse, sert amir
  • disciplinary:disiplin, disiplinle ilgili, terbiye amaçlı
  • discipline:baskı, bilim dalı, cezalandırmak, denetim, disiplin, disiplin sağlamak, disipline sokmak, otorite, sıkı disiplin, sıkı düzen, terbiye etmek, yetiştirmek, yola getirmek
  • disciplined:cezalandırmak, disiplin sağlamak, disipline sokmak, terbiye etmek, yetiştirmek, yola getirmek
  • disciplines:baskı, bilim dalı, cezalandırmak, denetim, disiplin, disiplin sağlamak, disipline sokmak, otorite, sıkı disiplin, sıkı düzen, terbiye etmek, yetiştirmek, yola getirmek
  • disciplining:cezalandırmak, disiplin sağlamak, disipline sokmak, terbiye etmek, yetiştirmek, yola getirmek
  • disclaim:feragat etmek, iddiadan vazgeçmek, inkâr etmek, kabul etmemek, onaylamamak, tanımamak, vazgeçmek, yalanlamak
  • disclaimer:feragat, feragatname, vazgeçme, yalanlama
  • disclose:açığa vurmak, açmak, göstermek, ifşa etmek, ortaya çıkarmak
  • disclosed:açığa vurmak, açmak, göstermek, ifşa etmek, ortaya çıkarmak
  • disclosing:açığa vurmak, açmak, göstermek, ifşa etmek, ortaya çıkarmak
  • disclosure:açığa çıkan şey, açığa vurma, açma, ifşa, ortaya çıkarma, patent hakkı bildirimi
  • disclosures:açığa çıkan şey, açığa vurma, açma, ifşa, ortaya çıkarma, patent hakkı bildirimi
  • disco:disko
  • discober:anlamak, bulmak, farketmek, keşfetmek, ortaya çıkarmak
  • discoid:disk biçiminde
  • discolor:bozmak, lekelemek, rengi değişmek, rengini bozmak, soldurmak, solmak
  • discoloration:leke, rengini değiştirme, soldurma, solma
  • discolored:rengi değişmiş, solmuş
  • discolour:bozmak, lekelemek, rengi değişmek, rengini bozmak, soldurmak, solmak
  • discolouration:leke, rengini değiştirme, soldurma, solma
  • discoloured:rengi değişmiş, solmuş
  • discomfit:bozmak, bozum etmek, mosmor etmek, sinir etmek, yenmek
  • discomfited:bozmak, bozum etmek, mosmor etmek, sinir etmek, yenmek
  • discomfiting:bozmak, bozum etmek, mosmor etmek, sinir etmek, yenmek
  • discomfiture:bozgun, bozum, rahatsızlık, şaşkınlık, yenilgi
  • discomfort:ağrı, bozmak, huzursuzluk, keyfini kaçırmak, rahatsız etmek, rahatsızlık, sıkıntı, sızı
  • discommode:rahatsız etmek, taciz etmek, zahmet vermek
  • discompose:bozmak, düzenini bozmak, karıştırmak, şaşırtmak
  • discomposed:bozmak, düzenini bozmak, karıştırmak, şaşırtmak
  • discomposedly:acele, sinirli, telaşlı
  • discomposure:kaygı, rahatsızlık, sinirlenme, telaş
  • disconcert:karıştırmak, şaşırtmak, sinirlendirmek
  • disconcerted:canı sıkılmış, karışık, telaşlı
  • disconcerting:kaygılı, sıkıcı, telaşlı
  • disconnect:bağlarını koparmak, birbirinden ayırmak, çıkarmak, fişini çekmek, kesmek
  • disconnected:bağlantısız, kesik, kopuk, tutarsız
  • disconnectedly:bağlantısız bir şekilde, kesik olarak, tutarsızca
  • disconnecting:bağlarını koparmak, birbirinden ayırmak, çıkarmak, fişini çekmek, kesmek
  • disconnection:ayrılma, bağlantısızlık, kesilme, kopukluk
  • disconnexion:ayrılma, bağlantısızlık, kesilme, kopukluk
  • disconsolate:acılı, avunamaz, avutulamaz, tesellisiz, yüreği yanık
  • discontent:hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, üzücü şey
  • discontented:hoşnutsuz, memnuniyetsiz
  • discontentedness:memnuniyetsizlik
  • discontentment:hoşnutsuzluk
  • discontiguous:ayrık, bitişik olmayan
  • discontinious:aralıklı, ayrı, devamsız, kesintili
  • discontinuance:ara, duraklama, kesilme, son verme, vazgeçme
  • discontinuation:ara, duraklama, kesme, son verme, vazgeçme
  • discontinue:ara vermek, bırakmak, devam etmemek, durdurmak, durmak, kesmek, son vermek, sona ermek
  • discontinuity:ara, devamsızlık, kesiklik
  • discontinuous:aralıklı, ayrı, devamsız, kesintili
  • discord:ahenksizlik, akortsuzluk, anlaşmazlık, falso, fikir ayrılığı, gürültü, ihtilaf, uyumsuzluk
  • discordance:ahenksizlik, anlaşmazlık, uyumsuzluk
  • discordant:ahenksiz, akordsuz, çelişen, karşı, uyumsuz
  • discotheque:diskotek
  • discount:azaltma, hesaplamak, hesaptan düşmek, indirim, indirim yapmak, iskonto, kırdırmak, kırmak, kısa kesme, önceden düşünmek, önemsememek
  • discounted:hesaplamak, hesaptan düşmek, indirim yapmak, kırdırmak, kırmak, önceden düşünmek, önemsememek
  • discountenance:bozmak, hoşgörmemek, şaşırtmak, soğuk davranmak, yüz vermemek
  • discountenanced:bozmak, hoşgörmemek, şaşırtmak, soğuk davranmak, yüz vermemek
  • discounting:hesaplamak, hesaptan düşmek, indirim yapmak, kırdırmak, kırmak, önceden düşünmek, önemsememek
  • discounts:azaltma, hesaplamak, hesaptan düşmek, indirim, indirim yapmak, iskonto, kırdırmak, kırmak, kısa kesme, önceden düşünmek, önemsememek
  • discourage:cesaretini kırmak, hayal kırıklığına uğratmak, hevesini kırmak, vazgeçirmek, yıldırmak
  • discouraged:cesaretini kırmak, hayal kırıklığına uğratmak, hevesini kırmak, vazgeçirmek, yıldırmak
  • discouragement:cesaretin kırılması, engel, hevesin kırılması, vazgeçme
  • discouraging:cesaret kırıcı, hayal kırıklığına uğratan, heves kırıcı
  • discourse:araştırma, bahsetmek, işlemek, konuşma, konuşmak, nutuk, söylev, söylev vermek, tez, üzerinde durmak
  • discourteous:kaba, nezaketsiz, saygısız
  • discourtesy:kabalık, saygısızlık
  • discover:anlamak, bulmak, farketmek, keşfetmek, ortaya çıkarmak
  • discoverable:anlaşılabilir, keşfedilebilir, ortaya çıkabilir
  • discoverer:kâşif
  • discovering:anlamak, bulmak, farketmek, keşfetmek, ortaya çıkarmak
  • discovery:bulgu, buluş, keşif, ortaya çıkarma
  • discredit:gözden düşürme, gözden düşürmek, güvenmemek, güvensizlik, itibarını sarsma, itibarını sarsmak, kötülemek, kuşku duymak, saygınlığını sarsma, şüphe
  • discreditable:küçük düşürücü, onur kırıcı, yüz kızartıcı
  • discredited:adı çıkmış, gözden düşmüş, güvenilmez, şüpheli
  • discrediting:gözden düşürmek, güvenmemek, itibarını sarsmak, kötülemek, kuşku duymak
  • discreet:ağzı sıkı, ihtiyatlı, ketum, sağduyulu, sır saklayan, tedbirli
  • discreetness:ağız sıkılığı, basiret, sır tutma
  • discrepancies:aykırılık, çelişki, farklılık, tutarsızlık, uyuşmazlık
  • discrepancy:aykırılık, çelişki, farklılık, tutarsızlık, uyuşmazlık
  • discrete:ayrı, ayrık, farklı, soyut
  • discretion:ağzı sıkılık, aklıselimlik, erginlik, hoşgörü, ihtiyat, incelik, naziklik, sağduyulu olma, takdir, tedbir, temyiz gücü
  • discretionary:ihtiyari, isteğe bağlı
  • discriminate:ayırdetmek, ayırt etmek, ayrı tutmak, ayrıcalık yapmak, fark gözetmek, farklı muamele etmek
  • discriminating:ayıran, ayırıcı, ayrıcalık yapan, fark gözeten, farkı görebilen, seçici
  • discrimination:ayırma yetkisi, ayırt etme, ayrıcalık yapma, fark gözetme
  • discriminative:ayırt edebilen, ayrıcalık yapan, ayrım yapan, fark gözeten
  • discriminatory:ayırt edebilen, ayrıcalık yapan, ayrım yapan, ayrımcı, fark gözeten
  • discursive:konudan konuya geçen, tutarsız, yersiz
  • discus:disk
  • discuss:görüşmek, tadına varmak, tadını çıkarmak, tartışmak
  • discussed:görüşmek, tadına varmak, tadını çıkarmak, tartışmak
  • discussion:bahis, görüşme, münazara, müzakere, tartışma
  • discussions:bahis, görüşme, münazara, müzakere, tartışma
  • disdain:hafife almak, kibir, küçümseme, küçümsemek, reddetmek, tenezzül etmeme, tenezzül etmemek, tepeden bakma
  • disdainful:hafife alan, kibirli, küçümseyen, mağrur, tenezzül etmeyen
  • disease:hastalık, illet, rahatsızlık
  • diseased:hasta, hastalıklı, rahatsız
  • diseases:hastalık, illet, rahatsızlık
  • disembark:karaya ayak basmak, karaya çıkarmak, karaya çıkmak
  • disembarkation:karaya çıkarma, karaya çıkma
  • disembarked:karaya ayak basmak, karaya çıkarmak, karaya çıkmak
  • disembarrass:kurtarmak, rahatlatmak, sıkıntıdan kurtarmak
  • disembodied:bedenden ayrılmış, ruhani
  • disembodiment:bedenden ayrılma, terhis
  • disembody:ayırmak, kurtarmak, ruhu bedenden ayırmak, terhis etmek
  • disembogue:akıtmak, denize dökülmek, dökülmek
  • disembowel:bağırsaklarını çıkarmak, içini temizlemek
  • disenchant:aklını başına getirmek, büyüden kurtarmak, düş kırıklığına uğratmak, gözünü açmak
  • disenchanted:aklını başına getirmek, büyüden kurtarmak, düş kırıklığına uğratmak, gözünü açmak
  • disenchantment:büyüyü çözme, düş kırıklığı, gözünü açma
  • disencumber:ipotekten kurtarmak, yükten kurtarmak
  • disenfranchise:haklarından mahrum etmek, oy hakkını kullandırtmamak
  • disengage:boşa almak, çözmek, geri çekilmek, ilişkisini kesmek, kurtarmak, kurtulmak, salıvermek
  • disengaged:boş, serbest
  • disengagement:bağlantı kesilmesi, çözülme, geri çekilme, ilişkinin kesilmesi, serbest kalma
  • disengaging:çözme
  • disentagle:açılmak, açmak, çözmek, dolaşıklığını gidermek, serbest bırakmak, serbest kalmak
  • disentangle:açılmak, açmak, çözmek, dolaşıklığını gidermek, serbest bırakmak, serbest kalmak
  • disentanglement:dolaşığı açılma, serbest kalma
  • disentangling:açılmak, açmak, çözmek, dolaşıklığını gidermek, serbest bırakmak, serbest kalmak
  • disentitled:haklarını iptâl etmek, ünvanını geri almak, yetkisini geri almak
  • disentomb:mezardan çıkarmak, topraktan çıkarmak
  • disequilibrium:dengesizlik, denksizlik
  • disermament:silâhları bırakma, silâhsızlanma, zararsız hale getirme
  • disestablish:kadrodan çıkarmak, kiliseyi devletten ayırmak
  • disesteem:hor görmek, saygısızlık etmek
  • disfavor:beğenilmeme, gözden düşme, hoşlanılmama
  • disfavour:beğenilmeme, gözden düşme, hoşlanılmama
  • disfiguration:bozulma, çirkinleşme
  • disfigure:biçimini bozmak, çirkinleştirmek
  • disfigured:biçimini bozmak, çirkinleştirmek
  • disfigurement:bozulma, çirkinleştirme, şekilsizlik
  • disfiguring:biçimini bozmak, çirkinleştirmek
  • disforest:ağaçları kesmek, ormanları yok etmek
  • disforestation:ağaçları yok etme, orman açma
  • disfranchise:haklarından mahrum etmek, oy kullandırtmamak
  • disgorge:boşaltmak, dökülmek, isteksizce geri vermek, kusmak, zoraki geri vermek
  • disgrace:ayıp, gözden düşme, gözden düşürmek, rezalet, rezil etmek, rezillik, utanç, utandırmak, yüz karası
  • disgraced:gözden düşürmek, rezil etmek, utandırmak
  • disgraceful:ayıp, utanç verici, utandırıcı, utanılacak
  • disgracing:rezil etme
  • disgruntle:canını sıkmak, üzmek
  • disgruntled:hoşnutsuz, huysuz, kırgın, şikâyetçi
  • disguise:değiştirme, değiştirmek, dış görünüş, gizlemek, kılık değiştirme, kılık değiştirmek, kimliğini gizlemek, maske, sahtelik, saklamak, tanınmaz hale getirme
  • disguised:gizlenmiş, gizli, maskelenmiş
  • disgust:bezdirmek, bıkkınlık, bıktırmak, iğrendirmek, iğrenme, nefret, nefret ettirmek, tiksinme
  • disgusted:bezgin, bıkkın, iğrenmiş, nefret etmiş
  • disgusting:berbat, bıktırıcı, iğrenç, korkunç, nefret uyandıran, nefret uyandırıcı, tiksindirici
  • dish:atlatmak, güzel kız, işini bozmak, kandırmak, mahvetmek, ortasını çukurlaştırmak, piliç, servis yapmak, sunmak, tabak, tercih, yemek
  • dishabille:ev kılığı, yarı giyinik olma
  • disharmonious:ahenksiz, uyumsuz
  • disharmony:ahenksizlik, bağdaşmazlık, düzensizlik, uyumsuzluk
  • dishcloth:bulaşık bezi
  • dishearten:cesaretini kırmak, hevesini kırmak
  • disheartened:cesaretini kırmak, hevesini kırmak
  • disheartening:cesaret kırıcı, ümit kırıcı
  • dished:bombeli, bozuk, işi bitmiş, konkav, tabak şeklinde
