İngilizce B1/B2 Seviye Hikayeler


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

İngilizcenizi geliştirmek için İngilizce metin okumak en etkili yöntemlerden birisidir. Okuduğunuz her cümlede yeni kelimeler ve yeni dil bilgisi kuralları öğrenirsiniz. Bu sayede de İngilizceniz gelişmeye devam eder. Devamlı yeni eserler ve hikayeler okuyarak kendinizi çok iyi seviyelere getirebilirsiniz. Kitap okurken dikkat etmeniz gereken ilk şey kitabın zorluk seviyesidir. Kendi seviyenizin üstüne çıkmamaya dikkat etmelisiniz. Okuyacağınız metinler ve kitaplar seviyenizi aşıyorsa fazla anlamazsınız.

Eğer seviyenizden emin değilseniz öncelikle başlangıç seviye metinleri okumalısınız. A1 ve A2 basit İngilizce metinleri okuduğunuzda rahatça anlıyorsanız B1 ve B2 hikayeleri okuyabilirsiniz demektir. B1 ve B2 seviye hikayeler sayesinde İngilizcenizi çok daha geliştirebilirsiniz. Sunduğu cümlelerin karmaşıklığı ve kelimelerin zorluğu çok fazla olmaz, A1 ve A2 seviyelerdeki gibi çok basit de olmaz. Bu yüzden kendinizi geliştirmeniz için oldukça idealdir.

B1 ve B2 seviyesinde hikâyeler okurken en çok dikkat etmeniz gereken şey kelime öğrenmektir. Okuduğunuz her metinden mutlaka bilmediğiniz kelimeleri not etmeli ve öğrenmelisiniz. B1 ve B2 seviye kitaplar günlük hayattaki dile yakın oldukları için gerçek hayatta karşılaşabileceğiniz birçok kelime ve diyalog içerir. Bu yüzden kitap okuyarak genel İngilizce bilginizi de geliştirirsiniz. Kendinizi iyice geliştirdikten sonra C1 ve C2 İngilizce metinleri okumayı da denemelisiniz.

Bu içeriğimizde Scarlett, Mr. Smith’s New Nose (Bay Smith’in Yeni Burnu), The Fix (Düzenbazlık) hikayeleri çevirileri ile birlikte paylaştık. Bu sayede B1 ve B2 seviye İngilizce metinleri okuyup çevirebilir ve karşılaştırma yapabilirsiniz. Takıldığınız yerlerde çevirileri okuyabilir ve nasıl çevireceğinize dair bilgi edinebilirsiniz.

Scarlett

Here’s Scarlett, in the garden of a friend’s house in London on a sunny summer morning, the kind of mornings that are unusual in England. Scarlett is twelve years old (‘Thirteen in November,” she tells me), and is trying to understand the world around her. She asks questions about everything, all the time.

İngiltere’de alışılmadık türden güneşli bir yaz sabahı, Londra’da bir arkadaşının evinin bahçesinde, işte karşınızda Scarlett. Scarlett on iki yaşında (“Kasım’da On Üç” diyor bana) ve etrafındaki dünyayı anlamaya çalışıyor. Sürekli her konuda soru soruyor.

I tell her that I want to ask her a question, and I ask her why she’s called Scarlett, and what the name means, and if it comes from anywhere in particular, and she says: “No, it’s just a stupid name my parents chose because they liked it. It doesn’t mean anything.’

Ona bir soru sormak istediğimi söylüyorum ve neden adının Scarlett olduğunu ve adının ne anlama geldiğini ve özellikle herhangi bir yerden geliyorsa soruyorum ve “Hayır, bu sadece ailem aptalca bir isim. Ailem beğendiği için seçti. Hiçbir şey ifade etmiyor.”

I wonder if her parents named her after the heroine of a favourite film, perhaps, but then again, I know her dad and this sounds unlikely. I think they probably chose it just because they liked the sound of it.

Acaba ailesi ona favori filmlerinin kadın kahramanının adını mı verdi, merak ediyorum ama yine de babasını tanıyorum ve bu pek olası görünmüyor. Sanırım sadece kulağa hoş geliyordu.

Scarlett is worried about changing school after the summer. She worries that she’s too short for her age and that the other children at the school will make fun of her. She shows me some pictures of the school she is at now and her classmates. I look at the picture and it shows children of all heights and shapes and sizes. Some are tall, some are short, some are fat and some are thin. Some are black and some are white, and most of them are somewhere in between. Some have red hair and some have blond hair, some have long hair and some have short hair.

Scarlett yazdan sonra okulu değiştirme konusunda endişeliydi. Yaşına göre çok kısa olduğundan okuldaki diğer çocukların onunla dalga geçeceğinden endişeleniyor. Bana şu anda bulunduğu okulun ve sınıf arkadaşlarının bazı resimlerini gösteriyor. Resme bakıyorum ve her boy, şekil ve büyüklükteki çocukları gösteriyor. Bazıları uzun, bazıları kısa, bazıları şişman ve bazıları zayıf. Bazıları siyah, bazıları beyaz ve çoğu arada bir yerde. Kimisi kızıl, kimisi sarı, kimisi uzun, kimisi kısa saçlı.

I tell her not to worry about the new school, tell her that she’ll be OK, and ask her about the new subjects she’ll be studying. She tells me that she’s worried about learning French, and I tell her not to worry, that it isn’t a very difficult language. She tells me that she already knows five languages.

