İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

F ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

F ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet en çok kullanılan f harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • f:başarısız not, fa, zayıf not
  • fab:çok büyük, kocaman, muazzam
  • fabian:ağır, ağırdan alan, ihtiyatlı, ılımlı sosyalit, ılımlı sosyalit dernek üyesi, sürüncemede bırakan, tedbirli
  • fable:efsane, kıssa, masal
  • fabled:efsanevi, uydurma
  • fables:efsane, kıssa, masal
  • fabric:bez, bünye, çatı, dokuma, inşa, kumaş, yapı
  • fabricate:atmak, sahtesini yapmak, üretmek, uydurmak, yalan söylemek
  • fabricated:atmak, sahtesini yapmak, üretmek, uydurmak, yalan söylemek
  • fabrication:bir araya getirme, imal etme, sahtesini yapma, üretme, uydurma, yalan
  • fabricator:fabrikatör, imalatçı, sahteci, sahtekâr, uydurukçu, yalancı
  • fabrics:bez, bünye, çatı, dokuma, inşa, kumaş, yapı
  • fabulist:fabl yazarı, hayali hikâyeler yazan kimse, uydurukçu, yalancı
  • fabulous:harika, hayal ürünü, imkânsız, inanılmaz, müthiş, şahane, uydurma
  • facade:cephe, dış görünüş
  • façade:cephe, dış görünüş
  • facades:cephe, dış görünüş
  • face:astarlamak, bakmak, biçim, çehre, cephe, dönmek, eda, göğüs germek, görünüş, göze almak, hal, itibar, kadran, kaplama yapmak, kaplamak, karşı çıkmak, karşı karşıya gelmek, karşı koymak, karşı olmak, katlanmak, ön, onur, önyüz, resimli taraf, şekil, sima, surat, tavır, üst taraf, yönelmek, yüz, yüz ifadesi, yüz yüze gelmek, yüzey, yüzleşmek, yüzünü dönmek
  • facecloth:elbezi, yüz havlusu
  • faced:kaplı, yüzlü
  • facedown:güç denemesi, resimli tarafı kapalı olarak, ters, yüzleşme, yüzükoyun
  • faceless:meçhul, yüzü olmayan
  • facelift:düzeltmek, güzelleştirmek
  • facer:beklenmedik engel, darbe, yüz tornacısı, yüze ani darbe, yüzü düzeltmeye yarayan alet
  • facet:elmas yontmak, elmasın yontulmuş yüzü, faseta, görünüş, taraf, yön
  • faceted:elmas yontmak
  • facetious:alaycı, esprili, şakacı, yerli yersiz espri yapan
  • facetiously:şaka yaparak
  • facetiousness:alaycılık, şakacılık
  • facia:ad tabelası, kontrol paneli, tabela
  • facial:cilt bakımı, yüz, yüz bakımı, yüze ait
  • facile:akıcı, basit, becerikli, kolay, rahat, saf, usta, uysal
  • facilely:akıcı bir tarzla, kolayca, saf saf, uysalca
  • facilitate:hafifletmek, kolaylaştırmak, olanak tanımak, rahatlatmak
  • facilitating:hafifletmek, kolaylaştırmak, olanak tanımak, rahatlatmak
  • facilitation:basitleştirme, kolaylaştırma, rahatlatma
  • facilities:imkânlar, kolaylıklar, tesisler
  • facility:araç, fırsat, imkân, kolaylık, olanak, rahatlık, tesis, ustalık, vasıta, yetenek
  • facing:dönme, dönüş, kaplama, karşı, karşı olan, koruyucu katman, sıvama, üst tabaka
  • facings:nişanlar, sırmalar, süs
  • facsimile:aynı, aynı basım, aynısını basmak, kopya, kopyalama, kopyalamak
  • fact:durum, eylem, gerçek, hakikat, olay, olgu, unsur
  • faction:ayrılık, gruplaşma, hizip, nifak
  • factionalism:hizipçilik, partizanlık
  • factionist:bölücü, fitneci, hizipçi, kışkırtıcı
  • factious:ara bozucu, ayrımcı, bölücü, fesatçı, hizipçi, kışkırtıcı
  • factitious:düzmeceli, sahte, yapay, yapmacık
  • factitive:ettirgen
  • factor:aracı kuruluş, çarpan, değişken, eleman, etken, etmen, faktör, finansör, kâhya, kalıtımsal özellik taşıyan gen, katsayı, öğe, tambölen
  • factories:fabrika, imalathane
  • factoring:finanse etme, finanse etme anlaşması
  • factorization:çarpanlarına ayırma
  • factorize:çarpanlara ayırmak
  • factors:aracı kuruluş, çarpan, değişken, eleman, etken, etmen, faktör, finansör, kâhya, kalıtımsal özellik taşıyan gen, katsayı, öğe, tambölen
  • factory:fabrika, imalathane
  • factotum:hizmetçi, kâhya, uşak
  • facts:durum, eylem, gerçek, hakikat, olay, olgu, unsur
  • factual:eksiksiz, fiili, gerçek, gerçeklere dayalı, harfi harfine, olaylarla ilgili, tam
  • factually:gerçekle ilgili surette
  • facultative:ihtiyari, isteğe bağlı, seçmeli, zorunlu olmayan
  • faculties:allah vergisi, ayrıcalık, beceri, fakülte, imtiyaz, kabiliyet, yapma özgürlüğü, yetenek, yeti, yetki
  • faculty:allah vergisi, ayrıcalık, beceri, fakülte, imtiyaz, kabiliyet, yapma özgürlüğü, yetenek, yeti, yetki
  • fad:çılgınlık, gariplik, heves, merak, moda, tuhaflık
  • faddish:heves gibi olan, heveslenen, modaya meraklı
  • faddy:garip hevesleri olan, heves eden
  • fade:açmak, gevşemek, gözden kaybolmak, güçten düşmek, kaçmak, karartmak, rengi atmak, rengi solmak, sararmış, sıvışmak, soldurmak, solmak, uçmak, unutulup gitmek, zayıflamak, zayıflatmak
  • faded:geçkin, güzelliğini yitirmiş, rengi atmış, solgun, solmuş, soluk, zayıflamış
  • fadeless:ebedi, ölmez, solmaz
  • fades:açmak, gevşemek, gözden kaybolmak, güçten düşmek, kaçmak, karartmak, rengi atmak, rengi solmak, sıvışmak, soldurmak, solmak, uçmak, unutulup gitmek, zayıflamak, zayıflatmak
  • fading:açılan, açılma, fani, geçici, rengi atma, sesin azalması, solan, solma, tükenen, yorulan, zayıflama, zayıflayan
  • faecal:atıl, dışkı ile ilgili, dışkıya ait, pisliği olan, tortulu
  • faeces:atık, bok, dışkı, kaka, pislik, posa, tortu
  • faerie:hayali, masallar diyarı, peri, periler ile ilgili, periler ülkesi
  • faery:hayali, masallar diyarı, peri, periler ile ilgili, periler ülkesi
  • fag:angarya, bitkinlik, bitmek, canı çıkmak, canını çıkarmak, didinmek, homoseksüel, ibne, sigara, yorgunluk, yormak, yorucu iş, yorulmak
  • fagged:bitmek, canı çıkmak, canını çıkarmak, didinmek, yormak, yorulmak
  • faggot:çalı-çırpı demeti, homoseksüel, ibne, sakatat yemeği, top
  • fagot:çalı-çırpı demeti, homoseksüel, ibne, sakatat yemeği, top
  • fahrenheit:fahrenhayt
  • faience:çini, fayans
  • failed:açmamak, ateş almamak, başaramamak, başarısız olmak, başarısızlığa uğramak, batmak, becerememek, bırakmak, boşa çıkarmak, boşa çıkmak, bozulmak, fiyasko ile sonuçlanmak, iflas etmek, ihmal etmek, kalmak, suya düşmek, tükenmek, ümidini kırmak, yapamamak, yapmamak, yüzüstü bırakmak
  • failing:aksayan, ayıp, eksiklik, hata, kusur, olmazsa, şaşan, yanılan, yokluğunda, zaaf, zayıflık
  • failsafe:güvenceli, hazırlıklı, tedbirli
  • failure:aksatma, başarısızlık, batma, bozukluk, bulunmama, dinme, eksiklik, fiyasko, hayal kırıklığı, iflas, ihmal, kıtlık, kusur, sekte, tükenme, yapmama, yetmezlik, yokluk
  • failures:aksatma, başarısızlık, batma, bozukluk, bulunmama, dinme, eksiklik, fiyasko, hayal kırıklığı, iflas, ihmal, kıtlık, kusur, sekte, tükenme, yapmama, yetmezlik, yokluk
  • fain:mecburen, memnuniyetle
  • faint:baygın, baygınlık, bayılma, bayılmak, belli belirsiz, bir parça, bitkin, bitkin düşmek, çekingen, cesaretsiz, hali kalmamak, halsiz, korkak, soluk, sönük, uçuk, ürkek, zayıf
  • fainted:baygın
  • faintest:baygın, belli belirsiz, bir parça, bitkin, çekingen, cesaretsiz, halsiz, korkak, soluk, sönük, uçuk, ürkek, zayıf
  • faintheart:korkak, yüreksiz kimse
  • fainthearted:çekingen, cesaretsiz, korkak, ödlek, ürkek
  • faintheartedly:çekinerek, korkakça, ürkek bir şekilde
  • fainting:baygınlık, bayılma
  • faintly:zayıf olarak
  • faintness:zayıflık
  • faired:kaplamak, kesmek, yontmak
  • fairies:periler
  • fairing:kaplama
  • fairly:açıkça, adeta, adilane, büsbütün, dosdoğru, dürüstçe, epey, epeyce, güzelce, harfi harfine, oldukça, safça, tam olarak, tarafsızca, temiz, uygun bir şekilde, uygunca
  • fairness:açıklık, adalet, beyaz tenlilik, dürüstlük, güzellik, içtenlik, insaf, sarışınlık, tarafsızlık
  • fairway:çim alan, çimenli yol, serbest geçit
  • fairy:eşcinsel erkek, homoseksüel, nonoş, peri, peri gibi, perilere ait, top
  • fairydom:periler
  • fairyland:masallar ülkesi, periler ülkesi
  • faith:bağlılık, din, güven, iman, inanç, niyet, sadakât, söz, vâât
  • faithful:bağlı, doğru, dürüst, güven veren, içten, imanlı, mümin, sadık, vefalı
  • faithfully:bağlılıkla, doğrulukla, dürüstçe, içtenlikle, inançla, kati olarak, samimi olarak, şiddetle
  • faithfulness:bağlılık, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik, içtenlik, iman, inanç, sadakât, tamlık
  • faithless:dinsiz, güvenilmez, hain, hilekâr, imansız, namussuz
  • faked:aldatmak, numara yapmak, olduğundan iyi gibi göstermek, sağ gösterip sol vurmak, sahtesini yapmak, taklit etmek
  • faker:dolandırıcı, gösterişçi, numaracı, sahtekâr, şarlatan, yalandan hasta
  • faking:aldatmak, numara yapmak, olduğundan iyi gibi göstermek, sağ gösterip sol vurmak, sahtesini yapmak, taklit etmek
  • fakir:derviş, dolandırıcı, fakir, hint fakiri, numaracı, sahtekâr
  • falange:falanj
  • falangist:falanjist, faşist parti üyesi kimse
  • falbala:saçak, süs
  • falcate:hilal şeklinde, kanca şeklinde, orak biçimli
  • falchion:orak biçimli ağır kılıç
  • falciform:orak şeklinde
  • falcon:doğan, şahin
  • falconer:doğancı, doğanla avlanan avcı, şahinci, şahinle avlanan avcı
  • falconet:küçük doğan, küçük top
  • falconry:doğancılık, doğanla avlanma, şahinle avlanma
  • falcons:kartalgiller
  • falderal:boş lâf, değersiz şey, değersiz süs
  • faldstool:küçük sandalye, rahle
  • fall:çağlayan, çöküş, dağılmak, devrilmek, dökülme, dökülmek, döküm, düşme, düşmek, düşüş, eğim, eğimli olmak, fırfır, gece çökmek, hastalanmak, inme, inmek, karanlık bastırmak, kat, kötü yola düşmek, oturmak, şelâle, sonbahar, tam yerine denk gelmek, tuş, ucuzlama, ucuzlamak, yağış, yağmak, yamaç, yaprak dökümü, yatağa düşmek, yavrulama, yıkılma, yıkılmak
  • fallacious:aldatıcı, boş, safsata, safsatalı, temelsiz, yanıltıcı
  • fallacy:mantıksızlık, safsata, yanlış, yanlış inanış
  • fallback:geri çekilmek, gerilemek
  • fallen:düşkün, düşmüş, düşük, ele geçirilmiş, günahkâr, kötü yola düşmüş, şehit düşmüş, yeryüzüne inmiş
  • fallibility:yanılabilirlik, yanılma payı
  • fallible:hatalı olabilir, yanılabilir
  • falling:düşen, düşük, düşüş
  • falloff:azalmak, damlamak, değişmiş olmak, dökülmek, düşmek, eskisi gibi olmamak, terketmek
  • fallout:atık, döküntü, nükleer atık, yan ürün
  • fallow:devetüyü rengi, ekilmemiş, nadas, nadasa bırakılan arazi, nadasa bırakılmış
  • fallowdeer:alageyik
  • YANLIŞ:düzmece, falsolu, göstermelik, hain, haksız, hatalı, hileli, iki yüzlü, kalp, numaradan, sahte, suni, taklit, takma, uydurma, yalancıktan, yalandan, yalandan yapılan, yanlış, yanlış olarak, yapmacık
  • falsehood:gerçek dışılık, sahtelik, temele dayanmayış, yalan
  • falsely:sahte olarak, yalan bir şekilde
  • falseness:sahtelik, yalan
  • falsetto:falseto, öfkeyle bağırma, tiz erkek sesi, tiz sesli erkek sanatçı
  • falsification:oynama, sahtesini yapma, tahrif, uydurma
  • falsified:aslı olmadığını ispatlamak, değiştirmek, kalpazanlık yapmak, oynama yapmak, sahtesini yapmak, tahrif etmek
  • falsifier:düzenbaz, kalpazan, oynama yapan kimse, sahteci, tahrifçi
  • falsify:aslı olmadığını ispatlamak, değiştirmek, kalpazanlık yapmak, oynama yapmak, sahtesini yapmak, tahrif etmek
  • falsifying:aslı olmadığını ispatlamak, değiştirmek, kalpazanlık yapmak, oynama yapmak, sahtesini yapmak, tahrif etmek
  • falsity:hata, sahtelik, yalancılık, yanlışlık
  • falter:bocalamak, duraksamak, kekelemek, sendelemek, sersem sersem yürümek, tereddüd etmek, titremek, yalpalamak
  • faltering:duraksamalı, kararsız, kekeleme, tereddüdlü, titrek, tutuk
  • falttering:metheden, olduğundan güzel gösteren, pohpohlayan, yaltaklanan
  • fame:ad, nam, rivayet, şan, şöhret, söylenti, ün
  • famed:meşhur, tanınmış, ünlü
  • familiarisation:alıştırma, tanıma, tanıtma
  • familiarise:alıştırmak, ilişki kurmak, tanıtmak
  • familiarising:alıştırmak, ilişki kurmak, tanıtmak
  • familiarity:aşinalık, iyi bilme, laubalilik, samimiyet, yakınlık, yatkınlık
  • familiarization:alıştırma, tanıma, tanıtma
  • familiarize:alıştırmak, ilişki kurmak, tanıtmak
  • familiarizing:alıştırmak, ilişki kurmak, tanıtmak
  • familiarly:alışkın olarak, teklifsizce
  • families:aile, ev halkı, familya, küme, soy, sülale
  • family:aile, ailevi, aileye ait, ev halkı, familya, küme, soy, sülale
  • famine:açlık, kıtlık, sıkıntı, yokluk
  • famines:açlık, kıtlık, sıkıntı, yokluk
  • famish:aç bırakmak, açlıktan öldürmek, açlıktan ölmek, sıkıntıda olmak, yokluk çekmek
  • famished:açlıktan ölen, çok aç
  • famishing:açlıktan ölen, çok aç
  • famous:meşhur, mükemmel, tanınmış, tatminkâr, ünlü
  • famously:mükemmel, pek iyi
  • fan:alevlendirmek, esmek, fan, hasta, hava vermek, havalandırmak, hayran, körük, körüklemek, pervane, tahıl savurma makinesi, tahıl savurmak, tahrik etmek, taraftar, vantilatör, yaba, yayılmak, yelpaze, yelpaze şeklinde açılmak, yelpazelenmek
  • fanatic:aşırı düşkün, aşırı meraklı, bağnaz, fanatik, fanatik kimse, hasta, mutaassıp, sofu, tutucu, tutucu kimse
  • fanatical:aşırı düşkün, aşırı meraklı, bağnaz, fanatik, hasta, mutaassıp, sofu, tutucu
  • fanaticism:bağnazlık, düşkünlük, fanatizm, tutuculuk, yobazlık
  • fancied:sanılan
  • fancier:meraklı, meraklısı, seven kimse
  • fanciful:acayip, fantastik, garip, gerçek dışı, hayal ürünü, hayalci, hayali, hayalperest, kaprisli
  • fancy:aşırı, beğeni, canı istemek, düşgücü, düşlemek, düşünce, düşünmek, fahiş, fantezi, fantezi kurmak, farzetmek, garip, hayal, hayâl etmek, hayal kurmak, heves, hoşlanmak, imgelem, istemek, kanı, kapris, kuruntu, merak, moda, özel zevk, sanmak, sevmek, süs, süslü, süslü püslü, tasavvur etmek, zevk
  • fancywork:ince el işi, işleme
  • fandangle:aşırı süs, cicili bicili ıvır zıvır, maskaralık
  • fane:kilise, mabet, tapınak
  • fanfare:fanfar, tantana
  • fang:azıdiş, dış kökü, kök, pençe, uzun sivri diş, zehirli diş
  • fangs:azıdiş, dış kökü, kök, pençe, uzun sivri diş, zehirli diş
  • fanner:havalandırma, üfleç, vantilatör
  • fanning:alevlendirmek, esmek, hava vermek, havalandırmak, körüklemek, tahıl savurmak, tahrik etmek, yayılmak, yelpaze şeklinde açılmak, yelpazelenmek
  • fanny:am, göt, kıç, kuku
  • fans:alevlendirmek, esmek, fan, hasta, hava vermek, havalandırmak, hayran, körük, körüklemek, pervane, tahıl savurma makinesi, tahıl savurmak, tahrik etmek, taraftar, vantilatör, yaba, yayılmak, yelpaze, yelpaze şeklinde açılmak, yelpazelenmek
  • fantasia:fantezi
  • fantasize:dalıp gitmek, fantezi kurmak, hayalinde yaratmak
  • fantasized:dalıp gitmek, fantezi kurmak, hayalinde yaratmak
  • fantasizing:dalıp gitmek, fantezi kurmak, hayalinde yaratmak
  • fantastic:acayip, çok büyük, fantastik, garip, gülünç, harika, hayali, inanılmaz, kaçık, olağanüstü, saçma, şahane
  • fantastical:acayip, çok büyük, fantastik, garip, gülünç, harika, hayali, inanılmaz, kaçık, olağanüstü, saçma, şahane
  • fantasticality:acayiplik, gariplik
  • fantastically:çok, fevkalade, garip biçimde
  • far:ırak, mesafe katetmiş, öbür, öteki, uzağa, uzak, uzakta
  • farad:elektrik ölçü birimi, farad
  • faraway:dalgın, dalıp gitmiş, hayal aleminde, uzak, uzun
  • farce:fars, kaba güldürü, maskaralık, saçmalık
  • farcical:abuk sabuk, kaba komedi ile ilgili, komik, saçma
  • fardel:bohça, yük
  • fare:başından geçmek, bilet ücreti, gıda, gitmek, olmak, yiyecek, yol parası, yola çıkmak, yolcu
  • farenheit:fahrenhayt
  • farewell:elveda, son, veda
  • farewell!:elveda!, güle güle!, uğurlar olsun!