  • dishes:bulaşık, bulaşıklar, kap kacak, kaplar, yemek takımları
  • disheveled:darmadağınık, karmakarışık
  • dishevelled:darmadağınık, karmakarışık
  • dishonest:aldatıcı, dürüst olmayan, hileli, karaktersiz, namussuz, sahtekâr, şerefsiz
  • dishonestly:namussuzca
  • dishonesty:namussuzluk, sahtekârlık, şerefsizlik
  • dishonor:ayıp, kepazelik, leke sürmek, lekelemek, namusunu kirletmek, onursuzluk, onursuzluk etmek, rezil etmek, şerefini sarsmak, şerefsizlik, sözünü tutmamak, yüz karası
  • dishonorable:haysiyetsiz, namussuz, onur kırıcı, onursuz, rezil, şerefsiz
  • dishonorableness:kepazelik, namussuzluk, şerefsizlik
  • dishonored:kabul edilmemiş, ödenmemiş, şerefsiz
  • dishonour:ayıp, kepazelik, leke sürmek, lekelemek, namusunu kirletmek, onursuzluk, onursuzluk etmek, rezil etmek, şerefini sarsmak, şerefsizlik, sözünü tutmamak, yüz karası
  • dishonourable:haysiyetsiz, namussuz, onur kırıcı, onursuz, rezil, şerefsiz
  • dishonourableness:kepazelik, namussuzluk, şerefsizlik
  • dishonourably:haysiyetsizce, namussuzca
  • dishonoured:kabul edilmemiş, ödenmemiş, şerefsiz
  • dishtowel:kurulama bezi
  • dishwasher:bulaşık makinesi, bulaşıkçı
  • dishwater:bulaşık suyu
  • disillusion:düş kırıklığı, düş kırıklığına uğratmak, gözünü açma, gözünü açmak, hayal aleminden çıkarma, hayal aleminden çıkarmak, hayal kırıklığı
  • disillusioned:düş kırıklığına uğratmak, gözünü açmak, hayal aleminden çıkarmak
  • disillusionedly:düş kırıklığına uğratmak, gözünü açmak, hayal aleminden çıkarmak
  • disillusionment:gerçekleri görmesini sağlama, gözünü açma, hayal kırıklığı
  • disincentive:caydırıcı, caydırıcı faktör, engel, engel olan, mani, önleyici, vazgeçiren etmen
  • disinclination:gönülsüzlük, isteksizlik, niyeti olmama
  • disincline:isteğini kaçırmak, soğutmak
  • disinclined:gönülsüz, isteksiz, meyilsiz
  • disinfect:dezenfekte etmek, ilaçlamak, mikroplardan arındırmak
  • disinfectant:antiseptik, dezenfektan, mikrop öldürücü
  • disinfectants:antiseptik, dezenfektan, mikrop öldürücü
  • disinfected:dezenfekte edilmiş
  • disinfection:dezenfekte etme, mikroplardan arındırma
  • disinfector:dezenfekte edici, mikrop öldürücü
  • disinflation:deflasyon, enflasyon karşı para arzını azaltma
  • disinformation:kasten yanlış haber verme, yanlış bilgi verme
  • disingenuous:iki yüzlü, samimi olmayan
  • disingenuousness:iki yüzlülük, samimiyetsizlik
  • disinherit:mirastan yoksun bırakmak
  • disintegrate:atomlarına ayırmak, dağılmak, paramparça olmak, parçalamak, parçalanmak, parçalara ayırmak
  • disintegrated:atomlarına ayırmak, dağılmak, paramparça olmak, parçalamak, parçalanmak, parçalara ayırmak
  • disintegrating:atomlarına ayırmak, dağılmak, paramparça olmak, parçalamak, parçalanmak, parçalara ayırmak
  • disintegration:dağılma, parçalanma, ufalanma
  • disinter:eşelemek, kazmak, mezardan çıkarmak, topraktan çıkarmak
  • disinterested:ilgisiz, karşılık beklemeden yapılan, önyargısız, tarafsız
  • disinterestedness:aldırışsızlık, ilgisizlik, karşılık beklememe, önyargısızlık
  • disinterment:eşeleme, mezardan çıkarılma, mezardan çıkarma, topraktan çıkarma
  • disject:dağıtmak
  • disjoin:ayırmak
  • disjoined:ayırmak
  • disjoining:ayırmak
  • disjoint:dağıtmak, ek yerlerinden ayırmak, eklem yerinden ayırmak, parçalamak, sökmek
  • disjointed:ayrılmış, ipe sapa gelmez, kopuk, tutarsız
  • disjunction:ayrılma, parçalanma
  • disjunctive:ayırıcı, bölen
  • disk:disk, plâk
  • dislike:antipati, beğenmeme, beğenmemek, hoşlanmama, hoşlanmamak, nefret, sevmeme, sevmemek
  • disliked:beğenmemek, hoşlanmamak, sevmemek
  • disliking:beğenmemek, hoşlanmamak, sevmemek
  • dislocate:bozmak, çıkarmak, kaydırmak, oynatmak, sarsmak, şaşırtmak, yerinden çıkarmak
  • dislocated:çıkık
  • dislocation:bozma, çıkık, kaydırma, kayma, şaşırtma, yerinden oynatma
  • dislodge:çıkarmak, evi boşalttırmak, kovmak, yerinden oynatmak
  • disloyal:hain, sadakâtsiz, vefasız
  • disloyalty:hainlik, sadakâtsizlik, vefasızlık
  • dismal:kasvetli, kederli, loş ve sıkıntı verici, sıkıntılı
  • dismally:berbat bir şekilde, kasvetle, rezilce, sıkıntıyla
  • dismantle:boşaltmak, çıkarmak, dağıtmak, parçalamak, sökmek, yürürlükten kaldırmak
  • dismantled:boşaltmak, çıkarmak, dağıtmak, parçalamak, sökmek, yürürlükten kaldırmak
  • dismantlement:boşaltma, çıkarma, dağıtma, parçalama, sökme
  • dismantling:boşaltmak, çıkarmak, dağıtmak, parçalamak, sökmek, yürürlükten kaldırmak
  • dismay:bunalım, dehşet, dehşete düşürmek, korku, korkutmak, umutsuzluğa düşürmek, umutsuzluk
  • dismayed:dehşete düşürmek, korkutmak, umutsuzluğa düşürmek
  • dismaying:dehşete düşürmek, korkutmak, umutsuzluğa düşürmek
  • dismember:organlarını ayırmak, parçalamak
  • dismemberment:parçalama, parçalanma
  • dismiss:açığa çıkarmak, affetmek, azletme, azletmek, bırakmak, görevden almak, ihraç etmek, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, kovmak, reddetmek, salıvermek, savmak
  • dismissal:af, azat, görevden alma, işten çıkarma, reddetme
  • dismisses:açığa çıkarmak, affetmek, azletmek, bırakmak, görevden almak, ihraç etmek, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, kovmak, reddetmek, salıvermek, savmak
  • dismissing:açığa çıkarmak, affetmek, azletmek, bırakmak, görevden almak, ihraç etmek, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, kovmak, reddetmek, salıvermek, savmak
  • dismount:bozmak, indirmek, inmek, sökmek
  • disobedience:asilik, başkaldırma, direniş, itaatsizlik, serkeşlik
  • disobedient:asi, itaatsiz, serkeş, söz dinlemez
  • disobey:itaat etmemek, söz dinlememek, uymamak
  • disobeying:itaat etmemek, söz dinlememek, uymamak
  • disoblige:gücendirmek, hatırını kırmak, ricasını yerine getirmemek
  • disobliging:hatır kıran, kaba, kırıcı
  • disobligingly:kabaca, kırıcı bir şekilde, ricasını yerine getirmeyerek
  • disorder:bozmak, düzenini bozmak, düzensizlik, kargaşa, karışıklık, karıştırmak, keşmekeş, patırtı, sağlığını bozmak
  • disordered:bozuk, çatlak, düzensiz, kaçık, karışık
  • disorderliness:düzensizlik, karışıklık, serkeşlik, terbiyesizlik, uygunsuzluk
  • disorderly:açık saçık, ahlaksız, düzensiz, gürültülü, karışık, serkeş, taşkın
  • disorders:bozmak, düzenini bozmak, düzensizlik, kargaşa, karışıklık, karıştırmak, keşmekeş, patırtı, sağlığını bozmak
  • disorganisation:dağınıklık, düzensizlik, karışıklık
  • disorganised:altüst olmuş, dağınık, düzensiz, karışık
  • disorganization:dağınıklık, düzensizlik, karışıklık
  • disorganize:altüst etmek, düzenini bozmak, karıştırmak
  • disorganized:altüst olmuş, dağınık, düzensiz, karışık
  • disorient:kafasını karıştırmak, şaşırtmak, yolunu kaybettirmek, yönünü şaşırtmak
  • disorientate:aklını karıştırmak, şaşırtmak, yönünü şaşırtmak
  • disorientated:aklını karıştırmak, şaşırtmak, yönünü şaşırtmak
  • disoriented:aklı karışmış, şaşırmış, yolunu kaybetmiş, yönünü şaşırmış
  • disown:inkâr etmek, reddetmek, sahip çıkmamak, tanımamak, yadsımak
  • disowned:inkâr etmek, reddetmek, sahip çıkmamak, tanımamak, yadsımak
  • disowning:inkâr etmek, reddetmek, sahip çıkmamak, tanımamak, yadsımak
  • disparage:hor görmek, kötülemek, küçük düşürmek, küçük görmek
  • disparagement:aşağılama, kötüleme
  • disparaging:aşağılayıcı, hor gören, kötüleyici, küçümseyen
  • disparate:bambaşka, bambaşka şeyler, benzeşmeyen, benzeşmeyen şeyler, farklı, farklı şeyler, tamamen farklı
  • disparity:eşitsizlik, fark, farklılık, uyumsuzluk
  • dispassionate:hissiz, sakin, serinkanlı, tarafsız
  • dispassionately:duygularına kapılmadan, serinkanlılıkla, tarafsızca
  • dispassionateness:hislerine kapılmama, tutkularına kapılmama
  • dispatch:acele, göndermek, halletmek, harekât raporu, hız, idam, idam etmek, mesaj, öldürme, öldürmek, sevk, sevketmek, silip süpürmek, telgraf çekme, telgraf çekmek, yalayıp yutmak, yollama, yollamak
  • dispatcher:hareket memuru, sevk memuru, üretim plânlama şefi
  • dispatches:harekât raporu
  • dispel:dağıtmak, defetmek, gidermek
  • dispelling:dağıtmak, defetmek, gidermek
  • dispensable:elzem olmayan, olmasa da olabilir, vazgeçilebilir
  • dispensary:askeri eczane, askeri revir, dispanser
  • dispensation:bağışıklık, dağıtım, dağıtma, hariç tutma, kader, muafiyet, vazgeçme, yazgı
  • dispense:bağışlamak, dağıtmak, hariç tutmak, ilaç hazırlamak, uygulamak
  • dispenser:dağıtıcı âlet, eczacı
  • dispensing:bağışlamak, dağıtmak, hariç tutmak, ilaç hazırlamak, uygulamak
  • dispersal:dağılma, dağıtım, yayılma
  • disperse:açılmak, dağılmak, dağıtmak, gidermek, serpilmek, yayılmak, yaymak
  • dispersed:dağınık
  • dispersing:açılmak, dağılmak, dağıtmak, gidermek, serpilmek, yayılmak, yaymak
  • dispersion:dağılım, dağılma, dağınıklık, dağıtım
  • dispersive:dağıtıcı
  • dispirit:cesaretini kırmak, keyfini kaçırmak, moralini bozmak
  • dispirited:cesaretsiz, keyifsiz, moralsiz, neşesiz
  • dispiritedness:keyfi kaçmış olma, moral bozukluğu
  • dispiriting:cesaretini kırmak, keyfini kaçırmak, moralini bozmak
  • displace:çıkarmak, yerinden çıkarmak, yerinden etmek, yerine geçmek
  • displaced:çıkarmak, yerinden çıkarmak, yerinden etmek, yerine geçmek
  • displacement:deplasman, kaydırım, yerinden çıkarma, yerinden etme, yerini alma
  • displacing:çıkarmak, yerinden çıkarmak, yerinden etmek, yerine geçmek
  • display:açığa çıkarmak, büyük puntolarla basma, büyük puntolarla basmak, debdebe, ekran, görüntü, gösteriş, gösteriş yapmak, gösterme, göstermek, göz önüne sermek, gözler önüne sermek, sergi, sergileme, sergilemek, teşhir, teşhir etmek
  • displaying:görüntü, sergi, sergileyen, tanıtım
  • displayman:dekoratör, reklâm yapımcısı
  • displease:canını sıkmak, darıltmak, gücendirmek, hoşuna gitmemek
  • displeased:dargın, hoşnutsuz, kırgın, memnuniyetsiz
  • displeasing:can sıkıcı, gücendirme, hoşa gitmeyen, nahoş
  • displeasure:gücenme, hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik, öfke
  • disposable:harcanabilir, kullanılıp atılabilir, tek kullanımlık, tek kullanımlık şey
  • disposal:devir, düzen, emir, kullanım, ortadan kaldırma, satış, yok etme
  • dispose:düzenlemek, ikna etmek, isteklendirmek, kontrolünde tutmak, kullanmak
  • disposed:eğilimli, hazır, istekli, niyetli
  • disposing:düzenlemek, ikna etmek, isteklendirmek, kontrolünde tutmak, kullanmak
  • disposition:düzen, eğilim, emir, idare, istek, kullanma yetkisi, kural, tahsis, yapı, yaradılış, yetenek
  • dispositions:hazırlıklar, plânlar
  • dispossess:kamulaştırmak, kapmak, kiracıyı evden çıkarmak, mahrum etmek, malına el koymak, yoksun bırakmak
  • dispossessed:kamulaştırmak, kapmak, kiracıyı evden çıkarmak, mahrum etmek, malına el koymak, yoksun bırakmak
  • dispossession:evden çıkarılma, evden çıkarma, mal ve mülke el konulması
  • dispraise:ayıplama, ayıplamak, kötüleme, kötülemek, küçültme, küçültmek
  • dispraised:ayıplamak, kötülemek, küçültmek
  • disproof:aksini ispatlamak, çürütmek
  • disproportion:oransızlık
  • disproportionate:aşırı, fazlasıyla, oransız
  • disprove:aksini kanıtlamak, çürütmek, yalanlamak
  • disputable:itiraz edilebilir, şüpheli, tartışılabilir
  • disputant:tartışmacı
  • disputation:görüşme, münakaşa, münazara, tartışma
  • disputatious:kavgacı, tartışmacı
