İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

O ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

O ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet en çok kullanılan o harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • o:sıfır
  • o!:hey!, o!, ya!
  • k.:iyi, makbul, okey, okeylemek, olur, onay, onaylamak, tasdik, tasdiklemek
  • k.!:idare eder!, okey!, oldu!, peki!, tamam!
  • oaf:beceriksiz, hödük, sakar, sersem
  • oafish:aptal, beceriksiz, sersem
  • oak:ana kapı, meşe, meşe odunu
  • oaken:meşe, meşe kaplama, meşeden yapılmış
  • oakum:üstüpü
  • oakwood:meşe kerestesi, meşe ormanı, meşe tahtası
  • oar:fırın küreği, işçi, kürek, kürek çekmek, kürekçi
  • oarlock:ıskarmoz, kürek yatağı
  • oarsman:kürekçi
  • oarsmanship:kürekçilik
  • oarswoman:kürekçi
  • oases:vaha
  • oasis:vaha
  • oat:yulaf
  • oaten:yulaf, yulaflı, yulaftan yapılmış
  • oath:ant, küfür, sövgü, yemin
  • oaths:ant, küfür, sövgü, yemin
  • oatmeal:yulaf ezmesi, yulaf lapası
  • oats:yulaf
  • obduracy:inatçılık, katı yüreklilik
  • obdurate:inatçı, katı yürekli, taş kalpli
  • obe:zenci büyüsü
  • obeah:zenci büyüsü
  • obedience:bağlılık, boyun eğme, itaat, sadakât
  • obedient:itaatkâr, sadık, söz dinler, yumuşak başlı
  • obeisance:baş eğme, hürmet, önünde eğilme, saygı
  • obeisant:hürmetli, saygılı
  • obelisk:başvurma işareti, dikili taş, köşeli sütun, obelisk
  • obelus:başvurma işareti
  • obese:aşırı şişman, şişko, şişman, yağ tulumu
  • obesity:aşırı şişmanlık, şişmanlık
  • obey:dinlemek, itaat etmek, riayet etmek, sadakât göstermek, söz dinlemek, uymak
  • obeying:dinlemek, itaat etmek, riayet etmek, sadakât göstermek, söz dinlemek, uymak
  • obfuscate:allak bullak etmek, kafasını karıştırmak, karartmak, şaşırtmak
  • obi:zenci büyüsü
  • obituary:anma yazısı, ölen ile ilgili, ölüm, ölüm ilânı
  • object:amaç, cins adam, cisim, gaye, hedef, itiraz etmek, itirazı olmak, karşı çıkmak, nesne, obje, razı olmamak, şey
  • objectify:nesnelleştirmek, somutlaştırmak
  • objecting:itiraz eden
  • objection:itiraz, itiraz nedeni, karşı gelme, mahzur, sakınca
  • objectionable:hoş olmayan, itiraz edilebilir, mahzurlu, sakıncalı, tatsız
  • objections:itiraz, itiraz nedeni, karşı gelme, mahzur, sakınca
  • objective:amaç, amaçlanan, erek, hedef, hedeflenen, ismin -i hali, mercek, nesne, nesnel, objektif, tarafsız
  • objectively:objektif olarak, tarafsızca
  • objectiveness:tarafsızlık
  • objectivity:tarafsızlık
  • objectless:amaçsız, hedefsiz
  • objector:itirazcı, karşıt, muhalif
  • objects:amaç, cins adam, cisim, gaye, hedef, itiraz etmek, itirazı olmak, karşı çıkmak, nesne, obje, razı olmamak, şey
  • objurgate:azarlamak, paylamak
  • objurgation:azar, paylama
  • oblate:kendini manastıra adamış kimse, kutupları yassılaşmış
  • oblation:adak, aşai rabbani ayini, kurban
  • obligate:mecbur etmek, zorlamak, zorunda bırakmak
  • obligated:mecbur etmek, zorlamak, zorunda bırakmak
  • obligation:borç, mecburiyet, minnet, minnet borcu, ödev, senet, yükümlülük, zorunluluk
  • obligations:borç, mecburiyet, minnet, minnet borcu, ödev, senet, yükümlülük, zorunluluk
  • obligatory:gerekli, mecburi, zorunlu
  • oblige:bağlamak, iyilik etmek, lütfetmek, mecbur etmek, memnun etmek, minnettar bırakmak, minnettar kılmak, zorunda bırakmak
  • obliged:minnettar, zorunlu
  • obligee:alacaklı
  • obliging:nazik, yardımcı, yardımsever
  • obligor:borçlu, yükümlü
  • oblique:dolambaçlı, dolaylı, eğik, eğri, meyilli, meyletmek, sapmak, yoldan çıkmış
  • obliqueness:çarpıklık, eğiklik, eğrilik, sapma, yoldan çıkma
  • obliquity:eğilim, eğim, meyil, sapma, yoldan çıkma
  • obliterate:bozmak, silmek, tıkamak, yoketmek
  • obliterated:bozmak, silmek, tıkamak, yoketmek
  • obliteration:bozma, silme, tahrip etme, yok etme
  • oblivion:af, farkında olmama, genel af, kayıtsızlık, unutma, unutulma
  • oblivious:habersiz, ihmalci, ihmalkâr, ilgisiz, unutkan
  • obliviousness:unutkanlık
  • oblong:boyu eninden fazla, dikdörtgen, dikdörtgen şeklinde
  • obloquy:iftira, kötüleme, rezalet, yüz karası
  • obnoxious:çirkin, iğrenç, kötü, pis, uygunsuz
  • oboe:obua
  • obscene:açık saçık, ağıza alınmaz, müstehcen, pis
  • obscenities:ayıp, terbiyesiz sözler
  • obscenity:açık saçıklık, iğrençlik, müstehcen şey, müstehcenlik
  • obscurant:cahillik yanlısı, gerici
  • obscurantism:gericilik
  • obscurantist:cehalet yanlısı, gerici
  • obscuration:ay tutulması, karanlık, kararma, karartma
  • obscure:anlaşılmaz, belirsiz, belirsizleştirmek, bilinmeyen, gizlemek, gözlerden uzak, karanlık, karanlık yapmak, karartmak, karışık, kuytu, loş, örtbas etmek, saklamak, telâffuzu zor, ücra
  • obscured:belirsizleştirmek, gizlemek, karanlık yapmak, karartmak, örtbas etmek, saklamak
  • obscuring:belirsizleştirmek, gizlemek, karanlık yapmak, karartmak, örtbas etmek, saklamak
  • obscurity:anlaşılmazlık, bilinmezlik, gizlilik, karanlık, loşluk
  • obsequies:cenaze töreni
  • obsequious:aşırı saygılı, yağcı, yaltakçı
  • obsequiousness:dalkavukluk, yağcılık, yaltakçılık
  • observable:gözle görülür, izlenebilir, ölçülür, uyulması gereken
  • observance:ayin, dini tören, dinsel tören, gelenek, gözetim, riayet, tarikat kuralı, töre, usul, uyma, yerine getirme
  • observances:adap
  • observant:bağlı, dikkat eden, itaatkâr, riayet eden, uyan
  • observation:gözetim, gözetleme, gözlem, gözlem sonucu, gözleme, rasat, seyretme, yorum
  • observatory:gözlem evi, rasathane
  • observe:demek, dikkatle bakmak, farketmek, görmek, görüşünü bildirmek, gözetlemek, gözlemek, incelemek, izlemek, kutlamak, riayet etmek, söylemek, uymak, yerine getirmek
  • observed:demek, dikkatle bakmak, farketmek, görmek, görüşünü bildirmek, gözetlemek, gözlemek, incelemek, izlemek, kutlamak, riayet etmek, söylemek, uymak, yerine getirmek
  • observer:gözcü, gözetmen, gözlemci, itaat eden kimse, izleyici
  • observing:gözetleme, gözleme, inceleme
  • obsess:kafasına takılmak, saplantı haline gelmek, tedirgin etmek, zihnine saplamak
  • obsessed:endişeli, kafayı takmış, saplantı haline getirmiş, tedirgin
  • obsessing:kafasına takılmak, saplantı haline gelmek, tedirgin etmek, zihnine saplamak
  • obsession:sabit fikir, saplantı, sürekli endişe, takıntı
  • obsessive:akıldan hiç çıkmayan, sabit fikirli, saplantı haline gelmiş
  • obsevation:gözetim, gözetleme, gözlem, gözlem sonucu, gözleme, rasat, seyretme, yorum
  • obsolescence:eskime, kullanılmaz olma, modası geçme
  • obsolescent:az kullanılan, eskimiş
  • obsolete:eski, eskilerine oranla az gelişmiş, kullanılmayan, modası geçmiş
  • obstacle:engel, ket, mani
  • obstetric:doğum, gebelik ile ilgili
  • obstetrician:doğum doktoru, doğum uzmanı, ebe
  • obstetrics:doğum doktorluğu, doğum ve gebelik bilimi, ebelik
  • obstinacy:hırçınlık, inat, inatçılık, kronikleşme, müzmin olma
  • obstinate:dik başlı, dik kafalı, inatçı, kronik, müzmin
  • obstinately:inatla
  • obstreperous:ele avuca sığmaz, gürültücü, haşarı, yaramaz, yaygaracı
  • obstruct:engel olmak, engellemek, engellenmek, kapamak, tıkamak, zorlaştırmak
  • obstructed:engel olmak, engellemek, engellenmek, kapamak, tıkamak, zorlaştırmak
  • obstructing:engel olmak, engellemek, engellenmek, kapamak, tıkamak, zorlaştırmak
  • obstruction:arıza, engel, engel olma, engelleme, kapama, set, tıkama
  • obstructionist:engelleyen kimse
  • obstructions:arıza, engel, engel olma, engelleme, kapama, set, tıkama
  • obstructive:engel olan, zorluk çıkaran
  • obtain:bulmak, edinmek, elde etmek, geçerli olmak, kazanmak, sağlamak, süregelmek, var olmak, varlığını sürdürmek
  • obtainable:bulunabilir, elde edilebilir, sağlanabilir
  • obtained:bulmak, edinmek, elde etmek, geçerli olmak, kazanmak, sağlamak, süregelmek, var olmak, varlığını sürdürmek
  • obtaining:edinme
  • obtainment:bulma, elde etme, kazanma, sağlama
  • obtrude:ısrarla ileri sürmek, zorla girmek, zorla kabul ettirmek, zorla sokulmak
  • obtrusion:sırnaşma, sokma, sokulma, yılışma, zorla kabul ettirme
  • obtrusive:çıkıntılı, sıkıntı veren, sırnaşık, zorla sokulan
  • obturate:kapamak, kapatmak, mühürlemek, tıkamak
  • obturation:kapama, mühürleme, tıkama
