İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

P ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

P ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet en çok kullanılan p harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • m.:akşam, öğleden sonra
  • o.b.:posta kutusu
  • r.o.:fahişe, için, lehinde, lehte, orospu, profesyonel, profesyonel kimse, taraftar
  • s.:not
  • pa:baba
  • pabulum:besin, gıda
  • pace:adım, adımlamak, düzene sokmak, hız, hızını ayarlamak, izniyle, rahvan gitmek, uygun adım yürüyüş, volta atmak, yürümek, yürüyüş
  • pacemaker:kâlp pili, kâlp temposunu ayarlayan alet, yarışta hızı ayarlayan kimse
  • pacer:rahvan giden at, yarışta hızı ayarlayan kimse
  • pacha:paşa
  • pachyderm:kalın derili hayvan
  • pachydermatous:kalın derili, kalın kabuklu, vurdumduymaz
  • pacific:barışçı, barışsever, sakin
  • pacification:barışma, huzura kavuşturma, ülkede huzur sağlama, uzlaştırma
  • pacificatory:sakinleştirici, yatıştırıcı
  • pacified:huzura kavuşmuş, sakinleşmiş
  • pacifier:arabulucu, emzik
  • pacifism:barışçı politika, barışseverlik
  • pacifist:barış yanlısı, barış yanlısı kimse, barışçı, barışsever
  • pacify:barıştırmak, huzura kavuşturmak, sakinleştirmek, uzlaştırmak, yatıştırmak
  • pacifying:barıştırmak, huzura kavuşturmak, sakinleştirmek, uzlaştırmak, yatıştırmak
  • pacing:adımlamak, düzene sokmak, hızını ayarlamak, rahvan gitmek, volta atmak, yürümek
  • pack:ambalaj, ambalajlamak, bavul hazırlamak, bohça, defetmek, defolup gitmek, deste, eşyalarını toplamak, istiflemek, kütle, paket, paketlemek, sargı, sarmak, semer, sırt çantası, sürü, tıka basa doldurmak, toparlanmak, toplamak, vurmak, yığın, yığmak
  • package:ambalajlamak, bohça, koli, paket, paket program, paketlemek
  • packaged:ambalajlamak, paketlemek
  • packaging:paketleme
  • packed:hıncahınç, paketlenmiş, tıka basa dolu
  • packer:ambalaj makinesi, paketçi, toptancı
  • packet:ambalajlamak, bir yığın para, bohça, ceza alma, çıkın, paket, paketlemek, sorun, yaralanma
  • packets:ambalajlamak, bir yığın para, bohça, ceza alma, çıkın, paket, paketlemek, sorun, yaralanma
  • packhorse:yük beygiri
  • packing:ambalaj kâğıdı, conta, paketleme, salmastra, sarma, tampon, tıkaç
  • packinghouse:antrepo, depo, mezbaha
  • packman:seyyar satıcı
  • packs:ambalaj, ambalajlamak, bavul hazırlamak, bohça, defetmek, defolup gitmek, deste, eşyalarını toplamak, istiflemek, kütle, paket, paketlemek, sargı, sarmak, semer, sırt çantası, sürü, tıka basa doldurmak, toparlanmak, toplamak, vurmak, yığın, yığmak
  • packsaddle:semer
  • packthread:ambalaj ipi, çuvaldız ipi
  • pact:anlaşma, pakt, sözleşme
  • pad:altlık, ayak izi, bloknot, haraç, ıstampa, keçe, keçe ile kaplamak, pamukla doldurmak, ped, ped koymak, rampa, şişirmek, sümen, yastık
  • padded:keçe ile kaplanmış, pamukla doldurulmuş, ses yalıtımı sağlanmış
  • padding:dolgu malzemesi, fodra
  • paddle:ayaklarını suda oynatmak, badi badi yürümek, bel, çark kanadı, kano kullanmak, kaplumbağa yüzgeci, kıça şaplak atmak, kısa kürek, kürek çekmek, pala, tokaç
  • paddles:ayaklarını suda oynatmak, badi badi yürümek, bel, çark kanadı, kano kullanmak, kaplumbağa yüzgeci, kıça şaplak atmak, kısa kürek, kürek çekmek, pala, tokaç
  • paddock:etrafı çevrili çayır, karakurbağası, kurbağa, otlak, padok
  • paddy:hiddet, öfke
  • padishah:padişah
  • padlock:asma kilit, asma kilit takmak
  • padre:ordu papazı
  • paean:zafer şarkısı
  • paederast:homoseksüel, kulampara, oğlancı
  • paederasty:homoseksüellik, oğlancılık
  • paediatric:çocuk bakımı, çocuk hastalıkları ile ilgili, çocuk sağlığı
  • paediatrician:çocuk doktoru
  • paediatrics:çocuk doktorluğu, çocukbilim, pediatri
  • paediatry:çocuk doktorluğu, pediatri
  • pagan:putperest
  • paganism:putperestlik
  • page:çağrı cihazını aramak, içoğlanı, komi, peyk, sayfa, sayfa numarası vermek, şövalye eğitimi alan çocuk
  • pageant:geçit alayı, gösteri alayı, tantanalı ama önemsiz gösteri
  • pageantry:geçit alayı, tantanalı ama önemsiz gösteri
  • pageboy:komi, peyk
  • pagehood:peyklik
  • pager:çağrı cihazı
  • paginal:sayfa, sayfalara ait
  • paginate:sayfaları numaralamak
  • pagination:sayfalara numara koyma
  • paging:çağrı çihazını arama, sayfalara numara koyma
  • pagoda:pagoda, uzakdoğu tapınağı
  • pah!:öğk!, pöh!
  • paid:maaşlı, ödenmiş, paralı, ücretli
  • pail:kova
  • pailful:kova dolusu
  • paillasse:ot minder, ot şilte
  • pain:acı, acıtmak, ağrı, azap, canını yakmak, ceza, dert, elem, emek, eziyet, eziyet etmek, ızdırap, sancı, sızı, üzmek, zahmet
  • pained:canı yanmış, kederli, üzgün
  • painful:acı, acıtan, ağrıtan, can sıkıcı, eziyetli, üzücü, yorucu, zahmetli
  • painkiller:ağrı kesici
  • painless:acısız, ağrısız
  • painlessly:acıtmadan, ağrısızca
  • pains:emek, özen, zahmet
  • painstaking:emek veren, itina, özen, özenli, zahmet
  • paint:boya, boyamak, fondöten sürmek, makyaj malzemesi, makyaj yapmak, özsu, resim yapmak, resmetmek
  • paintbox:boya kutusu, makyaj kutusu
  • paintbrush:boya fırçası
  • painted:boyalı, boyanmış, renkli, tarafından resmedildi
  • painter:boyacı, çıma, pruva halatı, ressam
  • painting:boyama, resim, ressamlık, tablo
  • painty:boyalı, fazla boyalı
  • pair:arabanın iki atı, çift, çift olmak, çiftleşmek, çiftleştirmek, eş, eşlemek, eşleşmek, evlendirmek, iki parçadan oluşan şey
  • pairing:çiftleşme
  • pairs:arabanın iki atı, çift, çift olmak, çiftleşmek, çiftleştirmek, eş, eşlemek, eşleşmek, evlendirmek, iki parçadan oluşan şey
  • paise:methiye
  • pajamas:pijama
  • pakistani:pakistan, pakistanlı
  • pal:ahbap, arkadaş, dost
  • palace:palas, saray
  • paladin:şövalye
  • palaeolithic:paleolitik dönem, yontma taş devri, yontma taş devrine ait
  • palaeontology:paleontoloji, taşılbilim
  • palaeozoic:birinci zaman, birinci zamana ait, paleozoik, paleozoik dönem
  • palaestra:eski yunanistanda spor salonu
  • palanquin:tahtırevan
  • palanx:birbirine çok bağlı topluluk, falanj, makedonya savaş birliği, parmak kemiği
  • palatable:hoşa giden, lezzetli, makbul
  • palatal:damağa ait, damak
  • palatalize:damaktan söylemek
  • palate:ağız tadı, damak, damak zevki, tat alma
  • palatial:görkemli, saray gibi
  • palatinate:palatin hükümdarın yönettiği ülke, palatinlik
  • palatine:damak, damak kemiği, palatin
  • palaver:boş lâf, palavra, palavra atmak, pohpohlama, pohpohlamak, yağ çekmek, yerlilerle görüşme, yerlilerle görüşmek
  • paleface:soluk benizli
  • paleness:solgunluk, solukluk
  • paleography:eski yazı bilimi
  • paleolithic:paleolitik dönem, yontma taş devri, yontma taş devrine ait
  • paleontology:paleontoloji, taşılbilim
  • paleozoic:birinci zaman, birinci zamana ait, paleozoik, paleozoik dönem
  • palestinian:filistin, filistinli
  • palestra:eski yunanistanda spor salonu
  • palette:palet
  • palfrey:binek atı, küçük at
  • palikar:delikanlı, palikarya
  • palimpsest:yeniden yazılmış parşömen
  • paling:çit, parmaklık
  • palingenesis:yeniden doğma
  • palisade:çit, çit ile çevirmek, kazıklı çit, parmaklık, siper kazığı
  • pall:bıktırmak, cenaze şalı, kabak tadı vermek, kapalı hava, kasvetli örtü, kolsuz manto, tabut örtüsü, usandırmak, yavanlaşmak
  • palladium:palladyum
  • pallbearer:tabutu taşıyan kimse
  • pallbeares:tabutu taşıyan kimse
  • pallet:istif rafı, ot minder, ot şilte, palet
  • pallette:palet
  • palliasse:ot şilte
  • palliate:hafifletmek, mazur göstermek, örtbas etmek
  • palliated:hafifletmek, mazur göstermek, örtbas etmek
  • palliation:hafifletme, mazur gösterme, örtbas etme
  • palliative:geçici, geçici çare, hafifletici, hafifletici şey, yatıştırıcı
  • pallid:benzi atmış, solgun, soluk
  • pallidness:solgunluk, solukluk
  • pallium:başpiskopos cübbesi, beyin zarı, palyum
  • pallor:solgunluk
  • pally:arkadaşça, samimi
  • palm:avcunda saklamak, avcuyla dokunmak, avuç içi, aya, hurma dalı, palmiye, zafer simgesi
  • palmate:el biçiminde, palmiye yaprağı şeklinde, perde ayaklı
  • palmer:hristiyan hacı
  • palmiped:perde ayaklı, perde ayaklı kuş
  • palmist:el falcısı
  • palmistry:el falı
  • palmy:başrılı, mutlu, palmiyeli, rahat ve huzurlu
  • palooka:beceriksiz boksör, kalas herif, yontulmamış adam
  • palp:dokunaç, dokungaç
  • palpability:açıklık, dokunulurluk, elle tutulur olma
  • palpable:belli, dokunulabilir, elle tutulur, somut
  • palpate:elle muayene etmek
  • palpation:dokunma, elle muayene
  • palpebra:gözkapağı
  • palpitant:çarpıntılı olan, hızlı atan, pırpır
  • palpitate:hızlı atmak, hop etmek, pırpır etmek
  • palpitating:hızlı atmak, hop etmek, pırpır etmek
  • palpitation:çarpıntı, hızlı atma
  • palsied:aksak, aksayan, felçli, sarsak
  • palsy:acizlik, felç, felç etmek, inme, kötürüm bırakmak, sarsaklık
  • palter:aldatmak, ciddiye almamak, oyun etmek, savsaklamak
  • paltering:aldatmak, ciddiye almamak, oyun etmek, savsaklamak
  • paltriness:değersizlik, önemsizlik
  • paltry:değersiz, küçük, önemsiz, saçma
  • pampas:geniş otlaklı ovalar, pampa
  • pamper:bir dediğini iki etmemek, şımartmak, yüz vermek
  • pampered:bir dediğini iki etmemek, şımartmak, yüz vermek
  • pampering:bir dediğini iki etmemek, şımartmak, yüz vermek
  • pamphlet:broşür, el ilanı, hiciv, kitapçık
  • pamphleteer:broşür yazan kimse, hiciv yazarı, yergici
  • pamphlets:broşür, el ilanı, hiciv, kitapçık
  • pan:eleştirmek, sert eleştiri, sert eleştiri yapmak, surat, tava, tavada pişirmek, terazi kefesi, yassı kap
  • panacea:her derde deva ilaç
  • panache:caka, gösteriş, sorguç
  • panama:panama
  • panamanian:panama, panamalı
  • pancake:gövde üzerine inmek, krep, yassı
  • pancakes:gövde üzerine inmek, krep
  • panchromatic:pankromatik, renklere duyarlı
  • pancreas:pankreas
  • panda:panda
  • pandemic:birkaç ülkeye yayılan, yaygın
  • pandemonium:gürültü, kıyamet, şeytanların toplandığı yer
  • pander:ayartan kimse, kötülüğe teşvik etmek, pezevenk, pezevenklik etmek
  • pandering:kötülüğe teşvik etmek, pezevenklik etmek
  • panderism:pezevenklik
  • pandit:hindu dini alimi
  • pane:levha, pencere camı
  • panegyric:methiye, övgü
  • panegyrical:övgü niteliğinde
  • panegyrist:kaside yazarı, methiyeci
  • panegyrize:övgüler sıralamak, övmek
  • panel:açık oturum, anket uygulanan grup, ayna tahtası, heyet, kitabe, kontrol paneli, lambri, lambri ile kaplamak, levha, panel, pano, tahta tuval, toplu görüşme
  • paneled:lambri ile kaplamak
  • paneling:lambri, tahta kaplama
  • panelling:lambri, tahta kaplama
  • pang:acı, sancı, sızı
  • pangs:acı, sancı, sızı
  • panhandle:dilenmek, tava sapı
  • panhandler:dilenci
  • panhandling:dilenmek
  • panic:çok komik şey, komik tip, paniğe kapılmak, panik, telaş
  • panicked:paniğe kapılmak
  • panicky:kolay paniğe kapılan, paniğe kapılmış, panik
  • panicle:birleşik salkım, panikül
  • panicmonger:paniğe yol açan kişi, panik yaratan kimse
  • pannier:küfe, yük hayvanına takılan küfe
  • pannikin:maşrapa
  • panning:alıcıyı göndererek çekim, çevrinme
  • panoplied:mükemmel giyimli, tam teçhizatlı
  • panoply:mükemmel kıyafet, tam teçhizat
  • panorama:geniş görünüm, manzara, panorama, şehrin uzaktan genel görünümü
  • panoramic:geniş bakış açılı, kuşbakışı, panoramik
  • pansy:hercai menekşe, homoseksüel, kadınsı erkek
  • pant:hasret kalmak, hızlı hızlı solumak, özlemek, solumak
  • pantaloon:komik ihtiyar bunak
  • pantaloons:pantolon
  • pantechnicon:ev taşıma kamyonu, mobilyacı
  • pantheistic:panteistik
  • pantheon:panteon, ulusal kahramanlar anıtı, ulusun bütün tanrıları
  • panther:panter, pars
  • panthers:panter, pars
  • panties:çocuk kısa pantolonu, külot
  • panting:soluma
  • pantomime:pandomim, pandomim oynamak, sessiz tiyatro
  • pantomimes:pandomim, pandomim oynamak, sessiz tiyatro
  • pantomimic:pandomim tarzında
  • pantry:kiler
  • pantryman:kilerci
  • pants:külot, paçalı don, pantolon
  • panty:külot, külotlu
  • pantyhose:külotlu çorap
  • panzer:zırhlı
  • pap:lapa, meme, meyve püresi
  • papa:baba
  • papacy:papalık
  • papal:papaya ait
  • papalist:katolik, papalık yanlısı
  • papaw:kavunağacı meyvesi, papaya
  • papaya:kavunağacı meyvesi, papaya
  • paper:bedava bilet dağıtmak, bedava giriş bileti, duvar kâğıdı kaplamak, evrak, gazete, geçersiz, kâğıt, kâğıt kaplamak, kâğıt para, kâğıt üzerinde kalan, önemsiz, örtbas etmek, rapor, zımparalamak
  • paperback:karton kapaklı kitap
  • paperboard:karton, mukavva
  • paperclip:ataç, bağlaç, raptiye
  • paperknife:mektup açacağı
  • papers:evraklar, kâğıtlar, kimlik belgeleri
  • paperthin:incecik, kâğıt gibi
  • paperweight:kâğıt ağırlığı, prespapye
  • paperwork:evrak işleri, kırtasiye
  • papery:kâğıt gibi
  • papillary:kabarcıklı, tomura benzer
  • papist:katolik
  • papistic:katolik
  • papistical:katolik
  • papistry:katolik mezhebi, katoliklik
  • papoose:kızılderili çocuk, sırtta çocuk taşıma sepeti
  • pappoose:kızılderili çocuk, sırtta çocuk taşıma sepeti
  • pappy:lapa gibi, sulu
  • paprika:kırmızı biber, paprika