  • farfetched:doğal olmayan, zoraki
  • farina:çiçek tozu, irmik, mısır unu, nişasta, toz
  • farinaceous:nişastalı, un gibi
  • farm:çiftçilik yapmak, çiftlik, çiftlik evi, ekip biçmek, işlemek, kiraya vermek, rehabilitasyon merkezi, yetiştirmek
  • farmable:işlenebilir, tarıma uygun
  • farmed:çiftçilik yapmak, ekip biçmek, işlemek, kiraya vermek, yetiştirmek
  • farmer:çiftçi, çiftlik sahibi, yetiştirici
  • farmhand:çiftlik işçisi, rençper
  • farmhouse:çiftlik evi
  • farming:çiftçilik, tarım
  • farmland:çiftlik arazisi
  • farms:çiftçilik yapmak, çiftlik, çiftlik evi, ekip biçmek, işlemek, kiraya vermek, rehabilitasyon merkezi, yetiştirmek
  • farmstead:çiftlik, çiftlik ve içindeki binalar
  • farmyard:çiftlik avlusu, çiftlik meydanı
  • farouche:çekingen, huysuz
  • farrago:karışık şey, karışım, karmakarışık şey
  • farreaching:geniş kapsamlı, geniş ölçüde, uzaklara kadar ulaşan
  • farrier:nalbant
  • farriery:nalbantlık
  • farrow:doğurmak, yavrulamak
  • farseeing:ileriyi gören, sağduyulu
  • farsighted:hipermetrop, ileriyi gören, sağduyulu
  • farsightedness:hipermetropluk, ileriyi görebilme, sağduyu, sağgörü
  • fart:gaz yapmak, osurmak, osuruk, yellenme
  • farther:ayrıca, bundan başka, daha uzağa, daha uzak, daha uzakta, diğer, ilave edilen, ilaveten, ilerdeki, ileriki, ileriye, ötedeki, öteye, uzaktaki
  • farthermost:en ötedeki, en uç, en uzak, en uzaktaki
  • farthest:en ileriye, en ötedeki, en uç, en uzağa, en uzak, en uzakta, en uzaktaki
  • farthing:azıcık şey, çeyrek peni, metelik
  • farthingale:çemberli iç etek
  • farting:gaz yapmak, osurmak
  • fascia:bağ, bağdoku, bant, kemer, sargı, şerit
  • fasciated:birleşmiş, çizgili
  • fascicle:demet, evrak destesi, fasikül, salkım
  • fascicule:demet, evrak destesi, fasikül, salkım
  • fascinate:büyülemek, cezbetmek, hayran bırakmak, hipnotize etmek
  • fascinated:ağzı açık kalmış, büyülenmiş
  • fascinating:büyüleyici, çekici, etkileyici
  • fascination:büyü, cazibe, çekicilik, sihir
  • fascinator:büyüleyici kimse, büyüleyici şey
  • fascism:faşizm
  • fascist:despot, faşist
  • fash:canını sıkmak, zahmet vermek, zorluk çıkarmak
  • fashion:adet, biçim, biçimlendirmek, dış görünüş, kılık kıyafet, moda, tarz, üslup, uydurmak, yapmak, yüksek tabaka
  • fashionable:kibar, moda, modaya uygun, şık
  • fashioned:biçimlendirmek, uydurmak, yapmak
  • fashioning:biçimlendirmek, uydurmak, yapmak
  • fashionmonger:moda malların satıcısı, modacı
  • fasten:bağlamak, bağlanmak, birleşmek, gözünü ayırmamak, gözünü dikmek, iliklemek, iliştirmek, kilitlemek, kopçalamak, raptiyelemek, sabitlemek, tutturmak, yüklemek
  • fastened:bağlamak, bağlanmak, birleşmek, gözünü ayırmamak, gözünü dikmek, iliklemek, iliştirmek, kilitlemek, kopçalamak, raptiyelemek, sabitlemek, tutturmak, yüklemek
  • fastener:ataş, bağ, çıtçıt, fermuar, kilit, mandal, raptiye, toka
  • fasteners:ataş, bağ, çıtçıt, fermuar, kilit, mandal, raptiye, toka
  • fastening:bağ, bağlama, bağlanma, tutturma, tutulma
  • faster:hızlan!
  • fastest:ayrılmaz, çabuk, dayanıklı, değişmez, eli çabuk, hızla, hızlı, ileri, rengi atmaz, sabit, sağlam, seri, sıkı, solmaz, su gibi, süratli, tez canlı, uçarı
  • fastidious:müşkülpesent, titiz, zor beğenen
  • fastidiousness:müşkülpesentlik, titizlik
  • fastigiate:huni şeklinde
  • fasting:aç karnına, niyetli, oruç tutma, perhiz
  • fastmoving:akıcı, hızlı, ilginç, süratli, sürükleyici
  • fastness:çabukluk, dayanıklılık, emin yer, hızlılık, sabır, sağlamlık, sebat, sığınak, sıkılık, solmazlık, uçarılık
  • fat:bereketli, besili, besiye çekmek, dolgun, içyağı, kârlı, kazançlı, kilolu, semirtmek, semiz, şişkin, şişko, şişman, şişmanlatmak, tombul, verimli, yağ, yağ bağlatmak, yağlı
  • fatal:kaçınılmaz, kader, kaderde olan, mahvedici, öldürücü, ölümcül, ölümle biten, vahim
  • fatalism:fatalizm, kadercilik
  • fatalist:fatalist, kaderci kimse
  • fatalistic:her şeyi kadere bırakan, kaderci
  • fatalities:alın yazısı, felâket, kader, kaza, kısmet, kurban, mukadderat, ölümle sonuçlanan kaza, tâlihsizlik
  • fatality:alın yazısı, felâket, kader, kaza, kısmet, kurban, mukadderat, ölümle sonuçlanan kaza, tâlihsizlik
  • fatally:kaçınılmaz şekilde, ölümcül şekilde, ölümle
  • fate:akibet, alın yazısı, ecel, felâket, felek, kader, kader tanrıçası, kısmet, son, tâlih
  • fated:alına yazılmış, kaçınılmaz, kaderde olan, mahvolmaya mahkum
  • fateful:can alıcı, felâket getiren, kaçınılmaz, kadere bağlı, kaderi belirleyen, öldürücü, önemli, uğursuz
  • fathead:ahmak, aptal, mankafa
  • fatheaded:aptal, kalın kafalı, mankafa
  • father:ata, baba, babası olmak, icat etmek, kurucu, papaz, peder, üzerine atmak, yapmak, yaratıcı, yaratmak, yüklemek
  • fatherhood:baba olma, babalık
  • fatherland:anavatan
  • fatherless:babasız, yetim
  • fatherliness:babacan tavırlar, babacanlık
  • fatherly:baba gibi, babacan, babaya ait
  • fathom:anlama, anlamak, derinine inmek, derinliğini ölçmek, içyüzünü araştırmak, kavrama, kavramak, kulaç
  • fathometer:akis sondası, derinlikölçer
  • fathomless:anlaşılmaz, derin, dipsiz
  • fatidical:kehanete ait
  • fatigue:angarya, bitkinlik, dayanıklılığını yitirme, tükenmişlik, yorgunluk, yormak, yorulmak
  • fatigued:yormak, yorulmak
  • fatiguing:yorucu, zahmetli
  • fatique:angarya, bitkinlik, dayanıklılığını yitirme, tükenmişlik, yorgunluk, yormak, yorulmak
  • fatless:cılız, yağsız, zayıf
  • fatling:besi hayvanı, besili hayvan
  • fatness:şişmanlık, yağlılık
  • fats:besiye çekmek, içyağı, semirtmek, şişmanlatmak, yağ, yağ bağlatmak
  • fatso:dobişko, şişko, tombik
  • fatten:besiye çekmek, gübrelemek, semirmek, semirtmek, şişmanlamak, şişmanlatmak, tombullaşmak, yağ bağlamak, yağlandırmak, yağlanmak, yaşlanmak
  • fattened:besili, semirtilmiş
  • fattening:şişmanlatan, yağ bağlatan, yağlama, yağlandırma
  • fatter:bereketli, besili, dolgun, kârlı, kazançlı, kilolu, semiz, şişkin, şişko, şişman, tombul, verimli, yağlı
  • fattish:şişmanca, topluca
  • fatty:dobişko, şişko, şişman, tombul, yağdan oluşan, yağlı
  • fatuity:akılsızlık, anlamsızlık, aptallık, saçmalık
  • fatuous:akılsız, aptal, saçma
  • fatuously:akılsızca, anlamsızca, aptalca, saçma bir biçimde
  • fatuousness:akılsızlık
  • fauces:boğaz
  • faucet:bidon musluğu, fıçı musluğu, musluk
  • fault:arıza, ayıplamak, çatlak, fay, günah, hata, hatası olmak, kabahat, kınamak, kusur, kusur bulmak, kusurlu olmak, suç, suçu olmak, yanlış, yanlışlık
  • faulted:ayıplamak, hatası olmak, kınamak, kusur bulmak, kusurlu olmak, suçu olmak
  • faultfinder:eleştirici, her şeye kusur bulan kimse
  • faultfinding:eleştirici, eleştirme, kusur bulma, kusur bulucu
  • faultier:arızalı, bozuk, hatalı, kusurlu
  • faultiness:bozukluk, hatalı olma, kusurlu olma, kusurluluk
  • faultless:kusursuz, mükemmel
  • faultlessness:kusursuzluk, mükemmellik
  • faults:arıza, ayıplamak, çatlak, fay, günah, hata, hatası olmak, kabahat, kınamak, kusur, kusur bulmak, kusurlu olmak, suç, suçu olmak, yanlış, yanlışlık
  • faulty:arızalı, bozuk, hatalı, kusurlu
  • fauna:bölge hayvanlarının tümü, direy, fauna, hayvanat
  • fauxpas:gaf, hata, pot
  • favor:ayrıcalık, beğenilme, benzemek, desteklemek, dikkat göstermek, hediye, iltimas, iyilik, iyilik etmek, kabul etmek, kayırma, kayırmak, koruma, lütuf, şeref nişanı, şereflendirmek, sevilme, taraftarlık, tutmak, yardım, yardımda bulunmak
  • favorable:avantajlı, elverişli, faydalı, iyi niyetli, lehte, müsait, olumlu, taraftar, tatminkâr, uygun
  • favorably:hoşnutlukla, hoşnutlulukla, uygun olarak
  • favored:avantajlı, ayrıcalıklı, kayırılan, özellikli
  • favoring:benzemek, desteklemek, dikkat göstermek, iyilik etmek, kabul etmek, kayırmak, şereflendirmek, tutmak, yardımda bulunmak
  • favorite:favori, gözde, sevgili
  • favorites:favori, gözde, sevgili
  • favoritism:adam kayırma, iltimas, taraf tutma
  • favors:ayrıcalık, beğenilme, benzemek, desteklemek, dikkat göstermek, hediye, iltimas, iyilik, iyilik etmek, kabul etmek, kayırma, kayırmak, koruma, lütuf, şeref nişanı, şereflendirmek, sevilme, taraftarlık, tutmak, yardım, yardımda bulunmak
  • favour:ayrıcalık, beğenilme, benzemek, desteklemek, dikkat göstermek, hediye, iltimas, iyilik, iyilik etmek, kabul etmek, kayırma, kayırmak, koruma, lütuf, şeref nişanı, şereflendirmek, sevilme, taraftarlık, tutmak, yardım, yardımda bulunmak
  • favourable:avantajlı, elverişli, faydalı, iyi niyetli, lehte, müsait, olumlu, taraftar, tatminkâr, uygun
  • favourably:hoşnutlukla, hoşnutlulukla, uygun olarak
  • favoured:avantajlı, ayrıcalıklı, kayırılan, özellikli
  • favouring:benzemek, desteklemek, dikkat göstermek, iyilik etmek, kabul etmek, kayırmak, şereflendirmek, tutmak, yardımda bulunmak
  • favourite:favori, gözde, sevgili
  • favouritism:adam kayırma, iltimas, taraf tutma
  • fawn:açık kahverengi, dalkavukluk etmek, doğurmak, geyik yavrusu, karaca yavrusu, kuyruk sallamak, yaltaklanmak, yavrulamak
  • fawning:kuyruk sallayan, yaltaklanan
  • fax:faks
  • fay:peri
  • fb:tam pansiyon
  • fear:allah’tan korkmak, çekinme, çekinmek, dehşet, dert, endişe, endişe etmek, kaygı, korkma, korkmak, korku, kuruntu etmek, kuşkulanmak, risk, sıkıntı
  • feared:allah’tan korkmak, çekinmek, endişe etmek, korkmak, kuruntu etmek, kuşkulanmak
  • fearful:dehşetli, endişeli, hürmetli, kaygılı, korkak, korkunç, müthiş, saygılı, ürkek
  • fearfully:hürmetle, korku ile, tasayla
  • fearing:allah’tan korkmak, çekinmek, endişe etmek, korkmak, kuruntu etmek, kuşkulanmak
  • fearless:cesur, gözüpek, korkusuz, pervasız
  • fearlessness:cesaret, korkusuzluk
  • fears:endişe, kaygı, kuruntu, kuşku, şüphe
  • fearsome:dehşetli, korkunç
  • feasibility:fizibilite, imkân, uygulanabilirlik, yapılabilirlik
  • feasible:mümkün, olası, uygulanabilir, yapılabilir
  • feasting:ağırlamak, doya doya yapmak, eğlendirmek, haz almak, tadını çıkarmak, zevk almak, ziyafet çekmek, ziyafet vermek
  • feat:başarı, beceri, beceriklilik, kahramanlık, ustalık, üstün başarı, verim, yiğitlik
  • feather:köpük, kuştüyü, tüy, tüy takmak, tüylenmek, tüylerle donatmak
  • featherbed:keyifli durum, kuştüyü yatak, nazlı alıştırmak, rahat şey, şımartmak
  • featherbrain:akılsız, kuş beyinli
  • featherbrained:akılsız, kuş beyinli
  • feathered:kuştüyü ile yapılmış, tüylü
  • feathering:kürk tüyleri, ok tüyü, tüyler, yelken vaziyeti
  • featherless:tüysüz
  • feathers:köpük, kuştüyü, tüy, tüy takmak, tüylenmek, tüylerle donatmak
  • featherweight:önemsiz kimse, tüy gibi hafif, tüy gibi hafif kimse, tüy siklet
  • feathery:tüy gibi, tüylü
  • feature:asıl şey, başrolde oynatmak, belirtmek, karakterize etmek, önem vermek, özellik, sunuş, yayınlamak, yüz hattı, yüzün bir bölümü
  • featureless:niteliksiz, özelliği olmayan
  • feauture:asıl şey, başrolde oynatmak, belirtmek, karakterize etmek, önem vermek, özellik, sunuş, yayınlamak, yüz hattı, yüzün bir bölümü
  • :şubat
  • febrifuge:ateş düşürücü ilaç
  • febrile:ateşli, heyecanlı, hummalı
  • february:şubat
  • fecal:atıl, dışkı ile ilgili, dışkıya ait, pisliği olan, tortulu
  • feces:atık, bok, dışkı, kaka, pislik, posa, tortu
  • feckless:aciz, beceriksiz, cansız, kayıtsız, sorumsuz
  • fecula:fekül, nişasta unu, tortu
  • feculence:pislik, posa, tortu
  • feculent:tortulu
  • fecund:bereketli, bol, doğurgan, verimli
  • fecundate:bereketlendirmek, döllemek, hamile bırakmak
  • fecundity:doğurtkanlık, verimlilik
  • fed:federal ajan, federasyon, federe devlet
  • federal:federal, federe
  • federate:birleşik, birleşmek, birleştirmek, federe
  • federated:federe
  • federation:federasyon, federe devlet, ittifak
  • federative:federal, federe
  • fedora:fötr şapka
  • fee:mirasla edinilen mülk, ödemek, ücret, ücretini vermek, ücretli olarak tutmak
  • feeble:çelimsiz, cılız, çürük, eli ayağı tutmayan, güçsüz, hafif, kötü, kuvvetsiz, zayıf
  • feebleminded:aptal, geri zekâlı, iradesiz
  • feebleness:güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık
  • feebler:çelimsiz, cılız, çürük, eli ayağı tutmayan, güçsüz, hafif, kötü, kuvvetsiz, zayıf
  • feed:bakmak, beslemek, beslenmek, doyurmak, geçindirmek, otlamak, otlatmak, yedirmek, yemek yemek
  • feedback:geri bilgi akışı, geribesleme, ters tepki
  • feeder:besleyici, besleyici hat, biberon, mama önlüğü
  • feeding:bakma, besleme, doyurma, geçindirme
  • feeds:bakmak, beslemek, beslenmek, doyurmak, geçindirmek, otlamak, otlatmak, yedirmek, yemek yemek
  • feel:anlamak, dokunma hissi, dokunmak, duygu, duymak, ellemek, his, hissetme, hissetmek, sezgi, sezmek, temas, yoklamak
  • feeler:anten, duyarga
  • feeling:acıma, algı, bakış açısı, canlı, dokunma, dokunma hissi, duyarlı, duygu, duygulu, duygusal, görüş, hassas, his, hissetme, izlenim, şefkât, sezgi, sezi
  • feelings:duygular, gönül
  • feels:anlamak, dokunma hissi, dokunmak, duygu, duymak, ellemek, his, hissetme, hissetmek, sezgi, sezmek, temas, yoklamak
  • feelthy:açık saçık
  • fees:harç
  • feign:numarası yapmak, rol yapmak, uydurmak, yalandan yapmak
  • feigned:sahte, yapmacık
  • feignedly:sahte olarak, yapmacıklı
  • feigning:numarası yapmak, rol yapmak, uydurmak, yalandan yapmak
  • feint:aldatmaca, aldatmak, çalım, hafif, vuracak gibi yapma, vuracak gibi yapmak, yanıltmak, zayıf
  • feldspar:feldispat
  • felicitate:kutlamak, tebrik etmek
  • felicitation:kutlama, tebrik
  • felicitations:kutlama, tebrik
  • felicitous:mutlu, uygun, yerinde
  • felicitously:yerinde söylenmiş
  • felicity:mutluluk, saadet, uygunluk, yerinde kullanılan söz
  • feline:kedi, kedi cinsinden hayvan, kedi gibi, kedilere ait, kurnaz
  • fell:deri, dik saç, insafsız, kesip devirmek, kesmek, kır, merhametsiz, öldürücü, otlak, post, tepe, yere yıkmak, zalim
  • fellah:fellah
  • felled:kesip devirmek, kesmek, yere yıkmak
  • feller:adam, arkadaş, koca, sevgili
  • felling:kesip devirmek, kesmek, yere yıkmak
  • felloe:ispit, jant
  • fellow:adam, ahbap, akademi üyesi, akran, arkadaş, aynı tür, dost, eş, herif, kardeş, koca, ortak, sevgili, tek, yoldaş
  • fellowship:arkadaşlık, birlik, dernek, duygu paylaşımı, halden anlama, üniversite bursu
  • felly:jant
  • felon:cani, dolama, suçlu, zalim
  • felonious:canice, kasıtlı, suça yönelik
  • felony:cinayet, suç
  • felspar:feldispat
  • felt:fötr, keçe, keçe ile kaplamak, keçe yapmak, keçeli
  • felted:keçe ile kaplamak, keçe yapmak
  • felting:keçe, keçe kumaş
  • female:dişi, dişi canlı, dişil, kadın, kadınlara ait, kız
  • feme:kadın
  • feminine:dişil, dişil kelime, kadın gibi, kadınsı
  • femininity:kadın milleti, kadınlık, kadınsı davranış
  • feminism:feminizm
  • feminist:feminist
  • femoral:kalça kemiğine ait, uyluk ile ilgili
  • femur:kalça kemiği, uyluk
  • fen:bataklık, çayır, düzlük
  • fence:çalıntı mal satıcısı, çalıntı mal satmak, çit, çit ile çevirmek, engel, eskrim, eskrim yapmak, kaçamak cevap vermek, korumak, parmaklık, savunmak
  • fenced:çalıntı mal satmak, çit ile çevirmek, eskrim yapmak, kaçamak cevap vermek, korumak, savunmak
  • fencer:eskrimci
  • fencing:çit, eskrim, kaçamaklı cevap verme, parmaklık
  • fend:karşı koymak, kendini korumak
  • fender:çamurluk, koruyucu düzen, şömine paravanası, tampon
  • fenestration:delik açma, delme, pencere düzeni
  • fennel:rezene
  • fenny:bataklığa ait, bataklıklı
  • fenugreek:boyotu
  • feoff:tımar sahibi, tımarcı