  • obtuse:duygusuz, geniş, kalın kafalı, kesmez, kör, salak
  • obtuseness:duygusuzluk, kalın kafalık, mankafalık, salaklık
  • obverse:meselenin öbür yanı, ters önerme, yüz, yüz tarafı, yüzü dönük
  • obviate:çare bulmak, gidermek, karşılamamak, önlemek, önüne geçmek, yetmemek
  • obviating:çare bulmak, gidermek, karşılamamak, önlemek, önüne geçmek, yetmemek
  • obviation:çare, giderme, ihtiyacı karşılamama, önüne geçme, yeterli olmama
  • obvious:açık, apaçık, besbelli, ortada
  • obviously:açık olarak, apaçık, belli ki
  • obviousness:açıklık, besbelli olma
  • occasion:durum, fırsat, mahal, neden, ortam, özel durum, sebep, sıra, uygun zaman
  • occasional:ara sıra olan, fırsat düştükçe yapılan, nadiren
  • occasionally:ara sıra, bazen
  • occident:batı, batı yarıküre, batılı
  • occidental:batı, batılı
  • occipital:artkafa, artkafaya ait
  • occiput:artkafa, kafanın arkası
  • occlude:emmek, kapamak, kapatmak, kesmek, önlemek, tıkamak
  • occlusion:gazların emilmesi, kapanma, tıkama, tıkanma, üst üste oturma
  • occult:anlaşılmaz, bilinmeyen, bilinmez, büyülü, doğaüstü, esrarlı, gizli
  • occultism:doğaüstü güçlere inanma, gizli güçlere inanç
  • occupancy:doluluk oranı, işgal, kullanım süresi, oturma
  • occupant:işgal eden kimse, kullanıcı, oturan, oturan kimse
  • occupants:işgal eden kimse, kullanıcı, oturan, oturan kimse
  • occupation:iş, işgal, kullanan, meşguliyet, oturma, uğraş, uğraşı
  • occupational:iş, meşguliyetle yapılan, meslekle ilgili
  • occupied:dolu, meşgul
  • occupier:işgal eden, kullanan, oturan
  • occupy:almak, işgal etmek, meşgul etmek, oturmak, tutmak
  • occur:akla gelmek, cereyan etmek, çıkmak, görülmek, meydana gelmek, olmak, oluşmak, ortaya çıkmak
  • occurrence:çıkma, olay, olma, oluş
  • occurrences:çıkma, olay, olma, oluş
  • occurring:akla gelmek, cereyan etmek, çıkmak, görülmek, meydana gelmek, olmak, oluşmak, ortaya çıkmak
  • occurs:akla gelmek, cereyan etmek, çıkmak, görülmek, meydana gelmek, olmak, oluşmak, ortaya çıkmak
  • ocean:derya, okyanus
  • oceangoing:okyanusa uygun, okyanusta işleyen
  • oceanic:okyanus, okyanus gibi, okyanusta bulunan
  • oceanography:okyanus coğrafyası, oşinografi
  • oceanology:okyanusbilim
  • ocellus:basit göz, göz şeklinde leke
  • ocher:aşıboyası, koyu sarı, okra, toprak boyası
  • ochlocracy:avam idaresi, halk yönetimi
  • ochre:aşıboyası, koyu sarı, okra, toprak boyası
  • oclock:saat, saate göre
  • o’clock:saat, saate göre
  • oct:ekim
  • octagon:sekizgen
  • octagonal:sekiz açılı, sekiz taraflı, sekizgen
  • octal:oktal, sekizli
  • octane:oktan
  • octangular:sekiz köşeli
  • octant:dairenin sekizde biri, oktant
  • octave:oktav
  • octaves:oktav
  • octennial:sekiz senelik, sekiz yılda bir olan
  • octet:sekiz kişilik koro, sekiz kişinin yaptığı müzik
  • octette:sekiz kişilik koro, sekiz kişinin yaptığı müzik
  • october:ekim
  • octogenarian:seksen yaşlarında olan, seksenlik
  • octopus:ahtapot, yaygın ve yıkıcı örgüt
  • octosyllabic:sekiz heceli, sekiz heceli mısra
  • octosyllable:sekiz heceli kelime, sekiz heceli mısra
  • octuple:sekiz kat, sekiz kere
  • ocular:göz, göze ait, gözle görülür, kesin, oküler
  • ocularly:gözle görülür biçimde, kesin olarak
  • oculist:göz doktoru
  • odalisque:cariye, odalık
  • odd:acayip, ara sıra olabilen, artan, garip, küsur, sıradışı, tek, tek tük, teki olmayan, tuhaf
  • oddball:acayip kimse
  • oddity:acayiplik, antika kimse, gariplik, tuhaf tip
  • oddlooking:garip görünüşlü
  • oddly:garip bir biçimde, işin garibi, tuhaf bir şekilde
  • oddman:ufak tefek işler yapan adam
  • oddments:artıklar, döküntüler, kırıntılar, ufak tefek şeyler
  • oddness:acayiplik, gariplik
  • odds:anlaşmazlık, avantaj, fark, ihtimal, kavga, olasılık, şans, üstünlük
  • ode:kaside, lirik nazım şekli, övgü, vezinsiz uzun şiir
  • odious:iğrenç, tiksindirici
  • odiously:iğrenç şekilde
  • odiousness:iğrençlik, nefret
  • odium:ayıp, gizli düşmanlık, iğrençlik, nefret, yüz karası
  • odometer:kilometre sayacı, odometre
  • odontalgia:diş ağrısı
  • odontoid:diş gibi, diş şeklinde
  • odontology:diş bilimi
  • odor:itibar, iz, izlenim, koku, saygınlık, şöhret
  • odoriferous:güzel kokulu, hoş kokulu, kokulu
  • odorless:kokusuz
  • odorous:hoş kokulu, kokulu
  • odour:itibar, iz, izlenim, koku, saygınlık, şöhret
  • odourless:kokusuz
  • odyssey:odise, odise destanı, uzun ve maceralı yolculuk
  • odysseys:odise, odise destanı, uzun ve maceralı yolculuk
  • oecology:çevrebilim, ekoloji
  • oedema:ödem, su toplanması
  • oedipus:odip
  • oesophagi:yemek borusu, yutak
  • oesophagus:yemek borusu, yutak
  • oestrogen:estrojen, östrojen
  • of:-den, -ın, -li, -nin, yüzünden
  • ofcourse:elbette, pek tabii, şüphesiz
  • off!:defol!
  • offal:çerçöp, hayvanın yenmeyen parçaları, sakatat
  • offbeat:olağandışı, sıradışı, tuhaf, vurgusuz, vurgusuz nota
  • offcast:işe yaramaz, işe yaramaz şey
  • offcolor:açık saçık, belirsiz, doğal renkte olmayan, kalitesi şüpheli, keyifsiz, müstehcen, solmuş
  • offence:gücenme, kâlbini kırma, kırılma, saldırı, suç, tecâvüz
  • offend:gücendirmek, hoşgelmemek, incitmek, kırılmak, kırmak, küstürmek, rencide etmek, saldırmak, suç işlemek
  • offended:dargın, gücenmiş, kırgın, küs, küskün
  • offender:kabahatli, suçlu
  • offending:gücendirme, hoşa gitmeyen, incitici, kırıcı
  • offense:gücenme, kâlbini kırma, kırılma, saldırı, suç, tecâvüz
  • offenses:gücenme, kâlbini kırma, kırılma, saldırı, suç, tecâvüz
  • offensive:hakaret eden, hücum, iğrenç, kötü, pis, saldıran, saldırgan, saldırı
  • offensiveness:iğrençlik, saldırganlık
  • offer:açmak, adak, adamak, arz, arzetmek, bağış, bildirmek, ikram etmek, öneri, ortaya çıkmak, satışa çıkarma, sunma, sunmak, sunum, teklif, teklif etmek, vermek
  • offering:adak, bağış, kilisede toplanan para, kurban, sunuş, teklif
  • offertory:kilisede para toplama, kilisede toplanan para
  • offgrade:düşük kaliteli, kalitesiz
  • offhand:düşüncesizce, düşüncesizce yapılmış, hazırlıksız, hazırlıksız olarak, kaba, laubali, nezaketsiz, rasgele
  • offhanded:düşüncesizce yapılmış, hazırlıksız, kaba
  • offhandedness:düşüncesizlik, ihmalcilik, ihmalkârlık
  • office:ambar, bakanlık, büro, devlet dairesi, dini tören, görev, ima, kiler, makam, ofis, sorumluluk
  • officeholder:devlet memuru, memur
  • officer:idare etmek, komuta etmek, memur, polis memuru, subay, subayları atamak
  • offices:ambar, bakanlık, büro, devlet dairesi, dini tören, görev, ima, kiler, makam, ofis, sorumluluk
  • official:devlet, memur, resmi
  • officialdom:memuriyet, memurlar
  • officialism:bürokrasi, memuriyet, memurlar
  • officially:resmen, resmi olarak
  • officials:memur
  • officiary:bütün personel, görev ile ilgili
  • officiate:görevi yerine getirmek, tören yönetmek
  • officinal:hazır, hazır ilaç, ilaç yapımında kullanılan, şifalı
  • officious:işgüzar, yarı resmi
  • officiousness:işgüzarlık
  • offing:açık deniz, engin
  • offish:mesafeli, soğuk, uzak duran
  • offkey:akortsuz, akortsuz olarak, ayarsız
  • offload:bırakmak, satmak, yüklemek
  • offprint:ayrı baskı
  • offput:canını sıkmak, soğutmak
  • offscourings:bozuntu, çerçöp, pislik, süprüntü, yüz karası
  • offset:bedel, çıkıntı, dal, dallanmak, dengelemek, denkleştirme, denkleştirmek, dirsek, dirsek takmak, karşılık, kol, ofset baskı, ofset baskı yapmak, uzantı
  • offsetting:dallanmak, dengelemek, denkleştirmek, dirsek takmak, ofset baskı yapmak
  • offshoot:dal, filiz, soy, şube, torun
  • offshore:açık deniz, dış, kıyıdan esen, kıyıdan uzak, kıyıdan uzakta, yabancı ülkeden
  • offside:arabanın sağında olan, ofsayt, ofsaytta, sağ
  • offsize:standart dışı
  • offspring:çoluk çocuk, döl, ürün, yavrular
  • offstage:kulis, sahne arkasında olan
  • offtake:indirim, revaç, sürüm, suyolu
  • oft:çoğu kez, sık sık, sıkça
  • often:çoğu kez, sık sık, sıkça
  • ofttimes:çoğu kez, sık sık
  • ogee:s biçiminde çizgi, s biçiminde köşebent
  • ogive:bir tür grafik eğrisi, küt mermi çekirdeği, sivri tepeli kemer
  • ogle:arzu dolu bakış, arzu dolu bakmak, aşıkane bakış, aşıkane bakmak, göz süzmek
  • ogre:canavar, insan yiyen dev, zalim
  • ogress:insan yiyen dev
  • oh!:aman!, ey!, o!