Ona yeni okul için endişelenmemesini, iyi olacağını söyledim ve okuyacağı yeni dersleri sordum. Bana Fransızca öğrenmek konusunda endişeli olduğunu söylüyor ve ben de ona endişelenmemesini, çok zor bir dil olmadığını söylüyorum. Bana zaten beş dil bildiğini söyledi.

“Five languages!“I shout. “That’s impossible! How do you already know five languages?’

“Beş dil!” diye bağırdım. “Bu imkansız! Nasıl beş dili nasıl biliyorsun?’

‘Because I’ve got five languages in my body,” she says.

“Çünkü vücudumda beş dil var” dedi.

I ask her what she means, and she starts to tell me the story of her family. Some of the story I already know. I’ve already heard stories about her grandfather. He was from Scotland; he was a sailor, but not a very good sailor, so he only got as far as Portsmouth, a big navy town on the south coast of England, not very far from Scotland at all. When he got to Portsmouth, he stopped there, left the navy and became a boxer. He lost fights and drank a lot. However, he still managed to see the world by meeting a woman who came from Laos. Nobody really knows how this woman had ended up in Portsmouth, but she still lives there, and I tell Scarlett that she should try and find out her grandmother’s story.

Ona ne demek istediğini sordum ve bana ailesinin hikayesini anlatmaya başladı. Bazı hikayeleri zaten biliyorum. Büyükbabası hakkında hikayeler duydum. İskoçyalıydı; o bir denizciydi, ama çok iyi bir denizci değildi, bu yüzden sadece İngiltere’nin güney kıyısındaki büyük bir donanma kasabası olan Portsmouth’a kadar gidebildi, İskoçya’dan hiç de çok uzak değildi. Portsmouth’a vardığında orada durdu, donanmayı bıraktı ve boksör oldu. Dövüşleri kaybetti ve içmeye başladı. Ancak yine de Laos’tan gelen bir kadınla tanışarak evlenmeyi başardı. Kimse bu kadının Portsmouth’a nasıl geldiğini gerçekten bilmiyor, ama hala orada yaşıyor ve Scarlett’e büyükannesinin hikayesini keşfetmesini gerektiğini söylüyorusöyledim.

“No, she’s too old now,” says Scarlett, “and anyway, she’s lived in Portsmouth nearly all her life.’

“Hayır, o artık çok yaşlı”dedi Scarlett, “ve neredeyse tüm hayatı Portsmouth’ta geçti.”

Scarlett’s grandparents were only together long enough to produce a son – probably one of the only Scottish-Laotians in the world. They called him Bill, which is usually short for “William’, but his name was just “Bill’. Bill inherited his father’s personality and his mother’s looks, so the only thing he thought he could do was become a rock star. He never really managed to become a rock star, though, so now he works as a graphic designer.

Scarlett’in büyükanne ve büyükbabası ancak bir erkek çocuk doğuracak kadar uzun süre birlikteydi – muhtemelen dünyadaki tek İskoç-Laoslulardan biri. Ona Bill ismini vermişlerdi, bu genellikle William isminin kısaltmasıdır ama o sadece Bill’di. Babasının kişiliğini ve annesinin görünüşünü miras aldı, bu yüzden yapabileceğini düşündüğü tek şey bir rock yıldızı olmaktı. Yine de hiçbir zaman bir rock yıldızı olmayı başaramadı, bu yüzden şimdi bir grafik tasarımcı olarak çalışıyor.

I don’t know Scarlett’s mum, so I ask her to tell me about her mum.

Scarlett’in annesini tanımıyorum, bu yüzden bana annesini anlatmasını istedim.

‘My mum’s Polish,” she says. “Well, not really, because she was born in Brighton, but her mum and dad are from Poland. But they’ve lived there, like, for always. But I know that her mum was from somewhere that was Germany and then became Poland, so she’s really German, I suppose. So that’s another language that I’ve got in my body.’

‘Annem Polonyalı” diyor. ” Aslında pek sayılmaz çünkü Brighton’da doğdu ama annesi ve babası Polonyalı. Ama hep orada yaşadılar. Ama annesinin Almanya olan bir yerden olduğunu ve daha sonra Polonya olduğunu biliyorum, bu yüzden gerçekten Alman, sanırım. Yani bu benim vücudumda bulunan başka bir dil.’

I ask Scarlett if she can actually speak all the languages that she says she has “in her body’, and she looks at me like I’m stupid.

Scarlett’e “vücudunda” olduğunu söylediği tüm dilleri gerçekten konuşabiliyor mu diye sordum ve bana aptalmışım gibi baktı.

‘Of course not!” she says. “But I’ve still got them in me!’

‘Tabii ki hayır!” diyor. “Ama hala içimdeler!’

We count up her “languages’: Scottish, Laotian, German, Polish.

Onun “dillerini” sayıyoruz: İskoç, Laos, Almanca, Lehçe.

‘That’s only four!” I tell her.

‘Bu sadece dört!” dedim.

‘No, there’s English too!’

“Hayır, İngilizce de var!”

“Of course there is,” I say. And then I look at Scottish–Laotian–German–Polish–English Scarlett and I ask her: “And you, Scarlett, where are you from?’

“Elbette var” diyorum. Sonra İskoç-Laotca-Almanca-Polonya-İngiliz Scarlett’e bakıyorum ve ona soruyorum: “Ya sen, Scarlett, nerelisin?’

She thinks for a long time – such a long time that I think perhaps she hasn’t heard my question. But then, before I can repeat it, she looks up and at me.

Uzun bir süre düşündü – o kadar uzun bir süre ki, belki de sorumu duymadı. Ama sonra ben tekrarlayamadan o başını kaldırıp bana baktı.