  • dispute:çekişmek, ihtilaf, itiraz etmek, karşı koymak, kavga, münakaşa, münakaşa etmek, reddetmek, şüphe etmek, tartışma, tartışmak
  • disputed:iddialı
  • disputes:çekişmek, ihtilaf, itiraz etmek, karşı koymak, kavga, münakaşa, münakaşa etmek, reddetmek, şüphe etmek, tartışma, tartışmak
  • disputing:çekişmek, itiraz etmek, karşı koymak, münakaşa etmek, reddetmek, şüphe etmek, tartışmak
  • disqualification:diskalifiye, oyun dışı bırakma, yetkisini alma, yetkisiz kılma
  • disqualified:dikalifiye edilmiş, yetersiz, yetkisiz kılınmış
  • disqualify:diskalifiye etmek, menetmek, yetersiz bulmak, yetkisini elinden almak
  • disquiet:endişe, endişelendirmek, huzursuzluk, huzurunu bozmak, kaygı, merak, rahatsızlık
  • disquieted:endişelendirmek, huzurunu bozmak
  • disquieting:endişe verici, huzur kaçırıcı
  • disquietude:endişe, huzursuzluk, kaygı, merak
  • disquisition:araştırma, bilimsel inceleme, soruşturma, tez
  • disrate:daha aşağı işlere vermek, rütbesini indirmek
  • disregard:aldırmamak, hiçe saymak, ihmal, ihmal etmek, önemsememe, önemsememek, saygısızlık etmek, saymama, saymamak, takmama, takmamak, umursamama
  • disregarded:aldırmamak, hiçe saymak, ihmal etmek, önemsememek, saygısızlık etmek, saymamak, takmamak
  • disregardful:aldırmaz, saygısız, umursamaz
  • disregarding:hiçe sayma
  • disrelish:beğenmeme, hoşlanmama, nefret etme, tiksinme
  • disremember:hatırlamakta güçlük çekmek, hatırlayamamak
  • disrepair:bakıma ihtiyacı olma, haraplık, tamire gereksinimi olma
  • disreputable:adı çıkmış, itibarsız, kötü tanınan, onursuz, rezil
  • disrepute:adı çıkmışlık, itibarsızlık, kötü şöhret
  • disrespect:hürmet etmemek, kabalık, kabalık etmek, saygısızlık, saygısızlık etmek, saymamak
  • disrespectful:kaba, nezaketsiz, saygısız
  • disribution:bölüştürme, dağılım, dağılma, dağıtım, düzenleme, serpme, yayılma, yayma
  • disrobe:elbisesini çıkarmak, soymak, soyunmak
  • disrobed:elbisesini çıkarmak, soymak, soyunmak
  • disrobing:elbisesini çıkarmak, soymak, soyunmak
  • disroot:kökünden sökmek, yerinden çıkarmak
  • disrupt:ayırmak, bozmak, bozulmak, dağılmak, dağıtmak, karışıklığa itmek, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • disrupted:ayırmak, bozmak, bozulmak, dağılmak, dağıtmak, karışıklığa itmek, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • disrupting:ayırmak, bozmak, bozulmak, dağılmak, dağıtmak, karışıklığa itmek, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • disruption:bozulma, karışıklığa itme, kesilme, parçalanma
  • disruptions:bozulma, karışıklığa itme, kesilme, parçalanma
  • disruptive:bozucu, parçalayıcı, yıkıcı
  • dissaticfaction:hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik
  • dissatisfaction:hoşnutsuzluk, memnuniyetsizlik
  • dissatisfactory:hoşnutsuz eden, tatmin etmeyen
  • dissatisfied:hoşnutsuz, memnuniyetsiz, tatminsiz
  • dissatisfy:küstürmek, memnun edememek, tatmin edememek
  • dissatisfying:küstürmek, memnun edememek, tatmin edememek
  • dissect:incelemek, kadavrayı incelemek, kesip parçalara ayırmak, parçalayıp incelemek
  • dissected:incelemek, kadavrayı incelemek, kesip parçalara ayırmak, parçalayıp incelemek
  • dissecting:incelemek, kadavrayı incelemek, kesip parçalara ayırmak, parçalayıp incelemek
  • dissection:inceleme, incelenen şey, parçalarına ayırıp inceleme, tahlil, teşrih, teşrih edilen şey
  • disseise:gaspetmek, malına el koymak
  • disseisin:gasp, mal ve mülküne el koyma
  • disseize:gaspetmek, malına el koymak
  • disseizin:gasp, mal ve mülküne el koyma
  • dissemble:başka türlü göstermek, duygularını gizlemek, gizlemek, görmemezlikten gelmek, iki yüzlü davranmak
  • dissembler:duygularını gizleyen kimse, içten pazarlıklı kimse, iki yüzlü
  • dissembling:başka türlü göstermek, duygularını gizlemek, gizlemek, görmemezlikten gelmek, iki yüzlü davranmak
  • dissemblingly:başka türlü göstermek, duygularını gizlemek, gizlemek, görmemezlikten gelmek, iki yüzlü davranmak
  • disseminate:saçmak, tohum ekmek, yaymak
  • disseminated:saçmak, tohum ekmek, yaymak
  • disseminating:saçmak, tohum ekmek, yaymak
  • dissemination:geçme, saçma, yayma
  • dissension:anlaşmazlık, bozuşma, geçimsizlik, ihtilaf, muhalefet
  • dissent:anglikan kilisesinden ayrılmak, anglikan kilisesine karşı olma, düşünce ayrılığı, farklı düşünmek, karşı olmak, karşıt düşüncede olma, muhalefet, muhalif olmak
  • dissenter:karşıt görüşlü kimse, muhalif
  • dissentient:ayrılık, karşıt görüşlü, karşıt görüşlülük, muhalif, muhalif olan
  • dissenting:anglikan kilisesinden ayrılmak, farklı düşünmek, karşı olmak, muhalif olmak
  • dissertation:bilimsel inceleme, deneme, söylev, tez
  • disservice:incitici davranış, kötülük, zarar
  • dissever:ayırmak, koparmak
  • dissevering:ayırmak, koparmak
  • dissidence:fikir ayrılığı, görüş ayrılığı, muhalefet
  • dissident:karşı gelen kimse, karşıt görüşlü, karşıt görüşlü kimse, kiliseye karşı olan kimse, muhalif
  • dissimilar:ayrı, benzemez, farklı
  • dissimilarity:ayrılık, benzeşmezlik, farklılık
  • dissimulate:başka türlü göstermek, belli etmemek, duygularını gizlemek, iki yüzlülük yapmak, taslamak
  • dissimulation:duygularını saklama, gizleme, hastalığını gizleme, iki yüzlülük, örtbas etme, rol yapma
  • dissipate:boşa harcamak, çarçur etmek, dağıtmak, gidermek, yaymak, yok etmek
  • dissipated:ayyaş, çarçur edilmiş, dağılmış, harcanmış, sefahat düşkünü
  • dissipation:aşırılık, çapkınlık, dağıtma, enerji yitimi, giderme, israf, sefahat, yayma
  • dissociate:ayırmak, ayrı olarak düşünmek, ayrışmak, ayrıştırmak, birbirinden ayrılmak
  • dissociated:ayırmak, ayrı olarak düşünmek, ayrışmak, ayrıştırmak, birbirinden ayrılmak
  • dissociation:ayırma, ayrılma, ayrışma, çözünme
  • dissolubility:ayrılabilirlik, çözülebilirlik, erirlik, feshetme
  • dissoluble:erir, eritilebilir, feshedilebilir
  • dissolute:ahlaksız, çapkın, hovarda, sefahat düşkünü, uçarı
  • dissoluteness:ahlaksızlık, çapkınlık, hovardalık, sefahat
  • dissolution:bozma, bozulma, çözünme, dağılma, eritme, feshetme, fesih, iptal, ölüm, sarsılma, tasfiye, yok olma
  • dissolvable:erir, feshedilebilir
  • dissolve:aydınlatmak, birbirine karışan görüntü, bozmak, dağılmak, dağıtmak, erimek, eritmek, feshetmek, halletmek, kontrolunü kaybetmek, sona erdirmek, yok etmek, yok olmak
  • dissolved:aydınlatmak, bozmak, dağılmak, dağıtmak, erimek, eritmek, feshetmek, halletmek, kontrolunü kaybetmek, sona erdirmek, yok etmek, yok olmak
  • dissolvent:çözücü, eritici, eritici madde
  • dissolving:aydınlatmak, bozmak, dağılmak, dağıtmak, erimek, eritmek, feshetmek, halletmek, kontrolunü kaybetmek, sona erdirmek, yok etmek, yok olmak
  • dissonance:ahenksizlik, akortsuzluk, uyumsuzluk
  • dissonant:ahenksiz, akortsuz, uyumsuz
  • dissuade:aklını çelmek, caydırmak, kandırmak, vazgeçirmek
  • dissuadeing:aklını çelmek, caydırmak, kandırmak, vazgeçirmek
  • dissuading:aklını çelmek, caydırmak, kandırmak, vazgeçirmek
  • dissuasion:caydırma, ikna, kandırma, vazgeçirme
  • dissuasive:caydırıcı, vazgeçirici
  • dissyllable:iki heceli sözcük
  • dissymmetrical:asimetrik, bakışımsız, simetrik olmayan
  • dissymmetry:asimetri, bakışımsızlık, simetrik olmayış
  • distaff:kadın, kadın işi, öreke
  • distance:açıklık, ara, araya mesafe koyma, geçmek, geride bırakmak, mesafe, soğukluk, uzağa koymak, uzak olma, uzaklık, uzakta tutmak
  • distanced:ayrı, bağımsız
  • distances:arka plân, geri plân
  • distancing:geçmek, geride bırakmak, uzağa koymak, uzakta tutmak
  • distant:hafif, ırak, mesafeli, soğuk, uzak, uzakta
  • distantly:soğuk bir şekilde
  • distaste:hoşlanmama, nefret, sevmeme, tiksinme
  • distasteful:antipatik, iğrenç, nahoş, tatsız
  • distemper:gerginlik, hastalık, huysuzluk, köpek hastalığı, politik huzursuzluk, rahatsızlık, tutkallı boya, tutkallı boya ile boyamak
  • distend:gerilmek, germek, şişirmek, şişmek
  • distended:gerilmek, germek, şişirmek, şişmek
  • distensible:gerilebilir, şişirilebilir
  • distension:gerilme, şişme
  • distich:beyit, iki mısra
  • distil:ayrıştırmak, biçimlenmek, damıtmak, damla damla akıtmak, damlatmak, imbikten geçmek, özünü çıkarmak, saflaştırmak, süzülmek
  • distill:ayrıştırmak, biçimlenmek, damıtmak, damla damla akıtmak, imbikten geçmek, özünü çıkarmak, saflaştırmak, süzülmek
  • distillate:damıtılmış sıvı, öz
  • distillation:ana fikir, damıtma, imbikten çekme, öz, saflaştırma
  • distilled:damıtık, saf
  • distiller:damıtarak içki üreten kimse, damıtıcı, imbik
  • distillery:damıtıcı aygıt, içki imalathanesi, imbik
  • distinct:açık, aşikâr, ayrı, başka, belirgin, farklı
  • distinction:açıklık, ayırma, ayırt etme, ayrım, fark, fark gözetme, rütbe, şöhret, ün, üstünlük, yükselme
  • distinctive:ayırıcı, belirgin, karakteristik, kendine özgü, özel, özgün
  • distinctiveness:açıklık, ayırt edici özellik
  • distinctly:açıkça, ayırt ederek, belirgin biçimde, farklı biçimde, kararlı bir şekilde
  • distinctness:açıklık, çeşitlilik, fark
  • distingue:kibar, nazik, sivrilmiş, üstün
  • distinguish:anlamak, ayırmak, ayırt etmek, ayrım yapmak, farketmek, seçmek, sivriltmek
  • distinguishable:ayırt edilebilir, farkedilebilir, görülebilir
  • distinguished:farkedilebilir, görülebilir, güzide, seçkin, sivrilmiş, tanınmış, ünlü
  • distinguishing:anlamak, ayırmak, ayırt etmek, ayrım yapmak, farketmek, seçmek, sivriltmek
  • distort:biçimini bozmak, bozmak, bükmek, burkmak, çarpıtmak, saptırmak, yamultmak
  • distorted:biçimsiz, bozuk, saptırılmış
  • distorting:biçimini bozmak, bozmak, bükmek, burkmak, çarpıtmak, saptırmak, yamultmak
  • distortion:bozukluk, bükülme, çarpıklık, çarpıtma, distorsiyon, saptırma
  • distortionist:cambaz
  • distract:aklını karıştırmak, avutmak, başka tarafa çekmek, delirtmek, dikkatini dağıtmak, rahatsız etmek, şaşırtmak
  • distracted:çılgın, deli, kendinden geçmiş, şaşırmış
  • distraction:avuntu, çılgınlık, delilik, dikkati başka tarafa çekme, dikkatin dağılması, eğlence, kurcalama, oyalama, oyalanma, zihni dağıtan şey
  • distractions:avuntu, çılgınlık, delilik, dikkati başka tarafa çekme, dikkatin dağılması, eğlence, kurcalama, oyalama, oyalanma, zihni dağıtan şey
  • distrain:el koymak, haczetmek
  • distrained:el koymak, haczetmek
  • distraint:el koyma, haciz, rehin olarak tutma
  • distrait:dalgın
  • distraught:çıldırmış, deli, kendinden geçmiş, perişan
  • distress:acı, acı vermek, dert, el koymak, endişelendirmek, felâket, haciz, haczetmek, ızdırap, sıkıntı, sıkmak, tehlike, üzmek, üzüntü
  • distressed:dertli, endişeli, fakir, şanssız, sıkıntılı, tükenmiş, üzüntülü, yıpranmış
  • distressful:acıklı, ızdıraplı, üzücü
  • distressfully:acıklı bir biçimde, üzücü bir şekilde
  • distressing:acıklı, ızdıraplı, üzücü
  • distressingly:acıklı bir biçimde, üzücü bir şekilde
  • distributable:dağıtılabilir, düzenlenebilir, paylaştırılabilir
  • distributary:delta yapan kol, nehir kolu
  • distribute:dağıtmak, paylaştırmak, saçmak, sürmek, vermek, yaymak
  • distributee:alıcı, mirasçı
  • distributer:dağıtıcı, dağıtımcı, distribütör
  • distributing:dağıtım, dağıtma
  • distribution:bölüştürme, dağılım, dağılma, dağıtım, düzenleme, serpme, yayılma, yayma