  • ohio:ohio
  • ohm:elektrik direnç birimi, om
  • oil:gaz, petrol, sıvı yağ, yağ, yağ çekmek, yağcılık yapma, yağcılık yapmak, yağlamak, yağlıboya
  • oilbearing:petrol, petrol bulunan
  • oilcake:küspe, yağ tortusu
  • oilcan:yağ kabı, yağdanlık
  • oilcloth:balmumlu kumaş, mumlu bez, muşamba
  • oilcup:yağ haznesi, yağ kabı, yağdanlık
  • oiled:çakırkeyif, sarhoş, yağlı
  • oiliness:yağcılık, yağlılık
  • oiling:yağ çekmek, yağcılık yapmak, yağlamak
  • oilrig:petrol kuyusu platformu, sondaj kulesi
  • oils:yağlıboya, yağlıboya resim
  • oilskin:gamsele, muşamba
  • oilskins:gamsele, muşamba giysi
  • oilstone:bileği taşı
  • oily:çok yağlı, yağcı, yağlı, yaltakçı
  • ointment:merhem
  • ok:iyi, makbul, okey, okeylemek, olur, onay, onaylamak, tasdik, tasdiklemek
  • ok!:idare eder!, okey!, oldu!, olur!, peki!, tamam!
  • okay:akey, iyi, makbul, okey, okeylemek, olur, onay, onaylamak, tasdik, tasdiklemek
  • okay!:idare eder!, okey!, oldu!, olur!, peki!, tamam!
  • okra:bamya
  • old:bayat, eski, eski zamanlar, eskiden kalma, eskimiş, harika, ihtiyar, kart, köhne, önceki, pişkin, tecrübeli, yaşlı
  • olden:eski
  • older:büyük, daha yaşlı
  • oldest:en eski
  • oldfashioned:eski kafalı, eski moda, modası geçmiş, sitemli, viskili bir kokteyl
  • oldie:bayat espri, eski şey, ihtiyar, soğuk espri, yaşlı
  • oldies:bayat espri, eski şey, ihtiyar, soğuk espri, yaşlı
  • oldish:eskice, ihtiyar, yaşlıca
  • oldness:eskilik, köhnelik
  • oldster:ihtiyar, yaşlı adam
  • oldsters:ihtiyar, yaşlı adam
  • oldtimer:demirbaş, eski, eski eleman, kıdemli kimse, yaşlı
  • oleaginous:sahte dil döken, yağ veren, yağcı, yağlı
  • oleander:zakkum
  • olecranon:dirsek
  • oleo:margarin
  • oleomargarine:margarin
  • oleophilic:yağ çeken
  • olfaction:koklama duyusu, koku alma
  • oligarchy:oligarşi, zümre idaresi
  • olio:derleme, karışık şey, karma, potpuri, türlü
  • olive:zeytin, zeytin yeşili
  • olives:zeytin, zeytin yeşili
  • olla:güveç, türlü
  • olympiad:olimpiyat
  • olympian:görkemli, muhteşem, olimpos tanrısı, tanrısal
  • olympic:olimpik, olimpiya nehrine ait, olimpiyat
  • olympics:olimpiyat oyunları
  • olympus:olimpos, olimpos dağı
  • oman:umman
  • omber:bir kâğıt oyunu
  • ombre:bir kâğıt oyunu
  • ombudsman:soruşturmacı
  • omega:omega, son, yunan alfabesinin son harfi
  • omegas:omega, son, yunan alfabesinin son harfi
  • omelet:omlet
  • omelette:omlet
  • omen:alâmet, geleceği söylemek, kehanet, kehanette bulunmak
  • ominous:meşum, uğursuz
  • omission:atlama, atlanmış şey, çıkarma, ihmal, unutma
  • omit:atlamak, çıkarmak, ihmal etmek, savsaklamak, unutmak
  • omitted:atlamak, çıkarmak, ihmal etmek, savsaklamak, unutmak
  • omitting:atlamak, çıkarmak, ihmal etmek, savsaklamak, unutmak
  • omni:bütün, hep, her
  • omnibus:antoloji, çok amaçlı, çok maddeli, geniş kapsamlı, otobüs, seçmeler
  • omnifarious:değişik türlerden, her türden
  • omnipotent:her şeye gücü yeten, her şeye kadir
  • omnipresence:her yerde birden bulunma
  • omnipresent:her zaman her yerde var olan
  • omniscience:her şeyi bilme
  • omniscient:bilge, her şeyi bilen
  • omoplate:kürek kemiği
  • omphalocele:göbekteki fıtığa benzer şişlik, omfalosel
  • omphalos:göbek, merkez
  • on:beri, bu yana, çakırkeyif, çalışmakta, civarında, -de, devam etmekte olan, devrede, durmadan, -e doğru, esnasında, giymiş olarak, hazır, ile, olmakta olan, sahnede, sürekli olarak, üstünde, üzerinde, yanık, yönünde
  • on!:beri, bu yana, çakırkeyif, çalışmakta, civarında, -de, devam etmekte olan, devrede, durmadan, -e doğru, esnasında, giymiş olarak, hazır, ile, olmakta olan, sahnede, sürekli olarak, üstünde, üzerinde, yanık, yönünde
  • :beri, bu yana, çakırkeyif, çalışmakta, civarında, -de, devam etmekte olan, devrede, durmadan, -e doğru, esnasında, giymiş olarak, hazır, ile, olmakta olan, sahnede, sürekli olarak, üstünde, üzerinde, yanık, yönünde
  • onager:mancınık, yaban eşeği
  • onair:canlı yayında, yayında
  • onanism:mastürbasyon, yarım kalan cinsel ilişki
  • onboard:gemide, gemiye, uçağa
  • once:bir defa, bir kere, bir zamanlar, eskiden, hemen, -ir -mez, olur olmaz
  • oncoming:gelecek, ilerleyen, yaklaşan, yaklaşma, yaklaşmakta olan, yetişmekte olan
  • one’s:birinin, -nin
  • onelegged:tek bacaklı, tek taraflı
  • oneman:tek kişilik, tek kişinin yaptığı, tek patronlu
  • oneness:aynı olma, bir olma, birlik, görüş birliği
  • onenight:bir gecelik, tek gecelik
  • onerous:ağır, külfetli, zahmetli
  • onerousness:külfet, zahmet
  • ones:birinin, -nin
  • one’s:birinin, -nin
  • oneself:kendi, kendi kendini, kendine, kendini, kendisi
  • oness:aynı olma, bir olma, birlik, görüş birliği
  • onetime:eski, eskiden, önceden, önceki
  • onetrack:sabit fikir haline gelmiş, saplantı halinde, tek hatlı, tek yönlü
  • onion:kafa, soğan
  • onions:kafa, soğan
  • onionskin:pelür, soğan kabuğu, soğan zarı
  • onlooker:izleyici, seyirci
  • onlookers:izleyici, seyirci
  • onlooking:bakan, izleyen
  • only:ağırbaşlı, ama, ancak, başhemşire vakarlı, bir tek, biricik, daha, fakat, sade, sadece, sırf, tek, yalnız
  • onomatopeic:sesleri yankılayan
  • onomatopoeic:sesleri yankılayan
  • onrush:hücum, saldırma, üşüşme
  • onset:başlama, başlangıç, hamle, hücum, saldırı
  • onshore:denizden karaya doğru, denizden karaya doğru esen, kıyıda, kıyıya yakın, kıyıya yakın olan
  • onslaught:acımasız eleştiri, saldırı, saldırma
  • onto:-e, üstüne, üzerine
  • ontology:ontoloji
  • onus:sorumluluk, yük, yükümlülük
  • onward:beri, bu yana, ileri, ileriye, ilerlemiş, ilerleyen
  • onwards:beri, bu yana, ileri, ileriye
  • onyx:damarlı akik, göz içi iltihabı, oniks
  • oodles:çok fazla miktar, pek çok
  • oof:mangır, para
  • oomph:cazibe, çekicilik
  • oosperm:döllenmiş yumurta hücresi, zigot
  • ooze:dip çamuru, duyulmak, kaçırmak, meşe kabuğu suyu, sızan şey, sızdırmak, sızıntı, sızma, sızmak, sulu çamur
  • oozing:sızma
  • oozy:sızdıran, sızıntılı, sulu çamur gibi
  • opacity:anlaşılmazlık, mantıksızlık, saydam olmayış, şeffaf olmayış
  • opal:opal
  • opalescent:rengârenk ışıyan, yanardöner
  • opaline:buzlu cam, opal gibi, opale benzer, opale benzer sarı taş, opalin
  • opaque:anlaşılmaz, bulutlu, donuk, ışık geçirmez, ışın geçirmez, mantıksız, mat, monoton, opak, renksiz, sersem
  • opaqueness:donukluk, matlık, saydam olmama, solukluk
  • opart:opart
  • open:açık, açılmak, açmak, açtırmak, başlamak, başlatmak, dürüst, ferah, geniş, içten, karara bağlanmamış, kısık olmayan, serbest
  • openable:açılabilir
  • opened:açılmak, açmak, açtırmak, başlamak, başlatmak
  • opener:açacak, açan kimse, başlatan
  • openeyed:açıkgöz, afallamış, şaşkın, uyanık
  • openhanded:cömert, eli açık
  • openhandedness:cömertlik, eli açıklık
  • openhearted:açık kalpli, açık yürekli, candan, içten, samimi
  • opening:açık alan, açık yer, açılış, açılma, açış, açma, ağız, başlangıç, delik, eleman açığı, fırsat, ilk, kadro açığı, kapı
  • openings:açık alan, açık yer, açılış, açılma, açış, açma, ağız, delik, eleman açığı, fırsat, kadro açığı, kapı
  • openly:açık açık, açık olarak, açıkça, alenen, apaçık, ele güne karşı, uluorta
  • openmouthed:açgözlü, ağzı açık kalmış, hayret etmiş, obur
  • openness:açık sözlülük, açıklık, genişlik, tarafsızlık
  • opens:açılmak, açmak, açtırmak, başlamak, başlatmak
  • openwork:kafes örgüsü, seyrek örgü
  • opera:opera
  • operable:ameliyat edilebilir, çalıştırılabilir, kullanışlı, uygulanabilir