  • papule:kabarcık
  • papyraceous:kâğıt gibi
  • papyrus:papirüs, papirüs ağacı, papirüs el yazması
  • par:başabaş olma, eşitlik, itibari değer, kur, ortalama, vasat
  • para:paragraf, paraşütçü asker
  • parable:kıssa, mesel
  • parabolic:parabol biçiminde olan, parabolik
  • parabolical:mesel niteliğinde
  • paraboloid:paraboloit
  • parachronism:kronolojik hata
  • parachute:paraşüt, paraşütle atlamak, paraşütle süzülmek
  • parachutes:paraşüt, paraşütle atlamak, paraşütle süzülmek
  • parachuting:paraşütle atlama
  • parachutist:paraşütçü
  • paraclete:şefaatçi
  • parade:alay, defile, geçit, geçit töreni, geçit töreni yapmak, gösteri, gösteriş, gösteriş yapmak, hava atmak için dolaşmak, teftiş için toplanmak
  • parades:alay, defile, geçit, geçit töreni, geçit töreni yapmak, gösteri, gösteriş, gösteriş yapmak, hava atmak için dolaşmak, teftiş için toplanmak
  • paradigm:çekim örneği, kip
  • paradise:aden, cennet
  • paradisiac:cennet gibi, cennete ait
  • paradisiacal:cennet gibi, cennete ait
  • paradox:çelişki, paradoks
  • paradoxical:mantığa aykırı görünen
  • paraffin:parafin, parafin uygulamak
  • paraffine:parafin, parafin uygulamak
  • paragon:erdem örneği, kusursuzluk örneği, yirmi puntoluk harf
  • paragraph:fıkra, makale, paragraf, satırbaşı yapma
  • paragrapher:başyazar, makale yazarı
  • paraguay:paraguay
  • paraguayan:paraguay, paraguaylı
  • parakeet:muhabbetkuşu
  • paralise:aksatmak, durdurmak, felç etmek
  • paralized:çarpık, felçli, kötürüm
  • parallax:paralaks
  • parallel:benzer, benzerlik, karşılaştırmak, kıyaslamak, koşut, paralel, paralel çizgi, paralel olmak, paralel yapmak
  • paralleling:karşılaştırmak, kıyaslamak, paralel olmak, paralel yapmak
  • parallelism:benzerlik, koşutçuluk, paralellik
  • parallelogram:paralelkenar
  • parallels:benzer, benzerlik, karşılaştırmak, kıyaslamak, paralel, paralel çizgi, paralel olmak, paralel yapmak
  • paralogism:mantıksızlık, paralojizm, yanılgı
  • paralysation:aksama, felç olma
  • paralyse:aksatmak, durdurmak, felç etmek
  • paralysed:çarpık, felçli, kötürüm
  • paralysis:durdurulma, felç, felç olma, inme
  • paralytic:felçli, inmeli, kötürüm
  • paralyze:aksatmak, durdurmak, felç etmek
  • paralyzed:çarpık, felçli, kötürüm
  • paralyzing:aksatmak, durdurmak, felç etmek
  • paramagnetic:mıknatısla çekilebilen, paramanyetik
  • paramedic:paraşütçü askeri doktor
  • paramedics:paraşütçü askeri doktor
  • parameter:karakteristik özellik, katsayı, parametre
  • parameters:karakteristik özellik, katsayı, parametre
  • paramilitary:yarı askeri
  • paramount:en yüksek, olağanüstü, ulu, yüce
  • paramour:aşık, metres, sevgili
  • paranoia:aşırı kuşkuculuk, paranoya
  • paranoiac:paranoyak
  • paranoid:paranoya ile ilgili
  • parantheses:parantez, parantez işareti
  • parapet:balkon duvarı, korkuluk, siper
  • paraphernalia:araç gereç, öteberi, özel eşyalar
  • paraphrase:açıklama, başka kelimelerle açıklamak, yorum, yorumlamak
  • paraplegia:belden aşağı felç, parapleji, yarım felç
  • paraplegic:belden aşağısı felçli, yarım felçli
  • parapsychology:parapsikoloji
  • parasailing:parasailing
  • parasital:asalak, parazit
  • parasite:asalak, beleşçi, parazit, parazit ses
  • parasites:asalak, beleşçi, parazit, parazit ses
  • parasitic:asalak, parazit, yayını bozan
  • parasitical:asalak, parazit, yayını bozan
  • parasitism:asalaklık, parazitlerden kaynaklanan hastalık, parazitlik
  • parasol:güneş şemsiyesi
  • parathyroid:paratiorit bezi
  • paratrooper:paraşütçü asker
  • paratroops:hava indirme birliği, paraşütçü kuvvetleri
  • paratyphoid:paratifo
  • parboil:kavurmak, yarı kaynatmak
  • parcel:bölmek, hisselere ayırmak, koli, paket, parsel, parsellemek, parti, toplu miktar
  • parceling:bölmek, hisselere ayırmak, parsellemek
  • parcelling:bölmek, hisselere ayırmak, parsellemek
  • parch:kavrulmak, kavurmak, kurumak, kurutmak
  • parched:kavrulmuş
  • parching:kavurucu, yakıcı
  • parchment:parşömen, parşömen kâğıdı, tirşe
  • pard:ahbap, dost, ortak
  • pardon:af, affetmek, bağışlama, bağışlamak, hayatını bağışlamak, özür, pardon
  • pardon!:af, affetmek, bağışlama, bağışlamak, hayatını bağışlamak, özür, pardon
  • pardonable:affedilebilir, bağışlanabilir, mazur görülebilir
  • pardoning:affetmek, bağışlamak, hayatını bağışlamak
  • pare:budamak, kabuğunu soymak, kesmek, kırpmak, kısmak, soymak, yontmak
  • paregoric:paregorik, yatıştırıcı, yatıştırıcı ilaç
  • parenchyma:kanserli doku, özel doku, parenkima
  • parent:ana, ebeveyn, esas, kaynak, temel
  • parentage:ebeveynlik, nesil, soy
  • parental:ana ve babaya ait, ebeveyne ait
  • parentheses:parantez, parantez işareti
  • parenthesis:parantez, parantez işareti
  • parenthetic:arada belirtilen, parantez içinde, paranteze benzer
  • parenthetical:arada belirtilen, parantez içinde, paranteze benzer
  • parenthood:annelik, babalık, ebeveynlik
  • parentless:anne-babasız, öksüz
  • parents:ana baba, anne ve baba, ebeveyn
  • parent’s:ana baba, anne ve baba, ebeveyn
  • paresis:frengi felci, hafif felç, parezi
  • parexcellence:fevkalade, mükemmel
  • parget:alçı dekorasyon yapmak, alçı kaplama, alçıtaşı, sıva, sıvamak
  • pargeting:alçı dekorasyon yapmak, sıvamak
  • parhaps:belki, bir ihtimal, muhtemelen
  • parhelion:parheli, yalancı güneş
  • pariah:aşağı tabakadan kimse, parya, toplumdan dışlanmış kimse
  • parian:beyaz kaliteli porselen, paros adasına ait
  • parietal:kafatası yan kemiği, organ çeperine ait, parietal, yan, yankafa kemiği
  • paring:kabuğunu soyma, soyma
  • parings:soyulmuş kabuk, yonga
  • paripassu:aynı hızla, eşit adımlarla
  • paris:paris
  • parish:cemaat, kilise, mahalle, papaz, papazın dini bölgesi
  • parishioner:kilise cemaatinden kimse
  • parishioners:kilise cemaatinden kimse
  • parisian:paris, paris’e yakın, parisli
  • parity:benzerlik, eşitlik, parite
  • park:futbol sahası, koruma altına alınmış arazi, koymak, otopark, park, parketmek, spor alanı
  • parka:kapüşonlu kaban, parka
  • parked:koymak, parketmek
  • parking:otopark, park, park yapma, park yeri
  • parks:futbol sahası, koruma altına alınmış arazi, koymak, otopark, park, parketmek, spor alanı
  • parkway:ağaçlı yol
  • parky:soğuk
  • parlance:dil, konuşma tarzı
  • parlay:büyütme, değerlendirmek, faydalanma, istismar, konuşmaya girmek, yararlanmak, yönlendirmek
  • parley:barış görüşmesi yapmak, görüşme, görüşmek, konuşmak, tartışma, toplantı, yabancı dil konuşmak
  • parliament:meclis, parlamento
  • parliamentarian:meclis, milletvekili, parlamenter, parlamento
  • parliamentary:kibar, meclis, nazik, parlamentoya ait
  • parlor:oturma odası, salon
  • parlormaid:sofra hizmetçisi
  • parlour:oturma odası, salon
  • parlourmaid:sofra hizmetçisi
  • parlous:aşırı derecede, fazlasıyla, tehlikeli, ürkütücü
  • parma:parma
  • parmesan:parma peyniri, parma’ya ait
  • parochial:bölge kilisesine bağlı, dar, dar görüşlü, sınırlı
  • parochialism:cemaat sistemi, dar görüşlülük
  • parodist:parodi yazarı, parodici
  • parody:komik taklit, parodi, parodi oynamak, taklidini yapmak
  • parol:sözlü, yazılı olmayan
  • parole:kefaletle serbest bırakma, kefaletle serbest bırakmak, parola, şartlı tahliye, şartlı tahliye etmek, şeref sözü
  • parolee:şartlı tahliye edilen mahkum
  • paronym:aynı kökten gelen sözcük
  • paroquet:muhabbetkuşu
  • parotid:kulak altı tükürük bezi
  • parotitis:kabakulak
  • paroxysm:kriz, nöbet, paroksizm
  • paroxysmal:krizle ilgili
  • parquet:parke, parke döşemek
  • parquetry:parke döşeme
  • parrakeet:muhabbetkuşu
  • parrot:papağan, papağan gibi tekrar etmek
  • parroting:papağan gibi tekrar etmek
  • parry:atlatma, atlatmak, geçiştirmek, savuşturma, savuşturmak
  • parse:gramer bakımından incelemek
  • parsimonious:cimri, hasis, pinti
  • parsimony:aşırı tutumluluk, cimrilik, pintilik
  • parsing:gramer bakımından incelemek
  • parsley:maydanoz
  • parson:papaz, rahip
  • parsonage:papaz evi
  • parson’s:papaz, rahip
  • part:ayırmak, ayrılmak, ayrım, bölüm, elden çıkarmak, fasıl, fragman, görev, katkı, kesim, kısım, kısmen, kısmi, kopmak, parça, pay, rol, semt, taraf, tarakla ayırmak, yedek parça
  • partake:andırmak, katılmak, payı olmak, paylaşmak, yeralmak
  • partaken:andırmak, katılmak, payı olmak, paylaşmak, yeralmak
  • parted:ayırmak, ayrılmak, elden çıkarmak, kopmak, tarakla ayırmak
  • parterre:çiçek bahçesi, çiçeklik, parter, sahnenin bulunduğu kat
  • parthenogenesis:eşeysiz üreme, ilişki olmadan gerçekleşen doğum, partenogenez
  • parti:eş
  • partial:düşkün, kısmi, tam olmayan, taraflı
  • partiality:beğenme, düşkünlük, taraf tutma
  • partially:kısmen, taraflı olarak
  • participant:iştirakçi, katılımcı, katkıda bulunan kimse, pay sahibi, pay sahibi olan
  • participants:iştirakçi, katılımcı, katkıda bulunan kimse, pay sahibi
  • participate:katılmak, ortak olmak, pay almak
  • participated:katılmak, ortak olmak, pay almak
  • participating:kâr paylı, pay alan
  • participation:iştirak, katılım, katılma, ortaklık
  • participator:hissedar, iştirakçi, katılımcı, katkıda bulunan kimse
  • participial:ortaç türünden
  • participle:ortaç
  • particle:edat, ilgeç, molekül, parçacık, takı, tanecik, zerre
  • particolored:rengârenk, renk renk
  • particoloured:rengârenk, renk renk
  • particular:ayrıntı, ayrıntılı, belirli, belli, detaylı, dikkatli, husus, kişisel bilgiler, müşkülpesent, nokta, özel, özellik, özgü, titiz
  • particularity:husus, özellik, seçicilik, titizlik
  • particularize:ayırmak, ayrıntılara girmek, ayrıntıları ile belirtmek
  • particularized:ayırmak, ayrıntılara girmek, ayrıntıları ile belirtmek
  • particularly:ayrıntılı olarak, bilhassa, özellikle, tek tek
  • particulars:ayrıntılar, detaylar, incelikler
  • particulary:ayrıntılı olarak, bilhassa, özellikle, tek tek
  • parties:alem, davet, eğlence, ekip, grup, hissedar, ortak, parti, şahıs, taraf, topluluk
  • parting:ayıran, ayırma çizgisi, ayrılık, ayrılma, bölen, ölme, saçı ayırma çizgisi, veda
  • partisan:baltalı kargı, gerilla, parti taraftarı olan, partizan, taraflı, taraftar, yandaş
  • partisans:baltalı kargı, gerilla, partizan, taraftar, yandaş
  • partisanship:akrabasını tutma, partizanlık, taraflılık
  • partition:ayırma, ayırmak, bölme, bölmek, parçalara ayırmak, taksim etme
  • partitioned:ayırmak, bölmek, parçalara ayırmak
  • partitioning:ayırmak, bölmek, parçalara ayırmak
  • partitive:bir parçayı belirten, bir parçayı belirten sözcük, kısımlara ayıran
  • partizan:parti taraftarı olan, partizan, taraflı
  • partly:kısmen
  • partner:dam, eş, hayat arkadaşı, işbirlikçi, kavalye, ortağı gibi davranmak, ortak, ortak etmek, ortak olmak, partner
  • partnering:ortağı gibi davranmak, ortak etmek, ortak olmak
  • partnership:hissedarlık, ortaklık
  • partridge:keklik
  • parts:bölge, parçalar, semt, yetenek
  • parturient:doğuran, doğurmak üzere olan
  • parturition:doğum, doğurma
  • party:alem, davet, eğlence, ekip, grup, hissedar, ortak, parti, şahıs, taraf, topluluk
  • parvenu:sonradan görme, zıpçıktı
  • parvenus:sonradan görme, zıpçıktı
  • parvis:kilise avlusu
  • pascal:paskal
  • paschal:paskalya, paskalyaya ait
  • pash:ihtiras, öfke, tutku
  • pasha:paşa
  • pasqueflower:rüzgârçiçeği
  • pass:açmak, aşmak, bildirmek, çalım, dar yol, devretmek, dinmek, dönüşmek, durum, el çabukluğu, geçirmek, geçiş, geçiş izni, geçit, geçme, geçmek, giriş, giriş kartı, hokkabazlık, izin, kanal, kur, onaylanmak, pas, pas vermek, pasaport, paso, piyasaya sürmek, ruhsat, söylemek, uzatmak, vaziyet, vermek
  • passable:fena değil, geçer, geçerli, geçilebilir, orta
  • passage:akış, bağırsakların çalışması, dehliz, geçiş, geçit, geçme, kanal, koridor, parça, pasaj, yolculuk
  • passages:akış, bağırsakların çalışması, dehliz, geçiş, geçit, geçme, kanal, koridor, parça, pasaj, yolculuk
  • passageway:geçit, koridor, pasaj
  • passbook:hesap cüzdanı
  • passe:eski, geçmiş, modası geçmiş
  • passé:eski, geçmiş, modası geçmiş
  • passementerie:elbise süsü, yaldızlı dantela
  • passenger:beleşçi, gezgin, işten kaytaran kimse, yolcu
  • passengers:beleşçi, gezgin, işten kaytaran kimse, yolcu
  • passepartout:ana anahtar, bütün kilitleri açan anahtar
  • passerby:geçen kimse, gelip geçen kimse
  • passes:açmak, aşmak, bildirmek, çalım, dar yol, devretmek, dinmek, dönüşmek, durum, el çabukluğu, geçirmek, geçiş, geçiş izni, geçit, geçme, geçmek, giriş, giriş kartı, hokkabazlık, izin, kanal, kur, onaylanmak, pas, pas vermek, pasaport, paso, piyasaya sürmek, ruhsat, söylemek, uzatmak, vaziyet, vermek
  • passibility:hassaslık
  • passible:duygulu, hassas
  • passim:birçok yerde, sık sık
  • passing:geçen, geçer, geçici, geçirme, geçiş, geçme, gelip geçici, gitme, ölüm, rastgele, tesadüfi
  • passion:arzu, aşk, hırs, ihtiras, öfke, tutku, tutkunluk
  • passionate:ateşli, hırslı, ihtiraslı, tutkulu
  • passionflower:çarkıfelek
  • passionless:heyecansız, kendine hakim
  • passivate:dinginleştirmek, etkisizleştirmek