  • feoffee:tımar sahibi, tımarcı
  • feral:vahşi, vahşi yaşama geri dönmüş, yabani
  • feretory:kutsal emanet odası, kutsal emanet sandığı
  • fermantation:ekşime, fermantasyon, heyecan, huzursuzluk, karışıklık, mayalanma
  • ferment:ekşimek, heyecan, heyecanlandırmak, karışıklık, kışkırtmak, maya, mayalandırmak, mayalanma, mayalanmak, tahrik etmek, telaş, telaşlanmak
  • fermentable:mayalanabilir
  • fermentation:ekşime, fermantasyon, heyecan, huzursuzluk, karışıklık, mayalanma
  • fermented:mayalanmış, mayalı
  • fermenting:ekşimek, heyecanlandırmak, kışkırtmak, mayalandırmak, mayalanmak, tahrik etmek, telaşlanmak
  • fern:eğreltiotu
  • ferocious:acımasız, aşırı, gaddar, şiddetli, vahşi, yırtıcı
  • ferocity:gaddarlık, vahşilik
  • ferreous:demir gibi, demirli
  • ferret:araştırmak, dağgelinciği, dağgelinciği ile avlanmak, dedektif, hafiye
  • ferric:demir-, demire ait
  • ferried:feribotla taşımak, işlemek
  • ferries:araba vapuru, feribot, feribotla taşımak, işlemek, vapur iskelesi
  • ferriswheel:dönme dolap
  • ferrite:demir tuzu
  • ferroconcrete:betonarme
  • ferrous:demir, demirli
  • ferruginous:demir, demirli, pas renginde
  • ferrule:demir halka, yüksük
  • ferry:araba vapuru, feribot, feribotla taşımak, işlemek, vapur iskelesi
  • ferryboat:araba vapuru, feribot
  • ferrying:feribotla taşımak, işlemek
  • ferryman:feribot kullanan kimse
  • fertile:bereketli, doğurgan, üretken, verimli, yaratıcı, zengin
  • fertilisation:aşılama, dölleme, gübreleme, verimi artırma
  • fertilise:aşılamak, döllemek, gübrelemek, verimli kılmak
  • fertilised:aşılamak, döllemek, gübrelemek, verimli kılmak
  • fertiliser:gübre, suni gübre
  • fertilising:aşılamak, döllemek, gübrelemek, verimli kılmak
  • fertility:bereket, doğurganlık, verimlilik
  • fertilization:aşılama, dölleme, gübreleme, verimi artırma
  • fertilize:aşılamak, döllemek, gübrelemek, verimli kılmak
  • fertilized:aşılamak, döllemek, gübrelemek, verimli kılmak
  • fertilizer:gübre, suni gübre
  • fertilizing:gübreleme
  • fertilizitation:aşılama, dölleme, gübreleme, verimi artırma
  • ferule:değnek, sopa, sopa ile cezalandırmak, sopalamak
  • fervency:gayret, şevk, tutku
  • fervent:ateşli, coşkun, gayretli, hararetli, kızgın, sıcak
  • fervor:coşkunluk, gayret, hararet, kızgınlık, şevk, sıcaklık
  • fervour:coşkunluk, gayret, hararet, kızgınlık, şevk, sıcaklık
  • fescue:çayır otu, işaret değneği, sopa
  • festal:bayram, bayram ile ilgili
  • fester:cerahat, çürümek, dert etmek, iltihap, iltihaplanmak, irin, irin toplamak, kafasına takılmak, kokmak
  • festering:çürümek, dert etmek, iltihaplanmak, irin toplamak, kafasına takılmak, kokmak
  • festival:bayram, festival, festival ile ilgili, şenlik, yortu
  • festive:bayramlık, festival, şenlikli
  • festivities:cümbüş, eğlence, festival, şenlik
  • festivity:cümbüş, eğlence, festival, şenlik
  • festoon:çiçek zinciri, çiçeklerle süslemek, fisto
  • fetal:cenin, cenine ait
  • fetch:almak, atmak, çekmek, cezbetmek, geçirmek, getirmek, gidip almak
  • fetching:alımlı, büyüleyici, çekici
  • fete:ağırlamak, bayram, eğlence, şenlik, şölen, ziyafet vermek
  • fête:ağırlamak, bayram, eğlence, şenlik, şölen, ziyafet vermek
  • fetid:kokmuş, kokuşmuş, pis kokulu
  • fetidness:kokmuşluk, pis kokulu olma
  • fetish:fetiş, put
  • fetishism:fetişizm
  • fetlock:topuk eklemi, topuk kılları
  • fetter:engellemek, köstek, köstek olmak, zincir, zincir vurmak
  • fettered:engellemek, köstek olmak, zincir vurmak
  • fettering:engellemek, köstek olmak, zincir vurmak
  • fetterless:prangasız, serbest
  • fetters:pranga
  • fettle:durum, hal
  • fetus:cenin, dölüt
  • feu:sabit kiralı süresiz kontrat
  • feud:anlaşmazlık içinde olmak, düşmanlık, kan dâvası, kavga, kavga etmek, tımar
  • feudal:derebeyliğe ait, feodal
  • feudalism:derebeylik, feodalite
  • feudality:derebeylik, feodalite, tımar
  • feudatory:derebeylik idaresinde olan, feodal, tımar sahibi, tımarcı
  • feuding:anlaşmazlık içinde olmak, kavga etmek
  • feuilleton:gazetede edebiyata ayrılan bölüm, tefrika, yazı dizisi
  • fever:ateş, ateşlenmek, hararet, heyecan, humma, telaş, yanıp tutuşmak
  • fevered:ateşli, hararetli
  • feverish:ateş yapan, ateşi olan, ateşli, heyecanlı, telaşlı
  • feverishness:ateşli olma, hararet
  • fevers:ateş, ateşlenmek, hararet, heyecan, humma, telaş, yanıp tutuşmak
  • few:az, az miktar, azıcık, kıt
  • fewer:az, azıcık, kıt
  • fewness:az miktar, azlık
  • fey:gaipten haber veren, kaçık, kafası karışık, kaprisli, ölümün eşiğinde olan
  • fez:fes
  • fiacre:at arabası
  • fiance:nişanlı
  • fiancé:nişanlı
  • fiancee:nişanlı, sözlü
  • fiancée:nişanlı
  • fiasco:bozgun, fiyasko
  • fiat:emir, hüküm, irade, karar, resmi izin, yetki
  • fib:atmak, uydurma, uydurmak, yalan, yalan söylemek, zararsız yalan
  • fibber:uydurukçu, yalancı
  • fibbing:atmak, uydurmak, yalan söylemek
  • fiber:elyaf, fiber, iplik, karakter, kişilik, lif, tel, yapı
  • fiberglass:cam elyafı, fiberglas
  • fiberless:karaktersiz, lifsiz
  • fibers:elyaf, fiber, iplik, karakter, kişilik, lif, tel, yapı
  • fibre:elyaf, fiber, iplik, karakter, kişilik, lif, tel, yapı
  • fibreglass:cam elyafı, fiberglas
  • fibres:elyaf, fiber, iplik, karakter, kişilik, lif, tel, yapı
  • fibriform:lif biçiminde, tel tel
  • fibril:kökcük, lifcik, telcik
  • fibrilla:elyaf
  • fibrin:fibrin, lifli protein
  • fibroid:fibroit, lif, lifli, tümör, ur
  • fibroids:tümör, ur
  • fibroma:fibrom, tümör
  • fibrosis:fibrosis
  • fibrous:ipliksi, lif, life benzer, lifli
  • fibs:atmak, uydurma, uydurmak, yalan, yalan söylemek, zararsız yalan
  • fibula:broş, fibula, kamış kemiği, toka
  • fiche:mikrofilm
  • fichu:üçgen atkı, üçgen pelerin
  • fickle:değişken, dönek, gelgeç, kararsız, maymun iştahlı
  • fickleness:döneklik, kararsızlık
  • fictile:şekillenir, toprak, topraktan yapılmış
  • fiction:düş, hayâl ürünü roman, hayâl ürünü şey, kurgu, masal, roman, uydurma
  • fictional:düşsel, hayali, imgesel, romana ait
  • fictitious:hayali, imgesel, itibari, uydurma, uyduruk
  • fictive:hayali, kurgusal, uydurma
  • fid:çelik, kama
  • fiddle:aylaklık etmek, ayrıntılarla ilgilenmek, dalavere, dalavere yapmak, katakulli, keman, keman çalmak, üçkâğıt, üzerinde oynama yapmak, vaktini boşa harcamak
  • fiddle!:boş lâf!, saçma!, zırva!
  • fiddlededee:boş lâf, saçma, zırva
  • fiddler:dolandırıcı, kemancı
  • fiddlestick:keman yayı
  • fiddlesticks!:saçma!, zırva!
  • fiddling:işe yaramaz, küçük, önemsiz
  • fidelity:bağlılık, doğruluk, sadakât, uygunluk, vefa
  • fidget:huzursuz etmek, huzursuzlanmak, huzursuzluk, kıpır kıpır eden kimse, kıpır kıpır etmek, rahat oturamayan kimse, rahatsızlık, yerinde duramama
  • fidgetiness:yerinde duramama
  • fidgety:kıpır kıpır, kurtlu, yerinde duramayan
  • fiduciary:emin, güvene dayanan, itibari, mutemede ait, mutemet
  • fief:tımar, zeamet
  • field:alan, bilgi alanı, bilim dalı, çalışma alanı, cevabı yapıştırmak, kır, otlak, saha, sahaya çıkarmak, savaş alanı, tarla, top atmak
  • fieldfare:ardıçkuşu
  • fielding:cevabı yapıştırmak, sahaya çıkarmak, top atmak
  • fields:alan, bilgi alanı, bilim dalı, çalışma alanı, cevabı yapıştırmak, kır, otlak, saha, sahaya çıkarmak, savaş alanı, tarla, top atmak
  • fiend:canavar ruhlu kimse, çılgınca hoşlanan kimse, kötü ruh, şeytan, tiryaki, uzman, zalim adam
  • fiendish:acımasız, şeytanca, şeytani, zalim
  • fiendishness:gaddarlık, şeytanlık, zalimlik
  • fierce:ateşli, azgın, azılı, berbat, kızgın, kötü, sert
  • fierceness:sertlik, şiddet
  • fiercest:ateşli, azgın, azılı, berbat, kızgın, kötü, sert
  • fiery:ateş gibi, ateşlenmiş, ateşli, atılgan, kıpkırmızı, kızgın, parlayan, yanıcı
  • fiesta:bayram, şenlik, yortu
  • fife:fifre, fifre çalan kimse, fifre çalmak, yanlamasına çalınan flüt
  • fifteenth:onbeşinci, onbeşte bir
  • fifth:beşinci, beşinci kısım, beşte bir
  • fiftieth:ellide bir, ellinci
  • fig:giyim kuşam, incir, üst baş
  • fight:anlaşmazlık, çekişme, dalaş, dövüş, dövüşmek, karşılaşma, kavga, kavga etmek, mücâdele, mücâdele etmek, savaş, savaş vermek, savaşmak, savunmak, uğraşma, uğraşmak
  • fightback:direnmek, karşı koymak
  • fighter:avcı uçağı, boksör, kavgacı, mücâdeleci kimse, savaş uçağı, savaşçı
  • fighters:avcı uçağı, boksör, kavgacı, mücâdeleci kimse, savaş uçağı, savaşçı
  • fighting:kavga, mücâdele, mücâdeleye hazır, savaş, savaşan, savaşçı
  • fights:anlaşmazlık, çekişme, dalaş, dövüş, dövüşmek, karşılaşma, kavga, kavga etmek, mücâdele, mücâdele etmek, savaş, savaş vermek, savaşmak, savunmak, uğraşma, uğraşmak
  • figment:hayal ürünü, uydurma
  • figurant:bale dansörü, figüran
  • figuration:betimleme, biçim, biçimlendirme, süsleme
  • figurative:betimsel, mecazi, mecazlı, sembolik, simgesel, süslü
  • figuratively:mecazi olarak
  • figure:anlamı olmak, desen, desenlemek, düşünmek, endam, figür, fiyat, ifade etmek, insan tasviri, rakam, resim, resmetmek, rol oynamak, şahıs, şahsiyet, sayı, şekil, şekillendirmek, süslemek, tasvir etmek, vücut yapısı, yeralmak
  • figured:anlamı olmak, desenlemek, düşünmek, ifade etmek, resmetmek, rol oynamak, şekillendirmek, süslemek, tasvir etmek, yeralmak
  • figurehead:gemi başı süsü, kukla
  • figures:anlamı olmak, desen, desenlemek, düşünmek, endam, figür, fiyat, ifade etmek, insan tasviri, rakam, resim, resmetmek, rol oynamak, şahıs, şahsiyet, sayı, şekil, şekillendirmek, süslemek, tasvir etmek, vücut yapısı, yeralmak
  • figurine:heykelcik
  • figuring:anlamı olmak, desenlemek, düşünmek, ifade etmek, resmetmek, rol oynamak, şekillendirmek, süslemek, tasvir etmek, yeralmak
  • filagree:filigran, filigran desen
  • filament:filaman, ince tel, lâmba teli, lif
  • filature:iplik fabrikası, iplikçilik
  • filbert:fındık, fındık ağacı
  • filberts:fındık, fındık ağacı
  • filch:aşırmak, çalmak, yürütmek
  • filched:aşırmak, çalmak, yürütmek
  • filching:aşırmak, çalmak, yürütmek
  • file:dosya, dosyalamak, eğe, eğelemek, kayda geçirmek, klasör, pürüzlerini gidermek, sıra, sıra ile yürümek, törpü, törpülemek
  • filed:dosyalanmış, eğelenmiş, kayda geçmiş
  • files:dosya, dosyalamak, eğe, eğelemek, kayda geçirmek, klasör, pürüzlerini gidermek, sıra, sıra ile yürümek, törpü, törpülemek
  • filet:ağ, file, fileto
  • filial:evlât, evlâtla ilgili
  • filiation:dallara ayrılma, evlâdı olma, soyu aynı olma
  • filibeg:etek
  • filibuster:haydut, korsan, parlamentoyu engelleme, parlamentoyu engellemek
  • filibustering:parlamentoyu engellemek
  • filigree:filigran, filigran desen
  • filing:dosyalama
  • filings:eğe talaşı
  • fill:dolduracak miktar, doldurmak, dolgu yapmak, dolmak, dolusu, doyma, doyumluk, doyurmak, şişirmek, şişmek
  • filled:dolmuş, dolu
  • filler:astar, boş zaman dolduracak program, doldurucu, geçici önlem, tıkaç
  • fillet:bant, bantlamak, dolgu, fileto, fileto yapmak, kemiksiz et, şerit, şerit takmak
  • filling:doldurma, dolgu, dolma, doyurucu
  • fillip:fiske, fiske vurmak, hafif darbe, harekete geçirmek, özendirici şey, teşvik etmek
  • filly:dişi tay, fıkır fıkır kız, kısrak
  • film:film, film çekmek, filme çekmek, ince bir tabaka ile kaplamak, ince tabaka, kaplamak, lif, ölünün gözündeki donukluk, zar
  • filmed:film çekmek, filme çekmek, ince bir tabaka ile kaplamak, kaplamak
  • filming:çekim
  • filmmaker:film yapımcısı, sinemacı
  • films:film, film çekmek, filme çekmek, ince bir tabaka ile kaplamak, ince tabaka, kaplamak, lif, ölünün gözündeki donukluk, zar
  • filmy:bulanık, puslu, şeffaf, zar gibi, zar ile kaplı
  • filter:filtre, filtre etmek, süzerek ayırmak, süzgeç, süzmek, süzülmek
  • filtered:filtre edilmiş, süzülmüş
  • filtering:süzme
  • filth:açık saçıklık, ağzı bozukluk, kir, müstehcen film, pislik
  • filthily:aşırı, müthiş
  • filthiness:kirlilik, pislik
  • filthy:açık saçık, iğrenç, kirli, müstehcen, pis
  • filtrate:filtreden geçirmek, süzmek, süzülmüş sıvı
  • filtrated:filtreden geçirmek, süzmek, süzülmüş sıvı
  • filtrating:filtreden geçirmek, süzmek, süzülmüş sıvı
  • filtration:süzme
  • fin:beş dolarlık banknot, el, kanat, palet, yüzgeç
  • finagle:aldatmak, hile ile elde etmek, hile yapmak, kandırmak
  • final:en son, final, final karşılaşması, final sınavı, kesin, kusursuz, nihai, son, son baskı, sonuncu
  • finale:bitiş, final, son sahne
  • finalise:sonuçlandırmak, tamamlamak
  • finality:kesinlik, son durum, sona erme
  • finalize:sonuçlandırmak, tamamlamak
  • finalized:sonuçlandırmak, tamamlamak
  • finally:en sonunda, nihayet, son olarak, sonunda, sözün kısası
  • finals:final, final karşılaşması, final sınavı, son baskı
  • finance:finanse etmek, mali durum, maliye, para durumu, para sağlamak
  • financial:finansal, mali, parasal
  • financier:finanse etmek, maliyeci, sermayedar, yatırım finansmanı uzmanı, yatırımcı
  • financing:finanse etmek, para sağlamak
  • fincance:finanse etmek, mali durum, maliye, para durumu, para sağlamak
  • finch:ispinoz
  • find:bakmak, bulgu, bulma, bulmak, bulunan şey, buluş, geçindirmek, karara varmak, keşfetmek, keşif, rastlamak, sağlamak
  • finder:bulan kimse
  • finding:bulgu, bulma, buluş, karar, keşif, sonuç
  • findings:araç gereç, malzeme
  • fined:açılmak, arıtmak, berraklaşmak, berraklaştırmak, para cezası vermek
  • fineness:güzellik, incelik, zarafet
  • finer:güzel, hassas, hoş, ince, iyi, mükemmel, narin, nefis, saf, uygun
  • finery:güzel elbise, hamdemir tasfiyesi, şıklık, süs
  • finespun:incecik, inceltilmiş
  • finesse:beceri, fines, hile, incelik, kurnazlık, ustalık
  • finest:güzel, hassas, hoş, ince, iyi, mükemmel, narin, nefis, saf, uygun
  • finger:çalmak, ele vermek, ellemek, ibre, ispiyoncu, muhbir, parmak, parmak ile dokunmak, parmakla göstermek
  • fingerboard:keman sapı, klavye
  • fingerling:küçük balık
  • fingermark:parmak izi
  • fingernail:tırnak
  • fingernails:tırnak
  • fingerpost:dolaylı anlatma, ima, yön işareti
  • fingerprint:parmak izi, parmak izi almak
  • fingerstall:parmak kılıfı
  • fingertip:parmak ucu
  • finical:kılı kırk yaran, titiz, zor beğenen
  • finicking:kılı kırk yaran, titiz, zor beğenen
  • finicky:kılı kırk yaran, titiz, zor beğenen
  • fining:açılmak, arıtmak, berraklaşmak, berraklaştırmak, para cezası vermek
  • finis:son
  • finish:bitirmek, bitiş, bitmek, cila, cilalamak, kusursuzluk, mahvetmek, mükemmelleştirmek, mükemmellik, rötuş yapmak, son, son kat boya, son vermek, sona erdirmek, sona erme, sona ermek, sonuçlanmak, tamamlama, tamamlamak, tüketmek
  • finished:bitmiş, cilalı, hazır, işlenmiş, mükemmel, sona ermiş, tamam, tamamlanmış, tükenmiş
  • finisher:ani hareket, cilacı, darbe, son işlemi yapan kimse
  • finishing:apre, bitirici, bitirme, cila, son, tamamlama
  • finite:ölçülebilir, sayı veya şahıs gösteren, sınırlı, sonu olan
  • fink:alçak kimse, grev kırıcı işçi, ispiyoncu, sevilmeyen kimse
  • finn:finlandiyalı, finli
  • finned:kanatlı, yüzgeçli
  • finnish:fince, finlandiya’ya özgü
  • finny:balık, balıklara ait, balıklı, yüzgece benzer, yüzgeçli
  • fiord:dar ve derin körfez, fiyort
  • fir:köknar
  • fire:alev, alev almak, ateş, ateş almak, ateş etme, ateşlemek, çalışmak, heyecan, hırs, ısıtıcı, ısıtmak, işten atmak, işten çıkarmak, işten kovmak, kovmak, ocak, soru yağmuruna tutmak, soruvermek, tutuşturmak, yakmak, yangın, yanmak
  • fire!:ateş!