  • operate:ameliyat etmek, borsada işlem yapmak, çalışmak, çalıştırmak, etki etmek, etkilemek, işlemek, işletmek, kullanmak, spekülasyon yapmak
  • operated:ameliyat etmek, borsada işlem yapmak, çalışmak, çalıştırmak, etki etmek, etkilemek, işlemek, işletmek, kullanmak, spekülasyon yapmak
  • operates:ameliyat etmek, borsada işlem yapmak, çalışmak, çalıştırmak, etki etmek, etkilemek, işlemek, işletmek, kullanmak, spekülasyon yapmak
  • operatic:çok dramatik, opera ile ilgili, opera türünden
  • operating:ameliyat, çalıştırma, işletme, kullanma
  • operation:ameliyat, çalıştırma, cerrahi müdahale, etkinlik, harekât, hüküm, iş, işlem, işletme, işleyiş, kullanma, operasyon, tatbikat, yürürlük
  • operational:çalıştırma, harekât, hazır, işletme, kullanıma hazır, operasyon
  • operations:ameliyat, çalıştırma, cerrahi müdahale, etkinlik, harekât, hüküm, iş, işlem, işletme, işleyiş, kullanma, operasyon, tatbikat, yürürlük
  • operative:ameliyat ile ilgili, etkili, etkin, faal, geçerli, işleyen, operatör, özel dedektif, teknisyen, uygulamalı, yürürlükte olan
  • operator:cerrah, işletmeci, kullanan, operatör, santral, spekülatör, teknisyen, telefon operatörü, telsizci, uygulayıcı
  • operculum:kapakçık, operkulum, solungaç kapağı
  • operetta:operet
  • ophidian:yılan gibi, yılanlara ait
  • ophthalmia:göz iltihabı
  • ophthalmic:göz, gözle ilgili
  • ophthalmologist:göz doktoru
  • ophthalmology:göz doktorluğu
  • opiate:afyonlu ilâç, uyuşturucu, uyutucu, uyutucu ilaç
  • opine:düşünmek, farzetmek, fikrini söylemek, görüş belirtmek
  • opinion:düşünce, fikir, görüş, inanç, kanaat, kanı, önemseme, takdir
  • opinionated:düşüncesini değiştirmeyen, fikrinden dönmeyen, inatçı
  • opinions:fikirler, görüşler, inanç
  • opium:afyon
  • opossum:keseli sıçan, opossum
  • opossums:keseli sıçan, opossum
  • opponent:aleyhtar, düşman, karşı, karşı taraf, karşıt, muhalif, rakip, zıt
  • opponents:aleyhtar, düşman, karşı taraf, muhalif, rakip
  • opportune:elverişli, müsait, uygun, yerinde
  • opportunely:tam vaktinde olan
  • opportuneness:uygunluk, yerindelik
  • opportunism:fırsatçılık, fırsatlardan yararlanma, oportünizm
  • opportunist:fırsatçı, fırsatı değerlendiren kimse
  • opportunities:fırsat, şans, uygun durum
  • opportunity:fırsat, şans, uygun durum
  • oppose:başkaldırmak, engel olmak, itiraz etmek, kafa tutmak, karşı çıkmak, karşı gelmek, karşı olmak, karşısına koymak, muhalefet etmek
  • opposed:karşı, karşılıklı, karşıt, zıt
  • opposing:karşı, karşılıklı, muhalif, ters
  • opposite:aksi, aleyhinde, karşı, karşı karşıya, karşı olan, karşı tarafta, karşı yönde, karşıda, karşılıklı, karşısında, karşısındaki, karşıt, muhalif, ters, zıt, zıt anlamlı
  • opposition:başkaldırma, düşmanlık, karşı koyma, karşısav, karşıtlık, muhalefet, rekabet, zıtlık
  • oppositional:karşı olan, muhalefet, muhalif
  • oppotunity:fırsat, şans, uygun durum
  • oppress:baskı yapmak, bunaltmak, eziyet etmek, ezmek, kahretmek, sıkıştırmak, sıkmak
  • oppressed:mazlum
  • oppression:baskı, boyunduruk, eziyet, güçlük, sıkıntı, zulüm
  • oppressive:ağır, baskıcı, bunaltıcı, ezici, sıkıcı, zalim
  • oppressiveness:baskıcılık, sıkıcılık, zalimlik
  • oppressor:baskıcı kimse, zalim
  • opprobrious:aşağılayıcı, ayıp, hakaret dolu, utanç verici
  • opprobrium:aşağılama, hakaret, rezalet, utanç
  • oppugn:eleştiriyle karşılık vermek, karşı koymak, yalanlamak
  • opt:karar kılmak, seçmek, tercih etmek, yeğlemek
  • optative:dilek ifade eden, dilek kipi, istek belirten, istek kipi
  • opted:karar kılmak, seçmek, tercih etmek, yeğlemek
  • optic:görme, görüş, göz, optik
  • optical:görme, görüş, göz, optik
  • optician:gözlükçü
  • optics:gözler, optik
  • optimal:en uygun, ideal, optimum
  • optimising:en iyi şekilde kullanmak, en uygun hale getirmek
  • optimism:iyimserlik, optimizm
  • optimist:iyimser, optimist
  • optimistic:iyimser
  • optimistically:iyimser olarak
  • optimize:en iyi şekilde kullanmak, en uygun hale getirmek
  • optimized:en iyi şekilde kullanmak, en uygun hale getirmek
  • optimum:en uygun, en uygun durum, en yüksek değer, ideal, ideal ortam, optimum
  • opting:karar kılmak, seçmek, tercih etmek, yeğlemek
  • option:alıcıya tanınan süre, opsiyon, seçenek, seçme hakkı, tercih
  • optional:ihtiyari, isteğe bağlı, istemli, opsiyonlu, seçmeli
  • optometer:optometre
  • opulence:bolluk, refah, zenginlik
  • opulent:bereketli, bol, zengin
  • opus:opus
  • or:altın sarısı, veya, ya da, yahut, yoksa
  • oracle:ayrıcalık, ilham, iş bilen kimse, kâhin, kehanet, kehanette bulunmak, keramet, torpil, uzman, vahiy
  • oracular:anlaşılmaz, gizli anlamlı, kehanet, kehanet gibi
  • oral:ağız, ağızdan, oral, oral yolla, sözlü
  • orally:sözlü olarak
  • orange:portakal, portakal rengi, turuncu
  • orangeade:portakal gazozu
  • orangeman:protestan
  • orangery:limonluk, sera
  • orangoutan:orangutan
  • orangutan:orangutan
  • orate:konuşma yapmak, nutuk çekmek
  • oration:hitabe, konuşma, nutuk, söylev
  • orator:davacı, güzel konuşan kimse, hatip, konuşmacı, şikâyetçi
  • oratorical:hatiplere özgü, hatiplik, inandırıcı ve etkileyici konuşan
  • oratorio:kutsal müzik yapıtı, oratoryo
  • oratory:güzel ve etkili konuşma, hatiplik, hitabet, küçük tapınak
  • orb:çevrelemek, gökcismi, göz, gözbebeği, küre, küre şeklinde yapmak
  • orbed:çevrelemek, küre şeklinde yapmak
  • orbicular:dairesel, küre biçiminde, küre şeklinde, küresel, yuvarlak
  • orbit:etki alanı, faaliyet sahası, göz, göz çukuru, rota izlemek, yörünge, yörünge izlemek, yörüngede dönmek, yörüngesine almak, yörüngeye sokmak
  • orbital:çevre yolu, göz, göz çukuruna ait, orbital, yörüngeye ait
  • orbiting:rota izlemek, yörünge izlemek, yörüngede dönmek, yörüngesine almak, yörüngeye sokmak
  • orca:deniz ejderhası, katil balina
  • orchard:meyve bahçesi
  • orchardman:bahçıvan
  • orchestic:dans, dansla ilgili
  • orchestra:en ön sıralar, orkestra, orkestra yeri
  • orchestral:orkestra, orkestra için bestelenen
  • orchestrate:orkestra için bestelemek, orkestraya uyarlamak
  • orchestration:orkestrasyon, orkestraya uyarlama
  • orchid:orkide
  • orchidaceous:salepgillere ait
  • orchis:salep otu, yabani orkide
  • ordain:atamak, buyurmak, emretmek, nasip etmek, takdir etmek
  • ordained:atamak, buyurmak, emretmek, nasip etmek, takdir etmek
  • ordeal:ateşten gömlek, çile, işkence ile sorgulama, zorlu sınama
  • order:asayiş, basamak, buyruk, buyurmak, çalışır durum, dizi, düzen, düzenlemek, emir, emir vermek, emretmek, hane, ısmarlamak, mezhep, nişan, ödeme emri, paso, rütbe, sınıf, sipariş, sipariş vermek, sıra, sıraya koymak, söylemek, tabaka, tarikat, tavsiye etmek, tertip, usul, yöntem
  • ordered:düzenli, düzgün, ısmarlama
  • ordering:buyurmak, düzenlemek, emir vermek, emretmek, ısmarlamak, sipariş vermek, sıraya koymak, söylemek, tavsiye etmek
  • orderliness:düzen, düzenlilik
  • orderly:derli toplu, düzenli, emir eri, kurallı, sistemli, tertipli
  • orderlyness:düzen, düzenlilik
  • orders:asayiş, basamak, buyruk, buyurmak, çalışır durum, dizi, düzen, düzenlemek, emir, emir vermek, emretmek, hane, ısmarlamak, mezhep, nişan, ödeme emri, paso, rütbe, sınıf, sipariş, sipariş vermek, sıra, sıraya koymak, söylemek, tabaka, tarikat, tavsiye etmek, tertip, usul, yöntem
  • ordinal:ayin kitabı, derece gösteren, sıra, sıra sayısı, takıma ait
  • ordinance:alın yazısı, ayin, ferman, talimatname, yazgı, yönetmelik
  • ordinances:alın yazısı, ayin, ferman, talimatname, yazgı, yönetmelik
  • ordinand:papaz adayı
  • ordinarily:genelde, genellikle, normalde