‘I’m from here,” she says. “I’m from London.’

‘Ben buralıyım” diyor. “Londra’danım.”

Mr Smith’s New Nose

‘Well, Mr Smith, if you prefer a different type of nose, we have a large selection available.’

“Pekala, Bay Smith, farklı bir burun tipini tercih ederseniz, geniş bir yelpazemiz var.”

‘I think this nose is a bit too small.’

‘Bence bu burun biraz fazla küçük.’

‘Small noses are very fashionable this year, Mr Smith, very fashionable.’

“Küçük burunlar bu yıl çok moda Bay Smith, çok moda.”

‘Do you think it suits me?” asked Mr Smith.

‘Sence bana yakışıyor mu? diye sordu Bay Smith.

‘I think it looks very nice,” said the shop assistant.

“Bence çok güzel görünüyor,” dedi mağaza görevlisi.

‘OK, I’ll take it!’

‘Tamam alacağım!’

On the airbus home, Mr Smith called his wife on his wristphone.

Bay Smith otobüsle eve giderken bileklik telefonundan eşini aradı.

‘Hello dear! Do you like my new nose?’

‘Merhaba hayatım! Yeni burnumu beğendin mi?’

Mrs Smith looked at her husband’s new nose on the videophone monitor on the wall in the kitchen. “I think it’s a bit too small, dear,” she said.

Bayan Smith, mutfakta duvardaki görüntülü telefon ekranında kocasının yeni burnuna baktı. “Bence biraz fazla küçük, canım,” dedi.

‘Small noses are very fashionable this year,” replied Mr Smith, “very fashionable.” It’s all so easy now, thought Mr Smith. A hundred years ago, it was impossible to change your body. Or almost impossible – there was the old-fashioned “plastic surgery’, but it was expensive, painful and dangerous. Ugh! Now, thanks to our 22nd-century genetic engineering, we can change our bodies when we want!

“Küçük burunlar bu yıl çok moda,” diye yanıtladı Bay Smith, “çok moda.” Artık her şey çok kolay, diye düşündü Bay Smith. Yüz yıl önce, bedeninizi değiştirmek imkansızdı. Ya da neredeyse imkansız – eski moda “plastik cerrahi” vardı ama pahalı, acı verici ve tehlikeliydi. Ah! Şimdi 22. yüzyıl genetik mühendisliğimiz sayesinde vücudumuzu istediğimiz zaman değiştirebiliyoruz!

He looked at his new small nose in the mirror and thought about how fashionable he was. He was very happy with his new nose. The only problem now, he thought, was that he needed some new hair to go with his new nose.

Aynada yeni küçük burnuna baktı ve ne kadar şık olduğunu düşündü. Yeni burnundan çok memnundu. Şimdi tek sorun, diye düşündü, yeni burnuna uyması için yeni saçlara ihtiyacı vardı.

He looked on the internet for some new hair, but the internet was so slow. Eventually he decided to go to Bodyco in person.

İnternette yeni saç aradı ama internet çok yavaştı. Sonunda Bodyco’ya şahsen gitmeye karar verdi.

‘Good morning, Mr Smith,” said the Bodyco shop assistant. “How can I help you today?’

Bodyco mağaza asistanı, “Günaydın Bay Smith,” dedi. “Bugün size nasıl yardım edebilirim?’

Mr Smith remembered the robot shop assistant in the Bodyco shop a few years ago. The robot was friendlier and more efficient, but too many robots made too much unemployment and the robot was replaced by a human.

Bay Smith, birkaç yıl önce Bodyco mağazasındaki robot mağaza asistanını hatırladı. Robot daha dostça ve daha verimliydi, ancak çok fazla robot çok fazla işsizlik yarattı ve robotun yerini bir insan aldı.

‘I’d like some new hair, please.’

“Yeni saç istiyorum, lütfen.”

‘Certainly, Mr Smith. What type of hair would you like? Short, blond hair goes well with a small nose. How about short, blond hair?’

“Elbette, Bay Smith. Ne tür saç istersin? Kısa, sarı saçlar küçük bir burunla iyi gider. Kısa, sarı saça ne dersin?

Mr Smith looked at his hair. It was old and grey. Yes, he thought, short and blond. When he was young he had short, blond hair. He wanted to look young again.

Bay Smith saçlarına baktı. Eski ve griydi. Evet, diye düşündü, kısa ve sarışın. Gençken kısa, sarı saçları vardı. Yeniden genç görünmek istiyordu.

‘Yes, I’ll have short blond hair, please. Could it be a bit curly as well?’

‘Evet, kısa sarı saçlarım olacak, lütfen. Biraz kıvırcık da olabilir mi?’

‘Curly?” asked the shop assistant.

‘Kıvırcık?” mağaza görevlisine sordu.

‘Yes, you know, curly – not straight!’

‘Evet, biliyorsun, kıvırcık – düz değil!’

‘Yes, Mr Smith, I know what “curly” means, but curly hair isn’t very fashionable this year.’

“Evet Bay Smith, “kıvırcık”ın ne anlama geldiğini biliyorum ama kıvırcık saç bu yıl pek moda değil.

‘Isn’t it?’

‘Değil mi?’

‘No, it isn’t.’

‘Hayır, değil.’

‘But I like curly hair!’

“Ama kıvırcık saçı severim!”

‘Very well, Mr Smith – short, blond, curly hair. Would you like anything else? We have a special offer on ears this week.’

“Pekala, Bay Smith – kısa, sarı, kıvırcık saçlı. Başka bir şey ister misiniz? Bu hafta kulaklara özel bir teklifimiz var.’