  • passivation:dinginleştirme, pasivasyon
  • passive:dingin, edilgen, edilgen çatı, faizsiz, pasif
  • passiveness:dirençsizlik, pasiflik
  • passivity:dinginlik, dirençsizlik, pasiflik
  • passkey:ana anahtar, bütün kapıları açan anahtar, maymuncuk
  • passout:bayılmak, dağıtmak, dışarı çıkmak, kendinden geçmek, ölmek
  • passover:yahudilerin hamursuz bayramı
  • passport:giriş izni, pasaport
  • password:parola, şifre
  • past:eski, geçe, geçecek şekilde, geçen, geçkin, geçmiş, geçmiş zaman, mazi, önceki, öte, ötesinde, yanından geçerek
  • pasta:makarna
  • paste:çiriş, elmas taklidi, ezme, hamur, macun, tutkal, yapıştırmak, yumruk atmak
  • pasteboard:kart, karton, mukavva
  • pasted:yapıştırmak, yumruk atmak
  • pastel:çivitotu, pastel, pastel boya, pastel renk, pastel resim, uçuk
  • pastern:atın bileği
  • pasteurization:pastörize etme
  • pasteurize:pastörize etmek
  • pasteurized:pastörize
  • pastiche:benzek, pastiş
  • pastil:pastil
  • pastille:pastil
  • pastime:eğlence, hobi, meşgale
  • pastiness:hamur gibi olma, macunsuluk, soluk benizlilik
  • pasting:yapıştırmak, yumruk atmak
  • pastische:benzek, pastiş
  • pastor:papaz
  • pastoral:çobanlara ait, kırsal, pastoral, pastoral eser, pastoral resim, pastoral şiir, piskoposlarla ilgili
  • pastorate:papazın evi, papazlar, papazlık
  • pastries:hamur işi, pasta
  • pastry:hamur işi, pasta
  • pastrycook:pastacı
  • pasturage:arıcılık, ot, otlak, otlatma
  • pasture:çayır, çayırda otlatmak, gütmek, ot, otlak, otlamak
  • pasturized:pastörize
  • pasty:etli börek, hamur gibi, macun gibi, mantı, solgun, soluk
  • pat:basmakalıp, çok uygun, değişmez, kalıp, münasip, okşama, okşamak, pat sesi, pışpışlamak, sıvazlama, sıvazlamak, tam zamanında, tam zamanında olan, yerinde
  • patato:baş, dolar, kafa, patates
  • patch:arsa, parça, plaster, toprak parçası, yama, yamamak, yüze takılan siyah tül
  • patchboard:bağlama panosu
  • patched:yamamak
  • patchily:baştan savma, düzensiz
  • patching:yamamak
  • patchwork:derme çatma şey, parçalı örtü, uyduruk iş, yama işi
  • patchy:baştan savma, derme çatma, düzensiz, yamalı
  • pate:boş kafa, etli börek, ezme, kafa, kelle, pate
  • patella:dizkapağı
  • patency:açıklık, aşikârlık
  • patent:açık, aşikâr, belli, patent, patent almak, patent vermek, patentli, tescil, tescilli
  • patently:patentli olarak
  • patents:patent, patent almak, patent vermek, tescil
  • pater:baba, ihtiyar, peder
  • paterfamilias:aile babası, ev bark sahibi
  • paternal:baba gibi, baba tarafından, babaya ait
  • paternalism:baba gibi davranış
  • paternity:baba tarafı, babalık, kaynak, köken
  • paternoster:kancalı ve ucu kurşunlu olta, rabbin duası, tesbih
  • path:meslek, patika, pist, yol, yörünge
  • pathetic:acıklı, acınacak, dokunaklı, hazin, ümitsiz, yürek parçalayıcı
  • pathetically:acınacak halde
  • pathfinder:çığır açan kimse, rehber, yol gösterici
  • pathless:geçilmez, yolu olmayan
  • pathogenic:hastalık yapıcı, patojenik
  • pathologist:patolog
  • pathology:patoloji
  • pathos:acıma, dokunaklı özellik
  • pathway:patika, yaya geçidi, yaya yolu
  • patience:sabır, tahammül, tek kişilik iskambil oyunu
  • patient:ayırt edemeyen kimse, dayanıklı, hasta, hoşgörülü, sabırlı
  • patients:hastalar
  • patio:bahçe avlusu, taraça, veranda
  • patisserie:pastane
  • patois:lehçe
  • patriarch:aile reisi, patrik, pir, piskopos, resul, yaşlı ve saygın kimse
  • patriarchal:ataerkili, muhterem, patriğe ait, yaşlı ve saygıdeğer
  • patriarchate:ataerki, patriklik
  • patrician:aristokrat, soylu
  • patriciate:aristokrasi
  • patricide:akraba katili, akraba katli, baba katili, babasını öldürme
  • patrilineal:babanın soyuna ait, babanın soyundan gelen
  • patrimonial:babdan kalma, miras kalmış olan
  • patrimony:babadan kalma miras, kilise vakfı
  • patriot:vatansever kişi, yurtsever kimse
  • patrioteer:aşırı yurtsever kimse
  • patriotic:vatansever, yurtsever
  • patriotism:vatanseverlik, yurtseverlik
  • patrol:devriye, devriye gezme, devriye gezmek, keşif kolu
  • patrolling:devriye gezmek
  • patrolman:devriye polisi, polis
  • patron:koruyucu, müdavim, müşteri, patron, sürekli müşteri, veli
  • patronage:atama hakkı, himaye, koruma, müşterisi olma, tenezzül
  • patroness:koruyucu azize
  • patronise:büyüklük taslamak, desteklemek, faydası dokunmak, korumak, küçük görmek, müşterisi olmak, tenezzül etmek
  • patronising:büyüklük taslamak, desteklemek, faydası dokunmak, korumak, küçük görmek, müşterisi olmak, tenezzül etmek
  • patronize:büyüklük taslamak, desteklemek, faydası dokunmak, korumak, küçük görmek, müşterisi olmak, tenezzül etmek
  • patronizer:devamlı müşteri, müşteri, patron
  • patronizing:büyüklük taslamak, desteklemek, faydası dokunmak, korumak, küçük görmek, müşterisi olmak, tenezzül etmek
  • patrons:koruyucu, müdavim, müşteri, patron, sürekli müşteri, veli
  • patronymic:aile adı, lakap, soyadı
  • patsy:alay konusu tip, kadınsı erkek, kurban
  • patten:nalın, sütun kaidesi, takunya
  • patter:argo, ayak sesi, çabuk konuşma, çabuk söylemek, hızlı konuşmak, pıtırdamak, pıtırtı, tıkır tıkır yürümek, tıkırtı, tıpış tıpış yürümek
  • pattering:çabuk söylemek, hızlı konuşmak, pıtırdamak, tıkır tıkır yürümek, tıpış tıpış yürümek
  • pattern:eşantiyon, ideal, kalıp, model, numune, örneğe göre yapmak, örnek, örnek almak, patron, şablon
  • patterned:örneğe göre yapmak, örnek almak
  • patternmaker:kalıpçı, modelci
  • patting:okşama
  • patty:börek, mantı
  • paucity:azlık, kıtlık, yetersizlik
  • paul:paulus
  • paunch:göbek, işkembe, karın
  • paunchy:göbekli, koca göbekli
  • pauper:fakir, yoksul
  • pauperism:fakirlik, yoksulluk
  • pauperization:fakirleştirme, muhtaç etme
  • pauperize:fakirleştirmek, muhtaç etmek
  • pauperized:fakirleştirmek, muhtaç etmek
  • pause:ara verme, ara vermek, duraklamak, duraksamak, durma, mola, sekte, teneffüs, tereddüd, tereddüd etmek, uzatma işareti
  • pave:kaldırım döşemek
  • paved:taşla döşenmiş
  • pavement:asfalt, döşeme, kaldırım, yol kaplaması
  • paver:fayans ustası, harç karma makinesi, kaldırım döşeme ustası, kaldırımcı, taban kaplama malzemesi
  • pavilion:büyük çadır, köşk, pavyon, süslü hafif yapı
  • paving:kaldırım, taş döşeme, yol kaplama
  • pavior:kaldırımcı
  • paviour:kaldırımcı
  • paw:çirkin el yazısı, ellemek, pati, pençe, pençe atmak, yeri eşelemek
  • pawky:şaka yollu iğneleyen, şakayla karışık laf çaktıran
  • pawl:çark mandalı, kastanyola
  • pawn:piyon, rehin, rehin bırakmak, rehin vermek, rehine koymak, tehlikeye atmak, tutu
  • pawnbroker:rehinci, tefeci
  • pawnbroking:tefecilik
  • pawned:rehinde
  • pawnshop:rehinci
  • pawpaw:papaya
  • pay:bedel, değmek, etmek, karşılığını vermek, maaş, ödeme, ödemek, para vermek, ücret
  • payable:kârlı, ödenebilir, ödenecek
  • payback:geri ödeme
  • paycheck:maaş çeki
  • payday:maaş günü, ödeme günü
  • paydirt:kâr, madenli toprak, para
  • payee:alacaklı, ödeme yapılan kimse
  • payer:borçlu, ödeme yapan kimse, ödeyici
  • paying:kârlı, kazançlı, ödeme yapan, para getiren, paralı
  • payload:füze içindeki patlayıcı, kazançlı yük, ücretli yükleme, uzay aracı mürettebatı
  • paymaster:mutemet
  • payment:harcama, karşılık, masraf, ödeme, ücret
  • payments:harcama, karşılık, masraf, ödeme, ücret
  • payoff:hesaplaşma, intikam, karşılık, ödeme, rüşvet, sonuç, zirve
  • payola:rüşvet
  • payroll:bordro, kadro, maaş bordrosu
  • pays:bedel, değmek, etmek, karşılığını vermek, maaş, ödeme, ödemek, para vermek, ücret
  • paysage:manzara, peyzaj
  • pea:bezelye, bezelye şeklinde, bezelye türünden tane
  • peace:barış, huzur, rahat, sessizlik, sükunet, sulh
  • peace!:sessiz olun!, susun!
  • peaceable:barış yanlısı, barışçı, sakin
  • peaceful:barışsever, huzurlu, sakin, uysal
  • peacemaker:arabulucu, barıştıran, barıştırıcı
  • peacemaking:barışma
  • peacenik:barış yanlısı kimse, savaş karşıtı kimse
  • peacetime:barış dönemi
  • peach:çok güzel kız, fıstık gibi şey, gammazlamak, ihbar etmek, şeftali
  • peaching:gammazlamak, ihbar etmek
  • peachy:bir içim su, çok güzel, nefis, şeftali gibi, şeftali rengi
  • peacock:gösteriş meraklısı tip, tavuskuşu, züppe
  • peafowl:tavuskuşu
  • peahen:tavuskuşu
  • peak:doruğa ulaşmak, doruk, en yoğun olan, en yoğun olduğu durum, şapka siperi, tepe, tepe noktası, uç, zayıflamak, zirve
  • peaked:süzülmüş, tepeli, zayıf düşmüş
  • peaks:doruğa ulaşmak, doruk, en yoğun olduğu durum, şapka siperi, tepe, tepe noktası, zayıflamak, zirve
  • peaky:sivri tepeli, süzülmüş, zayıf düşmüş
  • peal:çalmak, çan sesleri, çanları çalmak, çanların birlikte çalması, gürleme, gürlemek, gürültü
  • pealing:çalmak, çanları çalmak, gürlemek
  • peanut:çerez parası, fıstık, küçük, küçük adam, önemsiz, önemsiz kimse, yer fıstığı
  • peanuts:çerez parası, fıstık, küçük adam, önemsiz kimse, yer fıstığı
  • pear:armut
  • pearl:beş puntoluk harf, inci, inci avlamak, inci gibi, inci gibi top top olmak, incilerle süslemek, sedef
  • pearls:beş puntoluk harf, inci, inci avlamak, inci gibi top top olmak, incilerle süslemek, sedef
  • pearly:inci gibi, inciden yapılmış, incili
  • pears:armut
  • peas:bezelye, bezelye türünden tane
  • peasant:cahil tip, köy, köylü
  • peasantry:köylüler
  • peasants:cahil tip, köylü
  • pease:bezelye
  • peashooter:bezelye fırlatma çubuğu, sapan, tabanca
  • peasoupy:koyu, yoğun
  • peat:bataklık kömürü, turba
  • peavey:çivili kereste kancası
  • pebble:çakıl, çakıl dökmek, çakılla kaplamak, çakıltaşı, necef taşı
  • pebbles:çakıl, çakıl dökmek, çakılla kaplamak, çakıltaşı, necef taşı
  • pebbly:çakıl döşeli, çakıllı, taşlı
  • pecan:pekan, pekan cevizi
  • peccadillo:hafif suç, küçük suç
  • peccant:kabahatli, kusurlu
  • peck:azar azar yemek, çeyrek kilelik ölçü, gaga izi, gagalama, gagalamak, resmi öpücük, sivri bir şeyle vurmak, yemek, yığın
  • pecker:ağaçkakan, çapa, cesaret, çük, kamış, penis, yüreklilik
  • pecking:gagalama
  • peckish:acıkmış, aşırı hassas, çabuk kızan, karnı aç
  • pecora:çiftlik hayvanları
  • pecten:taraksı yapı
  • pectin:pektin, pelte
  • pectoral:göğüs, göğüs hastalıkları ilacı, göğüs kasları, göğüs yüzgeci, göğüs zırhı
  • peculate:zimmete para geçirmek, zimmetine geçirmek
  • peculation:zimmete geçirme
  • peculator:zimmetine para geçiren kimse
  • peculiar:acayip, ayrıcalık, ayrıcalıklı kilise, has, özel, özel eşya, özel mülk, özgün, tuhaf
  • peculiarities:acayiplik, özellik
  • peculiarity:acayiplik, özellik
  • pecuniary:maddi, para, parasal
  • pedagogic:çocuk eğitimi ile ilgili, eğitsel, pedagojik
  • pedagogical:çocuk eğitimi ile ilgili, eğitsel, pedagojik
  • pedagogics:eğitbilim, pedagoji
  • pedagogue:eğitimci, pedagog, terbiyeci
  • pedagogy:eğitbilim, pedagoji
  • pedal:bisiklete binmek, pedal, pedal çevirmek, pedala basmak, pedalla çalıştırmak, pedallı
  • pedalo:deniz bisikleti
  • pedant:bilgiç, ukalâ
  • pedantic:bilgiçlik taslayan, ukalâ
  • pedantry:bilgiçlik taslama, ukalâlık
  • peddle:işportacılık yapmak, kapı kapı dolaşarak satmak, önemsiz şeylerle uğraşmak, seyyar satıcılık yapmak
  • peddler:dağıtıcı, dedikoducu, işportacı, lafçı, seyyar satıcı
  • peddling:önemsiz, ufak
  • pederast:homoseksüel, kulampara, oğlancı
  • pederasty:homoseksüellik, oğlancılık
  • pedestal:kaide, temel
  • pedestrian:monoton, yavan, yaya, yayalara ait
  • pedestrianize:trafiğe kapamak, yayalara özel yapmak
  • pediatric:çocuk bakımı, çocuk hastalıkları ile ilgili, çocuk sağlığı
  • pediatrician:çocuk doktoru
  • pediatrics:çocuk doktorluğu, çocukbilim, pediatri
  • pediatrist:çocuk doktoru
  • pediatry:çocuk doktorluğu, pediatri
  • pedicel:çiçek sapı, sapçık
  • pedicellate:sapçıklı, saplı
  • pedicle:çiçek sapı, sap biçiminde kanserli doku
  • pedicular:bitli
  • pediculosis:bitlenme sonucu kaşıntı
  • pediculous:bitli
  • pedicure:ayak ve tırnak bakımı, pedikür, pedikür yapmak
  • pedigree:cins, cins hayvan, köken, safkan, safkan evcil hayvan, soy, soyağacı
  • pedigreed:cins, safkan, soylu
  • pediment:alınlık
  • pedlar:dağıtıcı, dedikoducu, işportacı, lafçı, seyyar satıcı
  • pedology:pedoloji, toprakbilim
  • peduncle:beyin sapı, çiçek sapı, sap, sapçık, sapsı organ
  • pee:çiş, çiş yapma, çiş yapmak, işemek, sidik
  • peek:cıvıldama, dikizlemek, göz atıvermek, gözetleme, gözetlemek
  • peekaboo:ce, delikli, transparan
  • peel:dökülmek, fırın küreği, fırıncı küreği, kabuğunu soymak, kabuk, soymak, soyunmak
  • peeled:dökülmek, kabuğunu soymak, soymak, soyunmak
  • peeler:aynasız, kabuk soyucu, polis, striptizci
  • peeling:deri soyma işlemi, deri soyucu krem, kabuk döküntüsü, peeling, soyulma, soyulmuş kabuk
  • peelings:deri soyma işlemi, deri soyucu krem, kabuk döküntüsü, peeling, soyulma, soyulmuş kabuk
  • peep:cik, çıkmak, cırtlak ses, civciv sesi, delikten bakma, dikiz, dikizlemek, görünme, görünüvermek, gözetlemek, kaçamak bakış, kaçamak bakmak, korna sesi, röntgencilik yapmak
  • peep!:cik cik!, cik!