  • ordinary:adi, alelâde, alışılagelmiş, alışılmış şey, bayağı, değişmez kurallar, lokanta, normal, olağan, olağan şey, orta halli yemek, sıradan, tipik, yetkili makam
  • ordinate:ordinat
  • ordination:buyurma, papazlığa atanma töreni, sınıflandırma
  • ordnance:ağır toplar, ordu donatım, savaş gereçleri
  • ordure:gübre, pislik
  • ore:cevher, filiz, maden, maden filizi
  • oregano:güveyotu, keklikotu
  • organ:alet, araç, kuruluş, org, organ, örgüt, uzuv
  • organdie:organdi
  • organdy:organdi
  • organic:bedensel, organik, organlara ait, örgütsel, yapısal
  • organisation:bünye, organizasyon, organizma, örgüt, örgütlenme
  • organisational:örgütsel
  • organisations:bünye, organizasyon, organizma, örgüt, örgütlenme
  • organise:düzenlemek, kurmak, organize etmek, organize olmak, örgütlemek
  • organised:düzenlenmiş, düzenli, organize olmuş, örgütlü, tertipli
  • organiser:düzenleyen kimse, düzenleyici, organizatör, örgütleyici
  • organising:düzenlemek, kurmak, organize etmek, organize olmak, örgütlemek
  • organism:canlı varlık, organizma, örgüt, vücut, yapı
  • organist:orgcu
  • organization:bünye, organizasyon, organizma, örgüt, örgütlenme
  • organizational:örgütsel
  • organizations:bünye, organizasyon, organizma, örgüt, örgütlenme
  • organize:düzenlemek, kurmak, organize etmek, organize olmak, örgütlemek
  • organized:düzenlenmiş, düzenli, organize olmuş, örgütlü, tertipli
  • organizer:düzenleyen kimse, düzenleyici, organizatör, örgütleyici
  • organizes:düzenlemek, kurmak, organize etmek, organize olmak, örgütlemek
  • organizing:düzene sokma, düzenleme, düzenleyici
  • organs:alet, araç, kuruluş, org, organ, örgüt, uzuv
  • orgasm:boşalma, orgazm
  • orgiastic:heyecan verici, seks partisi ile ilgili, zevk verici
  • orgies:baküs alemleri
  • orginizer:düzenleyen kimse, düzenleyici, organizatör, örgütleyici
  • orgy:alem, seks partisi
  • oriel:cumba
  • orient:doğan, doğrultmak, doğu, doğuya doğru yapmak, doğuya özgü, parıltı, şark, yöneltmek, yönlendirmek
  • oriental:doğu, doğulu kimse, doğuya özgü, oryantal, parlak
  • orientalism:doğubilimi
  • orientate:doğrultmak, doğuya doğru yapmak, yöneltmek, yönlendirmek
  • orientated:doğrultmak, doğuya doğru yapmak, yöneltmek, yönlendirmek
  • orientation:doğuya doğru inşa etme, oryantasyon, uyum sağlama, yön belirleme, yöneltme, yönlendirme
  • oriented:amaçlı, doğrultusunda olan, yönlü
  • orifice:ağız
  • oriflamme:bayrak, parlak şey, sancak
  • origin:asıl, başlangıç, başlangıç noktası, doğuş, kaynak, kök, köken, menşe, nereden
  • original:asıl, asıl nüsha, el değmemiş, esas, gerçek, ilginç tip, ilk, orijinal, orijinal kimse, özgün, özgün canlı, yaratıcı
  • originality:benzemezlik, orijinallik, özgünlük, yaratma gücü
  • originally:aslen, aslında, orijinal olarak
  • originate:çıkmak, esinlenmek, icat etmek, kaynaklanmak, meydana gelmek, neden olmak, örnek alınmak, yaratmak
  • origination:asıl, icat etme, kaynaklanma, köken, meydana gelme
  • originative:üretken, yaratıcı
  • originator:mucit, üretken kimse, yaratıcı
  • origins:asıl, başlangıç, başlangıç noktası, doğuş, kaynak, kök, köken, menşe, nereden
  • oriole:sarıasma kuşu
  • orion:cebbar burcu, oryon
  • orison:dua
  • orisons:dua
  • orlop:alt güverte
  • ormer:deniz kulağı
  • ormolu:altın taklidi pirinç, yaldızlı pirinç
  • ornament:aksesuar, donatmak, gurur kaynağı, övünç kaynağı, süs, süsleme, süslemek, takı
  • ornamental:dekoratif, süs, süsleyici
  • ornamentation:süs, süsleme, takı
  • ornamented:donatmak, süslemek
  • ornaments:aksesuar, donatmak, gurur kaynağı, övünç kaynağı, süs, süsleme, süslemek, takı
  • ornate:abartılı, şatafatlı, süslü, süslü püslü
  • ornateness:çok süslü olma
  • ornery:adi, kaba, kalitesiz
  • ornithologist:kuşbilimci, ornitolojist
  • ornithology:kuşbilim, ornitoloji
  • ornithopter:kanat çırparak uçan uçak, ornitopter
  • ornithorhynchus:gagalı memeli, ornitorenk
  • orogenesis:dağ oluşumu
  • orogeny:dağ oluşumu
  • orology:dağ bilimi, oroloji
  • orotund:dolgun sesli, tantanalı
  • orphan:kimsesiz, kimsesiz bırakmak, kimsesiz çocuk, öksüz, yetim, yetim bırakmak
  • orphanage:kimsesizlik, öksüzlük, yetimhane, yetimler yurdu
  • orphaned:öksüz kalmış, yetim kalmış
  • orphanhood:öksüzlük, yetimlik
  • orphans:kimsesiz bırakmak, kimsesiz çocuk, öksüz, yetim, yetim bırakmak
  • orpheus:orfeus
  • orris:bir tür susam
  • ort:kalan parça, kırıntı
  • orthicon:televizyon tüpü
  • orthodontia:ortodonti
  • orthodontics:ortodonti
  • orthodontist:ortodontist
  • orthodox:akılcı, doğru
  • orthodoxy:inanç sağlamlığı
  • orthoepy:doğru telaffuz
  • orthogonal:dikey, dikgen, ortogonal
  • orthographic:imlâ, yazım
  • orthographical:imlâ, yazım
  • orthography:imlâ, yazım
  • orthopaedic:ortopedik
  • orthopaedics:ortopedi
  • orthopaedist:ortopedi uzmanı, ortopedist
  • orthopaedy:ortopedi
  • orthopedic:ortopedik
  • orthopedics:ortopedi
  • orthopedist:ortopedi uzmanı, ortopedist
  • orthopedy:ortopedi
  • orthopter:düzkanatlılar, kanat çırparak uçan uçak, ornitopter
  • orthoscope:göz muayenesinde kullanılan araç, ortoskop
  • ortolan:ortolan
  • oryx:afrika antilopu
  • oscar:oskar, oskar ödülü
  • oscillate:bocalamak, salınmak, sallandırmak, sallanmak, sarkaç gibi sallanmak, tereddüd etmek
  • oscillating:titreşen
  • oscillation:kararsızlık, salınım, sallanma, tereddüd, titreşim
  • oscillations:kararsızlık, salınım, sallanma, tereddüd, titreşim
  • oscillator:osilatör, titreşim oluşturan alet
  • oscillograph:osilograf
  • oscilloscope:osiloskop
  • oscitation:ayakta uyuma, dikkatsizlik, esneme
  • osculant:dokunan, öpen, yaslanan
  • osculate:dayanmak, ilgisi olmak, öpmek, ortak özellikleri olmak
  • osculation:dayanma, öpme, yaslanma
  • osier:sepetçi söğüdü
  • osmium:osmiyum
  • osmosis:geçişim, ozmos
  • osmotic:geçişen, geçişmeli, ozmotik
  • osprey:balıkkartalı, şapka tüyü, sorguç
  • osseous:kemik, kemikli, kemiksi
  • ossicle:kemik parçası, kulak kemikçiği
  • ossification:kemikleşme
  • ossified:katılaşmış, kemikleşmiş
  • ossify:katılaştırmak, kemikleşmek, kemikleştirmek
  • ossuary:ölü kemiklerinin koyulduğu yer
  • ostensible:görünen, görünürdeki, göstermelik, göze batan, göze çarpan, sözde
  • ostensibly:görünüşte, göstermelik olarak
  • ostentation:azamet, caka, çalım, gösteriş, hava
  • ostentatious:azametli, fiyakalı, gösterişli, havalı
  • osteoclasis:kemik erimesi
  • osteoid:kemik, kemiksi
  • osteology:kemik bilimi, osteoloji
  • osteopath:kırıkçı
  • osteopathy:kırıkçılık
  • ostler:seyis
  • ostracism:ilgisini kesme, sürgün, sürgün etme, toplumdan uzaklaştırma
  • ostracize:ilişkiyi kesmek, sürgün etmek, sürmek
  • ostracized:ilişkiyi kesmek, sürgün etmek, sürmek
  • ostrich:devekuşu
  • otalgia:kulak ağrısı
  • other:başka, başka biçimde, başka türlü, başkası, bundan başka, diğer, geçen, öbür, öteki, sonraki
  • others:eller
  • otherwhere:başka yerde
  • otherwhile:başka zamanda
  • otherwise:aksi halde, ayrıca, başka, başka konuyla, başka türlü, başkaca, bunun dışında, diğer taraftan, farklı, yoksa
  • otherworldly:ahiret işlerine dalmış, başka dünyalı, hayali işlerle meşgul
  • otic:kulağa ait
  • otiose:aylak, boşuna, gereksiz, işe yaramaz, yararsız
  • otitis:kulak iltihabı
  • otolaryngologist:kulak burun boğaz uzmanı
  • otorhinolaryngologist:kulak burun boğaz uzmanı
  • otter:çok iğneli olta takımı, lutr, su samuru
  • ottoman:divan, puf, sedir
  • oubliette:zindan
  • ouch:broş, toka
  • ouch!:ah!, of!, öf!