‘Ears?’

“Kulaklar mı?”

‘Yes, Mr Smith. The things you hear with.’

“Evet, Bay Smith. Duymanızı sağlayan şeyler.”

‘I know what ears are! What type of ears are on offer?’

Kulakların ne olduğunu biliyorum! Ne tür kulaklar sunuluyor?

Mr Smith went out of the shop with new short, blond, curly hair and two new ears.

Bay Smith yeni kısa, sarı, kıvırcık saçlı ve iki yeni kulakla dükkandan çıktı.

After this, his interest in his new body started to grow. In the next few weeks he bought new eyes (green – unusual, but fashionable), new hands, new arms, new knees and new feet. Mrs Smith was happy because Mr Smith’s new feet didn’t smell as bad as his old feet.

Bundan sonra yeni vücuduna olan ilgisi artmaya başladı. Sonraki birkaç hafta içinde yeni gözler (yeşil – alışılmadık ama modaya uygun), yeni eller, yeni kollar, yeni dizler ve yeni ayaklar satın aldı. Bayan Smith mutluydu çünkü Bay Smith’in yeni ayakları eski ayakları kadar kötü kokmuyordu.

His body was now completely different.

Artık vücudu tamamen farklıydı.

‘Am I the same man I was a few weeks ago?” thought Mr Smith. “I have a new nose, new hair, new ears, new eyes, hands, arms, knees and feet. But I have the same brain – so I think I’m the same man.” He thought he was the same man but he wasn’t sure.

“Birkaç hafta önce olduğum adam mıyım?” diye düşündü Bay Smith. “Yeni bir burnum, yeni saçlarım, yeni kulaklarım, yeni gözlerim, ellerim, kollarım, dizlerim ve ayaklarım var. Ama aynı beyne sahibim – bu yüzden sanırım ben de aynı adamım.” Aynı adam olduğunu düşündü ama emin değildi.

One morning, he woke up and his new nose didn’t work.

Bir sabah uyandı ve yeni burnu çalışmadı.

‘What’s the matter?” asked Mrs Smith.

‘Sorun ne?” diye sordu Bayan Smith.

‘My new nose doesn’t work – it’s blocked.’

‘Yeni burnum çalışmıyor – tıkalı.’

‘Maybe you’ve got a cold,” suggested Mrs Smith.

“Belki üşüttün,” diye önerdi Bayan Smith.

‘That’s impossible! This is a genetically engineered Bodyco nose! It doesn’t get colds!’

‘Bu imkansız! Bu, genetiğiyle oynanmış bir Bodyco burnu! Üşütmez!’

But it was true – the new nose did not work. It was blocked and Mr Smith couldn’t smell anything.

Ama doğruydu – yeni burun işe yaramadı. Burnu tıkalıydı ve Bay Smith hiçbir koku alamıyordu.

He went back to the Bodyco shop.

Bodyco mağazasına geri döndü.

‘Good morning, Mr Smith,” said the assistant. “What would you like today?’

“Günaydın Bay Smith,” dedi asistan. “Bugün ne yapmak istersin?’

‘I want a new nose,” said Mr Smith.

Bay Smith, “Yeni bir burun istiyorum” dedi.

‘You already want a new nose?” said the surprised shop assistant. “But you’ve only had this one for a month! Don’t worry, small noses are still fashionable!’

“Şimdiden yeni bir burun mu istiyorsun?” dedi şaşkın mağaza görevlisi. “Ama buna sadece bir aydır sahipsin! Merak etmeyin, küçük burunlar hala moda!’

‘No, you don’t understand,” said Mr Smith. “I want a new nose because this one doesn’t work!’

Hayır, anlamıyorsunuz, dedi Bay Smith. “Yeni bir burun istiyorum çünkü bu çalışmıyor!’

‘That’s impossible,” said the shop assistant. “You have a genetically engineered Bodyco nose. It can’t go wrong!’

“Bu imkansız,” dedi mağaza görevlisi. “Genetik olarak tasarlanmış bir Bodyco burnunuz var. İşler ters gidemez!’

‘But it has gone wrong,” replied Mr Smith. “It’s blocked and I can’t smell anything.’

“Ama işler ters gitti,” diye yanıtladı Bay Smith.” Tıkandı ve hiçbir şeyin kokusunu alamıyorum.”

‘What have you used your nose to do, Mr Smith?” asked the shop assistant.

Burnunuzu ne yapmak için kullandınız Bay Smith? mağaza görevlisine sordu.

‘What have I done with my nose? That’s a stupid question! I haven’t done anything unusual with my nose. I’ve used it to breathe and to smell, as usual!’

‘Burnumu ne yaptım? Bu aptalca bir soru! Burnumla olağandışı bir şey yapmadım. Her zamanki gibi nefes almak ve koklamak için kullandım!’

‘If you have not used your nose correctly, Mr Smith, it is possible that it will not work correctly.’

“Burnunuzu doğru kullanmadıysanız Bay Smith, düzgün çalışmaması olasıdır.”

‘That’s absurd!” shouted Mr Smith. “I want my money back! I want a refund!’

‘Bu çok saçma! diye bağırdı Bay Smith. “Paramı geri istiyorum! Para iadesi istiyorum!’

‘I’m afraid that we do not give refunds, Mr Smith. There was no guarantee with this nose.’

Korkarım para iadesi yapmıyoruz Bay Smith. Bu burnun garantisi yoktu.’

Mr Smith was so angry that he didn’t know what to say. He walked out of the shop and didn’t say anything.