  • distributions:bölüştürme, dağılım, dağılma, dağıtım, düzenleme, serpme, yayılma, yayma
  • distributive:bölüştüren, dağıtan, dağıtım, dağıtımla ilgili, üleştirme sıfatı, üleştirme zamiri
  • distributor:dağıtıcı, dağıtımcı, distribütör
  • distric:bölge, bucak, havali, ilçe, kaza, mahalle, semt
  • district:bölge, bucak, havali, ilçe, kaza, mahalle, semt
  • distrubutor:dağıtıcı, dağıtımcı, distribütör
  • distrust:güvenmemek, güvensizlik, inanmamak, kuşku, şüphe duymak
  • distrusted:güvenmemek, inanmamak, şüphe duymak
  • distrustful:güvensiz, kuşkulu, şüpheci
  • disturb:aksatmak, altüst etmek, bozmak, endişelendirmek, huzursuz etmek, karıştırmak, rahat vermemek, rahatsız etmek
  • disturbance:bozukluk, endişe, kargaşa, karışıklık, rahatsızlık, telaş, üzüntü
  • disturbances:bozukluk, endişe, kargaşa, karışıklık, rahatsızlık, telaş, üzüntü
  • disturbed:rahatsız
  • disturber:karışıklık çıkaran kimse, rahatsız eden kimse, rahatsız eden şey
  • disturbing:huzur bozucu, karışıklık çıkaran, rahatsız edici, rahatsız etme
  • disunion:anlaşmazlık, ayrılma, ihtilaf
  • disunite:ara bozmak, aralarını açmak, ayırmak, ayrılmak, bozuşmak
  • disunited:araları bozulmuş, ayrılmış, bölünmüş
  • disunity:anlaşmazlık, ihtilaf, uyuşmazlık
  • disuse:bırakma, kullanılmama, kullanmamak, kullanmayı bırakmak, terketmek
  • disused:eski, kör, kullanılmayan, terkedilmiş
  • disyllable:çift hece, iki heceli sözcük
  • ditch:ark, denize iniş yapmak, dersi asmak, hendeğe yuvarlamak, hendek, hendek kazmak, hendekle çevirmek, kurtulmak, sepetlemek, suyolu, suyolu açmak, terketmek
  • ditched:denize iniş yapmak, dersi asmak, hendeğe yuvarlamak, hendek kazmak, hendekle çevirmek, kurtulmak, sepetlemek, suyolu açmak, terketmek
  • ditcher:hendek açan kimse, hendek açma makinesi
  • ditching:denize mecburi iniş, hendek açılması
  • ditchwater:birikmiş pis su, durgun, durgun su, hendek suyu, neşesiz, sıkıcı
  • dither:duraksamak, heyecan, kararsız olmak, kararsızlık, tereddüd etmek, titreme, titremek
  • dithered:duraksamak, kararsız olmak, tereddüd etmek, titremek
  • dithering:duraksamak, kararsız olmak, tereddüd etmek, titremek
  • dithyramb:abartılı heyecanla okunan yazı, dionysus şerefine yazılmış ilâhi, ditiramp, hararetli şiir
  • dithyrambic:abartılı, coşkulu, ditiramp türünde, hararetli
  • dittany:geyik otu
  • ditto:aynen, aynı şekilde, keza, kopya, nüsha, sözü geçen, suret, yukarıda denildiği gibi
  • ditty:kısa ve basit şarkı, küçük şarkı
  • diuretic:diüretik, diüretik ilaç, idrar söktürücü, idrar söktürücü ilaç
  • diurnal:gündüz hareketli olan, gündüze ait, günlük, her günkü
  • diva:primadonna
  • divagate:başıboş dolaşmak, konudan sapmak
  • divagation:başıboş dolaşma, konudan sapma, sapma
  • divalent:iki değerli
  • divan:divan, meclis, şairin tüm şiirleri, sedir, tütün ve kahve içilen oda
  • divaricate:ayrılmak, çatallanmak, dallanmak
  • dive:atlama, atlamak, azalmak, batakhane, dalış, dalış yapmak, dalma, dalmak, düşmek, elini daldırmak, gömülmek, pike, pike yapmak, yaylanarak atlama
  • divebomb:pike yaparak bombalamak
  • dived:atlamak, azalmak, dalış yapmak, dalmak, düşmek, elini daldırmak, gömülmek, pike yapmak
  • diver:balık adam, dalgıç, dalgıçkuşu, dalış yapan kimse, penguen
  • diverge:açılmak, ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak, farklı olmak, sapmak, uyuşmamak
  • divergence:açılma, ayrılma, fikir ayrılığı, ıraksama, uyuşmazlık, uzaklaşma
  • divergency:açılma, ayrılma, fikir ayrılığı, ıraksama, uyuşmazlık, uzaklaşma
  • divergent:ayrı, farklı, ıraksak
  • diverging:açılmak, ayrılmak, birbirinden uzaklaşmak, farklı olmak, sapmak, uyuşmamak
  • divers:çeşitli, türlü türlü
  • diver’s:çeşitli, türlü türlü
  • diverse:çeşitli, değişik, farklı, türlü türlü
  • diversification:çeşitlendirme, çeşitlilik, değişiklik
  • diversified:çeşitli, dağıtılmış, değişik, farklı alanlara yönlendirilmiş
  • diversify:çeşitlendirmek, değişik alanlara yöneltmek, değiştirmek, farklılaştırmak
  • diversion:dikkatini dağıtma, eğlence, ilgisini başka tarafa çekme, oyalama, saptırma, şaşırtma, yanıltma
  • diversionary:oyalayıcı, taktik
  • diversionist:anti propaganda yapan kimse, bölücü kimse
  • diversity:başkalık, çeşitlilik, cins, değişik tür, farklılık
  • divert:ayırmak, başka yöne çekmek, bir köşeye koymak, çevirmek, dağıtmak, eğlendirmek, oyalamak, yönlendirmek
  • diverted:ayırmak, başka yöne çekmek, bir köşeye koymak, çevirmek, dağıtmak, eğlendirmek, oyalamak, yönlendirmek
  • divertimento:eğlendirici piyes
  • diverting:eğlendirici, oyalayıcı
  • dives:zengin adam
  • divest:çıkarmak, görevden almak, mahrum etmek, soymak
  • divesting:çıkarmak, görevden almak, mahrum etmek, soymak
  • divestiture:elinden alma, yoksun bırakma
  • divestment:elinden alma, yoksun bırakma
  • divide:araları açık olmak, ayırmak, ayrılmak, bölmek, bölünmek, bölüştürmek, bozuşmak, ikiye ayırmak, paylaşmak, sınıflandırmak, taksim etmek
  • divided:ayrı, ayrılmış, bölünmüş, farklı
  • dividend:bölünen sayı, kâr payı
  • dividends:bölünen sayı, kâr payı
  • divident:bölünen sayı, kâr payı
  • divider:bölen, bölen şey, hisseleri pay eden kimse
  • dividing:ayıran, bölen, bölme, dağıtım
  • divination:kehanet, sezme, tahmin
  • divine:çok güzel, gaipten haber vermek, harika, içine doğmak, ilahi, ilahiyat, ilahiyatçı, kehanette bulunmak, kutsal, rahip, sezmek, tahmin etmek, tanrıbilim, tanrısal, tanrı’ya adanmış
  • diviner:falcı, kâhin, su yatağını çubukla bulan kimse
  • diving:dalış, dalma, pike, tramplenden atlama
  • divingboard:tramplen
  • divining:gaipten haber vermek, içine doğmak, kehanette bulunmak, sezmek, tahmin etmek
  • divinity:bir tür turta, ilah, ilâhilik, ilahiyat, kutsallık, tanrı, tanrıbilim, tanrılık, tapınılan şey
  • divinize:ilâhlaştırmak, tanrılaştırmak
  • divisibility:bölünebilirlik, bölünebilme
  • divisible:bölünebilir
  • division:anlaşmazlık, ayırma, bölge, bölme, bölüm, bölünme, dağıtım, ikiye ayrılma, küme, siklet, uyuşmazlık
  • divisional:bölme, bölme ile ilgili, bölünme ile ilgili, tümen, tümene ait
  • divisions:anlaşmazlık, ayırma, bölge, bölme, bölüm, bölünme, dağıtım, ikiye ayrılma, küme, siklet, uyuşmazlık
  • divisive:anlaşmazlık çıkaran, ayrılık yaratan, bölen, dağıtan
  • divisor:bölen, tambölen sayı
  • divorce:ayırmak, ayrılık, ayrılma, ayrılmak, boşama, boşamak, boşanma, boşanmak
  • divorced:ayrılmış, boşanmış
  • divorcee:boşanmış kimse, dul kimse
  • divot:çim parçası, çimen
  • divulgation:açığa vurma, ortaya dökme, yayma
  • divulge:açığa vurmak, ifşa etmek, ortaya dökmek, yaymak
  • divulged:açığa vurmak, ifşa etmek, ortaya dökmek, yaymak
  • divulgement:açığa vurma, yayma
  • divulgence:açığa vurma, yayma
  • divulging:açığa vurmak, ifşa etmek, ortaya dökmek, yaymak
  • divvy:bölmek, paylaşmak
  • dixie:asker kabı, karavana
  • dixieland:amerika’nın güney eyaletleri, iç savaşta güney eyaletleri marşı
  • dixy:asker kabı, karavana
  • dizen:süslemek
  • dizzier:baş döndürücü, başı dönen, fırıl fırıl dönen, kuş beyinli, şaşkın, sersem, sersemlemiş
  • dizzily:baş döndürücü bir şekilde
  • dizziness:baş dönmesi, sersemleme, sersemlik
  • dizzy:baş döndürücü, başı dönen, başını döndürmek, fırıl fırıl dönen, kuş beyinli, şaşkın, sersem, sersemlemiş, sersemletmek
  • dizzying:başını döndürmek, sersemletmek
  • dj:diskjokey
  • djinn:ecinni
  • dna:dna
  • do:ayağını kaydırmak, aynen, dalavere, do, dolandırıcılık, dolandırmak, düzenlemek, eğlenceli toplantı, etmek, hile, ilgilenmek, keza, meydana getirmek, neden olmak, parti, rolünü üstlenmek, tamamlamak, temizlemek, uymak, yapmak, yukarıda denildiği gibi
  • doable:yapılabilir
  • doc:doktor
  • docent:okutman, yardımcı doçent
  • docile:uslu, uysal, yumuşak başlı
  • docility:uysallık, yumuşak başlılık
  • dock:azaltmak, dok, doka çekmek, eyer kuskunu, gemi havuzu, karabuğday benzeri bir ot, kesinti, kesmek, kısa kesilmiş kuyruk, kısaltmak, kuyruğun kemikli kısmı, kuyruğunu kısaltmak, rıhtım, rıhtıma yanaşmak, sanık yeri, tersane, uzayda kenetlenmek, yük rampası
  • dockage:dok ücreti, doka alma, iskele, kesinti, rıhtım hizmetleri, rıhtım ücreti
  • docker:liman işçisi, tersane işçisi
  • docket:adres etiketi, duruşma listesi, etiket, etiketlemek, gümrük makbuzu, gündem, iş listesi, listeye kaydetmek, özet olarak deftere geçirmek
  • docking:uzayda kenetlenme
  • docks:azaltmak, dok, doka çekmek, eyer kuskunu, gemi havuzu, karabuğday benzeri bir ot, kesinti, kesmek, kısa kesilmiş kuyruk, kısaltmak, kuyruğun kemikli kısmı, kuyruğunu kısaltmak, rıhtım, rıhtıma yanaşmak, sanık yeri, tersane, uzayda kenetlenmek, yük rampası
  • dockworker:liman işçisi, tersane işçisi
  • dockyard:dok, tersane
  • doctor:değiştirmek, doktor, doktorluk yapmak, gemi aşçısı, hadım etmek, hekim, ileri gelen, onarmak, sulandırmak, tedavi etmek, üzerinde oynama yapmak, yamamak, yapay balıkçı sineği
  • doctoral:doktorluk, doktorluk ile ilgili
  • doctorate:doktora
  • doctors:değiştirmek, doktor, doktorluk yapmak, gemi aşçısı, hadım etmek, hekim, ileri gelen, onarmak, sulandırmak, tedavi etmek, üzerinde oynama yapmak, yamamak, yapay balıkçı sineği
  • doctrinaire:doktrinci, kuramcı, kuramcı gibi, kuramsal, teorisyen
  • doctrinal:dogmatik, öğreti aşılayan, öğretiye ait
  • doctrine:doktrin, ilke, mezhep, öğreti, prensip
  • doctrines:doktrin, ilke, mezhep, öğreti, prensip
  • docudrama:yarı belgesel film, yarı belgesel oyun
  • document:belge, belgelemek, belgelere dayandırmak, delil, dipnotlar koymak, döküman, döküman sağlamak, evrak, kanıtlamak
  • documentaries:belgesel film
  • documentary:belgelere dayanan, belgeli, belgesel, belgesel film
  • documentation:belgeleme, belgelerle kanıtlama
  • documented:belgeli
  • documenting:belgeleme
  • documents:evraklar
  • dodder:bağbozan, küsküt, sallanmak, sendelemek, şeytansaçı, titremek
  • doddered:bunamış, dalları kırılmış, yaşlı
  • doddering:bunak, eli ayağı tutmayan, sarsak, titrek
  • doddery:bunak, eli ayağı tutmayan, sarsak, titrek
  • dodecahedron:oniki yüzlü şekil
  • dodge:atlatmak, dolap, fırlamak, hile, kaçamak yapmak, kaçınmak, kaytarmak, kenara sıçramak, kurnazlık, kurtulma, sıyrılmak, yana çekilme, yana kaçmak
  • dodgem:çarpışan araba
  • dodger:el ilanı, geçiştiren kimse, kaytarıcı, kurnaz, madrabaz, vurguncu
  • dodging:atlatmak, fırlamak, kaçamak yapmak, kaçınmak, kaytarmak, kenara sıçramak, sıyrılmak, yana kaçmak
  • dodgy:anasının gözü, çok tehlikeli, hinoğlu hin, kurnaz, riskli, sağlıksız, şüpheli
  • dodo:nesli tükenmiş bir kuş
  • doe:dişi geyik, dişi karaca, dişi tavşan, yalnız kadın
  • doer:eden, fail, yapan
  • doff:atmak, başından savmak, çıkarmak
  • doffing:atmak, başından savmak, çıkarmak
  • dog:adam, erkek kurt, erkek tilki, herif, it, izlemek, kömür vagonu, köpek, ocak demiri, takip etmek, yakasını kurtaramamak
  • dogfight:dalaş, göğüs göğüse çarpışma, hava savaşı, it dalaşı, meydan kavgası
  • dogfish:kedibalığı
  • dogged:azimli, inatçı, kararlı
  • doggedness:azim, inat, kararlılık
  • doggerel:yazınsal değeri olmayan, yazınsal değeri olmayan şiir
  • doggie:kuçu kuçu, küçük köpek
  • doggish:aksi, homurdanan, huysuz, köpek gibi
  • doggone:allah’ın belâsı!, hay allah!