  • peeper:ayna, cam, dikizci, göz, röntgenci
  • peephole:gözetleme deliği
  • peeping:gözetleme
  • peeps:cik, çıkmak, cırtlak ses, civciv sesi, delikten bakma, dikiz, dikizlemek, görünme, görünüvermek, gözetlemek, kaçamak bakış, kaçamak bakmak, korna sesi, röntgencilik yapmak
  • peepshow:delikten çıplak kadın izleme, dikiz şovu
  • peer:akran, belli belirsiz görünmek, bir parça görünmek, dikkatle bakmak, emsal, lord, yaşıt
  • peerage:asalet, asiller
  • peeress:leydi
  • peering:belli belirsiz görünmek, bir parça görünmek, dikkatle bakmak
  • peerless:emsalsiz, eşsiz
  • peers:akran, belli belirsiz görünmek, bir parça görünmek, dikkatle bakmak, emsal, lord, yaşıt
  • peeve:huysuzlaştırmak, kızdırmak, sinir etmek
  • peeved:hırçın, huysuz, sinirli
  • peeves:huysuzlaştırmak, kızdırmak, sinir etmek
  • peevish:aksi, hırçın, huysuz, lanet, titiz
  • peevishness:titizlik
  • peewit:kızkuşu
  • peg:ağaç çivi, ağaç çivi ile çakmak, akort vidası, askı kancası, atmak, bahane, belirlemek, çamaşır mandalı, dübel, kazık, kazık çakarak sabitlemek, mazeret, saptamak, sodalı viski, vesile
  • pegleg:tahta bacak
  • pegs:ağaç çivi, ağaç çivi ile çakmak, akort vidası, askı kancası, atmak, bahane, belirlemek, çamaşır mandalı, dübel, kazık, kazık çakarak sabitlemek, mazeret, saptamak, sodalı viski, vesile
  • peignoir:robdöşambr, sabahlık
  • pejorative:alçaltıcı, aşağılayıcı, küçültücü, küçültücü söz
  • peke:pekin köpeği, pekinese
  • pekinese:pekin köpeği, pekinese, pekinli
  • peking:pekin
  • pekingese:pekin köpeği, pekinese, pekinli
  • pekoe:siyah kaliteli çay
  • pelage:kürk, memeli hayvan kürkü
  • pelagian:açık denize ait, enginlere ait
  • pelargonium:ıtırçiçeği, sardunya
  • pelf:haksız kazanç, vurgun, yağma
  • pelican:kaşıkçıkuşu, pelikan
  • pelisse:içi kürklü manto, kürklü manto, panço
  • pellagra:pelegra, vitamin eksikliği
  • pellet:hap, saçma tanesi, saçmayla vurmak, top, topak, topakla vurmak, ufak top, yumak
  • pellets:hap, saçma tanesi, saçmayla vurmak, top, topak, topakla vurmak, ufak top, yumak
  • pellicle:film tabakası, zar
  • pellicular:filmsi, zarsı
  • pellmell:allak bullak, apar topar, curcuna, kargaşa, kargaşalı, karmakarışık, karman çorman, palas pandıras, paldır küldür, patırtılı
  • pellucid:anlaşılır, berrak, saydam, şeffaf
  • pelmet:kapı üst camı perdesi, üst cam perdesi
  • pelt:aralıksız vurmak, atma, atmak, dayak atmak, deri, dövmek, fırlatma, fırlatmak, hız, post, posteki, şiddetli yağma, taş atmak, taşa tutma, taşa tutmak, taşlamak, yağdırmak
  • pelting:aralıksız vurmak, atmak, dayak atmak, dövmek, fırlatmak, taş atmak, taşa tutmak, taşlamak, yağdırmak
  • pelvis:alt karın, havsala, pelvis
  • pemican:kurutulmuş dövülmüş et
  • pemmican:kurutulmuş dövülmüş et
  • pen:ağıl, ağıla kapamak, dolmakalem, hapishane, hapsetmek, kafes, kâğıda dökmek, kalem, kaleme almak, kodes, kuğu, kümes, mürekkepli kalem, tükenmez kalem, yazı üslubu, yazmak
  • penal:ceza, ceza gerektiren, cezaya ait
  • penalise:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalised:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalising:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalize:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalized:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalizing:ceza vermek, cezalandırmak, penaltı vermek
  • penalty:ceza, para cezası, penaltı
  • penance:günaha karşılık ceza, kefaret, papazın kararlaştırdığı ceza
  • penates:ev ve aile mabutları
  • pence:peni, sent
  • penchant:eğilim, meyil, tutku
  • pencil:kalem, kalem ile makyaj yapmak, karakalem, karakalem ile çizmek, küçük resim fırçası, kurşunkalem, kurşunkalemle yazmak, makyaj kalemi
  • pencils:kalem, kalem ile makyaj yapmak, karakalem, karakalem ile çizmek, küçük resim fırçası, kurşunkalem, kurşunkalemle yazmak, makyaj kalemi
  • pencraft:hattatlık, yazarın üslubu, yazı yazma sanatı
  • pendant:asılı, asılı şey, askıda, benzer olan şey, ilave, kolye, pandantif, sallantılı, sallantılı süs, sarkan, sarkık, tamamlanmamış
  • pendent:asılı, asılı şey, askıda, sarkık, tamamlanmamış
  • pending:asılı, askıda olan, boyunca, eli kulağında, esnasında, kadar, karara bağlanmammış olan, sarkan, sırasında, yakın
  • pendulate:kararsız olmak, sarkaç gibi sallanmak, tereddüd etmek
  • pendulous:asılı, sallanan, sarkan
  • pendulum:pandül, rakkas, sarkaç, sarkaçlı
  • peneplain:peneplen, yontukova
  • penetrability:anlaşılabilirlik, girilebilirlik, işlenebilirlik
  • penetrable:delinebilir, etki edilebilir, girilebilir, işlenebilir
  • penetralia:içi, içyüzü
  • penetrate:arasından geçmek, içine girmek, içyüzünü anlamak, işlemek, nüfuz etmek, sokulmak
  • penetrates:arasından geçmek, içine girmek, içyüzünü anlamak, işlemek, nüfuz etmek, sokulmak
  • penetrating:delici, etkili, içe işleyen, içine işleyen, keskin, yüksek, zeki
  • penetration:delme, etki, içe girme, içine işleme, kavrama, keskinlik, nüfuz, zekâ
  • penetrative:delici, etkili, içe işleyen, içine işleyen, keskin, yüksek, zeki
  • penetratoin:delme, etki, içe girme, içine işleme, kavrama, keskinlik, nüfuz, zekâ
  • penguin:eğitim uçağı, penguen
  • penholder:kalem sapı, kalemlik
  • penicillin:penisilin
  • peninsula:yarımada
  • penis:çük, erkeklik organı, kamış, penis
  • penitence:pişmanlık, tövbe
  • penitent:kefaret ödeyen kimse, pişman, pişman olan kimse, tövbekâr, tövbeli
  • penitential:kefaret, pişmanlık, pişmanlık ilahileri kitabı
  • penitentiary:cezaevi, hapishane, ıslahevi, kilise mahkemesi başkanı rahip, pişmanlığa ait, suçluları ıslah etme ile ilgili
  • penknife:çakı
  • penman:hattat, yazar
  • penmanship:hattatlık, yazarlık
  • pennant:alev, bayrak, flama, flandra, şampiyonluk, şampiyonluk forsu
  • penned:ağıla kapamak, hapsetmek, kâğıda dökmek, kaleme almak, yazmak
  • penniform:tüy gibi, tüy şeklinde
  • penniless:beş parasız, cebi delik, fakir, kopuk, meteliksiz, parasız
  • pennilessness:parasızlık
  • penning:ağıla kapamak, hapsetmek, kâğıda dökmek, kaleme almak, yazmak
  • pennon:bayrak, flama
  • penny:kuruş, metelik, peni, sent
  • pennyroyal:yarpuz
  • pennyworth:bir penilik miktar, pazarlık
  • penology:ceza ve cezaevi bilimi, penoloji
  • pensile:sarkık
  • pension:emekli etmek, emekli maaşı, emeklilik, emekliye sevketmek, konaklama hizmetleri, pansiyon, yatılı okul
  • pensionable:emekli edilebilir
  • pensioner:emekli, pansiyoner, yatılı okul öğrencisi
  • pensions:emekli etmek, emekli maaşı, emeklilik, emekliye sevketmek, konaklama hizmetleri, pansiyon, yatılı okul
  • pensive:dalgın, düşünceli
  • pensively:dalgın dalgın, düşünceli bir halde
  • pensiveness:dalgınlık, kara kara düşünme
  • penstock:baraj kapağı, savak
  • pentacle:beş köşeli yıldız
  • pentad:beşlik
  • pentagon:beşgen
  • pentagram:beş köşeli yıldız
  • pentahedron:beş yüzlü şekil
  • pentameter:beş heceli mısra
  • pentateuch:tevrat, tevrat’ın ilk beş kitabı
  • pentathlon:beş aşamalı yarış, pentatlon
  • pentecost:hristiyanların hamsin yortusu, şavuot, yahudilerin biçme bayramı
  • penthouse:çatı katı, gölgelik, sundurma
  • penthouses:çatı katı, gölgelik, sundurma
  • penult:sondan bir önceki hece
  • penultimate:sondan bir önceki, sondan bir önceki hece
  • penumbra:yarı gölge
  • penurious:cimri, fakir, kısıtlı, kıt, yoksul
  • penuriously:cimri, fakir, kısıtlı, kıt, yoksul
  • penury:cimrilik, kıtlık, para sıkıntısı, yokluk, yoksulluk
  • peon:amele, emir eri, gündelikçi, köle gibi çalıştırılan kimse, piyade
  • peonage:kölelik, kulluk
  • peonism:kölelik, kulluk
  • peony:şakayık
  • people:aile fertleri, elalem, eller, halk, herkes, insan yerleştirmek, insanlar, millet, ulus
  • peoples:ırk, kavim
  • people’s:milli
  • pep:azim, enerji, gayret, güç
  • pepper:biber, biber serpmek
  • pepperbox:biberlik
  • peppercorn:biber tanesi
  • peppermint:nane, nane şekeri, naneruhu
  • peppers:biber, biber serpmek
  • peppery:acı, biber gibi, biberli, geçimsiz, huysuz
  • peppy:azimli, canlı, enerjik, şevkli
  • peptic:hazım ile ilgili, hazmettirici, sindirimi kolaylaştırıcı
  • peptone:pepton
  • per:aracılığı ile, başına, eliyle, gereğince, göre, nazaran, vasıtasıyla
  • peradventure:belki, ola ki, olur ya, şayet
  • perambulate:dolaşmak, gezinmek, gezmek, ölçmek
  • perambulation:dolaşarak gözden geçirme, dolaşma, gezme
  • perambulations:dolaşarak gözden geçirme, dolaşma, gezme
  • perambulator:çocuk arabası
  • percale:sık dokunmuş bez
  • perceivable:algılanabilir, hissedilebilir, hissedilir, kavranabilir
  • perceive:algılamak, farketmek, hissetmek, idrak etmek, kavramak, kestirmek, seçmek, sezmek
  • perceived:algılamak, farketmek, hissetmek, idrak etmek, kavramak, kestirmek, seçmek, sezmek
  • percent:faiz getiren değerli kâğıt, hisse, kâr payı, yüzde
  • percentage:kâr payı, komisyon, oran, yüzde, yüzdesi
  • perceptibility:algılanabilme, sezilebilirlik
  • perceptible:algılanabilir, anlaşılır, kavranabilir, sezilebilir, somut
  • perception:algı, algılama, basiret, idrak, idrak yeteneği, kavrama, sezgi, seziş, sezme, tahsil
  • perceptional:algılama, zeki
  • perceptivity:algılama yeteneği, idrak gücü
  • perch:beş metrelik uzunluk ölçüsü, konmak, levrek, ölçü sırığı, oturmak, tatlısu levreği, tünek, tünemek, yerleştirmek, yüksekteki konum
  • perchance:belki, bir ihtimal, olur ya, şans eseri
  • percipience:anlayış, idrak, sezme
  • percipient:algılaması güçlü, çabuk kavrayan, idrak yeteneği olan
  • percolate:filtreden geçirmek, sızdırmak, sızmak, süzmek, süzülmek
  • percolation:sızma, süzme, süzülme
  • percolator:süzgeçli kahve ibriği, süzücü
  • percuss:hafifçe vurmak, vurmak
  • percussion:çarpma, darbeli, parmaklar ile vurma, parmaklar ile vurmak, vurarak masaj yapmak, vurma, vurmalı, vurmalı çalgılar
  • percussionist:ritm sazcı, vurmalı çalgı çalan müzisyen
  • percussive:darbeli, vurma, vurmalı
  • percutaneous:deri içine yapılan, perkütan
  • perdition:cehennem azabı, lanetlenme, mahvolma
  • perdu:gizlenmiş, gizli, saklı
  • perdue:gizlenmiş, gizli, saklı
  • perdurable:daimi, ebedi, kalıcı
  • peregrinate:gezmek, seyahat etmek, yolculuk etmek
  • peregrination:daldan dala konma, gezme, konuyu dağıtma, seyahat, yolculuk
  • peregrinations:daldan dala konma, gezme, konuyu dağıtma, seyahat, yolculuk
  • peregrine:tuhaf, yabancı
  • peremptory:buyurucu, kesin, mutlâk, olumlu
  • perennial:çok yıllık bitki, kalıcı, sürekli, uzun ömürlü, uzun omürlü bitki
  • perfect:eksiksiz, kusursuz, kusursuz yapmak, mükemmel, mükemmelleştirmek, tam, tamamlamak, tamamlanmış geçmiş zamanlı fiil
  • perfectible:eksikleri giderilebilir, geliştirilebilir, tamamlanabilir
  • perfecting:kusursuz yapmak, mükemmelleştirmek, tamamlamak
  • perfection:kusursuzluk, mükemmellik, tamamlama, ustalık, yetkinlik
  • perfectionist:kusursuzluk takıntısı olan kimse, mükemmeliyetçi
  • perfective:tamamlanma belirten
  • perfectly:kusursuzca, mükemmel bir şekilde, tamamen, tıkır tıkır
  • perfervid:ateşli, hararetli
  • perfidious:hain, sadakâtsiz, vefasız
  • perfidiousness:hainlik, sadakâtsizlik
  • perfidy:gaddarlık, hainlik, sadakâtsizlik, vefasızlık
  • perforate:delikli yapmak, delmek, içine işlemek
  • perforated:delikli, delinmiş
  • perforating:delikli yapmak, delmek, içine işlemek
  • perforation:delik, delinme, delme
  • perforator:delgeç, delici, zımba
  • perforce:ister istemez, zorla, zorunlu olarak
  • perform:canlandırmak, işlemek, konser vermek, numara yapmak, oynamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • performance:başarı, başarma gücü, gösteri, icraat, oyun, performans, verim, yerine getirme
  • performed:canlandırmak, işlemek, konser vermek, numara yapmak, oynamak, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
  • performer:oyuncu, sanatçı, yapan, yerine getiren
  • performers:oyuncu, sanatçı, yapan, yerine getiren
  • performing:becerikli, gösteri, hünerli, icra, oynama, sergileme
  • perfume:güzel koku, güzel koku vermek, parfüm, parfüm sürmek
  • perfumed:kokulu, parfümlü
  • perfumer:parfümcü
  • perfumery:ıtriyat, parfümeri, parfümler
  • perfumes:güzel koku, güzel koku vermek, parfüm, parfüm sürmek
  • perfunctory:baştan savma, formalite icabı, üstünkörü, yapmış olmak için, yarım yamalak
  • perfuse:serpilmek, serpmek
  • perfusion:serpilme, serpme
  • pergola:çardak, kameriye
  • perhaps:belki, bir ihtimal, muhtemelen
  • perhaps!:belki, bir ihtimal, muhtemelen
  • peri:peri
  • perianth:çiçek örtüsü
  • periapt:giyinen tılsım
  • periastron:enberi
  • pericarditis:kâlp zarı iltihabı
  • pericardium:kâlp zarı, perikard
  • pericarp:meyve örtüsü, perikarp, tohum zarı
  • perigee:yerberi
  • perihelion:günberi
  • peril:tehlike, tehlikeye atmak
  • perilous:tehlikeli
  • perilously:tehlikeli bir şekilde
  • perimeter:çevre, çevre uzunluğu, gözün görüş alanını ölçen alet
  • perineum:anüs ile cinsel organ arası, apış arası
  • period:adet, aybaşı, çağ, ders saati, devir, devre, dönem, dönüm, nokta, periyot, regl, süre, tam cümle
  • periodic:belli bir devre ait, belli bir döneme ait, devirli, devresel, dönemsel, düzenli yayınlanan, periyodik, tam cümle ile ifade edilen
  • periodical:belli aralıklarla gerçekleşen, belli bir döneme ait, dergi, devirli, devresel, dönemsel, düzenli yayınlanan, periyodik, tam cümle ile ifade edilen
  • periodicity:belli aralıklarla gerçekleşme, frekans, periyodik olarak tekrarlanma
  • periods:adet, aybaşı, çağ, ders saati, devir, devre, dönem, dönüm, nokta, periyot, regl, süre, tam cümle
  • periosteum:kemik zarı, periyost
  • periostitis:kemik zarı iltihabı
  • peripatetic:fazla ayrıntılı, gezginci
  • peripheral:çevresel, dış kenara ait, periferik
  • periphery:çevre
  • periphrasis:dolambaçlı söz, dolaylı anlatım
  • periphrastic:dolambaçlı ifade edilmiş
  • periscope:periskop
  • perish:bozulmak, can vermek, çürümek, donmak, kırağı çalmak, ölmek, yok olmak
  • perishable:çabuk çürüyen, kolay bozulan
  • perished:mahvolmuş
  • perisher:afacan, haydut, yaramaz
  • perishing:dondurucu, öldürücü
  • peristaltic:bağırsak hareketlerine ait
  • peristyle:sütunlar dizisi, sütunlu avlu
  • peritoneum:karın zarı, periton
  • peritonitis:karın zarı iltihabı, peritonit
  • periwig:peruk
  • periwinkle:cezayir menekşesi, deniz salyangozu, küçük bir tür deniz salyangozu
  • perjured:yalan tere yemin etmekten suçlu, yalancı şahitliğe dayanan
  • perjurer:yalan yere yemin eden, yalancı şahit
  • perjury:yalan yere yemin, yalancı şahitlik, yeminini bozma
  • perk:başını dikmek, canlanmak, dikmek, ek ödeme, ikramiye, kaldırmak, kendine gelmek, maaştan hariç kazanılan para, neşelenmek, tip
  • perkiness:canlılık, hoppalık, neşelilik
  • perks:başını dikmek, canlanmak, dikmek, ek ödeme, ikramiye, kaldırmak, kendine gelmek, maaştan hariç kazanılan para, neşelenmek, tip
  • perky:arsız, canlı, hoppa, neşeli, şımarık
  • perm:perma, permanant
  • permafrost:kutuplarda sürekli donmuş toprak
  • permanence:devam, devamlılık, istikrar, kalıcılık, süreklilik
  • permanency:devam, devamlılık, istikrar, kalıcılık, sebat, sürekli şey, süreklilik
  • permanent:baki, daimi, değişmez, devamlı, kalıcı, sabit, sürekli
  • permanently:daimi olarak, kalıcı olarak, sürekli biçimde, temelli olarak
  • permeability:geçirgenlik
  • permeable:geçirgen, geçirimli
  • permeate:geçmek, sinmek, sızmak, yayılmak
  • permeation:geçirme, geçme, içine işleme, nüfuz etme, sızma
  • permissible:hoşgörülebilir, izin verilebilir, müsaadde edilebilir
  • permission:izin, müsaade, ruhsat
  • permissions:izin, müsaade, ruhsat
  • permissive:hoşgörülü, isteğe bağlı, liberal, müsamahakâr, seçmeli, serbest
  • permissiveness:isteğe bağlı olma, serbestlik
  • permit:izin, izin belgesi, izin vermek, müsaade, müsait olmak, olanak vermek, permi, ruhsat, ruhsat vermek
  • permits:izin, izin belgesi, izin vermek, müsaade, müsait olmak, olanak vermek, permi, ruhsat, ruhsat vermek
  • permitted:izin vermek, müsait olmak, olanak vermek, ruhsat vermek
  • permitting:müsait, olanak veren, uygun
  • permutation:değiş tokuş, değişim, permutasyon, yer değiştirme
  • pernicious:muzır, ölümcül, zararlı
  • pernickety:mızmız, özen gerektiren, titiz
  • perorate:nutuk çekmek, uzun konuşmanın sonunu getirmek