Bay Smith o kadar sinirliydi ki ne diyeceğini bilemedi. Dükkandan çıktı ve hiçbir şey söylemedi.

But now he had a big problem: a useless nose. Fashionable, yes. Useful, no.

Ama şimdi büyük bir sorunu vardı: işe yaramaz bir burun. Modaya uygun ama faydasız.

Unfortunately, his problems started to grow. The next morning he woke up and found he couldn’t hear anything. Then his new blond hair went grey. Then his new knees didn’t move. Then he couldn’t see a thing with his unusual green eyes. His fingers fell off, one by one.

Ne yazık ki, sorunları büyümeye başladı. Ertesi sabah uyandı ve hiçbir şey duymadığını fark etti. Sonra yeni sarı saçları griye döndü. Sonra yeni dizleri kıpırdamadı. Sonra sıra dışı yeşil gözleriyle hiçbir şey göremedi. Parmakları birer birer düştü.

Eventually, Mrs Smith put him in their aircar and flew to the Bodyco shop. She carried her husband into the shop, because now he couldn’t walk.

Sonunda, Bayan Smith onu hava aracına bindirdi ve Bodyco mağazasına uçtu. Kocasını dükkana taşıdı çünkü artık yürüyemiyordu.

‘Good morning, Mr Smith,” said the shop assistant. “What can I do for you today?’

“Günaydın Bay Smith,” dedi tezgâhtar. “Bugün senin için ne yapabilirim?’

‘Mr Smith wouldn’t like anything new at all today, thank you,” replied Mrs Smith. “But he would like his old body back!’

Bayan Smith, “Bay Smith bugün yeni hiçbir şeyden hoşlanmaz, teşekkürler,” diye yanıtladı. “Ama eski bedenini geri istiyor!”

‘I’m afraid we don’t give refunds, Mrs Smith.’

Korkarım para iadesi yapmıyoruz Bayan Smith.

‘I don’t want a refund,” explained Mrs Smith. “I want my husband’s original body again! I liked it more than this new one!’

Bayan Smith, “Para iadesi istemiyorum,” diye açıkladı. “Kocamın orijinal vücudunu tekrar istiyorum! Onu bu yenisinden daha çok sevdim!’

‘I’m afraid that’s very difficult, Mrs Smith,” said the shop assistant. “We are an environmentally friendly company. All our old bodies are recycled.’

“Korkarım bu çok zor Bayan Smith,” dedi tezgâhtar. “Çevre dostu bir şirketiz. Tüm eski bedenlerimiz geri dönüştürülür.”

‘But the new body parts that you sold him don’t work! What can he do now?’

Ama ona sattığın yeni vücut parçaları çalışmıyor! Şimdi ne yapabilir?’

He could buy a reconditioned body.’

“Yenilenmiş bir beden satın alabilir.”

‘What’s a “reconditioned” body?’

“Yenilenmiş” bir vücut nedir?’

‘It’s an old body that has been modified.’

“Modifiye edilmiş eski bir beden.”

‘Can I have a look at one?’

‘Birine bakabilir miyim?’

‘Certainly.” The shop assistant spoke to his computer and a reconditioned body appeared. It was a very familiar body. Mrs Smith recognised the big nose and the grey hair.

‘Kesinlikle.” Tezgahtar bilgisayarına konuştu ve yenilenmiş bir vücut ortaya çıktı. Çok tanıdık bir bedendi. Bayan Smith büyük burnu ve gri saçları tanıdı.

‘But that’s my husband!” shouted Mrs Smith. “That’s the original Mr Smith!’

“Ama o benim kocam!” diye bağırdı Bayan Smith. “Bu orijinal Bay Smith!’

‘Yes, that’s right,” said the shop assistant. “We reconditioned Mr Smith’s old body.’

“Evet, doğru,” dedi mağaza görevlisi. “Bay Smith’in eski bedenini yeniledik.”

‘Can he have his old body back then, please?’

“O zaman eski vücuduna sahip olabilir mi lütfen?”

‘Certainly, Mrs Smith. That’ll be 100,000 euros, please.’

“Elbette, Bayan Smith. 100.000 Euro, lütfen.’

‘100,000 euros!” shouted Mrs Smith. “That’s very expensive, isn’t it?’

‘100.000 Euro!” diye bağırdı Bayan Smith. “Bu çok pahalı, değil mi?”

‘Mr Smith has been reconditioned!’

‘Bay Smith yenilendi!’

Mr Smith got his own body back, and Mrs Smith flew him back home in the aircar.

Bay Smith kendi vücudunu geri aldı ve Bayan Smith onu uçakla eve geri getirdi.

‘I’m myself again!” he shouted.

‘Yine kendim oldum! O bağırdı.

‘Not exactly,” said Mrs Smith. “You have been reconditioned.’

“Tam olarak değil,” dedi Bayan Smith. “Yenilendin.’

‘What does “reconditioned” mean?’

“Yenilenmiş” ne anlama geliyor?

‘Well,” said Mrs Smith, “I think it means that you have a new brain!’

“Pekala,” dedi Bayan Smith, “sanırım yeni bir beynin olduğu anlamına geliyor!”

‘I think that will be very useful,” said Mr Smith.

Bay Smith, “Bunun çok faydalı olacağını düşünüyorum” dedi.

‘I think so too, dear,” said Mrs Smith.

“Ben de öyle düşünüyorum canım,” dedi Bayan Smith.