  • doggone!:allah’ın belâsı!, hay allah!
  • doggy:göz kamaştırıcı, köpeğe ait, köpek, köpekçik, köpeksever, kuçu kuçu, şık
  • doghouse:köpek kulübesi
  • doglike:köpek gibi
  • dogma:dini sistem, dogma, inak, inanç, kesin fikir
  • dogmas:dini sistem, dogma, inak, inanç, kesin fikir
  • dogmatic:dogmatik, inaksal, inanç öğretilerinden çıkan, kesin, kestirip atan
  • dogmatically:dogmatik olarak, inanç öğretilerinden kaynaklanarak, kesin biçimde
  • dogmatics:dogmatik teoloji, inançlar bilgisi
  • dogmatism:dogmacılık, dogmatizm
  • dogmatist:dogmacı, iman eden kimse, inakçı
  • dogmatize:ahkâm kesmek, kesin bir dille söylemek, kestirip atmak
  • dogmatizes:ahkâm kesmek, kesin bir dille söylemek, kestirip atmak
  • dogs:tazı yarışları
  • dog’s:tazı yarışları
  • dogsbody:köle gibi çalıştırılan kimse
  • dogskin:köpek derisi
  • dogtired:bitkin, çok yorgun
  • dogtooth:köpek dişi, yaprak biçiminde süs
  • dogtrot:yavaş koşma
  • dogwatch:iki saatlik akşam nöbeti, öksüz vardiya
  • dogwood:kızılcık benzeri ağaç, kızılcık benzeri bir tür ağaç, kızılcık sopası
  • doiley:bardak altlığı peçete, tabak altlığı örtü
  • doily:bardak altlığı peçete, tabak altlığı örtü
  • doing:faaliyet, iş, meydana getirme, şey, zımbırtı
  • doings:davranış, faaliyet, iş, muamele, şey, zımbırtı
  • doit:kuruş, mangır, metelik
  • doldrums:hüzün, kasvet, sıkıntı
  • dole:hüzün, işsizlik parası, keder, yardım, yoksulluk yardımı
  • doleful:hüzünlü, kasvetli, kederli, keyifsiz
  • dolefulness:hüzün, kasvet, keder
  • dolichocephalic:dolikesefal, uzun kafalı
  • doll:bebek, güzel ama kafasız kız, güzel kız, hizmetçi kadın, kukla, oyuncak bebek, taş bebek
  • dollar:beş şilin, dolar
  • dollars:beş şilin, dolar
  • dollhouse:oyuncak bebek evi
  • dollish:cicili bicili giyinmiş, oyuncak bebek gibi
  • dollop:azıcık, bir parça, topak
  • dolls:bebek, güzel ama kafasız kız, güzel kız, hizmetçi kadın, kukla, oyuncak bebek, taş bebek
  • dolly:bebek, bebek gibi, cicili bicili kız, iki tekerlekli çekici, kamera taşıyıcı, kukla, oyuncak bebek, süslü kadın
  • dolman:dolama, panço, pelerin kollu kadın mantosu
  • dolmen:dolmen, taş gömüt
  • dolomite:dolomi, kalsiyum ve magnezyumlu taş
  • dolor:dert, elem, keder
  • dolorous:acıklı, hazin, kederli, üzücü
  • dolour:dert, elem, keder
  • dolphin:palamar babası, yunus, yunus balığı türünden balık
  • dolt:ahmak, alık, salak
  • doltish:ahmak, budala, salak
  • doltishly:ahmakça, salakça
  • domain:alan, çevre, domain, ilgi alanı, malikâne, memleket, muhit, mülk, ülke
  • dome:büyük ve güzel ev, dosya kapağı, kapak, kubbe, tepe zirvesi
  • domed:kubbe gibi, kubbeli
  • domestic:aile, ailevi, ehli, ev, evcil, eve ait, evine bağlı, hizmetçi, iç, yerli
  • domesticate:ev işlerini sevdirmek, evcilleştirmek, evine bağlamak, medenileştirmek, uygarlaştırmak
  • domesticated:ehli, ev işlerini seven, evcil, evine bağlı
  • domestication:ehlileştirme, evcilleşme, evcilleştirme, kültürleme, uygarlaştırma, yuva sevgisi
  • domesticities:iç işler
  • domesticity:aile hayatı, ev hayatı, evcimenlik, evine bağlılık
  • domic:kubbe gibi
  • domicil:ev, ikamet ettirmek, ikametgâh, konut, mesken, ödemek, poliçenin ödendiği yer, yerleştirmek
  • domicile:ev, ikamet ettirmek, ikametgâh, konut, mesken, ödemek, poliçenin ödendiği yer, yerleştirmek
  • domiciliary:eve ait, ikametgâh ile ilgili
  • domiciliate:ödemek, tediye etmek
  • dominance:başat olan şey, egemenlik, güç, hakimiyet, nüfuz, üstünlük
  • dominant:başat, başat karakter, baskın, baskın karakter, dominant, dominant özellik, egemen, etken, hakim, hükmeden, nüfuzlu
  • dominate:egemen olmak, egemenlik kurmak, hakim olmak, hükmetmek, nazır olmak, nüfuzlu olmak
  • dominated:egemen olmak, egemenlik kurmak, hakim olmak, hükmetmek, nazır olmak, nüfuzlu olmak
  • dominating:egemen olan, hakim
  • domination:egemenlik, hakimiyet, hükmetme, nüfuz, otorite
  • domineer:ezmek, hakimiyeti altına almak, hükmetmek, zorbalık etmek
  • domineering:baskı yapan, dediğim dedik, hükmeden, otoriter, zorbalık eden
  • dominical:hazreti isa’ya ait, pazar gününe ait
  • dominican:dominik cumhuriyeti ile ilgili, dominik cumhuriyeti vatandaşı, dominik cumhuriyetinden, dominikan mezhebiyle ilgili, dominikan rahibi
  • dominie:öğretmen, papaz, rahip
  • dominion:dominyon, hakimiyet, hükümdara ait arazi, idare, sahiplik
  • dominions:kanada
  • domino:domino, domino taşı, maskeli balo cüppesi
  • dominoes:domino oyunu
  • domitories:koğuş, yatakhane, yurt
  • don:bey, giydirmek, giymek, ispanyol efendisi, öğretim görevlisi, uzman
  • donate:bağışlamak, bağışta bulunmak, hediye etmek, vermek
  • donated:bağışlamak, bağışta bulunmak, hediye etmek, vermek
  • donating:bağışlamak, bağışta bulunmak, hediye etmek, vermek
  • donation:bağış, bağışlama, hibe, yardım
  • donations:bağış, bağışlama, hibe, yardım
  • donative:bağış, bağışa ait, hediye, yardım
  • done:aldatılmış, bıkmış, iyi pişmiş, kabul edilebilir, olmuş, tamam, uygun, yapılmış, yorgun
  • done!:kabul!, oldu!, tamam!
  • donee:bağışlanan kimse, bağışta bulunan kimse, yardım alan kimse
  • dong:ağır darbe, çan sesi, çan sesi çıkarmak, çük, kamış, penis
  • donjon:kale burcu, şato baş kulesi
  • donkey:acil durumda kullanılan, eşek, merkep, yardımcı, yardımcı buhar makinesi, yedek
  • donkeywork:ağır ve sıkıcı iş, ağır ve zahmetli iş
  • donning:giydirmek, giymek
  • donnish:bilgiçlik taslayan, hoca gibi, ukalâca
  • donor:bağışta bulunan kimse, kan veren kimse, veren kimse, verici
  • dont:yapılmaması gereken şey, yasak
  • don’t:yapılmaması gereken şey, yasak
  • dont!:yapılmaması gereken şey, yasak
  • donut:lokma benzeri tatlı, tatlı çörek
  • doodad:biblo, şey, zımbırtı
  • doodle:dalgın dalgın şekiller çizmek, dalgınlıkla karalanan şekiller, gayda çalmak, karalama, karalamak
  • doodlebug:uçan bomba
  • doodles:dalgın dalgın şekiller çizmek, dalgınlıkla karalanan şekiller, gayda çalmak, karalama, karalamak
  • doodling:dalgın dalgın şekiller çizmek, gayda çalmak, karalamak
  • doohickey:biblo, şey, zımbırtı
  • doom:alın yazısı, hüküm, hüküm vermek, kader, kaderi kötü olmak, karar, kör talih, mahkum etmek, ölüm, ölüm cezası
  • doomed:eli mahkum, kader mahkumu, kaderine terkedilmiş, mecbur, ölüme mahkum
  • doomsday:kıyamet, kıyamet günü
  • door:eşik, giriş, kapı
  • doorbell:kapı zili, zil
  • doorhandle:kapı kolu, kapı tokmağı
  • doorkeeper:kapıcı
  • doorknob:kapı kolu, kapı tokmağı
  • doorknocker:kapı tokmağı
  • doorman:kapıcı
  • doormat:kapı paspası, paspas
  • doorplate:kapı isim plâkası
  • doorpost:kapı dikmesi
  • doorstep:eşik
  • doorway:antre, başlangıç, giriş, kapı aralığı
  • dooryard:avlu, ön bahçe
  • doped:çirişlemek, çözüm bulmak, doping yapmak, önceden kestirmek, tahmin etmek, üstesinden gelmek, uyarıcı vermek, uyuşturucu vermek, verniklemek
  • dopey:esrar çekmiş, hap almış, salak, uyuşmuş
  • doping:doping, doping yapma
  • doppelganger:tıpatıp aynısı, tıpkısının aynısı
  • doppelgänger:tıpatıp aynısı, tıpkısının aynısı
  • dopy:esrar çekmiş, hap almış, salak, uyuşmuş
  • dor:bokböceği, pislik böceği
  • dorado:yunus
  • dorbeetle:bokböceği, pislik böceği
  • dorian:doris’e ait, doris’li kimse, dorlara ait
  • doric:bozuk, bozuk diyalekt, dorlara ait, kaba, taşra şivesi
  • dorm:koğuş, yatakhane, yurt
  • dormancy:uyku hali, uyuşukluk
  • dormant:hareketsiz, keşfedilmemiş, uyku halinde, uyuşuk, uyuyan
  • dormer:taban direği
  • dormitory:koğuş, yatakhane, yurt
  • dormouse:fındık faresi
  • dormy:dormi, sayıca önde olan
  • dorsal:arkaya ait, sırt, sırt biçimli, sırta ait, sırtta olan
  • dory:dülgerbalığı, küçük altı düz kayık
  • dosage:azıcık şey, bir parça, doz, doz ayarlama, dozaj
  • dose:belli ölçüde ilaç vermek, bir parça, cinsel hastalık kapma, doz, dozunu ayarlamak, kamışı kırma, şaraba alkol katmak
  • dosimeter:damlalık, rontgen ışınları ölçeği
  • dosing:belli ölçüde ilaç vermek, dozunu ayarlamak, şaraba alkol katmak
  • doss:pansiyon yatağı, pansiyonda kalmak, uyumak, yatak
  • dosser:avare, küfe, nerede olsa yatan kimse, serseri, ucuz pansiyonda kalan kimse
  • dosshouse:düşkünler evi, ucuz pansiyon
  • dossier:dosya, evrak dosyası
  • dot:benek, beneklemek, dağıtmak, geçirmek, nokta, nokta koymak, noktalamak, serpiştirmek
  • dotage:bunaklık, bunama, düşkünlük, ihtiyarlık, tutku
  • dotard:bunak, bunamış, moruk
  • dote:bunamak, delicesine sevmek, tutkun olmak, üzerine titremek
  • doted:bunamak, delicesine sevmek, tutkun olmak, üzerine titremek
  • doting:çok seven, düşkün, tapan
  • dots:benek, beneklemek, dağıtmak, geçirmek, nokta, nokta koymak, noktalamak, serpiştirmek
  • dotted:benekli, noktalı
  • dotterel:kalinis, yağmurkuşu
  • dotting:beneklemek, dağıtmak, geçirmek, nokta koymak, noktalamak, serpiştirmek
  • dottrel:kalinis, yağmurkuşu
  • dotty:aptal, benekli, kaçık, noktalı, sapık
  • doublecross:aldatmak, dolandırmak, ihanet etmek, kazık atmak
  • doubled:bükmek, dublörlüğünü yapmak, eğilmek, iki enstrüman çalmak, iki katına çıkmak, iki misli yapmak, iki rolü birden oynamak, iki yle çarpmak, ikili oynamak, ikinci işte çalışmak, ikiye katlamak, katlamak, katlanmak, koşar adım gitmek, yumruğunu sıkmak
  • doubleheader:çift lokomotifli katar, üst üste yapılan iki karşılaşma
  • doubleness:çift anlamlılık, çiftelik, içtensizlik, iki yüzlülük, samimiyetsizlik
  • doubles:çiftler
  • doublet:çiftin teki, eş, eşil, eskiden giyilen erkek yeleği
  • doubletalk:değişik anlamlara gelebilen söz, hileli söz, kandırmacalı söz, lastikli söz
  • doubling:dolap, dublaj, duble yapma, hile, ikiye katlama, seslendirme
  • doubly:çifterli, iki kat olarak, iki misli, ikişerli
  • doubt:emin olmamak, endişe, güvenmemek, güvensizlik, kararsız olmak, kararsızlık, kuşku, kuşkulanmak, şüphe, şüphe etmek, şüphesi olmak, tereddüd
  • doubter:şüpheci kimse
  • doubtful:kararsız, kuşkulu, sonucu kuşkulu, şüpheli, tedirgin