  • peroration:sıkıcı konuşma, söylevin sonu
  • peroxide:oksijenli su, peroksit
  • perpendicular:amut, dik, dikey, dikey çizgi, şakül ipi
  • perpendicularity:dikeylik, düşeylik
  • perpendicularly:dik olarak
  • perpetrate:işlemek, kötü yapmak, yapmak
  • perpetrated:işlemek, kötü yapmak, yapmak
  • perpetration:işleme, yapma
  • perpetrator:fail
  • perpetrators:fail
  • perpetual:aralıksız, aralıksız çalışan, daimi, ebedi, ömür boyu görevde kalan, sürekli
  • perpetuate:aralıksız yapmak, ebedileştirmek, sürdürmek
  • perpetuated:aralıksız yapmak, ebedileştirmek, sürdürmek
  • perpetuating:aralıksız yapmak, ebedileştirmek, sürdürmek
  • perpetuation:devam
  • perpetuity:daimilik, ömür boyu gelir, ömür boyu sürme, süreklilik, süresiz olma
  • perplex:çapraşıklaştırmak, kafa karıştırmak, şaşırtmak
  • perplexed:anlaşılmaz, çapraşık, kafası karışmış, şaşırmış
  • perplexing:kafa karıştırıcı, şaşırtıcı
  • perplexity:kafa karıştıran şey, şaşkınlık, tereddüd
  • perquisite:ek ödeme, ikramiye, maaştan hariç kazanılan para, tip
  • perrenial:çok yıllık bitki, kalıcı, sürekli, uzun ömürlü, uzun omürlü bitki
  • persecute:acı çektirmek, eziyet etmek, işkence etmek, sıkıntı vermek
  • persecuted:acı çektirmek, eziyet etmek, işkence etmek, sıkıntı vermek
  • persecution:eziyet, işkence, zulüm
  • persecutor:eziyet çektiren, işkenceci, zalim, zorba
  • perseverance:azim, sebat, sonuna kadar direnme
  • persevere:azmetmek, direnmek, sebat etmek
  • persevering:azimli, azmeden, gayretli, sebat eden
  • persia:iran
  • persian:acem, farsça, iran, iranlı
  • persiennes:jaluzi, stor
  • persiflage:alay, takılma
  • persimmon:trabzon hurması
  • persist:devam etmek, inat etmek, ısrar etmek, sebat etmek, sürdürmek, sürmek
  • persistance:devamlılık, inat, ısrar, iz bırakma, sebat, süreklilik
  • persistant:devamlı, inatçı, ısrar eden, ısrarlı, iz bırakan, kalıcı, sürekli
  • persistence:devamlılık, inat, ısrar, iz bırakma, sebat, süreklilik
  • persistent:devamlı, inatçı, ısrar eden, ısrarlı, iz bırakan, kalıcı, sürekli
  • persisting:devam etmek, inat etmek, ısrar etmek, sebat etmek, sürdürmek, sürmek
  • person:adam, beden, birey, karakter, kimse, kişi, şahıs, tip, vücut, zat
  • persona:karakter, kişi, takınılan tavır
  • personable:cana yakın, candan, güzel, hoş görünüşlü, yakışıklı
  • personage:karakter, şahsiyet
  • personal:kişisel, kişisel ilanlar sayfası, kişiye özel, kişiye yönelik, özel, şahsi, vücut
  • personalise:canlandırmak, kişileştirmek, kişilik vermek, özel kullanıma ayırmak
  • personalities:benlik, bireylik, karakter, kişilik, şahsiyet
  • personality:benlik, bireylik, karakter, kişilik, şahsiyet
  • personalize:canlandırmak, kişileştirmek, kişilik vermek, özel kullanıma ayırmak
  • personalized:canlandırmak, kişileştirmek, kişilik vermek, özel kullanıma ayırmak
  • personalizing:canlandırmak, kişileştirmek, kişilik vermek, özel kullanıma ayırmak
  • personally:bana kalırsa, bizzat, kanımca, kişisel olarak, şahsen
  • personalty:kişisel mal, özel eşya
  • personate:canlandırmak, karakterize etmek, kendini başka türlü göstermek, kişileştirmek, rolünü oynamak, tavrı takınmak
  • personation:karakteri canlandırma, kendini başka türlü tanıtma, sahte isim kullanma, taklit etme
  • personification:canlı örnek, kişileşme, kişileştirme
  • personified:canlandırmak, canlı örneği olmak, karakterize etmek, kişileştirmek, temsil etmek
  • personify:canlandırmak, canlı örneği olmak, karakterize etmek, kişileştirmek, temsil etmek
  • personnel:çalışanlar, eleman, kadro, personel
  • persons:adam, beden, birey, karakter, kimse, kişi, şahıs, tip, vücut, zat
  • perspectival:derinlik verilmiş, perspektife dikkat ederek çizilmiş
  • perspective:derinlemesine inceleme yeteneği, derinlik, derinlik verilmiş, geniş bakış açısı, görünüm, perspektif, perspektife dikkat ederek çizilmiş
  • perspicacious:kavrama yeteneği yüksek, zeki
  • perspicacity:idrak, kavrayış
  • perspicuity:açıklık, belli olma
  • perspicuous:açık, aşikâr, belli
  • perspiration:ter, terleme
  • perspiratory:ter, terleme
  • perspire:ter dökmek, terlemek
  • perspiring:ter dökmek, terlemek
  • persuade:aklını çelmek, ikna etmek, inandırmak, kandırmak, razı etmek
  • persuaded:aklını çelmek, ikna etmek, inandırmak, kandırmak, razı etmek
  • persuader:ikna edici tip, inandırıcı kimse, tabanca
  • persuading:aklını çelmek, ikna etmek, inandırmak, kandırmak, razı etmek
  • persuasion:cins, din, ikna, inanç, inandırma, kanı, tür
  • persuasive:ikna edici, inandırıcı
  • persuasiveness:ikna yeteneği, inandırıcılık
  • persuation:cins, din, ikna, inanç, inandırma, kanı, tür
  • pert:arsız, şımarık, şuh
  • pertain:ait olmak, dair olmak, ilgili olmak, uygun olmak, uymak, yakışmak
  • pertaining:ait olmak, dair olmak, ilgili olmak, uygun olmak, uymak, yakışmak
  • pertinacious:azimli, inatçı, ısrarcı, sebatlı
  • pertinacity:inat, ısrar, sebat
  • pertinence:ilgi, uygunluk, yerindelik
  • pertinent:ilgili, münasip, uygun, yerinde
  • pertness:arsızlık, küstahlık, şımarıklık
  • perturb:endişelendirmek, huzursuz etmek, kafasını karıştırmak, kaygılandırmak
  • perturbation:endişe, karışıklık, kaygı, tedirginlik
  • perturbed:endişeli, kaygılı, tedirgin
  • perturbing:endişelendirmek, huzursuz etmek, kafasını karıştırmak, kaygılandırmak
  • pertussis:boğmaca öksürüğü
  • peru:peru
  • peruke:peruk
  • perusal:inceleme, okuma
  • peruse:değerlendirmek, dikkatle okumak, incelemek, okumak
  • perusing:değerlendirmek, dikkatle okumak, incelemek, okumak
  • peruvian:peru, perulu
  • pervade:sinmek, yaygınlaşmak, yayılmak
  • pervaise:nüfuz eden, sinen, yaygın
  • pervasion:içine işleme, sinme, yayılma
  • pervasive:nüfuz eden, sinen, yaygın
  • perverse:aksi, bozuk, huysuz, inatçı, kötü huylu, sapık, ters
  • perversion:anormallik, bozma, çarpıklık, sapıklık, sapma, saptırma, yoldan çıkarma
  • perversity:aksilik, inatçılık, kötülük, sapıklık, terslik, yoldan çıkma
  • perversive:yanıltıcı
  • pervert:ayartmak, baştan çıkarmak, bozmak, çarpıtmak, din değiştirmiş kimse, sapık
  • perverted:sapık
  • perverter:baştan çıkaran, bozan, saptıran
  • perverting:ayartmak, baştan çıkarmak, bozmak, çarpıtmak
  • pervious:geçirgen, geçit veren, ulaşılabilir
  • pesky:belâlı, rahatsız edici, sinir bozucu
  • peso:pezo
  • pesonality:benlik, bireylik, karakter, kişilik, şahsiyet
  • pessary:rahim ağzına yerleştirilen araç
  • pessimism:karamsarlık, kötümserlik, pesimizm
  • pessimist:karamsar, karamsar kimse, kötümser, pesimist
  • pessimistic:karamsar, kötümser, pesimistik
  • pest:belâ, musibet, rahatsız edici şey, veba
  • pester:belâ olmak, musallat olmak, rahatsız etmek
  • pestered:belâ olmak, musallat olmak, rahatsız etmek
  • pestering:belâ olmak, musallat olmak, rahatsız etmek
  • pesticide:böcek zehiri, zararlı bitki zehiri
  • pestilence:öldürücü salgın hastalık, veba, zararlı öğreti
  • pestilent:baş belâsı, öldürücü, tehlikeli, zararlı
  • pestilential:baş belâsı, öldürücü, tehlikeli, zararlı
  • pestle:havan tokmağı, havanda dövmek, havaneli
  • pests:belâ, musibet, rahatsız edici şey, veba
  • pet:el üstünde tutmak, ev hayvanı, evcil, evcil hayvan, gözde, kıymetli, öfke, okşamak, sevgili, sevişmek, sevmek, şımartmak, sinir
  • petal:taçyaprağı
  • peter:çük, kasa, para kasası, penis
  • petering:suya düşme, tükenme
  • peterman:kasa hırsızı
  • petiole:yaprak sapı
  • petite:garson boy kadın giysisi, küçük, minik, minyon, minyon kadın, ufak, ufak tefek kadın
  • petition:dilek, dilekçe, dilekçe vermek, istirham, istirham etmek, rica, rica etmek, talep
  • petitioner:dilekçe sahibi, ricada bulunan kimse, talep eden kimse
  • petrifaction:fosil, taş kesilme, taşlaşma
  • petrified:donakalmak, serseme çevirmek, taş kesmek, taşlaşmak, taşlaştırmak
  • petrify:donakalmak, serseme çevirmek, taş kesmek, taşlaşmak, taşlaştırmak
  • petrifying:donakalmak, serseme çevirmek, taş kesmek, taşlaşmak, taşlaştırmak
  • petrol:benzin
  • petrolatum:parafin yağı, vazelin
  • petroleum:petrol
  • petroliferous:petrol bulunan, petrollü
  • petrology:kaya bilimi, petroloji
  • petted:el üstünde tutmak, okşamak, sevişmek, sevmek, şımartmak
  • petticoat:eksik etek, iç eteği, jüpon, kadın, kombinezon, supap kapağı
  • pettifogger:aşağılık küçük avukat, ayrıntılarla çok uğraşan kimse, safsatacı, ufak işlerle uğraşan tip
  • pettifogging:düzenbaz, kılı kırk yaran, safsatacı
  • pettiness:aşağılık, küçüklük, ufak işlerle uğraşma
  • petting:ilişkiye girmeden sevişme, sevişme
  • pettish:alıngan, hırçın, huysuz
  • pettishness:alınganlık, hırçınlık, huysuzluk
  • petty:aşağılık, dar kafalı, küçük, önemsiz, ufak, ufak tefek
  • petulance:aksilik, alınganlık, çabuk kızma, huysuzluk
  • petulant:aksi, alıngan, çabuk sinirlenen, huysuz
  • pew:kilise oturağı, kilise sırası, yer
  • pewit:kızkuşu, sinekçil kuş
  • pewter:kalay kap, kalay ve kurşun alaşımı, kalaydan yapılmış, kalaylı
  • phaeton:fayton
  • phagocyte:bakterileri yiyen lökosit, yutar hücre
  • phalange:parmak kemiği
  • phalanx:birbirine çok bağlı topluluk, falanj, makedonya savaş birliği, parmak kemiği
  • phallus:çük, erkeklik organı, penis
  • phanerogam:çiçekli bitki
  • phantasm:hayalet, hayali görüntü, siluet, tayf
  • phantasmagoria:projektör ile yapılan görüntü oyunu
  • phantasmagoric:görüntü oyunu ile ilgili
  • phantasmal:gerçek dışı, halisünasyon ile ilgili, hayali, illüzyon ile ilgili
  • phantasy:acayip fikir, fantezi, hayal, hayal gücü, imgelem, kurgu, kuruntu
  • phantom:fantom, hayalet, hayali, hayali görüntü, organ modeli, siluet, tayf
  • pharisaic:farisilere ait, iki yüzlü
  • pharisaical:farisilere ait, iki yüzlü
  • pharisaism:farisilik
  • pharisee:farisi, iki yüzlü, riyakâr, sahte sofu
  • pharmaceutic:eczacılığa ait, ilaç kullanımına ait
  • pharmaceutical:eczacılığa ait, ilaç kullanımına ait
  • pharmaceutics:eczacılık
  • pharmacist:eczacı
  • pharmacology:eczacılık bilimi, farmakoloji
  • pharmacopoeia:farmakope, ilaçlar kitabı, kodeks
  • pharmacy:eczacılık, eczane
  • pharyngal:boğaz, gırtlak, gırtlak kemiği
  • pharyngeal:boğaz, gırtlak
  • pharyngitis:farenjit, yutak iltihabı
  • pharynx:yutak
  • phase:aşama, aşamalı olarak yapmak, bölge, değişik fazlar uygulamak, evre, faz, kesim, safha, safhalarla gerçekleşmek
  • phases:aşama, aşamalı olarak yapmak, bölge, değişik fazlar uygulamak, evre, faz, kesim, safha, safhalarla gerçekleşmek
  • phasic:faz, safha ile ilgili
  • pheasant:sülün
  • phenemenon:algılanabilen şey, bilince yansıyan olay, doğal olay, fenomen, harika, olağanüstü şey, olgu
  • phenol:asit fenik, fenol
  • phenomena:algılanabilen şey, bilince yansıyan olay, doğal olay, fenomen, harika, olağanüstü şey, olgu
  • phenomenal:doğal olaylarla ilgili, harika, olağanüstü
  • phenomenon:algılanabilen şey, bilince yansıyan olay, doğal olay, fenomen, harika, olağanüstü şey, olgu
  • phenotype:fenotip, kalıtımla oluşan dış görünüş
  • phenyl:fenil, tek değerli kök
  • phew:yorgunluk
  • phew!:of!, öf!, öğk!, vay be!, vay!
  • phial:küçük şişe
  • phil:dostu, hayranı, perver, sever
  • philander:asılmak, flört etmek, kadın peşinde koşmak, kur yapmak
  • philanderer:flörtçü, kadın peşinden koşan erkek
  • philandering:asılmak, flört etmek, kadın peşinde koşmak, kur yapmak
  • philanthropic:hayırsever, insancıl, iyiliksever
  • philanthropical:hayırsever, insancıl, iyiliksever
  • philanthropist:hayırsever, hayırsever kimse, insancıl kimse
  • philanthropy:hayırseverlik, insan sevgisi, insancıllık, iyilikseverlik
  • philatelic:pulculuk, pulculuk ile ilgili
  • philatelist:filatelist, pul koleksiyoncusu, pul meraklısı
  • philately:filateli, pul kolleksiyonculuğu, pulculuk
  • phile:dostu, hayranı, seven, sever
  • philharmonic:filarmonik, müziksever
  • philippic:ağır eleştiri, sert konuşma
  • philippine:filipin, filipinler ile ilgili
  • philippines:filipin adaları, filipinler
  • philippino:filipinli
  • philistine:cahil ve zevksiz, cahil ve zevksiz adam
  • philistinism:cahillik ve zevksizlik
  • philologist:dil uzmanı, dilbilimci, filoloji bilgini
  • philology:dilbilim, filoloji
  • philomel:bülbül
  • philosopher:düşünceli kişi, düşünür, felsefeci, filozof, kalender kimse
  • philosophic:düşünceli, felsefi, filozofik, kalender, sakin
  • philosophical:düşünceli, felsefi, filozofik, kalender, sakin
  • philosophically:düşünceli bir biçimde, felsefi açıdan, filozofik olarak, kalenderce, soğukkanlılıkla
  • philosophize:felsefe ile uğraşmak, filozofça düşünmek, filozofça konuşmak
  • philosophizing:felsefe ile uğraşmak, filozofça düşünmek, filozofça konuşmak
  • philosophy:dünya görüşü, felsefe, filozofi, kalenderlik, kendi halindelik, sakinlik, soyut düşünüş
  • philter:aşk iksiri
  • philtre:aşk iksiri
  • phiz:surat, yüz, yüz ifadesi
  • phlebitis:damar iltihabı, flebit
  • phlebotomy:damar ameliyatı, kan alma
  • phlegm:balgam, duygusuzluk, ilgisizlik, soğukluk
  • phlegmatic:ağırkanlı, duygusuz, ilgisiz, soğuk
  • phlegmatical:ağırkanlı, duygusuz, ilgisiz, soğuk
  • phlox:floksa, nakil çiçeği
  • phobe:düşmanı, fobisi olan, karşıtı, korkan
  • phobia:fobi, korku
  • phoenician:fenike, fenikeli
  • phoenix:anka kuşu, erdem örneği, eşsiz insan, feniks
  • phon:fon, ses şiddeti birimi
  • phone:basit ses, selenli, telefon, telefon etmek
  • phoneme:fonem, ses birimi
  • phonetic:fonetik, sesçil, sesleri gösteren
  • phonetically:fonetik olarak, ses açısından, sesler bakımından
  • phonetics:fonetik, sesbilim
  • phoney:düzmece, kalp, sahte, sahte şey, sahtekâr, şarlatan
  • phonic:ses, sese ait, sesle ilgili
  • phonogram:fonografla yapılan ses kaydı, fonogram, ses işareti
  • phonograph:fonograf, gramofon
  • phonology:fonoloji, sesbilim
  • phonometer:fonometre, sesölçer
  • phony:düzmece, kalp, sahte, sahte şey, sahtekâr, şarlatan
  • phosphate:fosfat, fosfatlı gübre
  • phosphor:fosfor, fosfor gibi ışıldayan şey, fosforlu şey
  • phosphoresce:fosfor gibi ışıldayan
  • phosphorescent:fosfor gibi ışıldayan
  • phosphoric:fosforik
  • phosphorous:fosforlu
  • phosphorus:fosfor, fosforlu madde
  • phot:fot, ışık birimi
  • photo:fotoğraf, fotoğraflamak, resim, resim vermek
  • photocell:fotosel
  • photocopier:fotokopi makinesi
  • photocopy:fotokopi, fotokopi çekmek, fotokopisini çekmek
  • photocopying:fotokopi çekmek, fotokopisini çekmek
  • photoelectrical:fotoelektrik
  • photofit:robot resim
  • photoflash:flaş
  • photogenic:fotojenik, ışık yayan, iyi resim veren
  • photograph:çıkmak, fotoğraf, fotoğrafını çekmek, fotoğraflamak, resim vermek
  • photographed:çıkmak, fotoğrafını çekmek, fotoğraflamak, resim vermek
  • photographer:fotoğrafçı
  • photographer’s:fotoğrafçı
  • photographic:fotoğraf gibi, fotoğrafla ilgili
  • photographing:çıkmak, fotoğrafını çekmek, fotoğraflamak, resim vermek
  • photography:fotoğrafçılık
  • photograpphy:fotoğrafçılık
  • photogravure:fotoğrafla klişe yapma, fotogravür
  • photojournalism:fotoğraf gazeteciliği, resim ağırlıklı gazetecilik
  • photometer:fotometre, ışıkölçer
  • photometry:fotometri, ışıkölçüm
  • photomontage:fotomontaj
  • photon:foton, ışık enerjisi birimi
  • photophobia:fotofobi, ışık korkusu
  • photosensitive:ışığa duyarlı
  • photosphere:fotosfer
  • photostat:fotokopi, fotokopisini çekmek, fotostat, fotostat ile fotoğrafını çekmek, negatifsiz fotoğraf
  • photosynthesis:fotosentez, ışık etkisi ile sentezleme
  • phototherapy:fototerapi, ışık tedavisi
  • phrase:anlatım tarzı, birkaç sözcükten oluşan ifade, cümle parçası, deyiş, ifade, melodiyi ayrıştırarak çalmak, sözcük grubu, sözcük seçerek anlatmak, tabir
  • phrasebook:sözcük grupları kitabı
  • phraseology:anlatım biçimi, deyişbilim, ifade tarzı, sözcük seçme yöntemi
  • phrases:anlatım tarzı, birkaç sözcükten oluşan ifade, cümle parçası, deyiş, ifade, melodiyi ayrıştırarak çalmak, sözcük grubu, sözcük seçerek anlatmak, tabir
  • phrasing:melodiyi ayrıştırarak çalmak, sözcük seçerek anlatmak
  • phrenetic:çılgın, deli
  • phrenic:diyafram kası, diyaframa ait
  • phrenology:frenoloji, kafatası bilimi
  • phthisic:verem, veremli
  • phthisical:verem, veremli
  • phthisis:tüberküloz, verem
  • phut!:pat!