  • firearm:ateşli silâh
  • firebug:kundakçı
  • firedamp:grizu
  • firedog:ocak ayağı
  • fireeater:ateş yutan gösterici, kavgacı tip
  • firefighter:itfaiyeci
  • firefighting:itfaiye
  • firefly:ateş böceği
  • fireguard:ateş paravanası, yangınları rapor eden görevli
  • firehose:itfaiye hortumu
  • fireman:ateşçi, itfaiyeci
  • fireplace:ocak, şömine
  • fireplug:yangın musluğu
  • firepower:ateş gücü
  • fireproof:ateşe dayanıklı, ateşe dayanıklı yapmak, yanmaz
  • fireside:aile ortamı, ocak başı, yuva
  • firestorm:yangının neden olduğu fırtına
  • firetrap:yangında dışarı kaçılamayan bina
  • firewarden:yangın bekçisi, yangın koruma görevlisi
  • firewater:ateşsuyu, sert ve kalitesiz içki
  • firewood:çıra, yakacak odun
  • firework:havai fişek
  • fireworks:çıngar, havai fişek gösterisi, patlama
  • firing:ateş etme, ateşleme, atış, işten çıkarma, işten kovma, kovma, yakacak, yakma
  • firkin:küçük fıçı
  • firm:canlanmak, dayanıklı, ekip, emin, firma, kararlı, katı, kesin, metin, pekişmek, pekiştirmek, sabit, sağlam, sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, sağlık ekibi, sert, sıkı, sıkı sıkı, sıkıca, şirket, yükselmeye başlamak
  • firmament:gök, gök kubbe, sema
  • firman:ferman
  • firmer:dayanıklı, emin, kararlı, katı, kesin, metin, sabit, sağlam, sert, sıkı
  • firming:canlanmak, pekişmek, pekiştirmek, sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, yükselmeye başlamak
  • firmly:kararlı bir şekilde, kesin olarak, sıkı sıkı, sıkıca, sımsıkı
  • firmness:değişmezlik, kesinlik, metânet, sağlamlık, sertlik, sıkılık
  • first:baş, başlangıç, başta, başta gelen, birinci, birinci gelen şey, birincilik, ilk, ilk kez, ilk olarak, ilkönce, önce, öncelikle, önde gelen
  • firstborn:ilk çocuk, ilk doğan
  • firstclass:birinci sınıf, mükemmel
  • firsthand:aracısız, aracısız olarak, doğrudan, ilk elden
  • firstling:ilk çocuk, ilk doğan hayvan, ilk sonuç, semere
  • firstly:birinci olarak, ilk olarak, ilkin, önce
  • firsttime:ilk kez, ilk olarak
  • firth:haliç, körfez
  • fiscal:devlet hazinesine ait, mali
  • fish:araştırmak, avlamak, balığa çıkmak, balık, bulup çıkarmak, denizden çıkarmak, tutmak
  • fishbone:kılçık
  • fisher:balıkçı
  • fisheries:balık tutulan yer, balıkçılık, balıkçılık bilgisi
  • fisherman:balıkçı
  • fishermen:balıkçı
  • fishery:balık tutulan yer, balıkçılık, balıkçılık bilgisi
  • fishes:balık, balık burcu, balık takımyıldızı
  • fishhook:olta, olta iğnesi, palanga çengeli
  • fishing:ağız arama, balık avı, balık tutma
  • fishmonger:balık satıcısı, balıkçı
  • fishnet:ağ
  • fishpond:balık havuzu
  • fishwife:balık satıcısı kadın, balıkçı kadın
  • fishy:balık dolu, balık gibi, balık kokulu, bityeniği olan, şüpheli
  • fissile:bölünebilir, yarılabilir
  • fission:atom çekirdeğinin parçalanması, bölünme, fizyon
  • fissionable:bölünebilir, parçalanabilir
  • fissure:çatlak, çatlama, yarık
  • fist:avuçlamak, el, el yazısı, girişim, teşebbüs, yumruk, yumruk atmak, yumruklamak
  • fisted:yumruklu
  • fistful:avuç dolusu şey
  • fistfuls:avuç dolusu şey
  • fisticuffs:yumruk kavgası, yumruklaşma
  • fists:avuçlamak, el, el yazısı, girişim, teşebbüs, yumruk, yumruk atmak, yumruklamak
  • fistula:akarca, çıban, fistül
  • fistulas:akarca, çıban, fistül
  • fit:formda, hastalık nöbeti, heves, kapris, kriz, layık, oturma, oturmak, oturtmak, sağlıklı, uydurmak, uygun, uygun olma, uyma, uymak, yakışmak, yakıştırmak, yerinde, yetenekli, yeterli, zinde
  • fitch:kokarca
  • fitchew:kokarca
  • fitful:aralıklı, değişken, düzensiz
  • fitment:mobilya, parçalar, takım, teçhizat, tesisat
  • fitness:formda olma, sağlık, uygunluk, yetenek
  • fits:hastalık nöbeti, heves, kapris, kriz, oturma, oturmak, oturtmak, uydurmak, uygun olma, uyma, uymak, yakışmak, yakıştırmak
  • fitted:döşeli, döşenmiş, oturmuş, uygun, yerinde
  • fitter:montajcı, prova eden terzi, tesisatçı
  • fitting:ayarlama, geçme, layık, mekanizma, montaj, prova, tesisat, uydurma, uygun
  • fittings:teçhizat
  • fivefold:beş kat, beş misli
  • fiver:beş dolar, beş pound
  • fix:aşırı doz, bağlamak, çıkmaz, dik dik bakmak, dikkat çekmek, dikmek, düzeltmek, eroin dozu, gözünü ayırmamak, gözünü dikmek, güç durum, kararlaştırmak, önceden belirlenmiş sonuç, rüşvet vermek, rüşvetle elde etmek, sağlamak, saptamak, takmak, tamir etmek, tasarlamak, tespit etmek, üstesinden gelmek, uyuşturucu almak, uyuşturucu iğne, yapıştırmak, yerleştirmek
  • fixate:bağlamak, gözlerini dikmek, katılaştırmak, sabitleştirmek, takmak, yapıştırmak
  • fixated:bağlamak, gözlerini dikmek, katılaştırmak, sabitleştirmek, takmak, yapıştırmak
  • fixation:bağımlılık, düşkünlük, katılaşma, sabitleşme, tespit
  • fixative:sabitleştiren, sabitleştirici, tespit edici ilaç
  • fixed:belirlenmiş, değişmez, kararlaştırılmış, önceden ayarlanmış, oynamaz, sabit, sağlanmış, solmaz, uçmaz
  • fixedly:dik dik, gözlerini dikerek, sabit bakışlarla
  • fixer:fiksatör, iş bitirici, sabitleştirici ilaç
  • fixing:dikme, fiksaj, sabitleme, tamir, tespit
  • fixings:aksesuar, garnitür, teçhizat, tertibat
  • fixity:değişmezlik, kararlılık, sabitlik
  • fixture:bağlama, demirbaş, fikstür, sabit eşya, tesisat
  • fixtures:bağlama, demirbaş, fikstür, sabit eşya, tesisat
  • fizz:ateş püskürmek, fışırdamak, fışırtı, gazlı içeçek, köpürme, köpürmek, şampanya, soda
  • fizzing:ateş püskürmek, fışırdamak, köpürmek
  • fizzle:başarısızlık, boşa çıkmak, fışırdamak, fışırtı, fiyasko, suya düşmek
  • fizzled:boşa çıkmak, fışırdamak, suya düşmek
  • fizzy:fışırtılı, köpüklü, köpüren
  • fjord:fiyort
  • flabbergast:afallatmak, hayret ettirmek, şaşırtmak
  • flabbergasted:hayrete düşmüş, şaşkına dönmüş
  • flabbily:gevşekçe, güçsüz olarak
  • flabbiness:gevşeklik, iradesizlik, sarkıklık, zayıflık
  • flabby:gevşek, güçsüz, iradesiz, sarkık, yumuşak
  • flaccid:gevşek, iradesiz, sarkık, yumuşak, zayıf
  • flag:bandra, bayrak, bayrak çekmek, bayrakla işaret vermek, bayraklarla süslemek, etiket, flama, gevşemek, güçsüz kalmak, kaldırım taşı, kaldırım taşı döşemek, monotonlaşmak, nefesi kesilmek, pörsümek, sancak, sarkmak, süsen, zambak
  • flagellant:kendini kırbaçlayan, kendini kırbaçlayan kimse
  • flagellate:kamçılamak, kamçılılar, kırbaçlamak
  • flagellation:kamçılama, kırbaçlama
  • flageolet:bir tür fasulye, flajole, küçük flüt
  • flagged:bayrak çekmek, bayrakla işaret vermek, bayraklarla süslemek, gevşemek, güçsüz kalmak, kaldırım taşı döşemek, monotonlaşmak, nefesi kesilmek, pörsümek, sarkmak
  • flagging:cansız, geniş kaldırım taşları, gevşek, taşlarla döşenmiş kaldırım, zayıf
  • flagitious:ağır suç türünden, berbat, habis, rezil
  • flagon:büyük kulplu şişe, kulplu sürahi
  • flagpole:bayrak direği
  • flagrancy:çirkinlik, göze batma, kabak gibi ortada olma, suçun apaçık ortada olması
  • flagrant:aşikâr, çirkin, göze batan, rezil
  • flags:bandra, bayrak, bayrak çekmek, bayrakla işaret vermek, bayraklarla süslemek, etiket, flama, gevşemek, güçsüz kalmak, kaldırım taşı, kaldırım taşı döşemek, monotonlaşmak, nefesi kesilmek, pörsümek, sancak, sarkmak, süsen, zambak
  • flagship:amiral gemisi, en iyisi, mükemmeli, sancak gemisi
  • flagstaff:bayrak direği, gönder
  • flagstick:bayrak direği, gönder
  • flagstone:kaldırım taşı
  • flagstones:kaldırım taşı
  • flail:dövmek, harman döveni, pataklamak
  • flair:kabiliyet, sezgi, sezme, yetenek
  • flak:fırça çekme, sert eleştiri, uçaksavar, uçaksavar ateşi
  • flake:acayip tip, balık pulu, ince parça, kar taneciği, kuşbaşı parça, lapa lapa yağmak, pul, pul pul ayırmak, tanecik, yolmak
  • flaked:ince ince, kuşbaşı, pul pul
  • flakes:acayip tip, balık pulu, ince parça, kar taneciği, kuşbaşı parça, lapa lapa yağmak, pul, pul pul ayırmak, tanecik, yolmak
  • flakey:acayip, ince dilimler halinde, lapa lapa, tuhaf
  • flakiness:pul pul olma
  • flaking:lapa lapa yağmak, pul pul ayırmak, yolmak
  • flaky:acayip, ince dilimler halinde, lapa lapa, tuhaf
  • flam:davula vurulan tek vuruş, hile, uydurma, yalan
  • flambeau:fener, meşale, şamdan
  • flamboyance:abartılı konuşma, fantezi, ihtişam, parlaklık, süs
  • flamboyant:ateşli, gösterişli, göz alıcı, göze batan, hiddetli, parlak, süslü püslü
  • flame:alev, alev alev yanmak, alev almak, alev kırmızısı, alevlenmek, göz ağrısı, hiddet, kıpkırmızı olmak, kızarmak, parlaklık, sevgili
  • flamenco:flamenko
  • flameproof:alev almaz, yanmaz
  • flames:alev, alev alev yanmak, alev almak, alev kırmızısı, alevlenmek, göz ağrısı, hiddet, kıpkırmızı olmak, kızarmak, parlaklık, sevgili
  • flamethrower:alev makinesi
  • flaming:alev almış, allah’ın belâsı, ateşli, kahrolası, kızgın, parlak, şiddetli, süslü püslü, yanan
  • flamingo:flamingo
  • flammable:alev alabilir, parlar, yanıcı
  • flan:reçelli bir börek, reçelli börek, tart, turta
  • flange:flanş, kenar, kenar takmak, yaka
  • flank:böğür, kanat, kanattan saldırmak, sınırdaş olmak, yan, yan tarafı korumak, yanında olmak
  • flanked:kanattan saldırmak, sınırdaş olmak, yan tarafı korumak, yanında olmak
  • flanking:kanat, komşu, sınırdaş, yan, yandan
  • flannel:fanila, fanila giydirmek, fanila ile ovmak, flanel, flanelden yapılmış giysi, zevzeklik, zevzeklik etmek
  • flap:ayakkabı dili, çarpma sesi, çırpma, çırpma sesi, heyecan, kanat, kanat çırpmak, kanat sesi, kapak, saçmalamak, sallamak, sallanmak, savurmak, sinirlenme, sinirlenmek, telaş, telaşlanmak, zırvalamak
  • flapdoodle:saçmalık, zırva
  • flapjack:küçük börek, yüz pudralığı
  • flapper:dağınık saçlı genç kız, el, geniş yüzgeç, keklik yavrusu, menteşeli kanatçık, sineklik
  • flapping:kanat çırpmak, saçmalamak, sallamak, sallanmak, savurmak, sinirlenmek, telaşlanmak, zırvalamak
  • flaps:ayakkabı dili, çarpma sesi, çırpma, çırpma sesi, heyecan, kanat, kanat çırpmak, kanat sesi, kapak, saçmalamak, sallamak, sallanmak, savurmak, sinirlenme, sinirlenmek, telaş, telaşlanmak, zırvalamak
  • flare:alevlenmek, çan etek, çan gibi genişlemek, deniz feneri, genişlemek, işaret ışığı, ışık saçmak, ışıkla işaret vermek, ışımak, ispanyol paça, küplere binmek, öfke, parlama, sinirlenmek, titrek ışık, titrek ışık vermek
  • flaring:göz kamaştırıcı, ışıl ışıl, parlak
  • flash:akla gelmek, an, ani, ani ışık, atmak, aydınlatmak, böbürlenmek, çakmak, çarpıcı çekim, cep feneri, flaş, görünüp hızla kaybolmak, gösterişli, havalı, ışık tutmak, ışıltı, parlama, parlamak, şiddetli, şık, şimşek, uyuşturucu sonrası gevşeme, yakmak, yıldırım, yıldırım haber, yıldızı parlamak
  • flashbulb:flaş ampulü, flaş lâmbası
  • flashgun:flaş
  • flashily:çarpıcı biçimde, gösterişli, parlak
  • flashiness:gösteriş, parlaklık
  • flashing:akla gelmek, atmak, aydınlatmak, böbürlenmek, çakmak, görünüp hızla kaybolmak, ışık tutmak, parlamak, yakmak, yıldızı parlamak
  • flashlight:işaret feneri
  • flashpoint:alevlenme noktası
  • flashy:çarpıcı, gösterişli, parlak
  • flask:barutluk, cep şişesi, imbik, küçük şişe
  • flat:açık olarak, apartman dairesi, asıl notadan aşağı olarak, bemol, boğuk, boş, boşalmış, bütünüyle, durgun, düz, düz olarak, düz şey, düz yüzey, düzlük, faizsiz, gazı kaçmış, hareketsiz, havası inmiş, kat, kati, kesat, kesin, kesin olarak, kısık, patlak, patlak lastik, sabit, tam olarak, tatsız, tekdüze, yassı, yatay, yatay biçimde
  • flatcar:açık yük vagonu
  • flatfish:yassı balık
  • flatfoot:aynasız, düztaban, polis
  • flatfooted:azimli, beceriksiz, değişmez, düztaban, hoyrat, kararlı, sabit, sağlam
  • flatiron:ütü, yassı demir
  • flatly:açıkça, düpedüz, kesinlikle
  • flatness:azimlilik, düzlük, kararlılık, kesatlık, monotonluk, tekdüzelik, yassılık
  • flats:apartman dairesi, bemol, düz şey, düz yüzey, düzlük, kat, patlak lastik
  • flatten:dümdüz etmek, düzlemek, düzleşmek, düzleştirmek, keyfini kaçırmak, matlaştırmak, yaslamak, yassılaştırmak, yerle bir etmek
  • flattened:basık
  • flattening:dümdüz etmek, düzlemek, düzleşmek, düzleştirmek, keyfini kaçırmak, matlaştırmak, yaslamak, yassılaştırmak, yerle bir etmek
  • flatter:göklere çıkarmak, gururunu okşamak, kompliman yapmak, olduğundan güzel göstermek, övmek, pohpohlamak, yağ yakmak
  • flattered:göklere çıkarmak, gururunu okşamak, kompliman yapmak, olduğundan güzel göstermek, övmek, pohpohlamak, yağ yakmak
  • flatterer:dalkavuk, yağcı
  • flattering:metheden, olduğundan güzel gösteren, pohpohlayan, yaltaklanan
  • flattery:dalkavukluk, kompliman, övme, pohpohlama, yaltaklanma
  • flattie:aynasız, polis
  • flattop:uçak gemisi
  • flatulence:gazı olma, hava atma, midede gaz toplanması, tantana, yüksekten atma
  • flatulent:abartmalı, gaz yapıcı, gazı olan, gösterişli, havalı
  • flatus:mide gazı, rüzgâr
  • flatware:düz tabak takımı, sofra takımı
  • flatways:düz, düzlemesine
  • flatwise:düz, düzlemesine
  • flaunt:açıkça karşı gelmek, azametle dalgalanmak, gösteriş yapmak, hava atmak, övünerek göstermek
  • flautist:flütçü
  • flavescent:sararmış, sarımsı, sarımtırak
  • flavin:sarı boya
  • flavor:çeşni, çeşni vermek, hava, koku, lezzet, lezzet katmak, tad, tat, tat veren şey, tat vermek
  • flavored:baharlı, çeşnili, lezzetinde, tadında
  • flavoring:tat veren şey
  • flavorings:tat veren şey
  • flavorless:lezzetsiz, tatsız
  • flavour:çeşni, çeşni vermek, hava, koku, lezzet, lezzet katmak, tad, tat, tat veren şey, tat vermek
  • flavoured:baharlı, çeşnili, lezzetinde, tadında
  • flavouring:tat veren şey
  • flavourless:lezzetsiz, tatsız
  • flaw:çatlak, çatlatmak, defo, hasara uğratmak, hata, kusur, noksanlık, özür, sakatlamak, üretim hatası, yarmak, zarar vermek
  • flawed:çatlatmak, hasara uğratmak, sakatlamak, yarmak, zarar vermek
  • flawless:defosuz, kusursuz, lekesiz
  • flawwed:çatlatmak, hasara uğratmak, sakatlamak, yarmak, zarar vermek
  • flax:keten
  • flaxen:keten, ketenden yapılmış, lepiska, soluk sarı
  • flaxseed:keten tohumu
  • flay:çok parasını almak, derisini yüzmek, paylamak, sert bir dille eleştirmek, soymak, verip veriştirmek
  • flaying:çok parasını almak, derisini yüzmek, paylamak, sert bir dille eleştirmek, soymak, verip veriştirmek
  • flea:pire
  • fleabag:pasaklı kadın, pire torbası, ucuz ve pis otel, uyku tulumu
  • fleabite:hafif rahatsızlık, pire ısırığı
  • fleas:pire
  • fleck:benek, beneklemek, çil, leke, lekelemek, nokta, parçacık, tanecik
  • flecked:beneklemek, lekelemek
  • flecker:beneklemek, lekelemek
  • flection:bükülme, çekim, esneme, kıvrım
  • fled:aceleyle çıkmak, akıp gitmek, kaçınmak, kaçmak, sıvışmak, terketmek, tüymek
  • fledge:tüy takmak, tüylendirmek, tüylenmek, tüyleri çıkıncaya kadar bakmak, tüyleri çıkmak, tüylerle kaplamak
  • fledged:tüy takmak, tüylendirmek, tüylenmek, tüyleri çıkıncaya kadar bakmak, tüyleri çıkmak, tüylerle kaplamak
  • fledgeling:acemi çaylak, tüyleri yeni çıkmış kuş, yavru kuş
  • fledgling:acemi çaylak, tüyleri yeni çıkmış kuş, yavru kuş
  • flee:aceleyle çıkmak, akıp gitmek, kaçınmak, kaçmak, sıvışmak, terketmek, tüymek
  • fleece:beyaz ve yumuşak örtü, kaplamak, kazıklamak, kırkmak, koyun postu, pösteki, soymak, soyup soğana çevirmek, tüylü kumaş, yün gibi örtmek
  • fleecing:kaplamak, kazıklamak, kırkmak, soymak, soyup soğana çevirmek, yün gibi örtmek
  • fleecy:yumuşacık, yün gibi, yünden
  • fleeing:aceleyle çıkmak, akıp gitmek, kaçınmak, kaçmak, sıvışmak, terketmek, tüymek
  • fleet:alay, çevik, donanma, fani, filo, hızlı, kısa süren, kısacık, seri
  • fleeting:çabuk geçen, fani, kısa süren, kısacık
  • fleetness:çeviklik, fanilik, geçicilik