  • doubtfully:kuşkuyla, şüpheyle, tedirgin olarak, tereddüdle
  • doubtfulness:belirsizlik, kararsızlık, şüphelilik, tedirginlik
  • doubting:endişeli, kuşkulu, şüphe eden
  • doubtless:elbette, kuşkusuz, muhakkak, şüphesiz
  • doubts:emin olmamak, endişe, güvenmemek, güvensizlik, kararsız olmak, kararsızlık, kuşku, kuşkulanmak, şüphe, şüphe etmek, şüphesi olmak, tereddüd
  • douce:kibar, nazik
  • douceur:bahşiş, rüşvet
  • douche:antiseptik su, antiseptik suyla yıkamak, duş, duşlamak, ilaçlı su, şırınga, şırınga etmek
  • dough:hamur, mangır, para
  • doughboy:mayalı çörek, piyade eri
  • doughnut:lokma benzeri tatlı, tatlı çörek
  • doughtily:cesaretle, kuvvetli olarak
  • doughtiness:cesaret, yiğitlik
  • doughty:cesur, kahraman, kuvvetli, yiğit
  • doughy:güçsüz, hamur gibi, pelte gibi, solgun, yufka gibi
  • dour:aksi, asık suratlı, inatçı, ters
  • dourness:aksilik, inatçılık
  • douse:ıslatmak, söndürmek, suya sokmak, üzerine su serpmek
  • dousing:söndürmek, suya sokmak, üzerine su serpmek
  • dove:barış yanlısı kimse, barışçı, güvercin, ılımlı politikacı, iyilik simgesi, kumru, sevgili
  • dovecot:güvercinlik
  • dovecote:güvercinlik
  • dovelike:halim selim, kumru gibi, mülayim, yumuşak başlı
  • dovetail:alıştırmak, benzemek, birbirine geçirmek, birleştirmek, doğrama dişi, kurtağzı, kurtağzı ile birleştirmek, uyuşmak
  • dovetailed:alıştırmak, benzemek, birbirine geçirmek, birleştirmek, kurtağzı ile birleştirmek, uyuşmak
  • dowager:gösterişli yaşlı kadın, zengin dul kadın
  • dowdiness:kılıksızlık, pasaklılık
  • dowdy:elmalı sufle, elmalı turta, hırpani, kılıksız, pasaklı, pasaklı kadın, üstü başı dökülen kadın
  • dowdyish:kılıksız, pasaklı
  • dowel:kavela, tahta çivi, tahta çivi ile tutturmak, takoz
  • dower:çeyiz, çeyiz vermek, drahoma, drahoma vermek, kabiliyet, yetenek, yetenek vermek
  • down:bakmak, emin olmak, sağlama almak, sağlama bağlamak, temin etmek, unutmamak
  • downbeat:karamsar, kötümser, ölçümün ilk vuruşu
  • downcast:aşağıya doğru, hava kuyusu, havalandırma bacası, hüzünlü, mahzun, üzgün
  • downer:yatıştırıcı madde
  • downfall:çökme, çöküş, düşme, yağış, yıkılma
  • downgrade:alçaltmak, bozmak, derecesini düşürmek, düşüş, gerileme, geriletmek, iniş, kalitesini bozmak, yokuş
  • downgrades:alçaltmak, bozmak, derecesini düşürmek, düşüş, gerileme, geriletmek, iniş, kalitesini bozmak, yokuş
  • downhearted:cesareti kırılmış, morali bozuk, üzgün
  • downhill:inişli, kolay, meyilli, yokuş aşağı
  • downier:anasının gözü, havlı, kurnaz, tüy gibi, tüylü, yumuşacık
  • downiness:havlılık, tüylülük
  • downpipe:boşaltma borusu, iniş borusu
  • downpour:sağanak, şiddetli yağmur
  • downright:açık, açıkça, büsbütün, dobra dobra, dobra dobra konuğan, dobra dobra konuşan, düpedüz, dürüst, kesin, tam, tamamen
  • downrightness:katiyet, kesinlik
  • downriver:akıntı yönünde, akıntı yönündeki, ırmağın aşağısına doğru
  • downs:ağaçsız tepeler, ağaçsız, tebeşirli yayla
  • downstairs:alt kat, alt kata, alt katta, alt kattaki, alttaki, aşağı kat, aşağıda, aşağıdaki, aşağıya
  • downstate:güney eyaleti, şehir dışına, şehir dışında, taşrada
  • downstream:akıntı yönünde, akıntı yönündeki, ırmağın aşağısına doğru
  • downstroke:alt çizgi, piston inişi
  • downswing:ekonomik darboğaza girme, sıkıntılı dönem
  • downtoearth:gerçekçi, gerçekleştirilebilir, hissiz
  • downtown:kentin iş merkezi, şehir merkezi, şehir merkezinde, şehir merkezindeki, şehir merkezine doğru, şehrin merkezi ile ilgili
  • downtrodden:ayaklar altında çiğnenen, ezilen, haksızlığa uğramış olan
  • downturn:ekonomik darboğaza girme, sıkıntılı dönem
  • downward:aşağıya, aşağıya doğru, aşağıya doğru olan, azalan, başaşağı, düşen, geçmişe doğru, geriye doğru, kötüye doğru
  • downwards:aşağıya, aşağıya doğru
  • downwind:arkadan esen rüzgâr, rüzgâr doğrultusunda, rüzgâr yönünde
  • downy:anasının gözü, havlı, kurnaz, tüy gibi, tüylü, yumuşacık
  • dowry:allah vergisi, çeyiz, drahoma, yetenek
  • dowse:çubukla maden aramak, çubukla yeraltı suyu aramak, ıslatmak, söndürmek, su serpmek, suya sokmak
  • dowser:çubukla maden arayan kimse
  • dowsing:çubukla maden aramak, çubukla yeraltı suyu aramak, ıslatmak, söndürmek, su serpmek, suya sokmak
  • doxology:doksoloji, şükür duası, temcit duası
  • doxy:dilenci kadın, sevgili
  • doyen:duayen, en kıdemli üye, eski efendi, üst rütbeli subay
  • doze:kestirmek, pineklemek, şekerleme, şekerleme yapmak, uyuklama, uyuklamak
  • dozen:çok sayı, düzine, onlarca olan şey
  • dozens:çok sayı, düzine, onlarca olan şey
  • dozer:buldozer, dozer
  • dozing:pinekleme
  • dozy:sersem, uykulu
  • drab:arkadaşsız, donuk açık kahverengi, donuk açık kahverengi kumaş, dostsuz, fahişe, haki renk, kaltak, monoton, orospu, pasaklı kadın, sıkıcı, tekdüze
  • drabble:yere sürüyerek kirletmek, yerlere sürümek
  • drachm:damla, dirhem, dört gram, drahmi, yudum
  • drachma:dirhem, dört gram, drahmi
  • drachmae:dirhem, dört gram, drahmi
  • drachmai:dirhem, dört gram, drahmi
  • draco:drakon, ejderha
  • draconian:drakon yasalarına ait, drakon’a ait, gaddar, merhametsiz, zalim
  • draconic:drakon’a ait, gaddar, merhametsiz, zalim
  • draff:mutfak artığı, posa, tortu
  • draft:ağ çekme, askere almak, askerlik, bir fırt, çekiş, çekme, cereyan, dama oyunu, fıçıdan içki çekme, foroz, görevlendirmek, hava akımı, istismar, manga, müsvedde, ödeme emri, para çekme, planlamak, rahatsızlık, sıkıntı, tasarı, tasarı hazırlamak, tasarlamak, taslağını çizmek, taslak, yudum
  • draftee:askere çağrılan kimse
  • drafter:plânlayan kimse, tasarı hazırlayan kimse, tasarımcı, teknik ressam
  • drafts:dama oyunu
  • draftsman:dama taşı, tasarı hazırlayan kimse, tasarımcı, teknik ressam
  • draftsmanship:teknik ressamlık
  • drafty:cereyanlı, hava akımlı
  • drag:ağ ile suyun dibini taramak, ağır hareket, ağır tempoyla çalınmak, ağırdan almak, aptal, atlı araba, bir nefes, bulaştırmak, çekmek, direnç, durgunlaşmak, el arabası, engel, etki, geçmek bilmemek, geri zekâlı tip, kadın elbisesi, kızak, koku, sıkıcı tip, sokmak, söz konusu etmek, sürüklemek, sürümek, sürüncemede kalmak, sürünmek, tarak, taramak, tırmık, trol, zahmetli şey
  • dragee:badem şekeri, draje
  • dragged:ağ ile suyun dibini taramak, ağır tempoyla çalınmak, ağırdan almak, bulaştırmak, çekmek, durgunlaşmak, geçmek bilmemek, sokmak, söz konusu etmek, sürüklemek, sürümek, sürüncemede kalmak, sürünmek, taramak
  • dragging:ağ ile suyun dibini taramak, ağır tempoyla çalınmak, ağırdan almak, bulaştırmak, çekmek, durgunlaşmak, geçmek bilmemek, sokmak, söz konusu etmek, sürüklemek, sürümek, sürüncemede kalmak, sürünmek, taramak
  • draggle:ağır ağır takip etmek, ıslanmak, kirlenmek, sürükleyerek çamurlamak, yerde sürüyerek kirletmek
  • draggled:kılıksız, kirli, pasaklı
  • draggletail:etekleri çamurlu kadın, pasaklı kadın
  • dragline:tarak çizgisi, yedek ip
  • draglink:çekme kolu, direksiyon
  • dragnet:ağ, polis kuşatması, sualtı tarama ağı
  • dragoman:çevirmen, tercüman
  • dragon:dragon, ejderha, hiddetli kimse, sinirinden kuduran kimse
  • dragonfly:kızböceği, yusufçuk
  • dragoon:ağır süvari, eziyet etmek, işkence yapmak, zorla yaptırmak, zulmetmek
  • dragoons:ağır süvari, eziyet etmek, işkence yapmak, zorla yaptırmak, zulmetmek
  • dragrope:balon ipi, çekme halatı
  • drags:ağ ile suyun dibini taramak, ağır hareket, ağır tempoyla çalınmak, ağırdan almak, aptal, atlı araba, bir nefes, bulaştırmak, çekmek, direnç, durgunlaşmak, el arabası, engel, etki, geçmek bilmemek, geri zekâlı tip, kadın elbisesi, kızak, koku, sıkıcı tip, sokmak, söz konusu etmek, sürüklemek, sürümek, sürüncemede kalmak, sürünmek, tarak, taramak, tırmık, trol, zahmetli şey
  • drain:akıtmak, akmak, boru, boşaltmak, dışa akma, dışa boşalma, kanal, kanalizasyon, kurutmak, lağım, mali yük, masraf, pansuman yapmak, pis su borusu, suyu çekilmek, suyunu çekmek, süzmek, süzülmek, tüketmek, yarayı temizlemek
  • drainage:çekilen su, drenaj, iltihabı boruyla boşaltma, kanalizasyon, kurutulan arazi, lağım şebekesi, süzülme
  • drained:bitkin, tükenmiş
  • drainer:bulaşıklık, süzgeç
  • draining:akıtmak, akmak, boşaltmak, kurutmak, pansuman yapmak, suyu çekilmek, suyunu çekmek, süzmek, süzülmek, tüketmek, yarayı temizlemek
  • drainpipe:boşaltma borusu
  • drake:erkek ördek, suna
  • dram:bir yudumluk içki, dirhem, dört gram, yudum
  • drama:dram, drama, heyecan, heyecanlı olaylar dizisi, sahne için yazılmış oyun, tiyatro eseri, tiyatro sanatı
  • dramatic:çarpıcı, dramatik, etkileyici, heyecanlı, tiyatroya ait
  • dramatics:dramatik davranış, dramatik ifade, dramaturji, sahne etkinlikleri
  • dramatisation:dramatize etme, oyunlaştırma
  • dramatise:abartılı davranmak, abartmak, büyütmek, dramatize etmek, oyun haline getirmek, sahnelenmeye uygun olmak
  • dramatist:drama yazarı, oyun yazarı
  • dramatization:dramatize etme, oyunlaştırma
  • dramatize:abartılı davranmak, abartmak, büyütmek, dramatize etmek, oyun haline getirmek, sahnelenmeye uygun olmak
  • dramaturge:drama yazarı
  • dramaturgist:oyun yazarı
  • dramaturgy:dram sanatı, dramaturji
  • dramshop:bar
  • drank:bitirmek, içki içmek, içkiye harcamak, içmek, şerefine içmek
  • drape:asmak, dökülmek, dökümlü olmak, kalın perde, katlamak, kıvırmak, kumaş, kumaşla örtmek, kumaşla süslemek, sarkmak
  • draped:asmak, dökülmek, dökümlü olmak, katlamak, kıvırmak, kumaşla örtmek, kumaşla süslemek, sarkmak
  • draper:kumaşçı, manifaturacı, tuhafiyeci
  • drapery:döşemelik kumaş, kıvrımlar halinde duran kumaş, kumaşçılık, perdelik kumaş
  • drapes:asmak, dökülmek, dökümlü olmak, kalın perde, katlamak, kıvırmak, kumaş, kumaşla örtmek, kumaşla süslemek, sarkmak
  • draping:asmak, dökülmek, dökümlü olmak, katlamak, kıvırmak, kumaşla örtmek, kumaşla süslemek, sarkmak
  • drastic:sert, şiddetli, yasaklayıcı, zorlayıcı
  • drastically:sert bir biçimde, şiddetle, zorlayıcı olarak
  • drat:allah’ın cezası!, lânet olası!