  • phycology:deniz bitkileri bilimi, yosunlar bilimi
  • phylactery:musevilerin kullandığı muska, yahudi muskası
  • phylloxera:asma biti, filoksera
  • phylogenesis:soy gelişmesi bilimi
  • phylosophy:dünya görüşü, felsefe, filozofi, kalenderlik, kendi halindelik, sakinlik, soyut düşünüş
  • phylum:dil grubu, filum
  • physic:doktorluk, ilaç, ilaç vermek, tedavi etmek, tıp
  • physical:bedensel, fiziki, fiziksel, maddesel, maddi, mevcut, muayene, sağlık kontrolü, somut
  • physically:bedenen, fiziksel olarak
  • physician:doktor, hekim
  • physicist:fizikçi
  • physicists:fizikçi
  • physics:fizik
  • physiognomy:çehre, yüz, yüz ifadesi
  • physiography:fiziki coğrafya, fizyografi
  • physiological:fizyolojik, işlevsel
  • physiology:fizyoloji, işlevbilim
  • physiotherapist:fizik tedavi uzmanı, fizyoterapist
  • physiotherapy:fizik tedavi, fizyoterapi
  • physique:bünye, vücut yapısı
  • phytology:bitkibilim, botanik
  • pi:pi sayısı
  • pianissimo:çok hafif, çok yavaş, çok yavaş olarak
  • pianist:piyanist
  • piano:hafif, hafif sesle, piyano
  • pianoforte:piyano
  • pianola:mekanik piyano, piyanola
  • piastre:kuruş
  • piazza:meydan, taraça, üstü kapalı balkon
  • pica:oniki puntoluk harf, pika
  • picaresque:haydutlarla ilgili, hırsız ve suçlularla ilgili
  • picaroon:hırsız, korsan, korsan gemisi, sabıkalı
  • picayune:adi, beş paralık, beş paralık şey, önemsiz, önemsiz şey
  • picayunish:adi, beş kuruşluk, önemsiz
  • piccalilli:baharatlı turşu, karışık turşu
  • piccaninny:yerli çocuk, zenci çocuk
  • piccolo:küçük flüt, küçük piyano, pikolo
  • pick:ayıklamak, burun karıştırma, çapalamak, çekiştirmek, delmek, didiklemek, gagası ile toplamak, hasat, karıştırmak, kazma, kazmak, kemirmek, koparmak, küçük küçük yemek, kürdan, seçenek, seçip almak, seçme, seçmek, sivri bir şeyle açmak, toplamak, toplanan ürün miktarı, yankesicilik yapmak, yolmak
  • pickaback:omzuna alarak, omzunda, sırtına alarak, sırtında
  • pickaninny:zenci çocuk
  • pickax:kazma
  • pickaxe:kazma
  • picked:seçilmiş, seçkin, seçme
  • picker:toplayıcı
  • pickerel:turnabalığı
  • picket:gözcü, gözcü dikmek, grev gözcülüğü yapmak, grev gözcüsü, ileri karakol, kazığa bağlamak, kazık, kazıklarla çevirmek, nöbetçi, nöbetçi dikmek
  • picketing:gözcü dikmek, grev gözcülüğü yapmak, kazığa bağlamak, kazıklarla çevirmek, nöbetçi dikmek
  • picking:aşırma, toplama
  • pickings:avanta, ufak kâr
  • pickle:afacan, asitle temizlemek, metal temizleme asidi, salamura, salamura yapmak, salatalık turşusu, sarhoş etmek, turşu, turşusunu kurmak, tuzlayarak saklamak, yaramaz, zor durum
  • pickled:dut gibi, salamura, sarhoş, turşu olmuş, tuzlanmış
  • pickles:afacan, asitle temizlemek, metal temizleme asidi, salamura, salamura yapmak, salatalık turşusu, sarhoş etmek, turşu, turşusunu kurmak, tuzlayarak saklamak, yaramaz, zor durum
  • pickling:asitle temizleme
  • picklock:kapı hırsızı, kilit açma ustası hırsız, maymuncuk
  • pickpocket:yankesici
  • picks:ayıklamak, burun karıştırma, çapalamak, çekiştirmek, delmek, didiklemek, gagası ile toplamak, hasat, karıştırmak, kazma, kazmak, kemirmek, koparmak, küçük küçük yemek, kürdan, seçenek, seçip almak, seçme, seçmek, sivri bir şeyle açmak, toplamak, toplanan ürün miktarı, yankesicilik yapmak, yolmak
  • pickup:alıcı, arabaya alma, artma, av, buluntu şey, canlandırıcı içki, gelişme, hızlanma, kalan yemeklerden oluşan öğün, kaldırma, kamyonet, keklik, pikap, plakçalar, rasgele dostluk, sokakta tanışılmış kadın, vurgun, yükselme
  • picky:ince eleyip sık dokuyan, mızmız, müşkülpesent, seçici, titiz, zor beğenir
  • picnic:basit iş, çocuk oyuncağı, piknik, piknik yapmak
  • picnicker:piknikçi
  • pictorial:resim, resim şeklinde, resimli, resimli dergi
  • picture:betimlemek, çizim, çizmek, film, görüntü, kafasında canlandırmak, resim, resmetmek, tablo, tasvir, yansıtmak
  • pictured:betimlemek, çizmek, kafasında canlandırmak, resmetmek, yansıtmak
  • pictures:sinema
  • picturesque:canlı, ilginç, resmedilmeye değer
  • picturing:betimlemek, çizmek, kafasında canlandırmak, resmetmek, yansıtmak
  • picturize:filme almak, resimlerle sunmak, resmetmek
  • piddle:çiş yapmak, hafife almak, işemek, önemsiz işlerle uğraşmak, oyalanmak
  • piddling:küçük, önemsiz
  • pie:basit iş, benekli at, benekli hayvan, cennet, gerçekleşmesi olanaksız düş, iltimas, kaos, kaos yaratmak, karışıklık, karışıklık çıkarmak, karmakarışık hurufat yığını, rüşvet, saksağan, tart, torpil, turta
  • piebald:alaca at, alacalı, benekli, benekli at, siyah beyaz benekli
  • pieced:parçalar halinde, parçalı
  • piecemeal:bölük pörçük, parça parça, parça parça yapılmış
  • pieces:parçalar
  • piecework:götürü iş, parça başı iş
  • pieceworker:parça başı çalışan kimse
  • piecrust:tart hamuru, turta hamuru
  • pied:alaca, benekli, iki renkli
  • piedmont:dağ eteği
  • pieplant:ravent
  • pier:dalgakıran, iskele, kapılar arasındaki duvar, mendirek, payanda, pencereler arasındaki duvar, rıhtım
  • pierage:iskele parası, mendirek ücreti, rıhtım ücreti
  • pierce:delik açmak, delip geçmek, delmek, içinden geçmek, işlemek, nüfuz etmek
  • pierced:delik açmak, delip geçmek, delmek, içinden geçmek, işlemek, nüfuz etmek
  • piercing:delici, delip geçen, delme, içine işleyen, keskin
  • pierrot:palyaço, pandomimci, piyero
  • pietism:aşırı dindarlık, güçlü inanç
  • piety:dindarlık, saygı, sevgi
  • piezo:basınç, baskı, pizo
  • piffle:boş söz, saçma sapan konuşmak, saçmalamak, saçmalık
  • piffling:saçma sapan konuşmak, saçmalamak
  • pig:açgözlü tip, ahır gibi yerde yaşamak, aynasız, domuz, hamdemir, iğrenç herif, külçe, pik, pisboğaz tip, pislik içinde yaşamak, yavrulamak
  • pigeon:enayi, güvercin, saf
  • pigeonhearted:korkak, ödlek
  • pigeonhole:çekmece, çekmeceye koymak, güvercin yuvası, hasıraltı etmek, yazı masası çekmecesi
  • pigeonholed:çekmeceye koymak, hasıraltı etmek
  • pigeonholing:çekmeceye koymak, hasıraltı etmek
  • pigeonlivered:korkak, ödlek
  • pigeonry:güvercinlik
  • pigeontoed:ayklarını içeri basan
  • piggery:domuz ahırı, domuzluk, köpek bağlasan durmaz yer, pislik içindeki yer
  • piggish:açgözlü, bencil, domuz gibi, obur, pisboğaz
  • piggishness:pisboğazlık
  • piggy:çelik çomak oyunu, domuz biçiminde, domuzcuk, minik domuz
  • piggyback:omzuna alarak, omzunda, sırtına alarak, sırtında
  • pigheaded:dik başlı, dik kafalı, inatçı
  • piglet:domuz yavrusu, yavru domuz
  • piglike:açgözlü, domuz gibi, pisboğaz
  • pigment:boya maddesi, pigment, renk maddesi, renk vermek
  • pigmentation:cildin doğal renginde olması, cildin renk değiştirmesi, hücrelerin renklenmesi, pigmentasyon
  • pigments:boya maddesi, pigment, renk maddesi, renk vermek
  • pigmy:cüce, küçük insan, pigme
  • pigpen:domuz ağılı, domuz ahırı
  • pig’s:açgözlü tip, ahır gibi yerde yaşamak, aynasız, domuz, hamdemir, iğrenç herif, külçe, pik, pisboğaz tip, pislik içinde yaşamak, yavrulamak
  • pigskin:domuz derisi
  • pigsty:ahır gibi ev, domuz ahırı, pislik içindeki ev
  • pigswill:domuz yemi, mutfak artıkları
  • pigtail:at kuyruğu şeklinde örülmüş saç, çiğneme tütünü, tütün
  • pigwash:domuz yemi, mutfak artıkları
  • pika:ıslıklı tavşan
  • pike:balıklama atlama, kargı, kazma, köprü parası, kuru ot yığını, mızrak, paralı yol, turnabalığı, zirve
  • pikeman:kazma sallayan madenci, mızraklı asker, paralı geçit görevlisi, turnike görevlisi
  • piker:cimri, dönek, ihtiyatla oynayan kumarbaz, kalleş
  • pikestaff:demirli baston, mızrak sapı
  • pilaff:pilav
  • pilaster:dört köşeli sütun, duvara yapışık sütun
  • pilaw:pilav
  • pilchard:ateşbalığı, sardalya
  • pile:atom reaktörü, basur memesi, büyük ve muhteşem yapı, hav, hidroelektrik pil, ince tüy, istif etmek, kat, katlı, kazık, kazık çakmak, kazık döşemek, kırık dökük şey, küme, kuştüyü, pil, servet, stok yapmak, stoklamak, temel kazığı, tepeleme doldurmak, tüy, yığın, yığmak, yük
  • piles:basur, hemoroid, mayasıl
  • pileup:çok araçlı çarpışma, zincirleme kaza
  • pilfer:araklamak, aşırmak, çalmak, yürütmek
  • pilferage:araklama, çalma, hırsızlık
  • pilfered:araklamak, aşırmak, çalmak, yürütmek
  • pilferer:hırsız
  • pilfering:araklamak, aşırmak, çalmak, yürütmek
  • pilgrim:hacı, seyyah, yolcu
  • pilgrimage:hac, hac yolculuğu, hacca gitmek, hacılık, uzun ve zorlu yol
  • pilgrimages:hac, hac yolculuğu, hacılık, uzun ve zorlu yol
  • pilgrims:hacı, seyyah, yolcu
  • piling:istif
  • pill:aleyhte oy vermek, hap, ilaç, izmarit, makineli tüfek yuvası, sıkıcı tip, sıkıntı, top
  • pillage:ganimet, ganimet olarak almak, soygun, soygunculuk, talan, talan etmek, yağma, yağmacılık, yağmalamak
  • pillaged:ganimet olarak almak, talan etmek, yağmalamak
  • pillaging:ganimet olarak almak, talan etmek, yağmalamak
  • pillar:destek, dikme, direk, en önemli kişi, payanda, sütun, sütunlarla desteklemek
  • pillared:direkli, sütunlu
  • pillars:destek, dikme, direk, en önemli kişi, payanda, sütun, sütunlarla desteklemek
  • pillbox:asker kepi, hap kutusu, makineli tüfek kulesi
  • pillion:arka oturak, hafif eyer, sele, terki
  • pillory:boyunduruk, boyundurukla sergilemek, boyundurukla teşhir etme, dillere düşürmek, rezil etme, rezil etmek
  • pillow:baş yastığı, yastığa yatırmak, yastık, yastıkla desteklemek
  • pillowcase:yastık kılıfı
  • pillowslip:yastık kılıfı
  • pillowy:yastık gibi, yumuşacık
  • pilose:kıllı, tüylü
  • pilotage:kılavuzluk, kılavuzluk ücreti, pilotaj, pilotluk, yol gösterme
  • piloting:kılavuzluk etmek, kullanmak, pilotluk yapmak, uçak kullanmak, yol göstermek
  • pilous:kıllı, tüylü
  • pilule:hapçık, küçük hap
  • pimento:yenibahar
  • pimp:kadın satıcısı, muhabbet tellalı, pezevenk, pezevenklik etmek
  • pimpernel:farekulağı
  • pimping:pezevenklik etmek
  • pimple:kabarcık, sivilce, sivilcelenmek
  • pimpled:sivilceli
  • pimply:sivilceli
  • pin:akort anahtarı, bacak, broş, dübel ile tutturmak, firkete, iğne, iğnelemek, kuka, lobut, mandal, mecbur etmek, mil, pim, raptiye, rozet, sıkıştırmak, topluiğne, tutturmak, yüklemek
  • pinafore:bebek önlüğü, önlük
  • pinball:langırt
  • pincers:kerpeten, kıskaç, maşa, pens
  • pinch:acı vermek, ayağını sıkmak, çalmak, çimdik, çimdiklemek, cimrilik etmek, ele geçirmek, gerek, gereklilik, ihtiyaç, kısmak, kıstırmak, kıvrandırmak, sıkıştırmak, sıkmak, tutam, tutuklama, yakalamak, yakalanma
  • pinchbeck:altın taklidi, altın taklidi metal, değerli gibi görünen sahte şey, sahte, taklit
  • pinched:kısık
  • pinching:kısma
  • pinchpenny:cimri, eli sıkı
  • pincushion:iğne yastığı, iğnelik
  • pine:ananas, burnunda tütmek, çam, derdinden tükenmek, erimek, özlemek, zayıf düşmek
  • pineal:kozalak gibi, kozalak şeklinde
  • pineapple:ananas, el bombası
  • pinekernel:çam fıstığı
  • pinery:ananas bahçesi, çam ormanı, çamlık
  • pines:ananas, burnunda tütmek, çam, derdinden tükenmek, erimek, özlemek, zayıf düşmek
  • piney:çam gibi, çamlık
  • pinfold:ağıl
  • ping:mermi sesi, uğuldamak, uğultu, vızıldamak, vızıltı
  • pingpong:masa tenisi, ping pong, pinpon
  • pinhead:beyinsiz, küçük ve önemsiz şey, kuş beyinli, mankafa, topluiğne başı
  • pinhole:iğne deliği, iğne ile açılmış delik, küçük delik
  • pining:burnunda tütmek, derdinden tükenmek, erimek, özlemek, zayıf düşmek
  • pinion:kanat, kanat tüyü, kanat ucu, kanatlarının ucunu kesmek, kollarını bağlamak, kolunu kanadını kırmak, küçük çark
  • pink:delmek, en güzel dönem, ılımlı komünist, karanfil, kenarını oyalamak, kenarını zikzaklı kesmek, kliketli çalışmak, pembe, saplamak, solcu, zirve
  • pinked:delmek, kenarını oyalamak, kenarını zikzaklı kesmek, kliketli çalışmak, saplamak
  • pinkeye:göz yangısı
  • pinkie:küçük parmak
  • pinking:oya
  • pinkish:pembemsi, solcu
  • pinko:ılımlı komünist, solcu
  • pinks:delmek, en güzel dönem, ılımlı komünist, karanfil, kenarını oyalamak, kenarını zikzaklı kesmek, kliketli çalışmak, pembe, saplamak, zirve
  • pinky:pembemsi
  • pinna:kulak kepçesi, telek, yaprakçık, yüzgeç
  • pinnace:filika, iki direkli küçük yelkenli, sandal
  • pinnacle:doruk, sivri tepeli kule, tepe nokta, zirve
  • pinnacles:doruk, sivri tepeli kule, tepe nokta, zirve
  • pinnate:ince ve uzun dokunma uzvu olan
  • pinned:dübel ile tutturmak, iğnelemek, mecbur etmek, sıkıştırmak, tutturmak, yüklemek
  • pinning:iğneleme
  • pinny:bebek önlüğü, önlük
  • pinochle:bezik benzeri bir oyun
  • pinocle:bezik benzeri bir oyun
  • pinon:çam fıstığı
  • pinpoint:iğne ucu, nokta, tam yerini saptamak, yerini belirlemek
  • pinpointing:tam yerini saptamak, yerini belirlemek
  • pinprick:iğne batması, iğneleme, laf çaktırma, sinir bozucu önemsiz şey
  • pins:bacaklar
  • pint:büyük bira bardağı, pint, sıvı ölçüsü
  • pintle:eksen, iğne, mil, pim
  • pinto:benekli at
  • pinup:cinsel cazibeli kadın, çıplak kadın posteri, güzel kadın resmi, poster kızı
  • piny:çam gibi, çamlık
  • pioneer:çığır açan, çığır açmak, kılavuz, önayak olan kimse, önayak olmak, öncü, öncü olmak, öncülük etmek, önde giden, önder
  • pioneering:çığır açmak, önayak olmak, öncü olmak, öncülük etmek
  • pioneers:çığır açmak, kılavuz, önayak olan kimse, önayak olmak, öncü, öncü olmak, öncülük etmek, önder
  • pious:dindar, göstermelik, sahte, sahte sofu, saygılı
  • pip:bip sesi, dert, dilaltı hastalığı, işaret, karşı oy vermek, ölmek, oybirliği ile atmak, radar ekranındaki görüntü, rütbe yıldızı, sıkıntı, tomurcuk, ufak çekirdek, vurmak, yaralamak, yenmek
  • pipe:baca, boru, boru çalmak, boru hattından sevketmek, boru ile taşımak, cıvıltı, dev şarap fıçısı, düdük, düdük çalmak, hopârlörle duyurmak, ince sesle söylemek, ıslık çalmak, kaval, kaval çalmak, kuş sesi, nefes borusu, pipo, şarkı söyleyen ses, şeritle süslemek, sutaşı geçirmek
  • pipeclay:ince kil, kille beyazlatmak, lüleci çamuru
  • piped:boru çalmak, boru hattından sevketmek, boru ile taşımak, düdük çalmak, hopârlörle duyurmak, ince sesle söylemek, ıslık çalmak, kaval çalmak, şeritle süslemek, sutaşı geçirmek
  • pipefitter:boru tesisatçısı, tesisatçı
  • pipeline:boru hattı, edinme yolu, geçim kaynağı, gizli haberalma hattı, petrol boru hattı
  • piper:gaydacı, kavalcı
  • pipes:gayda
  • pipette:pipet
  • piping:boru çalma, boru tesisatı, borular, çalınan melodi, cırlak, çok, fitil, huzur veren, kaval çalan, kaval çalma, kulak tırmalayıcı, kulak tırmalayıcı ses, şeritler, üfleyerek ses çıkaran
  • pipit:incirkuşu
  • pipkin:güveç, küçük toprak kap
  • pippin:harika insan, harika şey, tohumdan yetiştirilen elma
  • pipsqueak:kendini bir şey sanan önemsiz tip, küçük adam
  • piquancy:acılık, çeken taraf, ilginç gelen yön, keskinlik
  • piquant:cazip, iştah açıcı, keskin, merak uyandırıcı, yakıcı
  • pique:çekmek, gücendirmek, gücenmiş olma, incitmek, kırgınlık, kırmak, merak uyandırmak, pike
  • piqued:çekmek, gücendirmek, incitmek, kırmak, merak uyandırmak
  • piquet:bir tür iskambil oyunu, piket
  • piracy:izinsiz olarak yayınlama, korsan kasetçilik, korsan plakçılık, korsanlık
  • piranha:pirana
  • pirate:izinsiz yayın yapan, izinsiz yayınlamak, korsan, korsan çalışan araç, korsan gemisi, korsan yayın yapan kimse, talan etmek, yağmalamak, yasadışı
  • pirated:izinsiz yayınlamak, talan etmek, yağmalamak
  • piratical:korsanca, korsanlığa ait
  • pirating:izinsiz yayınlamak, talan etmek, yağmalamak
  • pirouette:parmak uçlarında dönme, parmak uçlarında dönmek, tek ayak üzerinde dönmek, tek ayak üzerinde dönüş
  • pisces:balık, balık burcu, balık takımyıldızı
  • pisciculture:balık yetiştiriciliği, balıkçılık üreticiliği
  • piscina:balık havuzu, havuz
  • piscine:balığa ait, balık, balık havuzu, havuz
  • piscivorous:balık yiyen, balıkçıl
  • pish!:of!, öf!, öğk!, püf!