  • fleming:flaman
  • flemish:flaman, flaman dili, flaman diline ait, flamanlar
  • flesh:ayrıntılarıyla anlatmak, beden, bedensel istekler, çiğ etle beslemek, derisinden eti sıyırmak, et, insan doğası, insanlık, şehvet, vücut
  • fleshiness:şişmanlık, tombulluk
  • fleshly:bedensel, dünyevi, şehvetli
  • fleshpot:bolluk, lüks hayat
  • fleshpots:bolluk, lüks hayat
  • fleshy:et gibi, etli, kemiksiz, kilolu, semiz, şişman, tombul
  • fleurdelis:süsen çiçeği, zambak, zambak şeklinde arma
  • flex:bükmek, eğmek, esnek elektrik kablosu, esnetmek, kasmak
  • flexed:bükmek, eğmek, esnetmek, kasmak
  • flexibility:bükülebilirlik, elastikiyet, esneklik, uysallık
  • flexible:değişken, eğilebilir, elastik, esnek, hareket kabiliyeti yüksek, sabit olmayan, uysal, yumuşak başlı
  • flexile:değişken, esnek, hareket kabiliyeti yüksek, uysal, yumuşak başlı
  • flexing:bükmek, eğmek, esnetmek, kasmak
  • flexion:bükülme, çekim, dirsek, esneme, kıvrım
  • flexional:çekim, çekimli
  • flexor:fleksör kas
  • flexure:eğilme
  • flibbertigibbet:dedikoducu kimse, hoppa tip
  • flick:ani hareket, film, fiske, fiske atmak, fiske vurmak, hafifçe vurmak, parmak şıklatmak, şaklama sesi
  • flicker:alevlenmek, geçici belirti, titrek alev, titrek ışık, titreme, titremek, titreşmek, ürperme
  • flickering:titrek, titreşen
  • flicks:sinema
  • flier:ekspres otobüs, el ilanı, havacı, hızlı tren, pilot, trapezci, uçan canlı
  • flight:akış, böcek sürüsü, firar, geri çekilme, kaçış, kaçma, kuş sürüsü, uçma, uçuş, yağmur
  • flightiness:düşüncesizlik, gelgeçlik, hoppalık, kararsızlık, maymun iştahlılık, sorumsuzluk, uçarılık
  • flighty:aklı bir karış havada, düşüncesiz, gelgeç, hoppa, kararsız, maymun iştahlı, sorumsuz, uçarı
  • flimflam:boş lâf, dolandırmak, dolap, hile, kandırmak, saçmalık, zırva
  • flimsies:banknot, kâğıt para
  • flimsiness:akla yatkın olmama, çürüklük, dayanıksızlık, eksiklik, inandırıcı olmama, yetersizlik
  • flimsy:banknot, çürük, dayanıksız, inandırıcı olmayan, ince kopya kâğıdı, kâğıt para, pelür, sudan
  • flinch:çekinmek, kaçınmak, korkmak, sakınmak, yüzmek
  • flinders:kıymıklar, parçalar
  • fling:ani hareket etmek, atılma, atılmak, atış, atma, atmak, binicisini atma, deneme, doya doya eğlenme, fırlamak, fırlatma, fırlatmak, girişmek, iskoç dansı, kurtlarını dökme, savurmak
  • flinging:ani hareket etmek, atılmak, atmak, fırlamak, fırlatmak, girişmek, savurmak
  • flint:çakmaktaşı, taş
  • flintlock:çakmaklı tüfek
  • flinty:acımasız, çakmaktaşı gibi, çakmaktaşından yapılmış, çakmaktaşlı, sert, zalim
  • flip:aklını kaçırmak, arsız, bir tür içki, çevirmek, ciddiyetten uzak, çıldırmak, fiske, fiske vurmak, kısa uçak yolculuğu, küstah, perende atma, salto, saygısız
  • flippancy:arsızlık, havailik, küstahlık, saygısızlık, uçarılık
  • flippant:arsız, hoppa, küstah, saygısız, uçarı
  • flippantly:arsızca, hoppaca, saygısızca
  • flipper:kol, palet, yüzgeç
  • flipping:lanetleme
  • flirt:çapkın, çıkmak, fırlamak, fırlanmak, flört, flört etmek, kur, kur yapmak, macera, sallamak, sallanmak
  • flirtation:flört, flört etme, kur, kur yapma, macera
  • flirtatious:çapkın, fingirdek, oynak
  • flirting:flört etme
  • flit:başka eve taşınma, başka eve taşınmak, geçip gitmek, taşınma, taşınmak, uçup gitmek, uçuşmak
  • flitch:dil balığı eti, domuz döşü, uzun kereste
  • flivver:başarısızlık, fiyasko, külüstür araba, külüstür uçak
  • float:batmamak, dalgalanmak, dolaşmak, döner sermaye, duba, kurmak, mala, olta mantarı, piyasaya çıkarmak, sal, şamandıra, su üzerinde durmak, süzülmek, yaymak, yüzdürmek, yüzen şey, yüzme kesesi, yüzmek
  • floatable:suda durabilen, yüzebilen
  • floater:aptallık, devlet tahvili, enayilik, hata, kurucu, sağlam hisse senedi, sürekli iş değiştiren kimse, yüzen şey
  • floating:dalgalanan, değişen, döner, gezici, sabit olmayan, yüzen, yüzer
  • floatplane:deniz uçağı
  • flocculent:tiftikli, top top, yün gibi
  • floccus:saç tutamı, tüy yumağı
  • flock:akın etmek, cemaat, kalabalık, sürü, sürü halinde hareket etmek, toplanmak, üşüşmek, yığın, yün kırpıntısı, yün tozu, yün yumağı
  • flocking:akın etmek, sürü halinde hareket etmek, toplanmak, üşüşmek
  • flocks:koyun sürüsü, yün kırpıntıları, yün tozu
  • floe:yüzen buz kütlesi
  • flog:dayak atmak, dövmek, kamçılamak, kanunsuz satmak, kırbaçlamak
  • flogging:dayak, kamçılama, kırbaçlama, sopa
  • flood:akın etmek, basmak, bolluk, istila etmek, sel, sel basmak, sel gibi şey, su baskını, su basmak, taşkın, tufan, yağdırmak
  • flooded:akın etmek, basmak, istila etmek, sel basmak, su basmak, yağdırmak
  • floodgate:bent kapağı, set
  • flooding:rahim kanaması, sel, su baskını, tufan
  • floodlight:projektör, projektör ile aydınlatmak, projektör ışığı
  • floodlit:ışıklandırılmış, projektör ile aydınlatılmış
  • floor:afallatmak, döşeme, döşemek, düzlük, kat, köklemek, pist, şaşırtmak, taban, tam gaz vermek, yenmek, yere yıkmak, zemin
  • floored:afallamış, ağzı açık kalmış
  • flooring:afallatmak, döşemek, köklemek, şaşırtmak, tam gaz vermek, yenmek, yere yıkmak
  • floorshow:eğlence programı, salon gösterisi
  • floorspace:yüzölçümü
  • floorwalker:kat görevlisi, kat sorumlusu
  • floozy:fahişe, hoppa kadın, orospu
  • flop:başarısızlığa uğramak, çırpınmak, cup diye, cup diye düşmek, cup sesi, düşme, düşürmek, düşüvermek, fiyasko ile sonuçlanmak, şlap diye, suya düşme, suya düşmek, uyuyacak yer, yatak, yığılmak
  • flop!:cup!, şlap!
  • flophouse:geceleme yeri, serseri yatağı, ucuz otel
  • flopping:başarısızlığa uğramak, çırpınmak, cup diye düşmek, düşürmek, düşüvermek, fiyasko ile sonuçlanmak, suya düşmek, yığılmak
  • floppy:gevşek, sarkık, yumuşak
  • flora:belli bir organdaki mikroplar, bitki örtüsü, flora
  • floral:çiçek, çiçeklere ait
  • florence:floransa
  • florentine:floransa, floransalı, floransa’ya ait
  • florescence:çiçek açma, çiçek açma dönemi, çiçeklenme
  • floret:çiçekçik
  • floriated:çiçeklerle süslü
  • floriculture:çiçek yetiştirme, çiçekçilik
  • florid:çiçekli, dinç, kırmızı, sağlıklı, süslü, yüzü kızarmış
  • florida:florida
  • floridan:florida, floridalı, florida’ya ait
  • florin:eski iki şilinlik madeni para, florin, gulden
  • florist:çiçekçi
  • floss:ayva tüyü, cam curufu, cüruf deliği, diş ipi, floş, ham ipek, hav, incecik tüyler, ipek kozası
  • flossy:gösterişli, ince tüylü, ipek gibi, ipekli, ipeksi, şatafatlı
  • flotage:gemi enkazı, geminin su üstünde kalan kısmı, yüzen kütleler, yüzen sahipsiz eşya, yüzme, yüzme gücü
  • flotation:iş kurma, su üzerinde durma, tahvil satarak gelir sağlama, yüzdürme, yüzme
  • flotilla:filotilla, küçük filo
  • flotsam:ayaktakımı, gemi enkazı, ıvır zıvır, serseri, yüzen sahipsiz eşya
  • flounce:azametle yürümek, farbala, farbala ile süslemek, fırfır, fırlayıp yürümek, öfke ile fırlamak, sabırsızca davranmak, volan
  • flounced:azametle yürümek, farbala ile süslemek, fırlayıp yürümek, öfke ile fırlamak, sabırsızca davranmak
  • flounder:bata çıka yürümek, bocalamak, boşuna çabalamak, debelenmek, dere pisisi, şaşırıp kalmak
  • floundering:bata çıka yürümek, bocalamak, boşuna çabalamak, debelenmek, şaşırıp kalmak
  • flour:öğütmek, un, un haline getirmek, un serpmek, unlamak
  • floured:öğütmek, un haline getirmek, un serpmek, unlamak
  • flourish:abartılı jestler yapmak, büyümek, dalgalanmak, fanfar, fanfar çalmak, gelişme, gelişmek, gösteriş, gösterişli hareket, güzelleşmek, sağlıklı olmak, sallama, sallamak, savrulmak, savurma, sergilemek, süs, süslemek, süslü konuşmak, süslü söz, tören borusu, yıldızı parlamak
  • flourishes:abartılı jestler yapmak, büyümek, dalgalanmak, fanfar, fanfar çalmak, gelişme, gelişmek, gösteriş, gösterişli hareket, güzelleşmek, sağlıklı olmak, sallama, sallamak, savrulmak, savurma, sergilemek, süs, süslemek, süslü konuşmak, süslü söz, tören borusu, yıldızı parlamak
  • flourishing:bayındır, gelişmekte olan, iyi giden, mamur
  • floury:un gibi, unlu
  • flout:alay etmek, burun kıvırmak, küçümsemek, takmamak
  • flouted:alay etmek, burun kıvırmak, küçümsemek, takmamak
  • flow:adet, akan miktar, akıcı olmak, akıcılık, akım, akın, akıntı, akış, akmak, aybaşı, basmak, bastırmak, cereyan, debi, dökülmek, dolaşmak, kabarma, met, met halinde olmak, regl, süzülmek, taşmak, yükselmek
  • flowed:akıcı olmak, akmak, basmak, bastırmak, dökülmek, dolaşmak, met halinde olmak, süzülmek, taşmak, yükselmek
  • flower:açılmak, bahar, çiçek, çiçek açma, çiçek açmak, çiçeklenmek, gelişmek, olgunlaşmak, seçkin şey, şeref, serpilmek, süs
  • flowered:çiçek desenli, çiçekli
  • flowering:çiçeği bol, çiçek açan, çiçekli, parlak dönem
  • flowerpot:saksı
  • flowers:açılmak, bahar, çiçek, çiçek açma, çiçek açmak, çiçeklenmek, gelişmek, olgunlaşmak, seçkin şey, şeref, serpilmek, süs
  • flowery:çiçek desenli, çiçeklerle kaplı, çiçekli, çiçeksi, süslü
  • flowing:akan, akıcı, akma, dalgalı, dökümlü, kolay, kullanışlı
  • flowmeter:debi ölçer
  • flows:adet, akan miktar, akıcı olmak, akıcılık, akım, akın, akıntı, akış, akmak, aybaşı, basmak, bastırmak, cereyan, debi, dökülmek, dolaşmak, kabarma, met, met halinde olmak, regl, süzülmek, taşmak, yükselmek
  • flu:grip
  • flub:falso, gaf, gaf yapmak, pot kırmak
  • flubdub:boş lâf, palavra, saçmalık, safsata
  • fluctations:bocalama, dalgalanma, değişip durma, kararsızlık, oynama, tereddüd
  • fluctuate:bocalamak, dalgalanmak, düzensiz hareket etmek, inip çıkmak, kararsız olmak
  • fluctuating:bocalayan, dalgalanan, inip çıkan, kararsız
  • fluctuation:bocalama, dalgalanma, değişip durma, kararsızlık, oynama, tereddüd
  • flue:baca, baca deliği, bir tür balık ağı, borulu org, ince tüy, kırpıntı
  • fluency:akıcı anlatım, akıcılık
  • fluent:akıcı, düzgün, sürükleyici
  • fluently:akıcı biçimde, bülbül gibi, düzgün olarak, pürüzsüz
  • fluff:ayva tüyü, berbat etmek, bozmak, fıstık, hata, işveli kadın, kabartmak, kötü atılım, söyleyeceği sözü unutmak, tüy, tüy döküntüsü, yüzüne gözüne bulaştırmak
  • fluffy:gösterişsiz, iddiasız, kabarık, tüy gibi yumuşak, yumuşacık
  • fluid:akıcı, akıcı madde, akışkan, değişken, istikrarsız, sıvı
  • fluidity:akıcılık, akışkanlık, değişkenlik, istikrarsızlık
  • fluids:akıcı madde, sıvı
  • fluke:balina kuyruğu, beklenmedik başarı, dil balığı, ok damağı, şans, şans eseri, sondaj kepçesi, sürpriz, yassı balık, zıpkın ucu
  • flukey:dönek, kararsız, şans, şansa bağlı, tesadüf
  • fluky:dönek, kararsız, şans, şansa bağlı, tesadüf
  • flume:kanal, kanalla su taşımak, suyolu, suyolu yapmak
  • flummery:anlamsız kompliman, boş lâf, palavra, unlu bir tatlı, yaltaklanma, yulaf ezmeli yemek
  • flummox:afallatmak, çuvallatmak, şaşırtmak
  • flummoxed:afallatmak, çuvallatmak, şaşırtmak
  • flump:güm, güm diye bırakmak, pat, pat diye düşmek
  • flump!:güm!, pat!
  • flung:ani hareket etmek, atılmak, atmak, fırlamak, fırlatmak, girişmek, savurmak
  • flunk:başarısız olma, başarısız olmak, çakmak, kalma, kalmak, okuldan almak, sınıfta bırakmak, sınıfta kalma
  • flunkey:dalkavuk, evet efendimci, uşak
  • flunkeyism:dalkavukluk, yaltakçılık
  • flunky:dalkavuk, evet efendimci, uşak
  • flunkyism:dalkavukluk, yaltakçılık
  • fluor:kalsiyum flüorürü
  • fluoresce:floresan ışığı yaymak, flüorışı elde etmek
  • fluorescence:floresan, flüorışı
  • fluorescent:floresan
  • fluoride:florür, fluorür
  • fluorine:florin, fluor
  • fluorite:florit, flüorit
  • fluoroscope:fluoroskop, röntgen perdesi
  • fluorspar:kalsiyum floriti
  • flurried:heyecanlanmış, telaşlı
  • flurry:ani rüzgâr, balinaların ölüm mücadelesi, bora, herkesi saran ani his, heyecan, iki ayağını bir pabuca sokmak, kısa ve şiddetli yağış, sağanak, telaş, telaşlandırmak
  • flushed:boşlukları doldurup sıvamak, coşturmak, düzlemek, fışkırmak, heyecanlandırmak, heyecanlanmak, kaçırmak, kanatlanıp uçmak, sifonu çekmek, uçmak, yüzü kızarmak, yüzü kızartmak
  • flusher:lağım temizleme düzeni, lağımcı, sifon
  • fluster:bocalamak, heyecanlanmak, iki ayağını bir pabuca sokmak, sarhoş etmek, telaşlandırmak, telaşlanmak
  • flute:farbala, fitil, flüt, flüt çalmak, flüt ile seslendirmek, flütçü, oluk, pli, pli yapmak, yiv, yiv açmak
  • fluted:flütle seslendirilmiş, yivli
  • fluting:flüt çalma, pli, yiv şeklinde süs
  • flutist:flütçü
  • flutter:çarpıntı, çarpıntılı olmak, çırpınma, çırpınmak, dalgalanmak, düzensiz hareket etmek, heyecan, kanat çırpmak, küçük oynama, pırpır etme, pırpır etmek, telaş, titremek
  • fluttering:çarpıntılı olmak, çırpınmak, dalgalanmak, düzensiz hareket etmek, kanat çırpmak, pırpır etmek, titremek
  • fluvial:nehir, nehirde yaşayan, nehirle ilgili
  • flux:akı, akıntı, akış, akma, değişip durma, met, yükselme
  • fluxional:değişen, değişken, kararsız
  • fly:açıkgöz, atılmak, atlayarak aşmak, ayar dişlisi, çadır perdesi, dalgalanmak, firar etmek, havalanmak, kaçmak, kiralık araba, olta sineği, pantolonun ön yırtmacı, saçılmak, savrulmak, sinek, uçakla gitmek, uçma, uçmak, uçurmak, uçuş, uçuşmak, uyanık, üzerinden atlamak
  • flyaway:hoppa, kalkışa hazır, rüzgârla uçuşan, uçuşan
  • flyblow:sinek yumurtası
  • flyblown:bozuk, bozulmuş, kokmuş, kötü durumda, sineklenmiş
  • flyby:alçaktan uçuş, gösteri uçuşu
  • flycatcher:sinek kâğıdı, sinek yiyen, sinekçil
  • flyer:pilot, uçan
  • flyers:pilot, uçan
  • flying:acele, dalgalanan, geçici, havacılık, hızla geçen, kısa, savrulan, uçak kullanma, uçan, uçma, uçuş
  • flyover:uçarak üzerinden geçmek, üzerinden geçmek
  • flypaper:sinek kâğıdı
  • flypast:geçit resmi, gösteri uçuşu
  • flyswatter:sinek raketi, sineklik
  • flywheel:çark, volan
  • foal:doğurmak, sıpa, tay, yavrulamak
  • foaling:doğurmak, yavrulamak
  • foam:köpük, köpürmek, köpürtmek, sünger
  • foaming:köpüren, köpürme
  • foamy:köpüklü
  • fob:hile ile satmak, kazıklamak, köstek, saat cebi, yutturmak
  • focal:merkez, odak, odaksal
  • focalize:odağı ayarlamak, odaklamak
  • fo’c’sle:baş kasarası, üst ön güverte
  • fo’c’s’le:baş kasarası, üst ön güverte
  • focus:bir noktada toplamak, dikkati toplayan şey, odağı ayarlamak, odak, odak noktası, odaklamak
  • focused:bir noktada toplamak, odağı ayarlamak, odaklamak
  • focuses:bir noktada toplamak, dikkati toplayan şey, odağı ayarlamak, odak, odak noktası, odaklamak
  • focusing:odaklanma
  • focussed:bir noktada toplamak, odağı ayarlamak, odaklamak
  • focussing:odaklanma
  • fodder:kuru ot, saman, yem, yem vermek, yemlemek
  • foddering:yem vermek, yemlemek
  • foe:düşman, hasım, rakip
  • foes:düşman, hasım, rakip
  • foetal:cenin, cenine ait
  • foetid:kokmuş, kokuşmuş, pis kokulu
  • foetus:cenin, dölüt
  • fog:bulanıklık, donuklaştırmak, duman, karartı, karartmak, pus, sis, sis basmak, sis kaplamak
  • fogey:eski kafalı kimse
  • fogeyish:demode, eski kafalı, modası geçmiş
  • fogged:donuklaştırmak, karartmak, sis basmak, sis kaplamak
  • foggier:belirsiz, bulanık, dumanaltı, dumanlı, karanlık, mahmur, sersem, sisli
  • fogginess:belirsizlik, sisli olma
  • foggy:belirsiz, bulanık, dumanaltı, dumanlı, karanlık, mahmur, sersem, sisli
  • fogy:eski kafalı kimse
  • fogyish:demode, eski kafalı, modası geçmiş
  • foible:boş yere meziyet sayılan taraf, zaaf, zayıf yön
  • foil:bozmak, engellemek, eskrim kılıcı, folyo, folyo döşemek, folyo ile sarmak, itmek, kıyas edilen örnek, meç, önlemek, sır
  • foiled:bozmak, engellemek, folyo döşemek, folyo ile sarmak, itmek, önlemek
  • foiling:bozmak, engellemek, folyo döşemek, folyo ile sarmak, itmek, önlemek