  • drat!:allah’ın cezası!, lânet olası!
  • dratted:lanetli
  • draughtboard:dama tahtası
  • draughts:dama oyunu
  • draughtsman:dama taşı, tasarı hazırlayan kimse, tasarımcı, teknik ressam
  • draughtsmanship:tasarımcılık, teknik ressamlık
  • draughty:cereyanlı
  • draw:almak, berabere biten oyun, cazibe, çekiliş, çekim, çekiş, çekme, çekmek, çizmek, demlemek, devam etmek, düzenlemek, fıçıdan çekmek, germek, ikna etmek, ilgi çekici şey, kâğıt çekmek, karalamak, kazanmak, keşide etmek, kura, kura çekmek, resmetmek, silâh çekmek, sorguya çekmek, taslağını çizmek, teşvik etmek, yaklaşmak, yazmak, yem
  • drawback:engel, ihraç primi, sakınca, vergi iadesi
  • drawbridge:açılıp kapanan köprü, asma köprü, iner kalkar köprü
  • drawcard:ilgi çeken oyun, seyirci toplayan oyun
  • drawee:keşideci, senet alan kimse
  • drawer:çeken kimse, çekmece, çekmeceli dolap, göz, işlemci, keşideci
  • drawers:don, külot
  • drawing:çekme, çizgi, çizim, çizme, eskiz, resim, resim taslağı, taslak
  • drawings:çekiliş, gelir, hasılat
  • drawl:ağır ağır konuşma, ağır konuşmak, sözcükleri uzatarak konuşmak
  • drawling:ağır konuşmak, sözcükleri uzatarak konuşmak
  • drawn:berabere biten, bitkin, çekilmiş, gergin, süzgün, tükenmiş, yorgun
  • drawstring:torba büzme ipi
  • dray:yük arabası
  • drayman:yük arabacısı
  • dread:berbat, çekinmek, dehşet, iğrenç, korkmak, korku, korkulan şey, korkuyla beklemek, kötü, ödü kopmak, ürkmek, ürkütücü şey
  • dreaded:çekinmek, korkmak, korkuyla beklemek, ödü kopmak, ürkmek
  • dreadful:berbat, heybetli, iğrenç, korkunç, kötü, tüyler ürpertici
  • dreadfulness:korkunçluk
  • dreadnought:dretnot, kalın yünlü kumaş, yün palto, zırhlı gemi
  • dream:amaç, düş, hayal, hayal etmek, hayal görmek, hayal kurmak, ideal, nefis şey, rüya, rüya gibi şey, rüya görme, rüya görmek, rüyasında görmek
  • dreamboat:hayalindeki erkek, hayalindeki kız, hayalindeki şey, ideal
  • dreamer:hayalperest
  • dreamily:sersem sersem
  • dreaminess:belirsizlik, hayalcilik
  • dreaming:belli belirsiz, hayal meyal, rüya gibi, rüyalı
  • dreamland:hayaller ülkesi, periler ülkesi
  • dreamlike:rüya gibi
  • dreams:amaç, düş, hayal, hayal etmek, hayal görmek, hayal kurmak, ideal, nefis şey, rüya, rüya gibi şey, rüya görme, rüya görmek, rüyasında görmek
  • dreamt:hayal etmek, hayal görmek, hayal kurmak, rüya görmek, rüyasında görmek
  • dreamworld:hayal dünyası
  • dreamy:belli belirsiz, dalgın, hayal meyal, hayalperest, mükemmel, olağanüstü, romantik, rüya dolu, rüya gibi
  • drear:iç karartıcı, kasvetli, kederli, ümitsiz
  • dreariness:belirsizlik, hüzün, kasvet, keder, melankoli
  • dreary:ahmak, budala, hüzünlü, iç karartıcı, kasvetli, kederli, sıkıntılı, ümitsiz
  • dredge:ağlı kepçe, dibini taramak, serpiştirmek, tarak dubası, tarak makinası, tarakla temizlemek, tarama aleti kullanmak, üzerine serpmek
  • dredger:ağlı kepçe kullanan kimse, delikli serpme kutusu, tarak, tarak makinesi, taraklayan kimse, tarama dubası
  • dredging:dibini taramak, serpiştirmek, tarakla temizlemek, tarama aleti kullanmak, üzerine serpmek
  • dreg:artık, döküntü, posa, süprüntü
  • dregs:artık, çöp, posa, süprüntü, tortu
  • drench:ilaç içirmek, ıslatma, ıslatmak, sağanak, sırılsıklam etme, sırılsıklam etmek, zorla içirilen ilaç
  • drenched:sırılsıklam
  • drencher:yağmur efekti, zorla ilaç içirmeye yarayan alet
  • drenching:ilaç içirmek, ıslatmak, sırılsıklam etmek
  • dresden:dresden, dresden porseleni
  • dress:elbise, gece elbisesi giymek, giydirip kuşatmak, giydirmek, giyim, giyinmek, giymek, giysi, hizalanmak, kılık, kıyafet, pansuman yapmak, resmi giyinmek, şekil vermek, süslemek, üst baş
  • dressage:at terbiyesi, hayvan terbiyesi, terbiye
  • dresser:ameliyat pansumancısı, büfe, dekoratör, giyimine özen gösteren kimse, konsol, kostümcü, şifoniyer, tuvalet masası
  • dressing:apre, dolma harcı, giydirme, giyme, gübre, pansuman, pervaz, salata sosu, sargı, sos, terbiye, yapının dış kısmı
  • dressings:apre, dolma harcı, giydirme, giyme, gübre, pansuman, pervaz, salata sosu, sargı, sos, terbiye, yapının dış kısmı
  • dressmaker:kadın terzisi, terzi
  • dressmaking:kadın terziliği, terzilik
  • dressy:gösterişli, şık, zarif
  • dribble:azar azar akmak, damlamak, damlatmak, deliğe yuvarlanmak, salya, salyası akmak, top sürmek
  • dribblet:az miktar, damla, nebze, parça
  • dribbling:top sürme
  • driblet:az miktar, damla, nebze, parça
  • dried:kuru, kurumuş, kurutulmuş
  • drier:boya kurutucu madde, daha kuru, kurutma makinesi, kurutucu
  • driest:en kuru
  • driftage:suda sürüklenen şey, sürüklenme mesafesi
  • drifter:avare, serseri, trol balıkçı teknesi
  • drifters:avare, serseri, trol balıkçı teknesi
  • drifting:gayesiz yaşamak, hayatın akışına bırakmak, kendini koyvermek, sürüklemek, sürüklenmek, toplanmak, yığılmak, yığmak
  • drill:batı afrika mandril maymunu, çalıştırmak, delgi, delik açmak, delmek, diril, kaba pamuklu kumaş, kuyu açmak, makine ile tohum ekmek, matkap, matkapla delmek, sonda ile yoklamak, sondaj yapmak, talim, talim yapmak, talim yaptırmak, tarh, tohum ekme makinesi, tohum ekmek, tohum yatağı
  • drilled:çalıştırmak, delik açmak, delmek, kuyu açmak, makine ile tohum ekmek, matkapla delmek, sonda ile yoklamak, sondaj yapmak, talim yapmak, talim yaptırmak, tohum ekmek
  • drilling:delme, sondaj yapma, talim
  • drily:kurak olarak, kuruca, susuz olarak
  • drink:bitirmek, deniz, içecek, içki, içki içmek, içkiye harcamak, içmek, meşrubat, okyanus, şerefine içmek
  • drinkable:içilebilir
  • drinker:ayyaş, içen kimse, içkici
  • drinking:içki, içki alışkanlığı, içki içmek, içme, içmek, kafayı çekme
  • drinks:içecekler
  • drip:akıtmak, damla damla akmak, damlalık, damlalıkla sıvı verme, damlama, damlamak, damlayan şey, sevimsiz tip, sızdırmak
  • dripping:damlama, damlayan şey, sırılsıklam, taşan
  • drippings:damlayan ğeyler, damlayan şeyler
  • dripproof:sızdırmaz, su geçirmez
  • drive:acele etmek, araba gezintisi, araba kullanmak, araba yolu, çakmak, çalıştırmak, dürtü, düşmanı püskürtme, enerji, güdü, gütmek, hamle, hareket ettirmek, hayvan gütme, kovalamak, kullanmak, önüne katma, önüne katmak, saplamak, sokmak, sürek avı, sürme, sürmek, sürücü, top sürme, zorlamak
  • drivel:burnu akmak, saçma sapan söz, saçmalamak, saçmalık, salyası akmak
  • driveler:boş konuşan kimse, saçmalayan kimse
  • driveller:boş konuşan kimse, saçmalayan kimse
  • driver:arabacı, golfte ağaç sopa, hayvan güden kimse, makinist, sert yönetici, şoför, sürücü
  • drives:acele etmek, araba gezintisi, araba kullanmak, araba yolu, çakmak, çalıştırmak, dürtü, düşmanı püskürtme, enerji, güdü, gütmek, hamle, hareket ettirmek, hayvan gütme, kovalamak, kullanmak, önüne katma, önüne katmak, saplamak, sokmak, sürek avı, sürme, sürmek, sürücü, top sürme, zorlamak
  • driveway:evle cadde arasındaki yol, özel araba yolu
  • driving:araba gezintisi, araba kullanma, canlı, enerjik, hareket ettirici, harekete geçiren, kullanma, sevk, şoför, sürme, sürücü
  • drizzle:ahmak ıslatan, çiseleme, çiselemek, çiseleyen yağmur, serpiştirmek
  • drizzling:yoğun sis
  • drizzly:çiseleyen, serpiştiren
  • drogue:açık deniz demiri, manş tulumu
  • droll:acayip, garip, gülünç, komik, tuhaf
  • drollery:espri, gariplik, maskaralık, şaka, tuhaf şey
  • drome:havaalanı, havalimanı
  • dromedary:hecin devesi, tek hörgüçlü deve
  • drone:asalak tip, başkasının sırtından geçinmek, erkek arı, haylazlık etmek, monoton bir sesle söylemek, pes ses tonu, tembel, tembellik etmek, uzaktan kumandalı uçak, vızıldamak, vızıltı
  • droning:başkasının sırtından geçinmek, haylazlık etmek, monoton bir sesle söylemek, tembellik etmek, vızıldamak
  • drool:ağzı sulanmak, saçmalamak, salyası akmak
  • droop:cesaretini kaybetme, düşmek, eğilme, eğilmek, eğmek, hali kalmamak, kuvvetten düşmek, sarkıtmak, sarkma, sarkmak, solmak, ümidi kırılma, ümidini yitirmek
  • drooping:bitkin, eğik, gevşek, halsiz, sarkık, solgun
  • droopy:eğik, halsiz, mahzun, sarkık
  • drop:alçalmak, atmak, az miktar, azalma, bırakmak, bitmek, çıkarmak, dalmak, damla, damlamak, damlatmak, düşme, düşmek, düşürmek, düşüş, görüşmemek, ilişkisini kesmek, iniş, kesilmek, kesmek, öldürmek, perde, şeker, söylemek, söyleyememek, tutulmak, yavrulamak
  • drophead:açılır kapanır düzen, kabriyole, üstü açık araba
  • droplet:damlacık
  • droplets:damlacık
  • dropout:öğrenimini tamamlamayan kimse
  • dropped:alçalmak, atmak, bırakmak, bitmek, çıkarmak, dalmak, damlamak, damlatmak, düşmek, düşürmek, görüşmemek, ilişkisini kesmek, kesilmek, kesmek, öldürmek, söylemek, söyleyememek, tutulmak, yavrulamak
  • dropper:damlalık
  • dropping:damlatma, düşürme
  • droppings:damlayan şeyler, gübre
  • drops:damla
  • dropsy:ödem, su toplanması
  • dross:artık, cüruf, süprüntü
  • drought:darlık, kıtlık, kuraklık
  • droughts:darlık, kıtlık, kuraklık
  • droughty:kıt, kurak, susuz
  • drove:kalabalık, sürü, yığın
  • drover:celep, davar tüccarı, sığır çobanı, sığırtmaç, sürüyü pazara götüren kimse
  • droves:kalabalık, sürü, yığın
  • drown:bastırmak, boğma, boğmak, dağıtmak, suda boğmak, suda boğulmak
  • drowned:bastırmak, boğmak, dağıtmak, suda boğmak, suda boğulmak
  • drowning:bastırmak, boğmak, dağıtmak, suda boğmak, suda boğulmak
  • drowse:ayakta uyumak, pineklemek, uyku getirmek, uyuklamak, uyutmak
  • drowsier:ayakta uyuyan, mıymıntı, uyku bastırmış, uykulu, uyuşuk, uyutucu
  • drowsiness:ayakta uyuma, uykulu olma, uyuşukluk
  • drowsing:ayakta uyumak, pineklemek, uyku getirmek, uyuklamak, uyutmak
  • drowsy:ayakta uyuyan, mıymıntı, uyku bastırmış, uykulu, uyuşuk, uyutucu
  • drub:dayak atmak, dövmek, yenilgiye uğratmak
  • drubbed:dayak atmak, dövmek, yenilgiye uğratmak
  • drubbing:dayak, sopa, yenilgi
  • drudge:ağır iş, ağır iş yapmak, ağır işte çalışan kimse, köle, köle gibi çalışmak