  • ought:gerekli, hiç, lâzım, -malı, -meli, sıfır, yükümlülük, zerre kadar, zorunluluk
  • ougoing:açık yürekli, akıp giden, çıkan, dışarı giden, giden, gidiş, içi dışı bir, kalkan, sempatik
  • ounce:bir parça, kar parsı, ons
  • ounces:bir parça, kar parsı, ons
  • our:bizim
  • ours:bizim, bizimki, bizimkiler
  • ourself:kendimiz, kendimizin
  • ourselves:bizler, kendimiz, kendimize, kendimizi
  • ous:-li, -lı
  • ousel:ardıçkuşu
  • oust:çıkarmak, mahrum etmek, yerinden etmek, yerini almak
  • ouster:atma, el koyma, zorla çıkarma
  • ousting:çıkarmak, mahrum etmek, yerinden etmek, yerini almak
  • out:açığa çıkmış, açıkta, aşkın, atlanmış sözcük, aut, bitmiş, bozulmuş, büyük, çıkar yol, çıkarmak, çıkış, çıkmış, çizgi dışı, çözüm, daha çok, daha iyi, dış, dışarı, dışarı atmak, dışarı çıkarmak, dışarıda, dışarıdaki, dışarıya, eksik, eskimiş, fazla, grevde, hatalı, işe yaramaz, kalmamış, kovmak, kurtuluş, modası geçmiş, muhalefet, nakavt etmek, olanaksız, pratiğini yitirmiş, sesli olarak, sönmüş, uzakta, uzaktaki, yeni çıkmış, yıpranmış, yüksek sesle
  • out!:çık dışarı!, defol!, dışarı!
  • outact:daha iyi canlandırmak, daha iyi oynamak
  • outage:fire, zayiat
  • outback:şehirden çok uzan yer, taşra
  • outbalance:ağır çekmek, üstün gelmek, yükte daha ağır çekmek
  • outbid:artırmak, daha fazla para sürmek
  • outbidding:artırmak, daha fazla para sürmek
  • outboard:dıştan, teknedışı
  • outbound:limandan ayrılan, uçuşa geçen, yurt dışına giden
  • outbox:üstün gelmek, yenmek
  • outbrave:cesurca karşı koymak, daha cesur olmak, üstün gelmek
  • outbreak:başlama, çıkma, isyan, patlak verme, salgın, yeryüzüne çıkmış kaya katmanı
  • outbuilding:ek bina
  • outburst:fışkırma, patlak verme, patlama, taşma, yanardağ patlaması
  • outbursts:fışkırma, patlak verme, patlama, taşma, yanardağ patlaması
  • outcast:kimsesiz, kimsesiz tip, serseri, toplumdan kovulmuş
  • outcasts:kimsesiz tip, serseri
  • outclass:üstün olmak, üstünlük sağlamak, yenmek
  • outclassing:üstün olmak, üstünlük sağlamak, yenmek
  • outcome:son, sonuç
  • outcrop:ortaya çıkmak, patlak verme, patlak vermek, yeryüzüne çıkmak, yeryüzüne çıkmış kaya
  • outcropping:ortaya çıkmak, patlak vermek, yeryüzüne çıkmak
  • outcry:bağırma, daha sesli bağırmak, feryat, haykırış, itiraz
  • outdated:hükmü kalmamış, modası geçmiş, zaman aşımına uğramış
  • outdistance:geçmek, geride bırakmak
  • outdo:geçmek, üstün olmak, yenmek
  • outdone:geçmek, üstün olmak, yenmek
  • outdoor:açık, açık hava, açık havada, dışarıda
  • outdoors:açık hava, açık havada, dışarıda, dışarıya
  • outed:çıkarmak, dışarı atmak, dışarı çıkarmak, kovmak, nakavt etmek
  • outer:dış, dışarıdaki, harici
  • outermost:en dıştaki, en uzak
  • outface:bakışları ile altetmek, meydan okumak
  • outfall:çıkış yeri, nehir ağzı
  • outfield:çiftliğin sınırları dışı, düşünce alanının dışı, iç sahanın dışı
  • outfit:aletler, araç gereç, birlik, donatmak, ekip, malzeme, malzeme sağlamak, takım
  • outfits:aletler, araç gereç, birlik, donatmak, ekip, malzeme, malzeme sağlamak, takım
  • outfitter:erkek giyim eşyası satıcısı, malzemeci, teçhizatçı
  • outfitting:donatmak, malzeme sağlamak
  • outflank:düşman kanadını çevirmek, üstünlük sağlamak
  • outflow:akan miktar, dışarı akma, sızıntı, sızma, taşan miktar
  • outfly:uçuşa geçmek
  • outgo:aşmak, geçmek, harcama, masraf, yenmek
  • outgoes:giderler
  • outgoing:açık yürekli, akıp giden, çıkan, dışarı giden, giden, gidiş, içi dışı bir, kalkan, sempatik
  • outgoings:gider, giderler, harcamalar, masraflar
  • outgrow:bırakmak, büyümek, geçmek, küçük gelmek, sığmamak
  • outgrowth:akıbet, çıkıntı, fazla büyüme, filiz, sürgün
  • outhouse:binadan ayrı tuvalet, ek bina
  • outing:gezi, gezinti
  • outlandish:acayip, egzotik, garip, saçma, uzak, yabancı
  • outlast:daha çok dayanmak, daha uzun yaşamak
  • outlaw:feshetmek, haydut, huysuz at, kanun kaçağı, sürgün, sürmek, yasaklamak, yasal haklardan mahrum etmek, yasal haklardan mahrum kimse
  • outlawed:feshetmek, sürmek, yasaklamak, yasal haklardan mahrum etmek
  • outlawing:feshetmek, sürmek, yasaklamak, yasal haklardan mahrum etmek
  • outlawry:kanuna karşı gelme, sürgün, yasal hakların elinden alınması
  • outlay:giderler, harcama, harcamalar, masraf
  • outlet:açılma fırsatı, ağız, çıkış, fiş, pazar, priz, satış yeri, yol
  • outlets:açılma fırsatı, ağız, çıkış, fiş, pazar, priz, satış yeri, yol
  • outline:ana hat, ana hatlarıyla belirtmek, dış çizgi, görüntüsü yansımak, iskelet, kontur, özet, özetlemek, taslağını çizmek, taslak
  • outlines:ana hatlar
  • outlive:daha çok dayanmak, daha uzun yaşamak, sağ kurtulmak
  • outlook:bakış açısı, görüntü, görünüm, görünüş, görüş, hedefleme, seyredilen yer, tahmin
  • outlying:kuş uçmaz kervan geçmez, ücra, uzak
  • outmaneuver:taktikle yenmek, üstünlük sağlamak
  • outmanoeuvre:taktikle yenmek, üstünlük sağlamak
  • outmatch:fırsat vermemek, şans tanımamak, üstün gelmek
  • outmoded:demode, modası geçmiş
  • outmost:en dışarıdaki, en dıştaki, en uzak
  • outnumber:fazla gelmek, sayıca üstün olmak
  • outofdate:çağdışı, eski, günü geçmiş, modası geçmiş
  • outpace:daha çabuk gitmek, geçmek, geride bırakmak
  • outpaced:daha çabuk gitmek, geçmek, geride bırakmak
  • outpatient:ayakta tedavi edilen hasta, hastanede yatmayan hasta
  • outperform:daha iyi çalmak, daha iyi oynamak, daha iyi yapmak, üstün olmak
  • outperforming:daha iyi çalmak, daha iyi oynamak, daha iyi yapmak, üstün olmak
  • outplay:daha iyi oynamak
  • outport:dış liman, şehir dışındaki liman
  • outpost:başkentten çok uzak yer, ileri karakol
  • outpour:dökülme, içini dökme, karşı konulamaz duygu, taşma
  • outpouring:dökülme, içini dökme, karşı konulamaz duygu, taşma
  • output:çıkış gücü, çıktı, k.d.v. ödemeyi gerektiren mal, üretim, verim
  • outrage:çiğnemek, hakaret, hakaret etmek, kırmak, kötü davranmak, rezalet, tecâvüz, tecâvüz etmek, yasadışı hareket, zedelemek, zorbalık, zorlamak
  • outraged:çiğnemek, hakaret etmek, kırmak, kötü davranmak, tecâvüz etmek, zedelemek, zorlamak
  • outrageous:acımasız, aşırı, aşırı kötü, çok çirkin, rezil, zalim
  • outrageousness:rezalet, rezillik
  • outrange:daha ileri gitmek, daha uzun menzilli olmak, geçmek
  • outrank:daha önemli olmak, rütbece daha üst olmak
  • outreach:aşmak, daha ileri gitmek, daha iyi uzanmak
  • outride:atlatmak, daha iyi sürmek
  • outrider:arabanın yanında giden atlı uşak, eskort motosikletli
  • outrigger:avara demiri, dirsekli çıkıntı, dirsekli iskele
  • outright:açık, açıkça, anında, bir defada, bütün olarak, dobra dobra, düpedüz, hemen, kesin, tam, tamamen
  • outrival:geçmek, üstün gelmek
  • outrun:çıkış, daha hızlı koşmak, depar, geçmek, sınırı aşmak
  • outrunner:arabanın yanında koşan eskort, köpek sürüsünün lideri köpek
  • outsell:daha çok kâr etmek, daha çok satmak
  • outsells:daha çok kâr etmek, daha çok satmak
  • outset:baş, başlangıç
  • outshine:daha çok parlamak, gölgede bırakmak, öne çıkmak
  • outsid:açık havada, -den başka, dış, dış kaynaklı, dışarı, dışarıda, dışarıdaki, dışarıya, dışına, dışında, dıştan, en çok, en fazla miktar, haricen, harici, ileri uç bölgesi, maksimum, ötesine
  • outside:açık havada, -den başka, dış, dış kaynaklı, dışarı, dışarıda, dışarıdaki, dışarıya, dışına, dışında, dıştan, en çok, en fazla miktar, haricen, harici, ileri uç bölgesi, maksimum, ötesine
  • outsider:aykırı tip, dışarıdaki, görgüsüz kimse, ilgisi olmayan kimse, kazanma şansı olmayan at, yabancı
  • outsiders:aykırı tip, dışarıdaki, görgüsüz kimse, ilgisi olmayan kimse, kazanma şansı olmayan at, yabancı
  • outsize:battal beden, çok büyük beden
  • outsized:çok büyük beden, en büyük beden
  • outskirts:kenar mahalleler, varoş
  • outsmart:daha akıllıca davranmak, kurnazlıkla yenmek, zekâsı ile alt etmek