  • foist:mal kaçırmak, sokuşturmak, yamamak, yüklemek, yutturmak
  • foisting:mal kaçırmak, sokuşturmak, yamamak, yüklemek, yutturmak
  • fold:ağıl, ağıla kapamak, aile ocağı, büklüm, bükmek, bükülmek, cemaat, çırpmak, çökmek, kapanmak, kat, katlama, katlamak, kavuşturmak, kilise, kıvırmak, kıvrım, pli, sarmak, sürü, yuva
  • foldaway:katlanıp kaldırılabilen, katlanır, portatif
  • folded:katlanmış, kıvrık
  • folder:broşür, dosya, katlamacı, kırma makinesi, klâsör
  • folding:açılır kapanır, çiftkanatlı, katlama, katlanan, katlanır, portatif
  • foliaceous:yaprak biçiminde, yapraklı, yapraksı
  • foliage:ağaç yaprakları, yapraklar, yeşillik
  • foliaged:yapraklarla süslü, yapraklı
  • foliate:bol yapraklı, yaprak haline getirmek, yapraklanmak, yapraklarla süslemek
  • foliated:yaprak haline getirmek, yapraklanmak, yapraklarla süslemek
  • folio:büyük boy daktilo kâğıt, büyük boy kitap, karşılıklı iki sayfa, katlanmış kâğıt, yaprak
  • folk:ahali, halk, halk müziği, insanlar, ırk, millet
  • folklore:folklor, halkbilim
  • folklorism:halkbilim
  • folks:arkadaşlar, ev halkı, insanlar, yakınlar
  • folksong:halk şarkısı, türkü
  • folksy:geleneksel, halk tipi, köy işi, samimi, teklifsiz
  • follice:bezcik, folikül, saç kökü, tek hücreli meyve
  • follicle:bezcik, folikül, saç kökü, tek hücreli meyve
  • follow:bilardoda bir vuruş, dinlemek, dolayı olmak, izlemek, sonra gelmek, sonucu olmak, sürdürmek, takip etmek, uymak
  • follower:baskıcı, havari, hayran, hizmetli, mürit, peyk, takipçi, taraftar, yandaş
  • followers:baskıcı, havari, hayran, hizmetli, mürit, peyk, takipçi, taraftar, yandaş
  • following:ardından, ertesi, hayran kitlesi, izleme, izleyen, müteakip, sonra, sonra gelen, sonraki, taraftarlar
  • follows:dinlemek, dolayı olmak, izlemek, sonra gelmek, sonucu olmak, sürdürmek, takip etmek, uymak
  • followup:faydalanma, izleme, peşinden gitme, sonraki, takip, takip eden, takip etme, tamamlayıcı, tamamlayıcı tedavi
  • folly:aptalca davranış, aptallık, çılgınlık, dekor için yapılmış yapı, delilik
  • foment:fesat çıkarmak, kışkırtmak, sıcak kompres yapmak
  • fomentation:kışkırtma, sıcak kompres, tahrik
  • fomenter:hizipçi, kışkırtıcı, tahrikçi
  • fomenting:fesat çıkarmak, kışkırtmak, sıcak kompres yapmak
  • fond:abartılı, aşırı, düşkün, pervasız, seven
  • fondant:fondan, şekerleme
  • fondle:okşamak, sevmek
  • fondling:okşamak, sevmek
  • fondly:aptalca, aşırı severek, severek
  • fondness:düşkünlük, muhabbet, şefkât, sevgi, tercih
  • fondue:eritme peynir yemeği, fondü
  • font:kaynak, lâmbanın gaz haznesi, memba, pınar, vaftiz su kabı
  • fontanel:bıngıldak
  • fontanelle:bıngıldak
  • food:besin, gıda, yem, yemek, yiyecek, yiyecekler
  • foods:besin, gıda, yem, yemek, yiyecek, yiyecekler
  • foodstuff:gıda maddesi, yiyecek maddesi
  • fool:akılsız, aptal, budala, eğlenmek, enayi, enayi yerine koymak, gülünç duruma sokmak, kandırmak, maskara, maskaraya çevirmek, meyve ve süt tatlısı, oyalanmak, şaka yapmak, salak, soytarı, vakit geçirmek
  • fooled:eğlenmek, enayi yerine koymak, gülünç duruma sokmak, kandırmak, maskaraya çevirmek, oyalanmak, şaka yapmak, vakit geçirmek
  • foolery:aptalca davranış, aptallık, delilik, maskaralık
  • foolhardiness:çılgınlık, delice cesaret
  • foolhardy:cesur, çılgın, gözükara
  • fooling:ahmaklık, aptallık, muziplik, yaramazlık
  • foolish:ahmak, akılsız, aptal, aptalca, enayi, gülünç, saçma, sersem
  • foolishly:ahmakça, akılsızca, aptalca, enayice, saçma sapan
  • foolishness:ahmaklık, aptallık, budalalık, enayilik
  • foolproof:basit, güvenli, sağlam
  • fools:akılsız, aptal, budala, eğlenmek, enayi, enayi yerine koymak, gülünç duruma sokmak, kandırmak, maskara, maskaraya çevirmek, meyve ve süt tatlısı, oyalanmak, şaka yapmak, salak, soytarı, vakit geçirmek
  • foolscap:büyük boy kâğıt
  • foot:adım, ayak, ayak kısmını örmek, çıkarmak, dip, etek, hesaplamak, ödemek, piyade, piyade birliği, uyak
  • footage:foot hesabıyla ölçü, foot ölçüsü
  • football:futbol, futbol topu
  • footballer:futbolcu
  • footboy:çırak, komi
  • footbrake:ayak freni
  • footbridge:üst geçit, yaya köprüsü
  • footed:ayaklı
  • footer:futbol
  • footfall:ayak sesi
  • footgear:ayak giyecekleri, ayakkabılar, çoraplar
  • foothill:bayır, dağ eteği
  • foothills:dağ eteğindeki tepeler
  • foothold:ayak basacak sağlam yer, tutunma noktası
  • footing:ayak basacak sağlam yer, durum, esas, temel, tutunma noktası, yer
  • footle:ahmaklık, aptalca konuşmak, aptallık, aylaklık etmek, boşa harcamak, oyalanmak, saçmalık
  • footless:asılsız, ayaksız, temelsiz, yararsız
  • footlights:sahne ışıkları, sahne önündeki ışıklar, tiyatro mesleği
  • footling:aptalca, değersiz, önemsiz, ufak tefek
  • footloose:başıboş, kayıtsız, serbest
  • footlose:başıboş, kayıtsız, serbest
  • footman:piyade neferi, uşak
  • footmark:ayak izi
  • footmen:piyade neferi, uşak
  • footnote:dipnot
  • footpad:haydut, yaya dolaşan haydut
  • footpath:kaldırım, keçi yolu, patika
  • footpaths:kaldırım, keçi yolu, patika
  • footprint:ayak izi, iz
  • footrace:koşu, yaya yarışı
  • footrest:ayak dayayacak yer
  • foots:posa, telve, tortu
  • footsore:ayakları ağrımış, ayakları şişmiş
  • footstep:adım, ayak sesi, basamak
  • footsteps:adım, ayak sesi, basamak
  • footstool:ayak iskemlesi, tabure
  • footway:kaldırım, yaya geçidi
  • footwear:ayak giyecekleri, ayakkabı, çorap
  • footwork:ayak hakimiyeti, ayak işi
  • foozle:beceriksizce yapmak, beceriksizlik, yüzüne gözüne bulaştırmak
  • fop:züppe
  • foppish:züppece
  • for:amacıyla, çünkü, doğru, dolayı, göre, için, karşı, nedeniyle, sebebiyle, uygun, yarayan, yönünde, zira
  • forage:araştırmak, baskın, baskın yapmak, didiklemek, eşelemek, hücum, yağmalamak, yem, yiyecek, yiyecek aramak, yiyecek peşinde koşma
  • foraging:yem arama, yiyecek arama
  • foray:akın, atılım, baskın, basmak, çapul, yağma, yağma etmek, yağmalamak
  • forbade:engel olmak, menetmek, olanak vermemek, yasaklamak
  • forbear:ata, ced, hoşgörülü olmak, kaçınmak, kendini tutmak, sabretmek, sakınmak, vazgeçmek
  • forbearance:hoşgörü, kaçınma, sabır, sakınma, tolerans
  • forbearing:hoşgörülü olmak, kaçınmak, kendini tutmak, sabretmek, sakınmak, vazgeçmek
  • forbid:engel olmak, menetmek, olanak vermemek, yasaklamak
  • forbidden:yasak, yasaklanmış
  • forbidding:çekilmez, ciddi, haşin, korkutucu, riskli, sert, tehlikeli, vahim
  • force:baskı, baskı yapmak, birlik, çabuklaştırmak, etki, geçerlilik, güç, ırzına geçmek, kudret, kütle, kuvvet, mecbur etmek, nüfuz, serada yetiştirmek, şiddet, sıkıştırmak, yığın, yükseltmek, yürürlük, zor, zorlama, zorlamak
  • forced:mecbur, mecburi, zoraki, zorunlu
  • forcedly:mecburen, mecburi, zoraki, zorunlu
  • forceful:etkileyici, etkili, etkin, güçlü, kuvvetli, şiddetli
  • forcefulness:etki, etkinlik, güç, şiddet
  • forcemeat:baharatlı kıyma, dolma içi, yoğurulmuş kıyma
  • forceps:forseps, maşa, pens
  • forces:güçler
  • forcible:etkili, zorla yapılan
  • forcibly:şiddetle, zorla
  • forcing:serada yetiştirme, turfanda yetiştirme
  • ford:nehrin sığ yeri, sığ yer, sığ yerden yürüyerek geçmek
  • fordable:sığ, yürüyerek geçilebilir
  • fording:sığ yerden yürüyerek geçmek
  • fore:baş taraf, ön, önde, öndeki, pruva
  • fore!:dikkat!
  • forearm:kolun ön kısmı, önceden silahlamak
  • forearmed:önceden silahlamak
  • forebear:ata, ced
  • forebears:ata, ced
  • forebode:belirtisi olmak, içine doğmak, önceden haber vermek, önceden sezmek
  • foreboding:içine doğma, önsezi
  • forecast:tahmin, tahmin etmek, tasarlamak
  • forecasted:tahmin etmek, tasarlamak
  • forecaster:tahminci
  • forecasting:tahmin etmek, tasarlamak
  • forecastle:baş kasarası, üst güverte
  • forecasts:tahmin, tahmin etmek, tasarlamak
  • foreclose:menetmek, önlemek, zamanından önce yapmak
  • foreclosure:cebri icra, ipotekli malın haczi, rehine el koyulması
  • forecourt:avlu
  • foredoom:başarısız olacağı belli olmak
  • foredoomed:başarısızlığa mahkum
  • forefather:ata, ced
  • forefinger:işaret parmağı
  • forefront:ön plan, ön saf, ön taraf
  • forego:bırakmak, önce gelmek, önceden gitmek, vazgeçmek
  • foregoing:önceki, yukarıdaki
  • foregone:bırakmak, önce gelmek, önceden gitmek, vazgeçmek
  • foreground:ön plan
  • forehand:atın boynu ve omuzları, sağ vuruş
  • forehead:alın
  • foreign:dış, yabancı
  • foreigner:ecnebi, yabancı
  • foreigners:ecnebi, yabancı
  • foreignness:ecnebilik, yabancılık
  • forejudge:önyargıda bulunmak
  • foreknow:önceden bilmek
  • foreknowledge:önbilgi, önceden bilme
  • foreland:burun, çıkıntı
  • foreleg:kol, önayak
  • forelock:kâkül, perçem
  • foreman:jüri sözcüsü, kolbaşı, ustabaşı
  • foremast:pruva direği
  • foremost:baş, başta, en önemli, ilkönce, önde gelen
  • forename:isim, ön ad
  • forenoon:öğleden evvel
  • forensic:adli, mahkemeye ait
  • foreordain:alnına yazmak, önceden kısmet etmek
  • foreordination:alın yazısı, kader, kısmet, nasip
  • forepart:ön taraf
  • forerst:ağaçlandırmak, orman, ormanlaştırmak
  • forerunner:ata, cet, haberci, müjdeci
  • forerunners:ata, cet, haberci, müjdeci
  • foresee:geleceği görmek, ileriyi görmek, önceden görmek
  • foreseeable:sezilebilen, tahmin edilebilen
  • foreseeing:geleceği görmek, ileriyi görmek, önceden görmek
  • foreseen:geleceği görmek, ileriyi görmek, önceden görmek
  • foreshadow:belirtisi olmak, önceden göstermek
  • foreshadowing:belirtisi olmak, önceden göstermek
  • foreshore:suların çekildiği kıyı
  • foreshorten:yanında küçük göstermek, yanındakini küçük göstermek
  • foresight:arpacık, basiret, öngörü, önlem, önsezi, sağduyu, sağgörü, tedbir
  • foreskin:penisin ucundaki deri, sünnet derisi
  • forest:ağaçlandırmak, orman, ormanlaştırmak
  • forestall:önce davranmak, önceden yapmak, önlemek, önüne geçmek, stoklamak
  • forestalling:önce davranmak, önceden yapmak, önlemek, önüne geçmek, stoklamak
  • forested:ormanlı, ormanlık
  • forester:korucu, orman sakini, ormancı
  • forestfly:atsineği
  • forestry:orman, ormancılık, ormanlık
  • foretaste:önceden alınan tat, önceden tatma
  • foretell:gaipten haber vermek, kehanette bulunmak, mek, önceden haber vermek
  • foretelling:gaipten haber verme
  • forethought:geleceği görme, önlem, önsezi, sağduyu, sağgörü, tedbir
  • forethoughtful:düşünceli, ihtiyatlı, önsezili, sağduyulu, tedbirli
  • foretoken:belirti, işaret
  • foretold:gaipten haber vermek, kehanette bulunmak, mek, önceden haber vermek
  • foretop:pruva
  • forever:daima, devamlı, durmadan, ebediyen, sonsuza dek
  • forevermore:daima, sonsuza dek
  • forewarn:ikaz etmek, uyarmak
  • forewarning:ikaz etmek, uyarmak
  • forewoman:baş kalfa kadın, jüri sözcüsü kadın
  • foreword:önsöz
  • forfeit:bedel, ceza, ceza olarak kaybetme, ceza olarak kaybetmek, ihmalden dolayı kaybedilen şey, kaybetmek, kayıp, zarar
  • forfeited:ceza olarak kaybetmek, kaybetmek
  • forfeiture:hakkın kaybedilmesi, kaybedilen şey
  • forgather:toplanmak
  • forge:biçim vermek, demir dövmek, demirci ocağı, demirhane, dövmek, düzenlemek, işlemek, nalbant dükkânı, oluşturmak, sahtesini yapmak, uydurmak
  • forgeable:dövülebilir, işlenebilir
  • forged:dövme, kalp, sahte
  • forger:demirci, imza taklit eden kimse, kalpazan, mucit, sahteci, sahtekâr, taklitçi
  • forgery:imza taklidi, kalpazanlık, sahte imza, sahte şey, sahtecilik, sahtekârlık
  • forget:hatırından çıkmak, ihmal etmek, unutmak
  • forgetful:ihmalci, ihmalkâr, kayıtsız, unutkan
  • forgetfulness:ihmal, kayıtsızlık, unutkanlık
  • forgettable:hatırlanması zor, unutulabilir
  • forgetting:unutma
  • forging:biçim vermek, demir dövmek, dövmek, düzenlemek, işlemek, oluşturmak, sahtesini yapmak, uydurmak
  • forgivable:affedilebilir, bağışlanabilir
  • forgive:affetmek, bağışlamak, kusuruna bakmamak, silmek
  • forgiveness:af, affetme, bağışlayıcılık
  • forgiving:af, affeden, bağışlayan, bağışlayıcı, hoşgörülü, kin beslemeyen
  • forgo:bırakmak, vazgeçmek, yoksun bırakmak
  • forgoing:bırakmak, vazgeçmek, yoksun bırakmak
  • forgotten:unutulmuş
  • fork:ayrılmak, bellemek, çatal, çatal biçimi vermek, çatalla kaldırmak, çatallaşmak, çatallı bel, yaba
  • forked:çatal, çatal biçiminde, çatallı
  • forking:ayrılmak, bellemek, çatal biçimi vermek, çatalla kaldırmak, çatallaşmak
  • forks:ayrılmak, bellemek, çatal, çatal biçimi vermek, çatalla kaldırmak, çatallaşmak, çatallı bel, yaba
  • forlorn:ıssız, kimsesiz, perişan, terkedilmiş, ümitsiz
  • form:beden, biçim, biçim almak, biçimlendirmek, davranış, düzenlemek, form, kalıp, karakter, kurmak, model, oluşturmak, şekil, şekil almak, şekil vermek, şekillendirmek, şekillenmek, sınıf, sıra, tarz, tavır, vücut, yapı, yöntem
  • formal:biçimsel, düzgün, gece elbisesi, geleneklere göre, kanuna göre, muntazam, resmi, tuvalet
  • formaldehyde:formaldehit
  • formalin:formalin, karınca asidi
  • formalise:biçimlemek, resmileştirmek, şekillendirmek
  • formalising:biçimlemek, resmileştirmek, şekillendirmek
  • formalism:biçimcilik, şekilcilik
  • formalist:formalist, formaliteci, şekilci
  • formalities:formalite, resmiyet, tören, usul
  • formality:formalite, resmiyet, tören, usul
  • formalization:resmileştirme
  • formalize:biçimlemek, resmileştirmek, şekillendirmek
  • formalized:biçimlemek, resmileştirmek, şekillendirmek
  • formalizing:biçimlemek, resmileştirmek, şekillendirmek
  • formally:biçimsel olarak, resmen, şeklen, usulen
  • format:biçim, boyut, format, kitap düzenlemesi, sayfa düzeni
  • formation:biçimlenme, düzen, formasyon, oluşturma, oluşum, yapım
  • formative:biçimlendirici, ek, gelişebilir, gelişme, geliştirici, oluşmaya ait, şekillendiren, sözcük kökünü geliştirebilir, takı
  • formed:biçim almak, biçimlendirmek, düzenlemek, kurmak, oluşturmak, şekil almak, şekil vermek, şekillendirmek, şekillenmek
  • former:biçimlendirici, eski, geçen, geçmiş, gövde, önceki, sabık, sınıf öğrencisi
  • formerly:eskiden, önceden, vaktiyle
  • formfitting:vücuda yapışan, vücudu saran
  • formic:formik, karınca
  • formicary:karınca yuvası
  • formicate:karıncalanmak
  • formication:karıncalanma
  • formidable:dişli, heybetli, korkunç, müthiş, tüyler ürpertici, zor, zorlu
  • forming:biçimlendirme, kalıplama, kurma, şekil verme, şekillendirme
  • formless:biçimsiz, şekilsiz
  • formula:boş ve anlamsız sözcükler, formül, mama, reçete
  • formulae:boş ve anlamsız sözcükler, formül, mama, reçete
  • formularization:formüle etme
  • formulary:formül kitapçığı, formüler, kodeks
  • formulate:açık ve kesin ifade etmek, formülleştirmek, hazırlamak
  • formulating:açık ve kesin ifade etmek, formülleştirmek, hazırlamak
  • formulation:açık ve kesin ifade, formüle etme, formülleştirme
  • fornicate:zina yapmak
  • fornication:evlilik dışı ilişki, zina
  • fornicator:zampara, zina eden kimse
  • fornicatress:zina eden kadın
  • forrader:ileri
  • forsake:bırakmak, terketmek, vazgeçmek
  • forsaken:ıssız, tenha, terkedilmiş
  • forsaking:bırakmak, terketmek, vazgeçmek
  • forsook:bırakmak, terketmek, vazgeçmek
  • forsooth:gerçekten, hakikaten
  • forswear:tövbe etmek, yemin etmek, yeminle inkâr etmek
  • forswearing:tövbe etmek, yemin etmek, yeminle inkâr etmek
  • fort:hisar, kale
  • forte:en iyi yaptığı şey, kişinin en güçlü tarafı, kuvetle, sesli
  • forth:başka, diğer, dışarı, ileri, sair
  • forthcoming:açık sözlü, cana yakın, çıkacak olan, dost, gelecek, hazır, konuşkan, önümüzdeki, yaklaşan
  • forthright:açık, dobra dobra, içten, samimi