The Fix

The four judges have been sitting in a small room in the Milton Hotel in London for three hours now. The judges must agree on who will win the four awards in the important Global Music Awards: Best Album, Best Song, Best New Band and Lifetime Achievement Award. Outside the small room where the judges are, five hundred people are sitting waiting. They are all very excited and they are all very nervous. They want to know who is going to win the important awards. The television show goes live in 30 minutes. Excitement is growing; tension is rising.

Dört yargıç, üç saattir Londra’daki Milton Oteli’ndeki küçük bir odada oturuyorlar. Jüri, önemli Global Müzik Ödülleri’nde dört ödülü kimin kazanacağına karar vermelidir: En İyi Albüm, En İyi Şarkı, En İyi Yeni Grup ve Yaşam Boyu Başarı Ödülü. Yargıçların bulunduğu küçük odanın dışında beş yüz kişi oturmuş bekliyor. Hepsi çok heyecanlı ve hepsi çok gergin. Önemli ödülleri kimin kazanacağını bilmek istiyorlar. Televizyon programı 30 dakika içinde yayına giriyor. Heyecan büyüyor; gerilim yükseliyor.

But there is a problem. A big problem. The judges have not yet agreed on one single thing.

Ama bir problem var. Büyük bir problem. Yargıçlar henüz tek bir şey üzerinde anlaşmadılar.

The judges must all agree on each winner. If they can’t all agree, then the award will not be given – nobody will win.

Jürilerin hepsi her kazanan üzerinde anlaşmalıdır. Hepsi anlaşamazlarsa, ödül verilmeyecek – kimse kazanamayacak.

The four judges are David Froth, the music critic for an important newspaper, Betty Weill, the head of a big record company, Jake Dangerous, a singer who won the award for best song last year and Dan Snaith. Dan Snaith isn’t an important person. Dan Snaith is a reader of New Music Weekly, a music magazine. He won a competition in the magazine to be one of the judges of the Global Music Awards.

Dört jüri üyesi, önemli bir gazetenin müzik eleştirmeni David Froth, büyük bir plak şirketinin başkanı Betty Weill, geçen yıl en iyi şarkı ödülünü kazanan şarkıcı Jake Dangerous ve Dan Snaith’den oluşuyor. Dan Snaith önemli biri değil. Dan Snaith, bir müzik dergisi olan New Music Weekly’nin okuyucusudur. Global Müzik Ödülleri’nin jüri üyelerinden biri olmak için dergide bir yarışma kazandı.

‘OK, guys, come on … we have to decide now,” says David Froth. “We can’t wait any more. Best Album – I vote for the Polar Gorillas” first album. Their punk-influenced sound and intelligent lyrics make them the best band around.’

“Tamam çocuklar, hadi… şimdi karar vermeliyiz” diyor David Froth. “Daha fazla bekleyemeyiz. En İyi Albüm – Polar Gorillas”ın ilk albümüne oy veriyorum. Punk’tan etkilenen sesleri ve akıllı sözleri, onları çevredeki en iyi grup yapıyor.’

‘I agree,” says Betty Weill. “But they’re all very young – we can give them the Best New Band award, then we can give the Best Album award to Janie Waller. Her album, Smooth As Chocolate, is a great jazz–pop crossover.’

“Kabul ediyorum,” diyor Betty Weill. “Ama hepsi çok genç – onlara En İyi Yeni Grup ödülünü verebiliriz, sonra da En İyi Albüm ödülünü Janie Waller’a verebiliriz. Smooth As Chocolate albümü harika bir caz-pop geçişi.’

‘It’s already sold a million copies,” says Jake Dangerous.

Jake Dangerous, “Zaten bir milyon kopya sattı” diyor.

‘Exactly!” says Betty.

‘Kesinlikle!” diyor Betty.

‘No!” says Jake. “It’s already sold a million copies, so she doesn’t need an award! The Best Album should go to Missy Queen. Her album Girlz is the best hip hop record in years.’

‘Hayır!” diyor Jake. “Zaten bir milyon kopya sattı, bu yüzden bir ödüle ihtiyacı yok! En İyi Albüm Missy Queen’e gitmeli. Girlz albümü, son yılların en iyi hip hop kaydı.’

‘Hmm … it’s certainly an impressive record,” says David Froth, “but I think there’s only one really great track on it – the song “Hey! You! Listen Up!”’

‘Hmm … kesinlikle etkileyici bir rekor,” diyor David Froth, “ama bence üzerinde gerçekten harika olan tek bir parça var – “Hey! You! Listen Up!”‘

‘We can give her Best Song then!” says Jake.

“O zaman ona En İyi Şarkıyı verebiliriz!” diyor Jake.

‘OK, now we’re getting somewhere. We’re finally making progress,” says David Froth. “What about Lifetime Achievement? Remember, this is a really important award. It’s recognition for a singer who has changed the course of popular music!’

“Tamam, şimdi bir yere varıyoruz. Sonunda ilerleme kaydediyoruz” diyor David Froth. “Yaşam Boyu Başarı ne olacak? Unutmayın, bu gerçekten önemli bir ödül. Popüler müziğin gidişatını değiştiren bir şarkıcının takdiri!’

‘I think Jake Dangerous should win,” says Jake Dangerous. Nobody listens to him.

Jake Dangerous, “Bence Jake Dangerous kazanmalı” diyor. Kimse onu dinlemiyor.

‘Dan – what do you think?” asks David Froth.

“Dan – ne düşünüyorsun?” David Froth sordu.