  • outspoken:açık sözlü, dobra, lâfını esirgemez, lafını sakınmayan, samimi, sözünü esirgemeyen
  • outspokenly:açık açık, açıkça
  • outspokenness:açık sözlülük, samimiyet
  • outspread:serilmiş, yayılmış
  • outstanding:askıda, göze çarpan, kalburüstü, ödenmemiş, seçkin, tamamlanmamış, yerine getirilmemiş
  • outstay:fazla kalmak, geçirmek, gereğinden fazla kalmak
  • outstretch:sereserpe uzanmak, uzanmak, uzatmak, yayılmak
  • outstretched:uzanmış, uzatılmış
  • outstrip:daha ileri gitmek, geçmek, geride bırakmak
  • outstripping:daha ileri gitmek, geçmek, geride bırakmak
  • outtalk:bastırmak, susturmak, yerinde konuşmak
  • outturn:mahsul, üretim, verim
  • outvote:daha fazla oy almak, oy üstünlüğü sağlamak
  • outward:dış, dışa doğru, dışa doğru olan, dışarıya, dışarıya giden, görünen, görünüşte
  • outwardly:dışa doğru, dıştan, görünüşte
  • outwards:dışa doğru, dışarıya, görünüşte
  • outwear:daha uzun dayanmak, eskitmek
  • outweigh:ağır basmak, daha ağır gelmek
  • outweighs:ağır basmak, daha ağır gelmek
  • outweight:ağır basmak, daha ağır gelmek
  • outwit:atlatmak, keklemek, çarpmak, kurnazlıkla yenmek, zekâsı ile alt etmek
  • outwork:destekçi, metris, siper
  • outworn:çağdışı, eskimiş, modası geçmiş
  • ouzel:ardıçkuşu
  • ova:yumurtacıklar
  • oval:oval, oval simetrik eğri, yumurta şeklinde
  • ovarian:yumurtalık
  • ovaries:tohumluk, yumurtalık
  • ovary:tohumluk, yumurtalık
  • ovate:yumurta şeklinde
  • ovation:alkış yağmuru, çılgınca alkış
  • ovations:tezahürat
  • oven:fırın, ocak
  • ovendried:fırınlanmış
  • ovendry:fırınlamak
  • ovenware:fırın kabı, fırına dayanıklı kap
  • overabundant:aşırı bol, haddinden fazla
  • overact:abartılı oynamak, abartılı rol yapmak
  • overacted:abartılı oynamak, abartılı rol yapmak
  • overage:fazlalık, geçkin, yaşı büyük, yaşı geçkin
  • overaged:yaşı geçkin, yaşlı
  • overall:bir uçtan bir uca, etraflı, göğüslük, önlük, tam, tüm
  • overalls:iş elbisesi, tulum
  • overambitious:aşırı hırslı, aşırı ihtiraslı
  • overanxious:aşırı hevesli, çok istekli, fazla endişeli
  • overarch:üzerinden kemer yapmak
  • overarching:üzerinden kemer yapmak
  • overarm:kulaç
  • overawe:korku ile boyun eğdirmek, korkutmak, sindirmek
  • overbalance:ağır basmak, dengesini bozmak, fazlalık
  • overbear:ağır basmak, bastırmak, ezmek, fazla ürün vermek, zorbalık etmek
  • overbearance:azamet, ezicilik, zorbalık
  • overbearing:baskıcı, küstah, zorba
  • overbid:artırmak, deklare etmek, fazla vermek
  • overbidding:artırma
  • overblown:fazla açmış, fazla yükseltilmiş, solmuş
  • overboard:denize, gemiden denize
  • overbold:aşırı cesur, gözükara
  • overbook:fazladan rezervasyon almak
  • overbrim:aşmak, taşmak
  • overbuild:beton yığınına çevirmek, çok fazla inşaa etmek, üzerine inşaa etmek
  • overburden:çok sorumluluk vermek, fazla yüklemek
  • overburdened:çok sorumluluk vermek, fazla yüklemek
  • overcast:basık, bulutla kaplamak, bulutlu, endişeli, kapalı, kapanmak, kenarı bastırılmış, kenarını bastırmak, sülfile yapılmış, sülfile yapmak
  • overcasting:bulutla kaplamak, kapanmak, kenarını bastırmak, sülfile yapmak
  • overcharge:abartma, abartmak, fahiş fiyat, fahiş fiyatla satmak, fazla para almak, fazla yük, fazla yükleme, fazla yüklemek, kazıklamak, şişirme, şişirmek
  • overcloud:bulutla kaplanmak, kapanmak
  • overclouded:bulutla kaplanmak, kapanmak
  • overcoat:manto, palto
  • overcome:atlatma, atlatmak, başa çıkmak, başarmak, hakkından gelmek, halletmek, üstesinden gelmek, zayıf düşürmek
  • overcompensate:fazlasıyla karşılamak, telâfi etmek
  • overconfidence:kendine fazla güvenme
  • overconfident:kendinden çok emin, kendine aşırı güvenen, kendine çok güvenen
  • overcooked:çok pişmiş
  • overcrowd:fazla insanla doldurmak, fazla kalabalık etmek
  • overcrowded:aşırı kalabalık, tıklım tıklım
  • overcrowding:aşırı nüfus yoğunluğu
  • overdevelop:aşırı geliştirmek, filmi çok banyo etmek
  • overdo:abartmak, aşırı yormak, aşırıya kaçmak, fazla abartmak, fazla kullanmak, fazla özenmek, fazla pişirmek, fazla yapmak
  • overdoing:abartmak, aşırı yormak, aşırıya kaçmak, fazla abartmak, fazla kullanmak, fazla özenmek, fazla pişirmek, fazla yapmak
  • overdone:abartılı, bitkin, fazla pişmiş
  • overdose:aşırı doz, aşırı dozda kullanmak, aşırı dozda vermek, doz aşımı
  • overdraft:fazla para çekme, kredi limitini aşma
  • overdraw:abartarak anlatmak, fazla germek, fazla para çekmek
  • overdrawn:abartarak anlatmak, fazla germek, fazla para çekmek
  • overdress:aşırı şık giyinmek, giyimde aşırıya kaçmak, üst giysi
  • overdrive:aşırı hız düzeni, aşırı hız yapmak, büyük vitesle gitmek
  • overdue:geç kalmış, rötarlı, vadesi geçmiş
  • overeat:çok yemek, fazla yemek
  • overemphasize:önemle vurgulamak, üzerinde çok durmak
  • overemphasized:önemle vurgulamak, üzerinde çok durmak
  • overestimate:fazla değer vermek, gözünde büyütmek
  • overexcite:aşırı heyecanlandırmak, çok kızdırmak, çok tahrik etmek
  • overexcited:aşırı heyecanlandırmak, çok kızdırmak, çok tahrik etmek
  • overexposure:aşırı ışıklama
  • overfatigue:aşırı yorgunluk, aşırı yormak, bitkinlik
  • overfatigued:aşırı yormak
  • overfeed:fazla beslemek, fazla yem vermek, fazla yemek vermek
  • overfill:fazla doldurmak
  • overflow:azıtmak, azmak, coşmak, dışına taşmak, dolup taşmak, sığmama, su basmak, taşma, taşmak
  • overflowing:bereketli, bolluk, coşkun, su basma, taşan, taşkın, taşkınlık, taşma
  • overflows:azıtmak, azmak, coşmak, dışına taşmak, dolup taşmak, sığmama, su basmak, taşma, taşmak
  • overfly:öteye uçmak, üzerinden uçmak
  • overfond:aşırı düşkün
  • overfull:fazla dolu
  • overgrow:fazla büyümek, kaplamak, küçük gelmek, sarmak, sığmamak
  • overgrown:azman, çok büyümüş, kaplanmış, otlarla sarılmış
  • overgrowth:fazla büyüme, kaplama
  • overhand:eli omuzlardan daha yüksek olan, yukarıdan aşağı doğru yapılan
  • overhang:çıkıntı, çıkıntı yapmak, sarkan şey, sarkmak, tehdit etmek, üzerine sarkmak, yakın olmak
  • overhanging:çıkıntı yapmak, sarkmak, tehdit etmek, üzerine sarkmak, yakın olmak
  • overhaul:bakım, elden geçirme, gözden geçirme, tamir
  • overhead:asma, genel, havada, havai, tepede, tepeden, üstten, yukarıda, yukarıdan geçen, yukarıya
  • overheads:genel giderler, sabit masraflar
  • overhear:kulak kabartmak, kulak misafiri olmak, tesadüfen duymak
  • overheard:kulak kabartmak, kulak misafiri olmak, tesadüfen duymak
  • overheat:çok heyecanlandırmak, çok ısınmak, fazla ısıtmak, kızdırmak
  • overheated:çok heyecanlandırmak, çok ısınmak, fazla ısıtmak, kızdırmak
  • overheating:çok heyecanlandırmak, çok ısınmak, fazla ısıtmak, kızdırmak
  • overhung:çıkıntı yapmak, sarkmak, tehdit etmek, üzerine sarkmak, yakın olmak
  • overindulgence:aşırı müsamaha, fazla hoşgörü
  • overindulgent:aşırı müsamahakâr, fazla hoşgörülü
  • overjoy:aşırı sevinmek, çok memnun kalmak, çok mutlu olmak
  • overjoyed:aşırı sevinçli, çok memnun, sevincinden etekleri zil çalan
  • overladen:aşırı yüklü, fazla yüklenmiş
  • overlaid:bindirmek, fazla yüklemek, üstünü kaplamak, üzerine sürmek, yüklemek
  • overland:kara, karada, karadan, karayolu ile, karayolu ile yapılan
  • overlap:aşma, aşmak, çakışmak, kaplama, kaplamak, üst üste gelme, üst üste gelmek, üstüne gelmek, üstünü örtmek
  • overlay:bindirmek, fazla yüklemek, kaplama, örtü, üst ek sayfa, üstünü kaplamak, üzerine sürmek, yüklemek
  • overlays:bindirmek, fazla yüklemek, kaplama, örtü, üst ek sayfa, üstünü kaplamak, üzerine sürmek, yüklemek
  • overlie:üzerine yatmak, üzerini örtmek
  • overload:aşırı yük, fazla doldurmak, fazla şarj, fazla yüklemek
  • overloaded:fazla doldurmak, fazla yüklemek
  • overloading:fazla yükleme
  • overlong:fazla uzun
  • overlook:bakmak, görmemezlikten gelmek, göz yummak, gözden kaçırmak, hoşgörmek, nazar değdirmek, nazır olmak, saymamak, yüksekten bakmak