  • forthwith:derhal, hemen
  • fortieth:kırkıncı, kırkta bir
  • fortification:esas, güçlendirme, istihkâm, kuvvetlendirme, takviye, temel
  • fortified:takviye edilmiş
  • fortifier:alkol, kuvvetlendirici madde, takviye
  • fortify:alkolle kuvvetlendirmek, canlandırmak, desteklemek, kuvvetlendirmek, takviye etmek
  • fortifying:alkolle kuvvetlendirmek, canlandırmak, desteklemek, kuvvetlendirmek, takviye etmek
  • fortissimo:çok hızlı, çok kuvvetli
  • fortitude:cesaret, dayanıklılık, metanet, tahammül
  • fortnight:iki hafta, onbeş gün
  • fortnightly:iki haftada bir, iki haftada bir çıkan dergi, onbeş günde bir, onbeş günlük
  • fortress:hisar, kale
  • fortuitous:geçici, rastlantı sonucu, tesadüfi
  • fortuitously:rastlantı eseri, tesadüfen
  • fortuity:rastlantı, tesadüf
  • fortunate:bahtı açık, hayırlı, şanslı, tâlihli, uğurlu
  • fortunately:allah’tan, bereket versin ki, çok şükür, iyi ki
  • fortune:baht, kader, kısmet, şans, servet, tâlih, uğur, zenginlik
  • fortuneless:bahtsız, parasız, şanssız
  • fortuneteller:falcı, falcı kadın
  • forum:forum, mahkeme, oturum, pazar yeri, toplantı
  • forwarder:gönderen, taşıma aracısı
  • forwarding:gönderme, nakliye, sevk, sevkiyat
  • forwardness:cüret, erken gelişme, hazır olma, hırs, ileriye gitme, ilerleme, küstahlık
  • forwards:ileri, ileriye, ileriye doğru, ileriye yönelik, öne
  • forwent:bırakmış, vazgeçmiş
  • forwhy:çünkü, neden, niçin
  • forworn:bitkin, yorgun
  • fosse:çukur, hendek
  • fossil:eski kafalı, eski kafalı kimse, fosil, fosilleşmiş, köhne, taşıl, taşlaşmış
  • fossilization:çağın gerisinde kalma, fosilleşme, taş kesilme
  • fossilize:çağın gerisinde kalmak, fosilleşmek, fosilleştirmek, taşlaştırmak
  • fossilized:çağın gerisinde kalmak, fosilleşmek, fosilleştirmek, taşlaştırmak
  • fossils:eski kafalı kimse, fosil, taşıl
  • fossorial:kazıcı, kazmaya uygun
  • foster:bakmak, beslemek, büyütmek, gayretlendirmek, teşvik etmek
  • fostering:bakmak, beslemek, büyütmek, gayretlendirmek, teşvik etmek
  • fosterling:evlatlık, manevi evlat, süt evlât
  • fought:dövüşmek, kavga etmek, mücâdele etmek, savaş vermek, savaşmak, savunmak, uğraşmak
  • foulard:fular, ince keten-ipek kumaş
  • fouled:bindirmek, bozmak, çarpmak, dolaştırmak, faul yapmak, karıştırmak, kirlenmek, kirletmek, pislenmek, tıkamak
  • fouling:bindirmek, bozmak, çarpmak, dolaştırmak, faul yapmak, karıştırmak, kirlenmek, kirletmek, pislenmek, tıkamak
  • foully:çirkince, iğrenç şekilde
  • foulmouthed:ağzı bozuk, küfürbaz
  • foulness:bozukluk, iğrençlik, kokuşmuşluk, pislik
  • found:dayandırmak, dayanmak, dökmek, kalıba dökmek, kurmak, temelini atmak
  • foundation:asıl, astar, esas, fondöten, korse, kurma, kuruluş, kurum, makyaj altı kremi, temel, tesis, vakıf
  • foundations:temeller
  • founded:kurulmuş, kuruluş tarihi
  • founder:batmak, boşa çıkmak, çökmek, dökümcü, kurucu, sakatlanmak, saplanıp kalmak, yıkılmak
  • foundering:batmak, boşa çıkmak, çökmek, sakatlanmak, saplanıp kalmak, yıkılmak
  • founders:batmak, boşa çıkmak, çökmek, dökümcü, kurucu, sakatlanmak, saplanıp kalmak, yıkılmak
  • founding:dayandırmak, dayanmak, dökmek, kalıba dökmek, kurmak, temelini atmak
  • foundling:sokak çocuğu, terkedilmiş çocuk
  • foundress:kadın kurucu, kurucu
  • foundry:dökümcülük, dökümhane
  • fount:kaynak, memba, pınar
  • fountain:çeşme, fıskiye, kaynak, memba, pınar
  • fountainhead:asıl, kaynak, pınar başı
  • fourfold:dört kat, dört misli
  • fourscore:seksen
  • foursome:dört kişilik grup, dörtlü
  • foursquare:dört köşe, kare, metin, oturaklı, sağlam, sıkı
  • fourth:do ile fa arasındaki aralık, dördüncü, dörtte bir
  • fourthly:dördüncü olarak
  • fowl:av kuşu, kümes hayvanı, kuş avlamak
  • fowler:avcı, kuş avcısı
  • fowling:av, kuş avı
  • fox:aldatmak, ekşimek, kurnaz, kurnazlık etmek, sararmak, tilki
  • foxed:sararmış
  • foxglove:yüksükotu
  • foxhole:siper, tilki ini
  • foxhunt:tilki avı
  • foxiness:kurnazlık
  • foxtrot:dört tempolu bir dans, fokstrot, fokstrot yapmak
  • foxy:kızıl kahverengi, kurnaz, sararmış, tilki gibi
  • foyer:fuaye, giriş salonu
  • fracas:gürültü, gürültülü kavga, kavga kıyamet, patırtı
  • fraction:bölme, bölüm, damıtık madde, kesim, kesir, parça
  • fractional:azıcık, kademeli, kesirlere ait, kesirli, kısmi, küçücük
  • fractionate:damıtmak, parçalara ayırmak
  • fractionating:damıtmak, parçalara ayırmak
  • fractionation:ayırma, damıtma
  • fractionize:kesirlere ayırmak
  • fractions:bölme, bölüm, damıtık madde, kesim, kesir, parça
  • fractious:aksi, dik kafalı, huysuz, inatçı, serkeş, ters
  • fractiousness:aksilik, dik kafalılık, huysuzluk, serkeşlik
  • fracture:çatlak, çatlamak, kırık, kırılma, kırılmak, kırma, kırmak
  • fractured:çatlak, kırık
  • fractures:çatlak, çatlamak, kırık, kırılma, kırılmak, kırma, kırmak
  • fracturing:çatlamak, kırılmak, kırmak
  • fragile:alıngan, çıtkırıldım, gevrek, ince, kırılabilir, kırılgan, kolay kırılır, narin
  • fragilities:gevreklik, incelik, kırılganlık, narinlik
  • fragility:gevreklik, incelik, kırılganlık, narinlik
  • fragment:bölüm, fragman, kırıntı, kısım, parça
  • fragmental:parçalar halinde, parçalardan oluşmuş, tamamlanmamış
  • fragmentary:bölük pörçük, kısım kısım, parçalar halinde, tamamlanmamış
  • fragmentation:parçalama, parçalanma
  • fragments:bölüm, fragman, kırıntı, kısım, parça
  • fragrance:güzel koku, ıtır, koku, mis
  • fragrant:güzel kokulu, hoş, kokulu, mis kokulu
  • frail:ahlaksız, çelimsiz, hafif, kolay kırılır, narin, tatsız, yavan, zayıf
  • frailness:hafiflik, narinlik, zayıflık
  • frailty:kolay kırılma, narinlik, zaaf, zayıflık
  • fraise:freze, siper kazığı
  • frambesia:sifilis benzeri bulaşıcı hastalık
  • frame:arka plân, beden, çamur atmak, çatı, çerçeve, çerçevelemek, düzenlemek, ifade etmek, iş çevirmek, iskelet, kare, komplo kurmak, kurmak, şasi, sera, tezgâh, uydurmak, yapı, yaradılış
  • framed:çerçeveli, iskeleti tamamlanmış, iskeletli
  • framer:çatısını oluşturan, çerçeveleme sistemi, kurucu, tasarlayan
  • frames:arka plân, beden, çamur atmak, çatı, çerçeve, çerçevelemek, düzenlemek, ifade etmek, iş çevirmek, iskelet, kare, komplo kurmak, kurmak, şasi, sera, tezgâh, uydurmak, yapı, yaradılış
  • framework:çatı, iskelet, kadro, sistem, yapı
  • framing:çamur atmak, çerçevelemek, düzenlemek, ifade etmek, iş çevirmek, komplo kurmak, kurmak, uydurmak
  • franc:frank
  • france:fransa
  • franchise:ayrıcalık, dokunulmazlık, hak, imtiyaz, muhafiyet, satış tekeli hakkı, üyelik
  • franchises:ayrıcalık, dokunulmazlık, hak, imtiyaz, muhafiyet, satış tekeli hakkı, üyelik
  • franciscan:fransisken mezhebinden olan kimse, fransisken mezhebine ait, fransisken rahibi
  • francophil:fransız hayranı, fransız hayranı kimse
  • francophile:fransız hayranı, fransız hayranı kimse
  • frangible:kırılabilir, kolay kırılır
  • frank:açık sözlü, dürüst, içi dışı bir, samimi, sözünü esirgemeyen, ücretsiz giden mektup, ücretsiz göndermek
  • frankfurter:baharatlı alman sosisi
  • frankincense:buhur, günlük
  • frankish:frenk, frenklere ait
  • frankly:açıkça, açıkçası, dobra dobra, doğrusu, dürüstçe, samimi olarak
  • frankness:açık sözlülük, açık yüreklilik, samimiyet
  • frantic:aşırı heyecanlanmış, boşuna, çıldırmış, çılgınca, hummalı, ümitsiz, zıvanadan çıkmış
  • frap:sıkı bağlamak
  • frappe:buzlu şerbet, frape, frappe
  • frater:manastır yemekhanesi
  • fraternal:kardeş, kardeş gibi, kardeşçe, kardeşlik
  • fraternity:birlik, dernek, kardeşlik, kardeşlik derneği, üniversite erkek öğrenci birliği
  • fraternization:arkadaşlık etme, dost olma
  • fraternize:dost olmak, dostça ilişki kurmak, kardeşçe davranmak
  • fraternizer:dost olmak, dostça ilişki kurmak, kardeşçe davranmak
  • fratricidal:kardeş katili, kardeşine karşı, kardeşini öldürme ile ilgili
  • fratricide:kardeş katili, kardeş katilliği
  • fraud:dolandırıcı, dolandırıcılık, hile, hilebaz, hilekâr, hilekârlık, numaracı kimse, sahtekâr, sahtekârlık
  • fraudulence:hilekârlık, sahtekârlık
  • fraudulency:hilekârlık, sahtekârlık
  • fraudulent:dolandırıcı, hilebaz, hilekâr, hileli, sahte, sahtekâr
  • fraught:dolu, endişe verici, rahatsız edici, yüklü
  • fray:aşındırmak, aşınmak, boynuz tüylerini dökmek, karışıklık, kavga, mücâdele, savaş, yıpranmak, yıpratmak
  • frayed:aşındırmak, aşınmak, boynuz tüylerini dökmek, yıpranmak, yıpratmak
  • fraying:yıpranma, yıpratma
  • frazzle:bitkin düşme, bitkinlik, eskimek, yıpranma, yıpranmak, yıpratmak, yormak, yorulma
  • frazzled:eskimek, yıpranmak, yıpratmak, yormak
  • freak:acayip, acayip yaratık, anormal, anormal şey, aşırı heyecanlandırmak, bağımlı, garip, heves, hilkat garibesi, kapris, maymun iştahlılık, meraklı, uyuşturucu bağımlısı
  • freaked:aşırı heyecanlandırmak
  • freaking:aşırı heyecanlandırmak
  • freakish:acayip, anormal, anormal hevesleri olan, garip, kaprisli, yaratık gibi
  • freaks:acayip yaratık, anormal şey, aşırı heyecanlandırmak, bağımlı, heves, hilkat garibesi, kapris, maymun iştahlılık, meraklı, uyuşturucu bağımlısı
  • freckle:benek, çil, çil çil yapmak, çillenmek, kusur
  • freckled:benli, çilli
  • freckles:benek, çil, çil çil yapmak, çillenmek, kusur
  • freeback:libero
  • freebooter:çapulcu, korsan, yağmacı
  • freed:azat edilmiş, kurtarılmış, serbest bırakılmış
  • freedom:açık sözlülük, bağımsızlık, fahri üyelik, hürriyet, irade, istiklâl, laubalilik, muafiyet, onursal üyelik, özgürlük, seçme hakkı
  • freedwoman:azat edilmiş köle
  • freehand:aletsiz, düzensiz, el yapımı, elle yapılmış, rasgele
  • freehanded:cömert, el yapımı, eli açık, elle yapılmış
  • freehearted:açık kalpli, açık yürekli, cömert, eli açık, samimi, serbest
  • freehold:mülk, mülkiyet hakkı
  • freeing:kurtarmak, muaf tutmak, salıvermek, serbest bırakmak, tahliye etmek
  • freelance:bağımsız çalışmak, bağımsız politikacı, bağımsız yazar, bağımsız yazara ait, paralı asker, serbest çalışmak
  • freelancer:bağımsız yazar
  • freeliver:boğazlı, bol bol yiyip içen, keyfine düşkün
  • freeloader:asalak, beleşçi, otlakçı
  • freely:bağımsız olarak, özgürce, rahat bir şekilde, serbestçe
  • freeman:azat edilmiş köle, libero, onursal hemşehri, özgür adam, serbest oyuncu
  • freemason:farmason, mason
  • freemasonry:farmasonluk
  • freer:açık, aletsiz, bağımsız, bedava, boş, doğal, hür, kısıtlanmamış, masrafsız, muaf, özgür, parasız, samimi, serbest, ücretsiz, vergiden muaf
  • freespoken:açık sözlü, sözünü esirgemeyen
  • freethinker:özgür düşünceli kimse
  • freeway:çevre yolu, ekspres yol, otoban
  • freewheel:pedal çevirmeden gitmek, serbest arka tekerlek
  • freewheeling:dikkatsiz, düşüncesiz, kaygısız, kayıtsız, serbest
  • freewill:hür irade, özgür irade
  • freeze:buz tutmak, buzlanmak, don, donakalmak, dondurmak, dondurucu olmak, dondurulma, donma, donmak, kırmak
  • freezer:buzdolabı, buzluk, derin dondurucu, dondurucu
  • freezing:buz gibi, çok soğuk, dondurma, dondurucu, donma, donma noktası, konjelasyon, soğuk
  • freight:göndermek, nakletmek, nakliye, navlun, taşıma, taşıma ücreti, yük, yüklemek
  • freightage:nakliye ücreti, yük taşıma
  • freighter:kargo uçağı, şilep, yük gemisi, yük gemisi işletmecisi, yük gönderen kimse
  • freighting:göndermek, nakletmek, yüklemek
  • french:fransa ile ilgili, fransız, fransızca, fransızca ile ilgili, fransızlar
  • frenchman:fransız erkeği
  • frenetic:çılgın, çılgınca, hummalı, şiddetli
  • frenzied:çılgın, çılgınca, coşkun, şiddetli
  • frenzy:aşırı sevinç, aşırılık, çıldırtmak, çılgınlık, coşkunluk, karışıklık, kendinden geçme, kudurma, kudurtmak, öfke, taşkınlık
  • frequency:frekans, sık sık olma, sıklık, titreşim sıklığı
  • frequent:dadanmak, devamlı, hızlı, sık, sık görülen, sık sık gitmek, sık sık olan
  • frequentative:tekrarlama bildiren, tekrarlama bildiren eylem
  • frequented:ayaküstü, işlek
  • frequenter:devamlı müşteri, müdavim
  • frequently:çoğu kez, çoğunlukla, sık sık, sıkça
  • fresco:fresk, fresk yapmak, nakış
  • freshen:canlandırmak, canlanmak, doğurmak, ferahlamak, serinlemek, sertleşmek, tazelemek, tazeleşmek, tazeleştirmek, zindeleşmek
  • fresher:birinci sınıf öğrencisi
  • freshet:akarsuyun taşması, denize dökülen akarsu
  • freshly:henüz, taze, taze taze, yeni
  • freshman:birinci sınıf öğrencisi
  • freshness:serinlik, tazelik
  • freshwater:denize alışkın olmayan, taşra, tatlısu, tatlısuda yaşayan
  • freswater:denize alışkın olmayan, taşra, tatlısu, tatlısuda yaşayan
  • fret:aşındırmak, aşınma, endişe, endişelendirmek, endişelenmek, eskitmek, kafesli süs, kemirmek, kenar süsü, kendi kendini yemek, kızmak, perde, sıkıntı, sinirlendirmek, üzmek, üzülmek, üzüntü, yenme, yıpratmak, yiyip bitirmek
  • fretful:aksi, huysuz, ters
  • fretsaw:kıl testere, oyma testeresi
  • fretted:aşındırmak, endişelendirmek, endişelenmek, eskitmek, kemirmek, kendi kendini yemek, kızmak, sinirlendirmek, üzmek, üzülmek, yıpratmak, yiyip bitirmek
  • fretting:aşındırmak, endişelendirmek, endişelenmek, eskitmek, kemirmek, kendi kendini yemek, kızmak, sinirlendirmek, üzmek, üzülmek, yıpratmak, yiyip bitirmek
  • fretwork:hasır işi, kafes işi, oyma işi
  • freudian:freud kuramlarına ait, freud yanlısı kimse
  • fri:cuma
  • friability:gevreklik, ufalanırlık
  • friable:gevrek, kolay dağılır, ufalanır
  • friar:katolik rahibi, keşiş
  • friary:manastır
  • fribble:boşa geçirmek, oyalanmak, tembellik etmek
  • fricassee:salçalı yemek yapmak, yahni pişirmek
  • fricative:frikatif, sürtünmeli sessiz harf
  • friction:anlaşmazlık, friksiyon, ovalama, ovma, ovuşturma, sürtme, sürtünme, sürtüşme
  • frictional:sürtme, sürtünme, sürtünme ile elde edilen
  • friday:cuma
  • fridge:buzdolabı
  • fried:kızarmış, kızartılmış, sarhoş, yağda kızarmış
  • friendless:arkadaşsız, dostu olmayan
  • friendliness:arkadaşlık, dostluk, samimiyet
  • friendly:arkadaş canlısı, arkadaşça, cana yakın, dostça, dostluk maçı, samimi, sıcak, sokulgan, yardımsever
  • friendship:arkadaşlık, dostça davranış, dostluk
  • frier:kızartmalık piliç, tava
  • friesian:frizye dili, frizye sığırı, frizyeli kimse
  • frieze:duvar süsü, friz, friz ile süslemek, kaba yün kumaş, şayak
  • frig:aylaklık etmek, boşa geçirmek, vakit öldürmek
  • frigate:firkateyn
  • frige:buzdolabı
  • frigging:aylaklık eden, vakit öldüren, zamanını boşa geçiren
  • fright:göndermek, nakletmek, nakliye, navlun, taşıma, taşıma ücreti, yük, yüklemek
  • frighten:dehşete düşürmek, korkutmak, ödünü patlatmak
  • frightened:dehşete düşmüş, korkmuş, ürkmüş
  • frightening:dehşet verici, korkunç, korkutma, korkutucu, ürkütücü
  • frightful:berbat, dehşetli, iğrenç, kocaman, korkunç, müthiş
  • frightfully:iğrenç bir biçimde, korkunç bir şekilde
  • frightfulness:dehşet, iğrençlik, korkunçluk
  • frigid:buz gibi, cinsel ilişkiden zevk almayan, çok soğuk, duygusuz, soğuk
  • frigidity:cinsel soğukluk, duygusuzluk, soğukluk
  • frigtening:dehşet verici, korkunç, korkutma, korkutucu, ürkütücü
  • frill:farbala, fırfır, fırfır yapmak, fırfırlı yaka, gösteriş, kırışmak, kırıştırmak, kıvırmak, manşet, saçak gibi tüyler, süs, volan
  • frilled:fırfır yapmak, kırışmak, kırıştırmak, kıvırmak
  • frills:faydasız süs
  • frilly:fırfırlı, süslü
  • fringe:kenarını bastırmak, perçem, pervaz, püskül, saçak, saçak takmak, saçak, perçem, püskül
  • fringed:kenarı bastırılmış, püsküllü, saçaklı
  • fringes:kenarını bastırmak, perçem, pervaz, püskül, saçak, saçak takmak, saçak, perçem, püskül