Dan says nothing. He was very excited about being a judge for the Global Music Awards, but now he is disappointed. Dan knows that David Froth wants the Polar Gorillas to win because he was the first person to write about them – he “discovered” them, and so when they become very famous, Froth will take the credit. Betty Weill wants Janie Waller to win because Janie Waller releases records for her record company. If Janie Waller wins, her record will sell even more copies and Betty Weill will become even richer. Jake Dangerous wants Missy Queen to win because Missy Queen is his girlfriend. Dan is disappointed because now he knows that the Global Music Awards are, in fact, a fix.

Dan hiçbir şey söylemiyor. Global Müzik Ödülleri için jüri üyesi olacağı için çok heyecanlıydı ama şimdi hayal kırıklığına uğradı. Dan, David Froth’un Kutup Gorilleri hakkında yazan ilk kişi olduğu için kazanmasını istediğini biliyor – onları “keşfetti” ve bu yüzden çok ünlü olduklarında, övgüyü Froth alacak. Betty Weill, Janie Waller’ın kazanmasını istiyor çünkü Janie Waller plak şirketi için kayıtlar yayınlıyor. Janie Waller kazanırsa, rekoru daha da fazla satacak ve Betty Weill daha da zenginleşecek. Jake Dangerous, Missy Queen’in kız arkadaşı olduğu için Missy Queen’in kazanmasını istiyor. Dan hayal kırıklığına uğradı çünkü artık Global Müzik Ödülleri’nin aslında bir düzenbazlık olduğunu biliyor.

‘Look, our time is up!” says Froth. “Can we agree on this: Best Album, Janie Waller; Best Song, Missy Queen; Best New Band, Polar Gorillas? Lifetime Achievement … OK, Dan, we’ll leave this up to you. But remember – Dylan Roberts is in the audience tonight, so is Jack Michaelson, and Nobbo from X5. I don’t have to tell you that Dylan Roberts is the voice of a generation, Jack Michaelson is very, very rich, and Nobbo from X5 is bringing peace to the world. He’s also a friend of the Secretary General of the United Nations. The choice is yours!’

“Bak, zamanımız doldu!” Froth diyor. “Şu konuda anlaşabilir miyiz: En İyi Albüm, Janie Waller; En İyi Şarkı, Missy Queen; En İyi Yeni Grup, Polar Goriller? Yaşam Boyu Başarı … Tamam, Dan, bunu sana bırakacağız. Ama unutmayın – Dylan Roberts bu gece seyirciler arasında, Jack Michaelson ve X5’ten Nobbo da öyle. Dylan Roberts’ın bir neslin sesi olduğunu, Jack Michaelson’ın çok ama çok zengin olduğunu ve X5’ten Nobbo’nun dünyaya barış getirdiğini söylememe gerek yok. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin bir arkadaşıdır. Seçim senin!’

The judges walk out onto the stage in the Milton Hotel. Five hundred excited, nervous people are watching them. Five hundred cameras flash when they go on stage. Dan feels very scared. He also knows that millions of people around the world are watching on TV.

Yargıçlar Milton Oteli’nde sahneye çıkarlar. Beş yüz heyecanlı, gergin insan onları izliyor. Sahneye çıktıklarında beş yüz kamera yanıp söner. Dan çok korkmuş hissediyor. Ayrıca dünya çapında milyonlarca insanın televizyonda izlediğini biliyor.

The judges all stand up on the stage and pretend to open envelopes.

Yargıçların hepsi sahnede ayağa kalkar ve zarfları açar gibi yapar.

‘And the winner is …,” they all say. There is a moment of silence then lots and lots of really loud applause as the judges read out the names of their friends.

“Ve kazanan…” diyor hepsi. Yargıçlar arkadaşlarının isimlerini okurken bir an sessizlik olur, ardından çok ve çok yüksek alkışlar olur.

Then it is Dan’s turn.

Şimdiyse Dan’in sırası.

‘OK, everyone,” says David Froth. “Are we having a good time?!” Everyone shouts and claps. “Finally, we arrive at perhaps the most important award this evening: the Lifetime Achievement Award. Who will win this year? Will it be Dylan Roberts, voice of a generation? Or Jack Michaelson? Erm … dancer of a generation. Or Nobbo, bringer of world peace? To present the award, here is Dan Snaith, winner of the New Music Weekly competition.” Five hundred people applaud and shout. Five hundred cameras flash again in Dan’s face. Millions of people are watching him on TV.

“Tamam millet,” diyor David Froth. “İyi vakit geçiriyor muyuz?!” Herkes bağırır ve alkışlar. “Son olarak, bu akşam belki de en önemli ödüle geliyoruz: Yaşam Boyu Başarı Ödülü. Bu yıl kim kazanacak? Bir neslin sesi olan Dylan Roberts mı olacak? Ya da Jack Michaelson? Erm … bir neslin dansçısı. Yoksa dünya barışını getiren Nobbo mu? Ödülü takdim etmek için, New Music Weekly yarışmasının galibi Dan Snaith karşınızda.” Beş yüz kişi alkışlıyor ve bağırıyor. Dan’in yüzünde tekrar beş yüz kamera yanıp söner. Milyonlarca insan onu televizyonda izliyor.

Dan gets up nervously and stands in front of the microphone.

Dan gergin bir şekilde ayağa kalkar ve mikrofonun önünde durur.

‘Good evening!” he says. He opens an envelope which has a piece of paper in it. Nothing is written on the piece of paper. He says the words, “… and the winner is …” He stops and pauses. There is total silence in the room.

‘İyi akşamlar!” diyor. İçinde bir kağıt parçası olan bir zarfı açar. Kağıt parçasında hiçbir şey yazmıyor. “…ve kazanan…” diyor ve duruyor. Odada tam bir sessizlik var.

‘The winner is … you!’

‘Kazanan … sizsiniz!’