  • overlooked:gözden kaçmış
  • overlooking:göz yumma, nazır olan, yüksekten bakan
  • overlord:amir, derebeyi
  • overly:aşırı derecede, fazlaca
  • overlying:üzerine yatmak, üzerini örtmek
  • overman:amir, gözcü, ustabaşı
  • overmanned:gereğinden fazla personeli olan, şişkin kadrolu
  • overmaster:hakkından gelmek
  • overmuch:çok fazla, gereğinden fazla, pek çok
  • overnight:aniden olan, bir gece için olan, bir gecede, bir gecelik, dün gece, gece olan, geceleyin, kısa sürede
  • overpass:görmemezlikten gelmek, üst geçit, üstünden geçmek, yukarıdan geçen yol
  • overpeopled:aşırı kalabalık
  • overplay:abartılı oynamak, fazla önemsemek
  • overplayed:abartılı oynamak, fazla önemsemek
  • overplus:fazlalık
  • overpopulated:fazla nüfuslu
  • overpopulation:aşırı nüfus
  • overpower:boyun eğdirmek, hakkından gelmek, yenmek
  • overpowered:boyun eğdirmek, hakkından gelmek, yenmek
  • overpowering:baskın
  • overpraise:fazla övmek
  • overpressure:aşırı basınç, aşırı tazyik
  • overprint:çok koyu basmak, fazla basmak, üzerine yeniden basmak
  • overprints:çok koyu basmak, fazla basmak, üzerine yeniden basmak
  • overproduce:fazla üretmek
  • overproduction:fazla üretim
  • overprotective:aşırı koruyucu, aşırı sahip çıkan
  • overrate:fazla değer vermek, gereğinden fazla değer biçmek, gözünde büyütmek
  • overrated:fazla değer vermek, gereğinden fazla değer biçmek, gözünde büyütmek
  • overreach:arka ayağı ön ayağına değmek, boyunu aşmak, hile ile yenmek
  • overridden:ağır basmak, at ile üzerinden geçmek, atı yormak, çiğnemek, hakkını çiğnemek, hükümsüz kılmak, üst üste binmek
  • override:ağır basmak, at ile üzerinden geçmek, atı yormak, çiğnemek, hakkını çiğnemek, hükümsüz kılmak, üst üste binmek
  • overriding:ağır basan, başta gelen
  • overrule:geçersiz kılmak, hükmetmek, iptal etmek, reddetmek
  • overruling:geçersiz kılmak, hükmetmek, iptal etmek, reddetmek
  • overrun:aşmak, fazla çalıştırmak, haddini aşmak, istilâ etmek, yeniden dizgi yapmak
  • overrunning:aşmak, fazla çalıştırmak, haddini aşmak, istilâ etmek, yeniden dizgi yapmak
  • oversaw:denetlemek, gözetmek, yönetmek
  • oversea:denizaşırı
  • overseas:denizaşırı, denizaşırı ülkelerde, denizaşırı ülkelere
  • oversee:denetlemek, gözetmek, yönetmek
  • overseeing:denetlemek, gözetmek, yönetmek
  • overseer:denetmen, gözetmen, müfettiş, yönetici
  • oversees:denetlemek, gözetmek, yönetmek
  • oversensitive:aşırı duygusal, çok hassas
  • overset:alabora olmak, altüst etmek, devirmek, devrilmek
  • oversexed:seks düşkünü
  • overshade:gölge etmek, gölgede bırakmak
  • overshadow:gölge etmek, gölgede bırakmak, gölgelemek
  • overshoe:galoş, şoson
  • overshoes:galoş, şoson
  • overshoot:hedefi aşırmak, ileriye atmak
  • overshooting:hedefi aşırmak, ileriye atmak
  • overshot:hedefi aşırmak, ileriye atmak
  • oversight:dikkatsizlik, gaflet, gözden kaçırma, gözetim, nezaret
  • oversimplified:aşırı basitleştirmek, fazla basite indirgemek
  • oversimplify:aşırı basitleştirmek, fazla basite indirgemek
  • oversize:büyük beden giysi, büyük boy şey
  • oversized:büyük beden, büyük boy
  • overslaugh:bölmek
  • oversleep:fazla uyumak, uyuyakalmak
  • overslept:fazla uyumak, uyuyakalmak
  • overspeed:aşırı hız, aşırı hız yapmak
  • overspend:bütçeyi aşmak, fazla para harcamak
  • overspill:şehir dışında yerleşen insanlar, taşan miktar
  • overspilling:taşan
  • overspread:kaplamak, üzerine geçirmek, yayılmak
  • overstate:abartmak, büyütmek
  • overstated:abartmak, büyütmek
  • overstatement:abartı, şişirme
  • overstating:abartmak, büyütmek
  • overstay:çok uzun kalmak, gereğinden fazla kalmak
  • overstep:aşmak, tecâvüz etmek
  • overstock:fazla doldurmak, fazla stok yapmak
  • overstocked:fazla doldurmak, fazla stok yapmak
  • overstrain:aşırı gerilmek, aşırı yorgunluk, aşırı yormak, aşırı zorlamak, fazla zorlama
  • overstrained:aşırı gerilmek, aşırı yormak, aşırı zorlamak
  • overstrung:aşırı gergin, çok gergin, fazla heyecanlı
  • oversupply:fazlalık, fazlasıyla karşılama
  • overt:açık, aşikâr, meydanda
  • overtake:bastırmak, sollamak, yakalamak, yetişip geçmek, yetişmek
  • overtaken:bastırmak, sollamak, yakalamak, yetişip geçmek, yetişmek
  • overtaking:bastırmak, sollamak, yakalamak, yetişip geçmek, yetişmek
  • overtax:ağır vergi koymak, aşırı vergi uygulamak, aşırı yüklenmek, taşırmak
  • overtaxed:ağır vergi koymak, aşırı vergi uygulamak, aşırı yüklenmek, taşırmak
  • overtaxing:ağır vergi koymak, aşırı vergi uygulamak, aşırı yüklenmek, taşırmak
  • overthrow:çökertme, çökertmek, devirmek, düşürme, düşürmek, hükümeti devirme, yıkmak
  • overthrown:çökertmek, devirmek, düşürmek, yıkmak
  • overtime:fazla mesai, fazla mesai ücreti, fazla mesai yaparak
  • overtire:çok yormak
  • overtired:çok yormak
  • overtone:ardında yatan anlam, armonik ses, ikinci plândaki renk, ima edilen fikir
  • overtook:bastırmak, sollamak, yakalamak, yetişip geçmek, yetişmek
  • overtop:tepesini aşmak, üstünlük sağlamak
  • overtower:tepesini aşmak, üstünlük sağlamak
  • overture:giriş müziği, öneri, peşrev, teklif, uvertür
  • overtures:görüşme teklifi
  • overturn:alabora olmak, altüst etmek, devirme, devirmek, devrilme, devrilmek, ters çevirme, ters dönmek, tersini çevirmek
  • overturning:devirme
  • overvalue:fazla değer biçmek
  • overview:genel bakış, kısaca gözden geçirme
  • overweening:aşırı, kendini beğenmiş, kibirli, mağrur
  • overweight:ağır basma, kilo fazlası, kilolu, şişman, üstünlük
  • overwhelm:alt etmek, boğmak, ezmek, kahretmek, kaplamak, mahçup etmek
  • overwhelmed:alt etmek, boğmak, ezmek, kahretmek, kaplamak, mahçup etmek
  • overwhelming:ezici, kahredici, karşı konulmaz
  • overwinter:kışı geçirmek, kışlamak
  • overwork:çok çalıştırmak, fazla çalışma, fazla çalışmak
  • overwrite:şatafatlı yazma, üstünde yazma
  • overwritten:şatafatlı yazma, üstünde yazma
  • overwrought:aşırı heyecanlanmış, aşırı süslü, çok çalışmaktan bitkin düşmüş, sinirleri bozuk
  • overzealous:çok hevesli, çok istekli
  • oviduct:yumurta kanalı
  • oviform:koyun gibi, yumurta şeklinde
  • oviparous:yumurtlayarak çoğalan
  • ovipositor:yumurtlama borusu
  • ovoid:oval, oval şey, yumurta şeklinde, yumurta şeklinde şey
  • ovulate:yumurtlamak
  • ovulation:ovülasyon, yumurtlama
  • ovule:ovum, tohumcuk, yumurta hücresi
  • ovules:ovum, tohumcuk, yumurta hücresi
  • ovum:ovum, tohum, yumurta
  • owe:borçlu olmak, duymak, minnettar olmak
  • owed:borçlu olmak, duymak, minnettar olmak
  • owing:borçlu, ödenmemiş
  • owl:ağırbaşlı kimse, baykuş, bilge, puhu
  • owlish:baykuş gibi
  • own:itiraf etmek, kabul etmek, kabullenmek, kendi, kendisinin, öz, sahip olmak, tanımak, teslim etmek
  • owned:malı, sahipli
  • owner:kiraya veren, mal sahibi, sahip
  • ownerless:sahipsiz
  • ownership:iyelik, mülkiyet, sahiplik
  • owning:sahip olan
  • owns:itiraf etmek, kabul etmek, kabullenmek, sahip olmak, tanımak, teslim etmek
  • ox:öküz
  • oxen:öküz
  • oxford:oxford
  • oxfordman:oxfordlu
  • oxhide:öküz derisi
  • oxidant:oksidan
  • oxidate:oksitlemek, paslanmak
  • oxidation:oksidasyon, oksitlenme, paslanma, yükseltgenme
  • :oksidasyon, oksitlenme, paslanma, yükseltgenme
  • oxide:oksit
  • oxidize:oksitlemek, paslanmak
  • oxidized:oksitlemek, paslanmak
  • oxidizer:oksidan, yükseltgen
  • oxidizing:oksitlemek, paslanmak
  • oxlip:çuha çiçeğine benzer bitki
  • oxonian:oxford, oxfordlu
  • oxyacetylene:oksiasetilen
  • oxygen:oksijen
  • oxygenate:oksijen katmak, oksijen vermek
  • oxygenize:oksijen katmak, oksijen vermek
  • oyer:adli soruşturma, dinleme, sorgu
  • oyster:istiridye
  • oystercatcher:deniz saksağanı, istiridye avcısı
  • ozone:ozon, temiz hava
  • ozonic:ozon, ozonlu

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.