  • frippery:değersiz süs, gösterişli söz, süs
  • frisian:frizye dili, frizye ile ilgili, frizyeli, frizyeli kimse
  • frisk:koşuşmak, kuyyruk sallamak, oynamak, oynaşmak, üstünü aramak
  • friskiness:canlılık, oynaklık
  • frisking:koşuşmak, kuyyruk sallamak, oynamak, oynaşmak, üstünü aramak
  • frisky:oynak, oyuncu
  • fritter:boşa harcamak, etli ve sebzeli börek, israf etmek, parça parça doğramak, ziyan etmek
  • frivol:oyalanmak, vakit öldürmek
  • frivolity:anlamsızlık, ciddiyetsizlik, havailik, hoppalık
  • frivolous:adaleti yanıltıcı, anlamsız, boş, fingirdek, hafif, hoppa, uçarı
  • frizz:bukle, bukle olmak, cızırdayarak kızarmak, kıvırmak, kıvrılmak, kıvrım
  • frizzed:bukle olmak, cızırdayarak kızarmak, kıvırmak, kıvrılmak
  • frizzing:bukle olmak, cızırdayarak kızarmak, kıvırmak, kıvrılmak
  • frizzle:cızırdatarak kızartmak, cızırdayarak kızarmak, kıvırmak, kıvrılmak
  • frizzled:cızırdatarak kızartmak, cızırdayarak kızarmak, kıvırmak, kıvrılmak
  • frizzly:bukle bukle, kıvır kıvır, kıvırcık
  • frizzy:bukle bukle, kıvır kıvır, kıvırcık
  • frock:cüppe, cüppe giydirmek, dini göreve atamak, frak, geniş elbise, iş elbisesi, papazlığa atamak, redingot, rop
  • frog:fransız, iki başlı kas, ilik, kopça, kurbağa
  • frogman:dalgıç, kurbağa adam
  • frogmarch:kolunu arkaya bükerek götürmek, yaka paça götürmek
  • frogs:fransız, iki başlı kas, ilik, kopça, kurbağa
  • frolic:eğlence, eğlenmek, gülüp oynama, gülüp oynamak, muziplik, neşe, oyun
  • frolics:eğlence, eğlenmek, gülüp oynama, gülüp oynamak, muziplik, neşe, oyun
  • frolicsome:eğlence meraklısı, oynak, şen
  • from:beri, -dan, -den, -den beri, dolayı, itibaren, yüzünden
  • frond:eğreltiotu yaprağı, yaprak
  • front:alın, arsızlık, bakmak, cephe, cephesini düzenlemek, cüret, dönmek, karşı olmak, ön, ön taraf, öndeki, önderlik etmek, paravan kişi, paravan şirket, sima, utanmazlık, yol göstermek, yönelmek, yüz, yüzsüzlük
  • frontage:bina ile yol arasındaki arsa, cephe uzunluğu, ön cephe
  • frontal:alın, cepheden, mihrap örtüsü, ön
  • frontier:hudut, sınır, sınırda olan
  • frontiersman:sınır sakini, sınırda yaşayan kimse
  • frontispiece:cephe, kitabın başındaki resimli sayfa, yüz
  • frontlet:alın, alın bağı
  • frontline:cephe, cephede görevli
  • frosh:birinci sınıf öğrencisi
  • frost:ayaz, başarısızlık, buzlamak, buzlanmak, don, fiyasko, hayal kırıklığı, kırağı, kırağı çalmak, şekerleme ile kaplamak, soğuk davranış, soğuk davranmak, soğukluk
  • frostbite:donma, soğuk acıtması
  • frostbitten:don nedeniyle mahvolmuş, donmuş, kırağı çalmış
  • frosted:buzla kaplı, buzlu, donmuş, kırağı kaplı, şekerli beyaz karışım ile kaplı
  • frostiness:don, soğuk, soğukluk
  • frosting:buzlu yüz, şekerli beyaz karışım
  • frosty:ağarmış, ayaz, buz tutmuş, buzlu, dondurucu, donuk, kır, kırağı kaplı, mesafeli, soğuk
  • froth:boş lâf, köpük, köpük çıkarmak, köpürme, köpürmek, saçma
  • frothiness:köpürme, sinirden köpürme
  • frothing:köpük çıkarmak, köpürmek
  • frothy:boş, köpüklü, saçma
  • froufrou:hışırtı, şıklık taslama
  • froward:aksi, dik başlı, inatçı, serkeş, ters
  • frown:hoşgörmemek, hoşnutsuzluk belirten bakış, kaşlarını çatmak, kızma, sinir olma, somurtmak, surat asmak
  • frowning:çatık, endişe verici, hoşnutsuz, kaş çatma, kızgın, somurtma, ters
  • frowst:basık hava, havasız ortam
  • frowsty:basık, havasız, küf kokulu
  • frowsy:basık, kötü kokulu, küf kokulu, pasaklı, pis
  • frowzy:basık, kötü kokulu, küf kokulu, pasaklı, pis
  • frozen:değişmez, donakalmış, dondurulmuş, donmuş, kesin, soğuk
  • fructification:dölleme, meyve verme, üreme organları
  • fructify:meyve vermek, meyve vermesini sağlamak, verim sağlamak
  • frugal:alçakgönüllü, basit, bol olmayan, idareli, kanaatkâr, sade, tutumlu
  • frugality:kanaatkârlık, sadelik, tutumluluk
  • frugally:basit, sade, tutumlu bir şekilde
  • fruit:ahbap, döl, homoseksüel, ibne, kâr, meyve, nonoş, semere, sonuç, tohum kapsülü, ürün, yayar, yemiş
  • fruitcake:çatlak kimse, meyveli pasta, tuhaf tip
  • fruiterer:manav, meyveci
  • fruitful:bereketli, kazançlı, meyvesi bol, verimli
  • fruitfulness:bereket, verimlilik
  • fruitiness:meyve tadı, meyve tadında olma
  • fruition:amacına ulaşma, muradına erme, ürün verme
  • fruitless:faydasız, kısır, meyve vermeyen, sonuçsuz, verimsiz
  • fruits:ahbap, döl, homoseksüel, ibne, kâr, meyve, nonoş, semere, sonuç, tohum kapsülü, ürün, yayar, yemiş
  • fruity:iğrenç derecede imalı, meyve tadında, meyveli, meyvemsi, tatlı, tınlayan
  • frump:kocakarı, rüküş yaşlı kadın
  • frumpish:derbeder, eski moda giysili, kılıksız, rüküş
  • frustrate:boşa çıkarmak, engel olmak, hayal kırıklığına uğratmak, işini bozmak, önlemek, yıldırmak
  • frustrated:amacına ulaşamamış, boşuna didinmiş, engellenmiş, hakkı yenmiş, hayal kırıklığına uğramış, yılmış
  • frustrating:asap bozucu, boşa çıkaran, engelleyici, sinir bozucu, yıldırıcı
  • frustration:boşa çıkma, düş kırıklığı, hüsran, işini bozma, önleme
  • fry:çoluk çocuk, kızartılmış yiyecek, kızartma, kızartmak, önemsiz şey, solda sıfır, yağda kızarmak, yavru balık
  • fryer:aşçı, kızartmalık piliç, tava
  • frying:kızartma
  • fuchsia:küpe çiçeği
  • fuck:becermek, berbat etmek, cinsel ilişki, düzmek, düzüşmek, içine etmek, ilişkiye girmek, sikme, sikmek
  • fuck!:siktir!
  • fucked:becermek, berbat etmek, düzmek, düzüşmek, içine etmek, ilişkiye girmek, sikmek
  • fucker:adam, beceren kimse, herif, siken kimse
  • fucking:allah’ın belâsı, aşırı, kahrolası, rezil, şiddetli
  • fuckup:berbat etmek, boketmek, içine etmek, rezil etmek
  • fuddle:çakırkeyif olma, çakırkeyif yapmak, şaşırtmak, şaşkınlık, sersemletmek, sersemlik, zihnini karıştırmak
  • fuddled:çakırkeyif, kafası dumanlı, sersemlemiş
  • fudge:abartmak, baştan savma yapmak, boş lâf, geçiştirmek, saçma, taklidini yapmak, uydurmak, uyduruk kaydırık yapmak, yarım yamalak yapmak
  • fuel:benzin, benzin doldurmak, yakacak, yakıt, yakıt almak, yakıt sağlamak
  • fueling:benzin doldurmak, yakıt almak, yakıt sağlamak
  • fuels:benzin, benzin doldurmak, yakacak, yakıt, yakıt almak, yakıt sağlamak
  • fug:ağır hava, havasız ortam
  • fugacious:geçici, kısa ömürlü, uçucu
  • fuggy:ağır havalı, havasız
  • fugitive:çabuk geçen, firari, geçici, kaçak, kaçan, kısa ömürlü, mülteci
  • fugleman:lider, politik lider
  • fugue:füg, füg bestelemek, füg icra etmek
  • fuhrer:diktatör, lider
  • fulcrum:dayanak, dayanma noktası, destek noktası
  • fulfil:bitirmek, gidermek, karşılamak, tamamlamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • fulfill:bitirmek, gidermek, karşılamak, tamamlamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • fulfilled:bitirmek, gidermek, karşılamak, tamamlamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • fulfilling:bitirmek, gidermek, karşılamak, tamamlamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • fulfillment:tamamlama, yapma, yerine getirme
  • fulfilment:tamamlama, yapma, yerine getirme
  • fulgent:görkemli, parlak
  • fulgurant:ışıl ışıl, parlak, şimşek gibi parlayan
  • full:balıketi, bol, dolu, dolu şey, doluluk, elinden gelenin en iyisi, etine dolgun, geniş, meşgul, öz, son, son had, tam, tok, yıkayıp büzmek, yıkayıp çektirmek
  • fullback:bek oyuncu
  • fullblooded:güçlü, özbeöz, safkan
  • fuller:balıketi, bol, dolu, elinden gelenin en iyisi, etine dolgun, geniş, meşgul, öz, son, tam, tok
  • fullfill:bitirmek, gidermek, karşılamak, tamamlamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • fullfillment:tamamlama, yapma, yerine getirme
  • fulling:yıkayıp büzmek, yıkayıp çektirmek
  • fullness:bolluk, çokluk, dolgunluk, doluluk, doymuşluk, şişmanlık, tokluk
  • fully:bütünüyle, dört dörtlük, enine boyuna, etraflıca, iyice, tam, tam olarak, tamamen, tamı tamına, uzun uzadıya
  • fulmar:kutup fırtına kuşu
  • fulminate:ateş püskürmek, parlamak, patlamak, verip veriştirmek, yasaklama getirmek
  • fulminating:ateş püsküren, birden gelişen, patlama, patlayan, patlayıcı
  • fulmination:ateş püskürme, infilak, patlama, sövüp sayma
  • fulness:bolluk, çokluk, dolgunluk, doluluk, doymuşluk, şişmanlık, tokluk
  • fulsome:aşırı, bıktırıcı, dalkavukça, mide bulandırıcı, tiksindirici
  • fulvous:kızılımsı sarı, koyu sarı
  • fumble:becerememe, beceriksizce atak, beceriksizce yapmak, bozmak, el yordamıyle aramak, topu düşürme
  • fumbler:beceriksiz kimse
  • fumbling:beceriksiz, beceriksizce yapılan, el yordamıyla yapılan
  • fume:burnundan solumak, duman, duman çıkarmak, hiddetlenmek, keskin kokulu gaz, kudurmak, öfke, pis kokulu duman, telaş, tütmek, tütsü, tütsülemek
  • fumes:burnundan solumak, duman, duman çıkarmak, hiddetlenmek, keskin kokulu gaz, kudurmak, öfke, pis kokulu duman, telaş, tütmek, tütsü, tütsülemek
  • fumigant:dezenfektan gaz, tütsü
  • fumigate:dumanla dezenfekte etmek, tütsülemek
  • fumigated:dumanla dezenfekte etmek, tütsülemek
  • fumigation:buharla dezenfekte etme, tütsü, tütsüleme
  • fuming:burnundan solumak, duman çıkarmak, hiddetlenmek, kudurmak, tütmek, tütsülemek
  • fun:alay, eğlence, eğlenme, şaka
  • function:amaç, çalışmak, fonksiyon, görev, hizmet, iş, işlemek, işlev, işlevini yerine getirmek, toplantı, yükümlülük
  • functional:fonksiyonel, işlevsel, kullanışlı
  • functionaries:görevli, işlevleri olan kimse
  • functionary:görevli, işlevleri olan kimse
  • functioning:çalışmak, işlemek, işlevini yerine getirmek
  • fund:fon, kaynak, ödenek, para kaynağı, sermaye, sermayeye çevirmek, yatırım yapmak, yatırmak
  • fundament:anüs, dip, kaide, kıç, taban, temel
  • fundamental:ana, esas, temel
  • fundamentalism:aşırı tutuculuk
  • fundamentalist:aşırı tutucu kimse
  • fundamentally:aslen, esas olarak, esasen, esasında, özlü bir şekilde
  • funding:sermayeye çevirmek, yatırım yapmak, yatırmak
  • funds:devlet tahvili, kapital, para, para kaynağı, tahvilat
  • funeral:cenaze, cenaze töreni, cenaze törenine ait, defin, problem, sorun
  • funereal:cenaze törenine ait, hüzünlü, kasvetli
  • funfair:eğlence parkı, lunapark
  • fungal:mantar
  • fungi:mantar, mantar hastalığı, sakal
  • fungible:geri ödenebilir, karşılanabilir
  • fungicide:mantar ilacı, mantara karşı ilâç
  • fungoid:çok gözenekli, mantar, mantarsı
  • fungous:çok gözenekli, mantar, mantarsı
  • fungus:mantar, mantar hastalığı, sakal
  • funicle:göbek bağı, kordon
  • funicular:kablolu, kablolu tren, telli
  • funiculus:kordon
  • funk:çekinmek, dehşet, dehşete düşürmek, hilekâr, kaçınmak, korkak, korkmak, korku, korkutmak, yan çizmek
  • funky:dehşete düşmüş, korkak
  • funnel:akıtmak, baca, baca gibi yapmak, havalandırma deliği, huni, huni biçimi vermek, yanardağ bacası
  • funneling:akıtmak, baca gibi yapmak, huni biçimi vermek
  • funnies:çizgi roman, fıkra, komik lâf
  • funniest:eğlenceli, eğlendirici, garip, gülünç, gülünecek, karanlık, komik, sakat, şüpheli, tuhaf, zevkli
  • funnily:tuhaf
  • funny:eğlenceli, eğlendirici, garip, gülünç, gülünecek, karanlık, komik, sakat, şüpheli, tuhaf, zevkli
  • funnyman:komedyen, komik
  • fur:dil pası, kireç tabakası, kireç tabakası oluşturmak, kürk, kürk ile kaplamak, kürk ile süslemek, kürklü hayvan, post
  • furbelow:farbala, fırfır
  • furbelows:gösteriş, süslü püslü şey
  • furbish:cilalamak, parlatmak, pırıl pırıl yapmak, silmek
  • furbished:cilalamak, parlatmak, pırıl pırıl yapmak, silmek
  • furbishing:cilalamak, parlatmak, pırıl pırıl yapmak, silmek
  • furcate:ayrık, ayrılmak, çatallanmak, çatallı, dallı
  • furcation:çatallanma, dallanma
  • furfuraceous:kepekli, pullu
  • furious:azgın, gözü dönmüş, hiddetli, kızgın, öfkeli, şiddetli, tepesi atmış
  • furiously:azgınca, kızgın bir şekilde
  • furl:kapatmak, sarmak, toplamak
  • furled:kapatmak, sarmak, toplamak
  • furlong:milin sekizde biri
  • furlough:izin, sıla izni, sıla izni vermek
  • furnace:fırın, fırın gibi yer, hamam gibi yer, ocak, sınav
  • furnish:donatmak, döşemek, mobilya döşemek, sağlamak, sunmak, vermek
  • furnished:dayalı döşeli, mobilyalı
  • furnisher:döşemeci, erkek mağazası, mobilyacı
  • furnishing:donanım, ekipman, malzeme
  • furnishings:döşeme, erkek giyim eşyası, mobilya
  • furniture:eşya, ev eşyası, malzeme, mobilya, möble
  • furor:coşku, heves, heyecan, hiddet, kızgınlık, kudurma, sansasyon, taşkınlık
  • furore:coşku, heves, heyecan, hiddet, kızgınlık, kudurma, sansasyon, taşkınlık
  • furred:kireç tutmuş, kürkle kaplı, kürklü, paslı
  • furrier:kürkçü, kürkçü dükkânı
  • furriery:kürk atelyesi, kürkçü dükkânı, kürkçülük
  • furriness:kürk yumuşaklığı
  • furring:kireç tabakası, pas
  • furrow:çizgi, çizgi bırakmak, iz açmak, kırışık, kırıştırmak, saban izi, tekerlek izi
  • furrowed:çizgi bırakmak, iz açmak, kırıştırmak
  • furry:kürk gibi, kürkle kaplı, kürklü
  • furs:dil pası, kireç tabakası, kireç tabakası oluşturmak, kürk, kürk ile kaplamak, kürk ile süslemek, kürklü hayvan, post
  • further:ayrıca, bundan başka, daha fazla, daha ileri, ek, ilave edilen, ileri, ileride, ilerideki, ileriki, ilerletmek, kolaylaştırmak, öte, ötede, ötedeki, öteye, yardım etmek
  • furtherance:ilerletme, yardım
  • furthering:ilerletmek, kolaylaştırmak, yardım etmek
  • furthermore:ayrıca, bundan başka, üstelik
  • furthermost:en ilerideki, en uzak, uçtaki
  • furthest:azami, en çok, en fazla, en uzak
  • furtive:gizli, hırsızlama, kaçak, kaçamak, kaçamaklı, sinsi
  • furtively:gizlice, sinsice
  • furtiveness:gizlilik, sinsilik
  • fury:çılgınlık, gazap, hiddet, kızgın kadın, kızgınlık, kızma, öfke, sinir, şirret kadın, yılan saçlı tanrıça
  • furze:karaçalı
  • fuse:atmak, erimek, eritmek, fitil, fünye, kaynaşmak, kaynaştırmak, sigorta, tapa, tapa koymak, yanmak
  • fused:atmak, erimek, eritmek, kaynaşmak, kaynaştırmak, tapa koymak, yanmak
  • fuselage:uçak gövdesi
  • fuses:atmak, erimek, eritmek, fitil, fünye, kaynaşmak, kaynaştırmak, sigorta, tapa, tapa koymak, yanmak
  • fusible:atabilir, eriyebilir
  • fusillade:infaz birliği, kurşuna dizmek, yaylım ateş, yaylım ateşi açmak
  • fusing:erime, eritme
  • fusion:birleşme, birleştirme, erime, erimiş kütle, eritme, füzyon, kaynaşma
  • fuss:gereksiz yere telâşlanmak, ince eleyip sık dokumak, ıvır zıvır bolluğu, karışıklık, özen göstermek, telaş, telaşlandırmak, titizlenmek, üzerine titremek, velvele, yaygara, yaygara koparmak
  • fussily:gereksizce telaşlanarak, titizlikle
  • fussiness:aşırı özen, telaş, titizlik
  • fussy:detaycı, mızmız, telaşlı, titiz, yaygaracı, zor beğenen
  • fustian:abartı, abartılı, dimi, dimiden yapılmış, pamuklu kadife, pazen, şişirilmiş, şişirme
  • fustigation:dayak, kötek
  • fustiness:demodelik, köhnelik, kokmuşluk
  • fusty:eski kafalı, köhne, kokuşmuş, küf kokulu, modası geçmiş
  • futile:beyhude, boş, nafile
  • futility:boşuna oluş
  • future:gelecek, gelecek zaman, gelecekte olacak şey, ilerideki, ileriki, istikbal, müstakbel, vadeli, vadeli sözleşme
  • futureless:geleceği olmayan, umutsuz
  • futurism:fütürizm, gelecekçilik
  • futurist:fütürist, gelecekçi
  • futurity:gelecek, gelecekteki durum, ilerisi
  • futurology:fütüroloji, gelecekbilim
  • fuze:atmak, birleşmek, birleştirmek, eritmek, fitil, fünye, sigorta, tapa, yanmak
  • fuzing:atmak, birleşmek, birleştirmek, eritmek, yanmak
  • fuzz:aynasız, hav, ince tüy, kuştüyü, polis, tüy gibi saç
  • fuzziness:belirsizlik, kabarık olma, uçuşma
  • fuzzy:belirsiz, hayal meyal, ince tüylü, kabarık saçlı, tüy gibi, uçuşan

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.