  • pisiform:bezelye şeklinde
  • pismire:karınca
  • piss:çiş, çiş yapmak, işemek, sidik
  • pissed:sarhoş
  • pissing:çiş yapmak, işemek
  • pistachio:antep fıstığı, fıstık, şamfıstığı
  • pistachios:antep fıstığı, fıstık, şamfıstığı
  • pistil:dişilik organı, pistil
  • pistol:atıcı, nişancı, tabanca
  • piston:piston
  • pit:çekirdeğini çıkarmak, çekirdek, çopur, çopur bırakmak, çukur, çukur yapmak, çukura koymak, çukurlaşmak, iz bırakmak, kuyu, maden ocağı, meyve çekirdeği, orkestra yeri, oyuk, oyuk oyuk olmak, parter
  • pitch:akort etmek, alan, aşama, atmak, basamak, çakmak, derece, düşmek, eğim, eğimli olmak, göz boyama, işportacı tezgâhı, kur yapmak, kurmak, perde, perdesini ayarlamak, saha, sendelemek, sokaklarda satmak, sunmak, taş döşemek, testere dişi, tezgâh, vida adımı, yalpalamak, yerleştirmek, yokuş, yüklemek, zift, zift kaplamak, ziftlemek
  • pitchblack:kapkara, simsiyah, zifti
  • pitchblende:katranlı blend, radyum ve uranyumlu maden cevheri
  • pitched:akort etmek, atmak, çakmak, düşmek, eğimli olmak, kur yapmak, kurmak, perdesini ayarlamak, sendelemek, sokaklarda satmak, sunmak, taş döşemek, yalpalamak, yerleştirmek, yüklemek, zift kaplamak, ziftlemek
  • pitcher:atıcı, ibrik, ibrik şeklinde yaprak, sürahi, testi
  • pitchfork:diren, dirgen, dirgen ile savurmak, dirgen kullanmak, diyapazon, sokmak, sürmek, zorla sokmak
  • pitching:akort etmek, atmak, çakmak, düşmek, eğimli olmak, kur yapmak, kurmak, perdesini ayarlamak, sendelemek, sokaklarda satmak, sunmak, taş döşemek, yalpalamak, yerleştirmek, yüklemek, zift kaplamak, ziftlemek
  • pitchman:işportacı, seyyar satıcı
  • pitchy:karanlık, kasvetli, zift gibi
  • piteous:acıklı, acınacak halde, zavallı
  • pitfall:görünmez tehlike, tuzak çukuru
  • pith:enerji, esas, güç, ilik, kuvvet, öz, ruh
  • pithecanthropus:insana benzer büyük fosil, java insanı
  • pithiness:güçlü bir yorumu olma, güçlülük, özlülük
  • pithless:içeriksiz, özsüz, zayıf
  • pithy:güçlü, içerikli, kısa ve öz, kısa ve özlü, özlü
  • pitiable:acınacak, acınacak halde, değersiz, zavallı
  • pitiful:acınacak halde, merhametli, zavallı
  • pitiless:acımasız, merhametsiz, taş yürekli
  • pitilessness:acımasızlık
  • pitman:maden ocağı işçisi, madenci
  • pitprop:destek, payanda
  • pits:çekirdeğini çıkarmak, çekirdek, çopur, çopur bırakmak, çukur, çukur yapmak, çukura koymak, çukurlaşmak, iz bırakmak, kuyu, maden ocağı, meyve çekirdeği, orkestra yeri, oyuk, oyuk oyuk olmak, parter
  • pittance:az sayı, bağış, çok az miktar, çok az ücret
  • pitted:çiçek bozuğu, çopur, çukurlu, karıncalanmış, oyuk oyuk
  • pitting:karıncalanma, paslanma sonucu çürüme
  • pituitary:balgam, balgamsı, hipofiz
  • pity:acıma, acımak, acınacak şey, merhamet, merhamet etmek, yazık
  • pity!:acıma, acımak, acınacak şey, merhamet, merhamet etmek, yazık
  • pitying:acıyan, merhametli
  • pityingly:acıyarak, merhametle
  • pivot:bağlı olmak, çark etmek, dayanak, dönmek, eksen, eksen etrafında dönmek, en önemli nokta, mil, oyun kurucu, pivot, püf noktası, reze
  • pivotal:asıl, eksen, esas, odak
  • pivoted:bağlı olmak, çark etmek, dönmek, eksen etrafında dönmek
  • pivoting:bağlı olmak, çark etmek, dönmek, eksen etrafında dönmek
  • pixel:görüntü elemanı
  • pixie:peri
  • pixilated:çatlak, kaçık, sarhoş, şaşkın
  • pixy:peri
  • pizza:pizza
  • pizzeria:pizzacı
  • pizzicato:parmakla çekilme, pizzicato
  • placable:affeder, kolay yatışır
  • placard:afiş, afiş yapıştırmak, afişlerle duyurmak
  • placate:gönlünü almak, sakinleştirmek, yatıştırmak
  • placating:gönlünü almak, sakinleştirmek, yatıştırmak
  • placatory:sakinleştirici, teskin edici, yatıştırıcı
  • place:basamak, ev, görevlendirmek, hane, iş, ısmarlamak, koymak, mahal, makam, mekân, mevki, oturtmak, sıra, sorumluluk, statü, vermek, yatırım yapmak, yatırmak, yazdırmak, yer, yerini belirlemek, yerleşim yeri, yerleştirmek
  • placed:görevlendirmek, ısmarlamak, koymak, oturtmak, vermek, yatırım yapmak, yatırmak, yazdırmak, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • placemat:amerikan servis, tabak altlığı
  • placement:atama, ısmarlama, koyma, sipariş verme, sıralama, yatırma, yerleştirme
  • placenta:eş, etene, plasenta
  • placer:alüvyon, nehrin taşıdığı madenler
  • places:basamak, ev, görevlendirmek, hane, iş, ısmarlamak, koymak, mahal, makam, mekân, mevki, oturtmak, sıra, sorumluluk, statü, vermek, yatırım yapmak, yatırmak, yazdırmak, yer, yerini belirlemek, yerleşim yeri, yerleştirmek
  • placid:durgun, kendi halinde, sakin
  • placidity:durgunluk, sükunet
  • placing:görevlendirmek, ısmarlamak, koymak, oturtmak, vermek, yatırım yapmak, yatırmak, yazdırmak, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • placket:etek cebi, etek fermuar yeri
  • plafond:resimli tavan, tavan, tavan fiyat
  • plage:kumsal, plaj
  • plagiarism:eser hırsızlığı, intihal
  • plagiarist:eser hırsızı
  • plagiarize:çalıntı yapmak, eser hırsızlığı yapmak, izinsiz alıntı yapmak
  • plagiarized:çalıntı yapmak, eser hırsızlığı yapmak, izinsiz alıntı yapmak
  • plagiary:çalıntı yapma, eser hırsızlığı, izinsiz alıntı yapma
  • plague:belâ, belâ olmak, belâsını vermek, bezdirmek, cezalandırmak, dert, felâket, veba
  • plagued:belâ olmak, belâsını vermek, bezdirmek, cezalandırmak
  • plaguey:baş belâsı olan, belâlı
  • plaguily:belâlı olarak
  • plaguing:belâ olmak, belâsını vermek, bezdirmek, cezalandırmak
  • plaguy:baş belâsı olan, belâlı
  • plaice:yaldızlı pisibalığı
  • plaid:ekoseli, ekoseli kumaş, kareli, kareli kumaş
  • plain:açık, çirkin, desensiz, dürüst, düz, düzlük, engebesiz, gösterişsiz, net, ova, sade, sade bir biçimde, su katılmamış, süssüz, yalın, yalın bir dille
  • plainly:açıkça
  • plainness:açıklık, çirkinlik, düzlük, gösterişsizlik, sadelik, yalınlık
  • plains:çayırlar, düzlükler, otlaklar, ovalar
  • plainsman:ovalı
  • plainspoken:açık sözlü, dobra dobra konuğan, lafını sakınmayan, patavatsız
  • plaint:şikâyet, suçlama, yakınma
  • plaintiff:davacı, şikâyetçi
  • plaintiffs:davacı, şikâyetçi
  • plaintive:ağlamaklı, dertli, sızlanan, yaslı
  • plaintiveness:dertli olma, keder
  • plait:kıvrım, kıvrım yapmak, örgü, örmek, pli, pli yapmak, plise
  • plaited:kıvrımlı, plili
  • plaiting:örme, plise
  • plan:kroki, niyet, plan, plan yapmak, planını çizmek, planlamak, proje, tasarı, tasarlamak, taslak
  • planar:düzleme ait, düzlemsel
  • plane:çınar, dümdüz, düz, düzeltmek, düzey, düzlem, düzlemek, düzlemsel, kanat, maden ana dehlizi, planya, planya ile düzeltmek, rende, rende ile düzeltmek, rendelemek, seviye, süzülmek, uçak, uçmak, yassı, yüzey
  • planed:rendelenmiş
  • planet:gezegen, planet
  • planetarium:gökevi, planetaryum
  • planetary:dünya, gezegen, gezegenlere ait, gezegensel, yıldız
  • planetoid:asteroid, küçük gezegen, planetoid
  • planets:gezegen, planet
  • plangent:iniltili, inleyen, titrek
  • planimeter:düzlem yüzölçüm aleti, planimetre
  • planing:havada süzülme, kayar, planörle uçma, rendeleme
  • planish:döverek düzlemek, düzeltmek, preslemek, silindirle üzerinden geçmek
  • planisphere:düzlemyuvar
  • plank:döşeme tahtası, kalas, kalas döşemek, kalasla desteklemek, önemli madde, payanda, tahta, tahta döşemek, tahta kaplamak
  • planked:kalas döşemek, kalasla desteklemek, tahta döşemek, tahta kaplamak
  • planking:ahşap döşeme, döşeme, kalaslar
  • planks:döşeme tahtası, kalas, kalas döşemek, kalasla desteklemek, önemli madde, payanda, tahta, tahta döşemek, tahta kaplamak
  • plankton:plankton
  • planless:plansız, programsız
  • planned:planlanmış, planlı, tasarlanmış
  • planner:plancı, planlamacı, tasarımcı
  • planning:düzene sokma, plancılık, planlama, tasarım
  • plans:kroki, niyet, plan, plan yapmak, planını çizmek, planlamak, proje, tasarı, tasarlamak, taslak
  • plant:adam koymak, ağaç olmak, ağaçlandırmak, aşılamak, bırakmak, bitki, çarpmak, demirbaş, dikme, dikmek, dolandırıcılık, ekmek, fabrika, fidan, gizlemek, hile, ihbarcı, indirmek, işletme, kök salmak, koymak, kurmak, malzemeler, saklamak, tesis, vurmak, yapıştırmak, yeşillendirmek, yüklemek, yutturmak
  • plantain:bir tür muz, sinirotu
  • plantal:tabana ait
  • plantar:tabana ait
  • plantation:ekili alan, fidanlık, sömürge, sömürge kurma, tarla
  • planted:ekili
  • planter:çiftlik sahibi, ekici, fidan dikme makinesi, sömürgeci, tohum makinesi
  • plantigrade:düztaban, tabanına basarak yürüyen, tabanına basarak yürüyen hayvan
  • planting:dikme, ekim, ekme
  • plants:adam koymak, ağaç olmak, ağaçlandırmak, aşılamak, bırakmak, bitki, çarpmak, demirbaş, dikme, dikmek, dolandırıcılık, ekmek, fabrika, fidan, gizlemek, hile, ihbarcı, indirmek, işletme, kök salmak, koymak, kurmak, malzemeler, saklamak, tesis, vurmak, yapıştırmak, yeşillendirmek, yüklemek, yutturmak
  • plaque:plaka, tabela, vücut lekesi
  • plaquette:küçük tabela, tabela
  • plash:çağıltı, çamurlu gölcük, foşurdamak, gürüldemek, şapırdatmak, şapırtı, şırıldamak, şırıltı, su sıçratmak, suya çarpma sesi
  • plash!:foş!, şap!
  • plashing:şırıltı
  • plashy:çamurlu, şırıldayan, şırıltılı, sulak
  • plasm:plazma, yeşil çakmaktaşı
  • plasma:plazma, yeşil çakmaktaşı
  • plaster:alçı, düzlemek, harç, plaster, sıva, sıvamak, yakı, yakı yapıştırmak, yara bandı, yara bandı yapıştırmak
  • plasterboard:alçı levha, kartonpiyer
  • plastered:düzlemek, sıvamak, yakı yapıştırmak, yara bandı yapıştırmak
  • plasterer:sıvacı
  • plastering:sıvama
  • plastery:alçılı, sıva gibi
  • plastic:biçim verilebilir, estetik, naylon, plastik, sündürülebilir, yoğurulabilir
  • plasticity:esneklik, plastiklik, şekil verilebilirlik, yoğrulabilirlik
  • plasticize:sündürmek, yoğurmak
  • plasticizer:plastikleştirici, yumuşatıcı
  • plastics:plastik maddeler
  • plastron:göğüslük, plastron
  • plat:arazi parçası, arsa, kıvrım, örgü, parsel, saç örgüsü
  • plate:altın kaplamak, anot, baskı kalıbı, elektrot, fotoğraf klişesi, gümüş kaplama sofra takımı, gümüş kaplamak, isim levhası, kaplamak, klişe yapmak, levha, levha kaplamak, plaka, plaket, protez, şık tip, şilt, tabak, takma diş, tam sayfa resim, yapay damak, zırhla kaplamak
  • plateau:plato, süslü tepsi, yayla
  • plateaus:plato, süslü tepsi, yayla
  • plated:kaplama, kaplanmış, kaplı
  • plateful:tabak dolusu
  • platelayer:demiryolu işçisi, ray döşeyicisi
  • platelet:plaket
  • platelets:plaket
  • platen:baskı levhası, daktilo silindiri, merdane
  • plates:ayak
  • platform:apartman topuk, düzlük, parti programı, platform, plato, podyum, rampa, sahanlık, taraça, tartışma ortamı, yayla
  • platforms:apartman topuk, düzlük, parti programı, platform, plato, podyum, rampa, sahanlık, taraça, tartışma ortamı, yayla
  • plating:kaplama, kaplama levhaları, kaplamacılık, kupa için yarışma
  • platinic:eflâtun felsefesine ait, gerçekte değil kafada olan, platonik, zararsız
  • platinum:platin
  • platitude:basmakalıp söz, bayağılık, beylik lâf
  • platitudinarian:basmakalıp lâflar eden tip, boşboğaz
  • platitudinous:basmakalıp, yavan
  • platonic:eflâtun felsefesine ait, gerçekte değil kafada olan, platonik, zararsız
  • platoon:askeri müfreze, ekip, takım, tim
  • platter:plak, tahta düz tabak
  • platypus:gagalı memeli, ornitorenk
  • plaudit:alkış
  • plaudits:alkış
  • plauge:belâ, belâ olmak, belâsını vermek, bezdirmek, cezalandırmak, dert, felâket, veba
  • plausibility:akla yakınlık, makul olma, olasılık
  • plausible:akla yakın, makul, mantıklı, olası, yüze gülücü
  • play:bahis yapmak, çalmak, canlandırmak, eğlence, gösteri, hareket, hareket etmek, kımıldamak, kumar, numarası yapmak, oynama, oynamak, oynaşmak, oyun, piyes, rol almak, tiyatro, turneye çıkmak, tutmak
  • playable:çalınabilir, oynanabilir, sahnelenebilir
  • playact:oynamak, rol yapmak
  • playactor:aktör, oyuncu
  • playback:banttan çalma, playback
  • playbill:tiyatro afişi, tiyatro programı
  • playbook:senaryo, tiyatro metni
  • playboy:eğlence düşkünü erkek
  • playday:okul tatili, tatil günü
  • played:bahis yapmak, çalmak, canlandırmak, hareket etmek, kımıldamak, numarası yapmak, oynamak, oynaşmak, rol almak, turneye çıkmak, tutmak
  • player:çalan kimse, çalar, kumarbaz, oyuncu, player
  • players:çalan kimse, çalar, kumarbaz, oyuncu, player
  • playfellow:oyun arkadaşı
  • playful:oynak, oyuncu, şakacı
  • playfulness:maskaralık, oyunculuk, şakacılık
  • playgoer:tiyatro seyircisi, tiyatrosever
  • playgraud:okul bahçesi, oyun alanı
  • playground:okul bahçesi, oyun alanı
  • playhouse:oyun evi, tiyatro
  • playing:çalma, oynama
  • playmate:oyun arkadaşı
  • playoff:beraberliği bozacak oyun, final, rövanş maçı
  • playpen:çocuk bahçesi, çocuk parkı
  • plays:bahis yapmak, çalmak, canlandırmak, eğlence, gösteri, hareket, hareket etmek, kımıldamak, kumar, numarası yapmak, oynama, oynamak, oynaşmak, oyun, piyes, rol almak, tiyatro, turneye çıkmak, tutmak
  • plaything:eğlence, oyuncak, oyuncak gibi kullanılan kimse
  • playthings:eğlence, oyuncak, oyuncak gibi kullanılan kimse
  • playtime:oyun zamanı, teneffüs
  • playwright:oyun yazarı, tiyatro yazarı
  • plaza:plaza, şehir meydanı
  • plea:bahane, dava, mazeret, rica, savunma, talep, yalvarma
  • pleaase:buyurmak, hoşnut etmek, hoşuna gitmek, keyif vermek, memnun etmek, tenezzül etmek
  • plead:açıklamak, avukatlığını yapmak, bahane etmek, dava açmak, dilemek, duyurmak, mazeret göstermek, müdafaa etmek, rica etmek, savunma yapmak, savunmak, yalvarmak
  • pleaded:açıklamak, avukatlığını yapmak, bahane etmek, dava açmak, dilemek, duyurmak, mazeret göstermek, müdafaa etmek, rica etmek, savunma yapmak, savunmak, yalvarmak
  • pleader:avukat, dava vekili
  • pleading:adına konuşma, dava, dava açma, iddia, ileri sürme, rica, rica eden, yalvaran, yalvarma
  • pleadings:savunma
  • pleasant:güzel, hoş, keyifli, sevimli, şirin, tatlı
  • pleasantly:bülbül gibi, hoşça
  • pleasantness:hoşa gitme, hoşluk
  • pleasantries:neşe, şaka, şakacılık
  • pleasantry:neşe, şaka, şakacılık
  • please:buyurmak, hoşnut etmek, hoşuna gitmek, keyif vermek, memnun etmek, tenezzül etmek
  • please!:lütfen!, rica ederim!