There is more total silence in the room. A few people say, “What???’

Odada daha fazla toplam sessizlik var. Birkaç kişi “Ne???” diyor.

‘That’s right!” continues Dan, feeling more confident now. “You!” He looks directly into the TV cameras. “All the people around the world who listen to music and play music and love music! You are the most important people!’

‘Bu doğru!” diye devam ediyor Dan, artık daha kendinden emin hissediyor. “Sen!” Doğrudan TV kameralarına bakıyor. “Dünyanın her yerinde müzik dinleyen, müzik çalan ve müziği seven tüm insanlar! Siz en önemli insanlarsınız!’

There is the sound of surprise in the big room. Dan sees Dylan Roberts, Jack Michaelson and Nobbo leave the room.

Büyük salondan şaşkınlık sesleri geliyor. Dan, Dylan Roberts, Jack Michaelson ve Nobbo’nun odadan çıktığını görür.

‘These awards,” Dan continues, “are a fix! The music business is a fix! If nobody listened to or bought the music, there would be no winners here tonight. That is why YOU are the winners!’

“Bu ödüller,” diye devam ediyor Dan, “Bir düzenbazlık! Müzik işi bir düzenbazlıktır! Müziği kimse dinlememiş veya satın almamış olsaydı, bu gece burada kazanan olmazdı. İşte bu yüzden kazananlar SİZSİNİZ!’

Some people cheer and applaud, some people say, “Boooo!’

Kimileri tezahürat yapıp alkışlıyor, kimileri “Böööö!” diyor.

But tonight, Dan Snaith knows that he has won too.

Ama bu gece Dan Snaith kendisinin de kazandığını biliyor.

İngilizce Metin Çevirisinin Önemi

İngilizce metinleri okumak ve anlamak size zor gelebilir. Ancak bu yeteneklerinizi geliştirmek oldukça fazla yol vardır. Bunlardan bazıları kelime bilginizi geliştirmek, dil bilginizi geliştirmek ve metin çevirmektir. Metin çevirmek size başta zor gelebilir. Ancak kendi seviyenizdeki metinleri çevirmeye uğraşırsanız düşündüğünüzden daha kolay bulacaksınız.

Metinleri çevirdikçe İngilizce cümle mantığına alışırsınız. Bu sayede metinleri okurken anlamaya başlarsınız. Başlangıçta okuduğunuz metinler de basit olacağından dolayı hızlıca alışırsınız. İngilizce mantığına alışmanız, tüm İngilizce yeteneklerinizi geliştiren bir şeydir çünkü İngilizce düşünme yeteneğinizi geliştirmiş olursunuz. Bundan dolayı İngilizce metin çevirmek sizin için çok yararlıdır.

İngilizce Metin Çevirisi Nasıl Yapılır?

İngilizce metinleri çevirmek için her şeyden önce metni bir kere okumalısınız. Bu sayede cümlelere ve kelimelere daha aşina olabilirsiniz. Metni okuduktan sonra bilmediğiniz kelimeleri öğrenmeli ve ardından çeviriye başlamalısınız.

İngilizce metinleri çevirmek için öncelikle cümleleri nasıl çevirmeniz gerektiğini bilmelisiniz. İngilizce cümle yapısı Türkçe’nin tam tersi olduğu için cümleleri tersten okuyarak çevirmelisiniz. Bunun mantığını kavradıktan sonra basit cümleleri rahatlıkla çevirebilirsiniz. Çeviriye de A1 ve A2 seviyedeki cümleleri çevirerek başlamalısınız. Basit cümleleri bile çevirmeniz size çok yardımcı olacaktır.

İngilizce Metin Okumanın Yararları

İngilizcenizi tek bir alana odaklanarak geliştiremezsiniz. Bu yüzden her kabiliyetinizi ayrı ayır geliştirmeyi denemelisiniz. İngilizce dilbilgisi öğrendiğiniz gibi kelime de öğrenmelisiniz. Bu ikisini aynı anda yapmanın iyi yolu da İngilizce Metinler okumaktır. Okuduğunuz İngilizce hikayeler sayesinde her alanda kendinizi geliştirirsiniz. Yeni cümle yapıları görürsünüz, yeni kelimeler öğrenirsiniz, gün içinde kurulabilecek diyaloglara dair bilgiler edinirsiniz.

Üstelik okuduğunuz metnin çevirisini yaparak İngilizcenizi daha da geliştirebilirsiniz. Sadece okuyup anlamak sizi geliştirir ancak tam olarak anlamadığınız için en yüksek verimi sağlamaz. Metinleri tam olarak çevirmeye başladığınızda en yüksek verimi elde edersiniz çünkü tüm bilginizi kullanmış olursunuz.

Konuşarak Öğren ile Kendinizi Geliştirin

İngilizce öğrenmenin en iyi yolu devamlı çalışmak ve maruz kalmaktır. Devamlı çalışıp bir şeyler öğrendikten sonra da tekrar etmeniz asla unutmamanızı sağlar. Bu tekrarı da anadili İngilizce olan eğitmenlerle yapabilirsiniz! Üstelik aldığınız her eğitimle İngilizceniz birçok yönden gelişir. Hem konuşmanızı hem dinlemenizi geliştirmek için Konuşarak Öğren’e gelin!

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Nasıl İngilizce Öğrendiler?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Son Yazılar

x

Hızlı Quiz ile İngilizce Seviyeni Öğren!

Question

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.

X

Online Canlı Ders

Mehmet Hoca ile İngilizce cümle kurma canlı dersi İçin son dakika saniye.