  • drudgery:ağır iş, angarya
  • drudging:ağır, yorucu, zahmetli
  • drug:ilaç, ilaç vermek, ilaçla uyutmak, narkotik, uyuşturmak, uyuşturucu, uyuşturucu madde, uyuşturucu vermek
  • drugged:uyuşturucu madde etkisi altında, uyuşturulmuş
  • druggist:eczacı
  • drugs:ilaç, ilaç vermek, ilaçla uyutmak, narkotik, uyuşturmak, uyuşturucu, uyuşturucu madde, uyuşturucu vermek
  • drugster:hapçı, uyuşturucu bağımlısı
  • drugstore:eczane, ilaç satılan süpermarket
  • drum:bidon, davul, davul çalmak, davul sesi, kulak zarı, parmaklarıyla tempo tutmak, şarjör, sütun gövdesi, tamtam, tekrar ede ede öğretmek
  • drumbeat:davul sesi
  • drumfire:bombardıman, top ateşi, yaylım ateşi
  • drumhead:davul derisi, kulak zarı
  • drummer:davulcu, pazarlamacı, trampetçi
  • drumming:davul çalmak, parmaklarıyla tempo tutmak, tekrar ede ede öğretmek
  • drumstick:baget, but, davul sopası
  • drunk:ayyaş, içki alemi, kafayı bulmuş, kendinden geçmiş, mest, mest olmuş, sarhoş, sarhoşluk
  • drunkard:ayyaş, içkici, sarhoş
  • drunken:içkici, içkinin etkisiyle yapılan, sarhoş
  • drunkenness:ayyaşlık, sarhoş olma, sarhoşluk
  • drupe:sert çekirdekli meyve
  • druse:billurcuklarla kaplı oyuk, dürzi
  • druze:dürzi
  • dry:içki karşıtı, kart, kurak, kuraklık, kuru, kurulamak, kurumak, kurumuş, kurutmak, sek, sıkıcı, susamış, susatıcı, susuz, sütten kesilmek, sütü kesilmek, yavan
  • dryad:orman perisi
  • dryasdust:sıkıcı, sıkıcı tip, sıkıcı yazar
  • drycleaner:kuru temizleyici
  • drydock:doka çekmek, havuzlamak
  • dryer:kurutma makinesi, kurutucu, kurutucu madde
  • drying:kuru, kurutma, kuruyan
  • dryness:hayal gücü eksikliği, kuraklık, kuruluk, monotonluk, yavanlık
  • dual:çift, iki, ikili
  • dualism:ikicilik, ikilik
  • duality:çiftlik, ikilik
  • dub:ad takmak, deriyi yağlayıp yumuşatmak, dublaj yapmak, düzeltmek, isim vermek, ünvan vermek
  • dubbed:ad takmak, deriyi yağlayıp yumuşatmak, dublaj yapmak, düzeltmek, isim vermek, ünvan vermek
  • dubbin:deri yağı, vidala yağı
  • dubbing:deri yağı, dublaj, seslendirme, şövalyelik ünvanı verme, vidala yağı
  • dubious:belirsiz, kararsız, şüpheci, şüpheli
  • dubiousness:belirsizlik, kararsızlık, şüphe
  • dubitative:kararsızlık belirten, şüpheli
  • ducat:düka altını, gümüş para, para
  • duchess:düşes
  • duchy:dükalık
  • duck:acayip tip, başını eğerek savuşturmak, branda bezi, daldırıp çıkarmak, dalmak, eğilmek, kaytarmak, ördek, sakat tip, sevgili, sinmek, sıvışmak, suda işleyebilen kamyon
  • duckbill:perde ayaklı avustralya hayvanı
  • ducking:ıslanma, suya batma
  • duckling:ördek yavrusu
  • duck’s:doktan yapılan pantolon
  • ducky:aziz, güzel, sevgili, zarif
  • duct:boru, kanal, tüp
  • ductile:biçimlendirilebilir, eğilebilir, uysal, yumuşak
  • ductility:uysallık, yumuşaklık
  • dud:başarısızlık, dandik, fiyasko, işe yaramaz, karşılıksız çek, patlamayan mermi, sahte
  • dude:şehirden gelen tatilci, turist, züppe
  • dudgeon:hiddet, öfke
  • duds:elbiseler, kişisel eşyalar
  • due:beklenen, doğru, gereken, hak, tam, uygun, vadesi dolmuş, zamanı gelmiş
  • duel:çekişme, düello, düello etmek
  • dueling:düello etmek
  • duelist:düellocu
  • duenna:dadı, genç kıza eşlik eden kadın
  • dues:aidat, resim, ücret, vergi
  • duet:atışma, çift, düet
  • duetto:düetto
  • duff:beceriksiz, puding, sahte
  • duffel:kaba yün kumaş, kamp giysisi, spor kıyafeti
  • duffer:beceriksiz, beceriksiz kimse, kafasız
  • duffle:kaba yün kumaş, kamp giysisi, spor kıyafeti
  • dug:meme
  • dugout:ağaç kütüğünden kayık, yeraltı sığınağı
  • duke:dük
  • dukedom:dükalık, düklük
  • dukes:dük
  • dulcet:hafif, kulağa hoş gelen, tatlı
  • dulcify:tatlılaştırmak, yumuşatmak
  • dulcimer:gayda türü bir çalgı, santur
  • dullard:mankafa, sersem
  • dulled:donuklaştırmak, duygularını köreltmek, köreltmek, kütleştirmek, sersemletmek, uyuşturmak
  • dulling:sersemleştiren, uyuşturan
  • dullish:ahmak, budala, donuk
  • dullness:ağırlık, can sıkıntısı, donukluk, körlük, sersemlik
  • duly:beklendiği gibi, gereken şekilde, hakkıyla, zamanında
  • dumb:aptal, dilsiz, sessiz
  • dumbbell:ahmak, aptal, gülle, halter
  • dumbfound:hayret ettirmek, serseme çevirmek
  • dumbfounded:şaşkın, şaşkınlıktan dili tutulmuş
  • dumbfounding:hayret ettirmek, serseme çevirmek
  • dumbness:dilsizlik
  • dumbwaiter:servis arabası, servis asansörü, servis masası
  • dumdum:dumdum kurşunu
  • dumfound:hayret ettirmek
  • dumfounded:şaşkınlıktan dili tutulmuş
  • dummies:aptal, hayali oyuncu, kukla, manken, taklit şey, trafik ışıkları, yalancı meme
  • dummy:aptal, hayali oyuncu, kukla, manken, sahte, taklit şey, trafik ışıkları, yalancı meme, yapma
  • dump:boşaltmak, çöp yığını, çöplük, damping yapmak, dökmek, indirmek, yığmak
  • dumped:boşaltmak, damping yapmak, dökmek, indirmek, yığmak
  • dumper:damperli kamyon
  • dumping:çöp yığını, damping, ucuzluk
  • dumpling:kısa ve obur kimse, meyveli börek
  • dumplings:kısa ve obur kimse, meyveli börek
  • dumps:boşaltmak, çöp yığını, çöplük, damping yapmak, dökmek, indirmek, yığmak
  • dumpy:bodur, kısa ve şişman
  • dun:boz, boz at, boz renk, karanlık, ödenmesini istemek, sıkıştırmak, zorla alacağını istemek
  • dunce:aptal, cahil kimse, mankafa
  • dunderhead:ahmak, mankafa
  • dunderheaded:ahmak, odun kafalı
  • dune:kum tepeciği, kumul
  • dung:bok, gübre, gübrelemek
  • dungaree:pamuklu kaba kumaş
  • dungarees:kaba pamuklu tulum, kaba pamukludan pantolon
  • dungeon:burç, kule, zindan
  • dunghill:gübre yığını
  • dungy:gübremsi, pis
  • dunk:bandırmak, banmak, daldırmak
  • dunking:bandırmak, banmak, daldırmak
  • dunning:ödenmesini istemek, sıkıştırmak, zorla alacağını istemek
  • duo:düet, iki sesli şarkı
  • duodecimal:onikili, onikişerli
  • duodenal:onikiparmak bağırsağına ait
  • duodenum:onikiparmak bağırsağı
  • duologue:diyalog, iki kişilik oyun, karşılıklı konuşma
  • dupe:aldatılmış kimse, enayi, gırgır geçmek, işletmek, kandırmak, kukla, saf
  • duped:gırgır geçmek, işletmek, kandırmak
  • dupery:aldatma, hile
  • duping:gırgır geçmek, işletmek, kandırmak
  • duple:çift, ikili
  • duplex:dubleks, dubleks daire, dubleks ev, iki katlı, ikili
  • duplicate:çift, eş, eşini yapmak, iki ile çarpmak, iki kat, kopya, kopyasını yapmak, suret, tekrarlamak, teksir etmek, yedek
  • duplicated:eşini yapmak, iki ile çarpmak, kopyasını yapmak, tekrarlamak, teksir etmek
  • duplicating:eşini yapmak, iki ile çarpmak, kopyasını yapmak, tekrarlamak, teksir etmek
  • duplication:kopya, teksir
  • duplicator:teksir makinası
  • duplicity:hile, iki yüzlülük
  • durability:dayanıklılık, devamlılık, sağlamlık
  • durable:dayanıklı, sürekli, uzun ömürlü, uzun süren
  • durables:dayanıklı tüketim malları
  • duration:devam, süre, süreç, süreklilik
  • duress:baskı, hapis, şantaj, tutuklama, zorlama
  • during:boyunca, esnasında, iken, sırasında, süresince
  • dusk:akşam karanlığı, alaca karanlık, loş
  • dusky:esmer, karanlık, loş, siyahımsı
  • dust:çiçek tozu, kemik kalıntıları, mangır, para, pudra, pudralamak, serpmek, silkmek, toz, toz toprak, tozunu almak
  • dustbin:çöp kovası, çöp varili
  • dustcart:çöp arabası
  • dustcloth:toz bezi
  • duster:silgi, toz bezi, toz önlüğü
  • dusting:dayak, toz alma, toz haline getirme, tozunu alma
  • dustman:çöpçü
  • dustpan:faraş
  • dustproof:toz geçirmez
  • dusts:çiçek tozu, kemik kalıntıları, mangır, para, pudra, pudralamak, serpmek, silkmek, toz, toz toprak, tozunu almak
  • dustup:gürültü, kavga kıyamet, patırtı, şamata
  • dusty:belirsiz, sıkıcı, tatsız, toz gibi, tozlu
  • dutch:alman, flemenkçe, holandaca, hollanda, hollanda halkı, hollandalı, hollandalılara özgü olan, hollanda’ya ait
  • dutchman:alman, hollandalı, hollandalı erkek
  • dutchwoman:hollandalı kadın
  • dutiable:gümrüğe tâbi
  • duties:görev, gümrük, gümrük vergisi, hizmet, ödev, vergi, yükümlülük
  • dutiful:hürmetkâr, işine saygılı, saygılı
  • duty:görev, gümrük, gümrük vergisi, hizmet, ödev, vergi, yükümlülük
  • dvd:dvd
  • dwarf:bodur, bodur kalmak, bodur şey, bücür, büyümesini önlemek, cüce, cüceleştirmek, gölgede bırakmak
  • dwarfed:bodur kalmak, büyümesini önlemek, cüceleştirmek, gölgede bırakmak
  • dwarfing:bodur kalmak, büyümesini önlemek, cüceleştirmek, gölgede bırakmak
  • dwarfish:bacaksız, bodurca, cüce gibi
  • dwell:hayat sürmek, yaşamak
  • dweller:oturan, sakin
  • dwelling:ev, hane, ikamet, konut, mesken
  • dwellings:ev, hane, ikamet, konut, mesken
  • dwindle:azalmak, bozulmak, çekmek, küçülmek
  • dwindles:azalmak, bozulmak, çekmek, küçülmek
  • dwindling:azalmak, bozulmak, çekmek, küçülmek
  • dyad:çift, iki, iki atomlu
  • dye:boya, boyama, boyamak, boyanmak, saç boyası
  • dyed:boyalı
  • dyeing:boyacılık, boyama, boyanma
  • dyer:boyacı
  • dyestuff:boya maddesi
  • dying:cansız, nesli tükenen, ölen, ölme, ölmekte olan, ölüm
  • dyke:bent, lezbiyen, set, siper
  • dynamic:devingen, dinamik, enerjik
  • dynamics:canlılık, devimbilim, dinamik, harekete geçiren güç
  • dynamism:dinamizm, gürecilik
  • dynamite:çarpıcı şey, dinamit, dinamitlemek, eroin, potansiyel tehlike
  • dynamiter:dinamitçi
  • dynamo:dinamo, enerjik kimse
  • dynamometer:dinamometre
  • dynamometers:dinamometre
  • dynastic:hanedan, hanedana ait
  • dynasties:hanedan, sülale
  • dynasty:hanedan, sülale
  • dyne:din
  • dysentery:dizanteri, kanlı basur
  • dysfunction:fonksiyon bozukluğu
  • dyspepsia:hazımsızlık, sindirim güçlüğü
  • dyspeptic:hazımsızlık çeken, hazımsızlık çeken kimse, kızgın, öfkeli, sindirim güçlüğü ile ilgili
  • dyspnea:solunum güçlüğü
  • dyspnoea:solunum güçlüğü
  • dystrophy:distrofi

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.

X

Online Canlı Ders

Çağrı Hoca ile İngilizce cümle kurma canlı dersi İçin son 3 dakika 45 saniye.