  • pleased:hoşnut, keyifli, memnun
  • pleasing:hoş, hoşa giden, memnuniyet verici
  • pleasire:haz, irade, istek, keyif, memnuniyet, sevinç, zevk
  • pleasurable:hoş, hoşa giden, zevkli
  • :hoş, hoşa giden, zevkli
  • pleasure:haz, irade, istek, keyif, memnuniyet, sevinç, zevk
  • pleat:katlamak, kırma, pli, pli yapmak, plise
  • pleated:büzgülü, katlanmış
  • pleating:katlamak, pli yapmak
  • pleats:katlamak, kırma, pli, pli yapmak, plise
  • plebeian:bayağı, halk tabakasına özgü, halk tabakasından kimse, plep
  • plebeians:halk tabakasından kimse, plep
  • plebiscite:halkoylaması, referandum
  • plectrum:mızrap, pena
  • pledge:aşkın simgesi, kefalet vermek, rehin, rehin vermek, rehine koymak, sağlığa kadeh kaldırma, sağlığına kadeh kaldırmak, şerefe içme, şerefine içmek, söz, söz vermek, sözlü olma, taahhüt, teminât, tutu, vâât, vâât etmek
  • pledged:kefalet vermek, rehin vermek, rehine koymak, sağlığına kadeh kaldırmak, şerefine içmek, söz vermek, vâât etmek
  • pledging:kefalet vermek, rehin vermek, rehine koymak, sağlığına kadeh kaldırmak, şerefine içmek, söz vermek, vâât etmek
  • pleiad:ülker burcundan yıldız
  • pleistocene:buzul çağı, pleistosen
  • plenary:bütün üyelerin hazır bulunduğu, genel, sınırsız, tam
  • plenipotentiary:mutlâk, tam yetkili, tam yetkili kişi
  • plenitude:bereket, bolluk, bütünlük, çokluk, tamlık
  • plenteous:bereketli, bol, çok
  • plenteousness:bereket, bolluk
  • plentiful:bereketli, bol, çok
  • plentifulness:bereket, bolluk, çokluk
  • plenty:bereket, bir yığın, bol, bol bol, bolluk, çok, çokluk, gayet, pek çok, tamamen
  • plenum:bir madde ile dolu yer, genel kurul, herkesin katıldığı toplantı
  • pleonasm:gereğinden fala sözcük kullanma, lafı uzatma
  • plethora:bolluk, çokluk, kan çokluğu, kan toplanması
  • plethoric:aşırı derecede, çok fazla, kan çokluğu ile ilgili
  • pleura:akciğer zarı, göğüs zarı, plevra
  • pleurisy:akciğer zarı iltihabı, plörezi, zatülcenp
  • plexiglass:plastik cam
  • plexor:muayene çekici, perküsyon çekici
  • plexus:ağ, pleksus, şebeke, sinir ağı, sinir örgüsü
  • pliability:bükülebilirlik, esneklik, uysallık
  • pliable:bükülebilir, esnek, katlanır, mülayim, yumuşak başlı
  • pliancy:bükülebilirlik, esneklik, uysallık
  • pliant:bükülür, esnek, katlanır, uysal, yumuşak başlı
  • plica:deri katmeri, kat kat olmuş deri
  • plication:kat kat olma, katlanma, katmer
  • pliers:kargaburun, kerpeten, kıskaç, pens
  • plight:bağlılık sözü, durum, güvence vermek, hal, söz, söz vermek, vââdde bulunmak, vâât
  • plighted:güvence vermek, söz vermek, vââdde bulunmak
  • plinth:heykel kaidesi, süpürgelik, sütun kaidesi
  • pliocene:pliyosen, üçüncü çağın son dönemi
  • plod:ağır ilerlemek, ağır yürümek
  • plodder:gayretli ve azimli kimse
  • plodding:ağır, ağır iş, çok çalışmayı gerektiren iş, hantal, zahmetli iş, zorla ilerleyen
  • plonk:bam diye, çarpmak, düşmek, güm diye, gümlemek, kalitesiz şarap, kötü çalmak, küt diye, patlamak, tam ortasına, tam yerine, ucuz şarap, vurmak
  • plop:cup diye düşmek, cup diye ses çıkarmak
  • plop!:cup!, lop!
  • plosion:patlama
  • plosive:patlayıcı
  • plotted:grafiğini çizmek, kroki üzerinde göstermek, kumpas kurmak, parsellemek, plân üzerinde işaretlemek, plânını çıkarmak, yerini belirlemek
  • plotter:entrikacı, kışkırtıcı, komplocu, plân yapan kimse
  • plotting:grafiğini çizmek, kroki üzerinde göstermek, kumpas kurmak, parsellemek, plân üzerinde işaretlemek, plânını çıkarmak, yerini belirlemek
  • plough:çizmek, güçlükle ilerlemek, oluk rendesi, pulluk, pullukla sürmek, saban, saban ile sürmek, sabanla sürmek, sınıfta bırakmak, sınıfta kalma, toprağı sürmek, yarıp geçmek, yarmak
  • ploughboy:çiftçi yamağı
  • ploughing:çiftçilik
  • ploughland:işlenebilir toprak, sürülebilir toprak
  • ploughman:çiftçi, köylü, saban süren kimse
  • ploughshare:pulluk demiri, saban demiri
  • plover:yağmurkuşu
  • plow:çizmek, güçlükle ilerlemek, oluk rendesi, pulluk, pullukla sürmek, saban, saban ile sürmek, sabanla sürmek, sınıfta bırakmak, sınıfta kalma, toprağı sürmek, yarıp geçmek, yarmak
  • plowboy:çiftçi yamağı
  • plowed:çizmek, güçlükle ilerlemek, pullukla sürmek, saban ile sürmek, sabanla sürmek, sınıfta bırakmak, toprağı sürmek, yarıp geçmek, yarmak
  • plowing:çiftçilik
  • plowland:işlenebilir toprak, sürülebilir toprak
  • plowman:çiftçi, köylü, saban süren kimse
  • plowshare:pulluk demiri, saban demiri
  • ploy:dalavere, girişim, hile, iş, sefer
  • ploys:dalavere, girişim, hile, iş, sefer
  • pluck:ayıklamak, çekme, çekmek, cesaret, göt, koparmak, sakatat, sınıfta bırakmak, soymak, sürüklemek, talan etmek, toplamak, yağmalamak, yolma, yolmak, yüreklilik
  • plucked:ayıklamak, çekmek, koparmak, sınıfta bırakmak, soymak, sürüklemek, talan etmek, toplamak, yağmalamak, yolmak
  • pluckiness:cesurluk, yiğitlik
  • plucking:koparma
  • plucky:cesur, yiğit, yürekli
  • plug:ateş etmek, buji, çiğneme tütünü, dolgu, dolgu yapmak, fiş, harıl harıl çalışmak, priz, reklâm, reklâmını yapmak, sahte para, satılmayan mal, sifon kolu, silindir şapka, tıkaç, tıkamak, tıpa, tıpalamak, vurmak, vuruş, yangın musluğu, yaşlı at, yumruk, yumruk atmak
  • plugged:tıkalı
  • plugging:tıkama
  • plugs:ateş etmek, buji, çiğneme tütünü, dolgu, dolgu yapmak, fiş, harıl harıl çalışmak, priz, reklâm, reklâmını yapmak, sahte para, satılmayan mal, sifon kolu, silindir şapka, tıkaç, tıkamak, tıpa, tıpalamak, vurmak, vuruş, yangın musluğu, yaşlı at, yumruk, yumruk atmak
  • plugugly:gangster, haydut
  • plum:ballı lokma, beklenmedik kazanç, can atılan şey, en iyisi, erik, ikramiye, kuşüzümü
  • plumage:kuşun tüyleri, tüyler
  • plumb:adamakıllı, çekül, derinine inmek, derinlemesine araştırmak, dikey, dikine, doğrultmak, düşey, düşey olarak, gayet, iskandil, iskandil etmek, kurşunla kaplamak, ölçmek, şakul, su katılmamış, su tesisatını kurmak, tam, tam olarak
  • plumbago:dişotu, grafit, kurşunkalem madeni
  • plumbeous:kurşun kaplı, kurşuna ait, kurşuna benzer
  • plumber:lehimci, su tesisatçısı, tenekeci, tesisatçı
  • plumbic:kurşun
  • plumbiferous:kurşunlu
  • plumbing:iskandil atma, kurşun işleri, lehimcilik, su tesisatçılığı, su tesisatı
  • plumbism:kurşun zehirlenmesi
  • plumbline:çekül ipi, çekül tutmak, derinlemesine araştırmak, derinlik ölçmek
  • plume:bulut, kuştüyü, nişan, ödül, tüy, tüylerini düzeltmek, tüylerle süslemek
  • plumed:kuştüyü ile süslenmiş, tüylü
  • plumes:bulut, kuştüyü, nişan, ödül, tüy, tüylerini düzeltmek, tüylerle süslemek
  • plummet:ağırlık, çekül, dalmak, dimdik düşmek, iskandil kurşunu, tesviye ruhu, yük, zoka
  • plummeting:dalmak, dimdik düşmek
  • plummy:erik dolu, erik gibi, erikli, güzel, tok, yapmacık
  • plumonary:akciğer, akciğer hastalığı olan, akciğerli
  • plumose:tüylü, tüysü
  • plump!:cumburlop!, küt!, pat!
  • plumper:buruşturulmuş kâğıt, oy, yalan
  • plumpness:tombulluk
  • plumy:tüy gibi, tüylü, tüysü
  • plunder:avanta, çalmak, çapul, ganimet, soymak, talan etmek, yağma, yağmacılık, yağmalamak
  • plundered:çalmak, soymak, talan etmek, yağmalamak
  • plunderer:çapulcu, soyguncu, yağmacı
  • plundering:çalmak, soymak, talan etmek, yağmalamak
  • plunge:altüst edilmek, atılma, atılmak, batırmak, batmak, büyük oynamak, daldırmak, dalış, dalma, dalma havuzu, dalmak, darmadağın edilmek, düşmek, ileri fırlama, riskli girişim, saplamak
  • plunged:altüst edilmek, atılmak, batırmak, batmak, büyük oynamak, daldırmak, dalmak, darmadağın edilmek, düşmek, saplamak
  • plunger:büyük oyuncu, dalgıç, dalma pistonu, kumarbaz, spekülatör, tulumba pistonu
  • plunging:altüst edilmek, atılmak, batırmak, batmak, büyük oynamak, daldırmak, dalmak, darmadağın edilmek, düşmek, saplamak
  • plunk:çarpmak, dan diye, düşmek, güm diye, gümlemek, küt diye, patlamak, tam, tam ortasına, vurmak
  • pluperfect:geçmiş zamanın hikâyesi, önceki geçmiş zaman
  • plural:çoğul, çoklu
  • pluralism:birden fazla makamı olma, çoğulculuk, çoğulluk
  • pluralist:çoğulcu, pluralist
  • plurality:birden fazla makamı olma, çoğulluk, çoğunluk, çokluk, ekseriyet
  • pluralize:birden fazla işi olmak, çoğul olarak kullanmak, çoğullaştırmak
  • plus:artı, ayrıca, bir de, daha, fazla, fazlalık, ilavesiyle, pozitif, pozitif miktar
  • plusage:ek miktar, ilave
  • pluses:artı, fazlalık, pozitif miktar
  • plush:konforlu, lüks, peluş
  • plussage:ek miktar, ilave
  • plutocracy:plutokrasi, zenginerki, zenginler idaresi
  • pluvial:yağmur, yağmura ait, yağmurlu
  • pluviometer:yağışölçer, yağmurölçer
  • pluvious:yağmur, yağmura ait, yağmurlu
  • ply:bunaltmak, dayamak, durmadan vermek, eğilim, eğmek, icra etmek, işletmek, kat, katmer, kullanmak, plise, sıkıştırmak, tabaka, yapmak
  • plying:bunaltmak, dayamak, durmadan vermek, eğmek, icra etmek, işletmek, kullanmak, sıkıştırmak, yapmak
  • plywood:kontrplâk
  • pneumatic:hava basılmış, hava basılmış lastik, hava basınçlı, hava basınçlı alet, hava boşluklu, hava ile ilgili, havalı, şişirilmiş lastik
  • pneumonia:akciğer iltihaplanması, zatürree
  • pneumoniae:akciğer iltihaplanması, zatürree
  • pneumonic:zatürreeye ait
  • poach:ağartmak, çiğnenerek topak topak olmak, çılbır yapmak, izinsiz avlanmak, izinsiz girmek, kaçak avlanmak, kapmak, kaynatmak, sportmence davranmamak, toprağı çiğneyip karıştırmak, vıcık vıcık olmak, yasak bölgeye girmek, yumurtayı kabuksuz pişirmek
  • poached:sıcak suda pişirilmiş
  • poacher:çılbır tavası, kaçak avcı, yasak bölgeye giren kimse
  • poaching:kaçak avcılık
  • pochard:elmabaş
  • pochette:el çantası, poşet, torba
  • pock:çiçek bozuğu, kabarcık
  • pocket:bastırmak, belli etmemek, cebe atmak, cebe indirmek, cebe koymak, çembere almak, cep, deliğe sokmak, gizlemek, hava boşluğu, hazmetmek, iç etmek, kese, kovuk, maddi olanak, minyatür, oyuk, sineye çekmek, torba, üstüne yatmak, veto etmek
  • pocketbook:cep defteri, cep kitabı, cüzdan, el çantası
  • pockmark:çiçek bozuğu
  • pockmarked:çiçek bozuğu, çopur
  • poco:az, yavaş
  • pod:balina sürüsü, fok sürüsü, göbek, ipekböceği kozası, kabuğunu soymak, kabuk, kabuklanmak, karın, koza, kuş sürüsü, tohum zarfı
  • po’d:balina sürüsü, fok sürüsü, göbek, ipekböceği kozası, kabuğunu soymak, kabuk, kabuklanmak, karın, koza, kuş sürüsü, tohum zarfı
  • podagra:damla hastalığı, gut, nikris
  • podded:baklamsı, kabuklu
  • podgy:bodur, tıknaz, tombik
  • podiatrist:ayak hastalıkları uzmanı
  • podiatry:ayak hastalıkları bilim dalı, pedikürcülük
  • podium:platform, podyum
  • pods:balina sürüsü, fok sürüsü, göbek, ipekböceği kozası, kabuğunu soymak, kabuk, kabuklanmak, karın, koza, kuş sürüsü, tohum zarfı
  • poem:manzume, şiir
  • poems:manzume, şiir
  • poet:duygulu kimse, ozan, romantik, şair
  • poetaster:şair bozuntusu
  • poetess:kadın şair, şair
  • poetic:romantik, şairane, şiir, şiirsel
  • poetical:romantik, şairane, şiir, şiirsel
  • poetics:şiir sanatı
  • poetize:şiir yazmak, şiire dökmek, şiirleştirmek
  • poetizing:şiir yazmak, şiire dökmek, şiirleştirmek
  • poetry:nazım, şiir, şiir sanatı, şiirler
  • pogrom:katliam, kıyım, planlanmış katliam
  • poignancy:acılık, dokunaklılık, keskinlik
  • poignant:acı, delici, dokunaklı, etkili, keskin, yakıcı
  • poignantly:acı olarak, dokunaklı biçimde, etkili bir biçimde, keskince
  • point:amaç, an, ana fikir, anlam, bitirmek, çevirmek, çıkmak, doğrultmak, etki, göstermek, husus, incelik, işaret etmek, konu, mesele, neden, nokta, noktalamak, oyma kalemi, özellik, puan, sayı, sivri uç, sivrilmek, sivriltmek, uç, uç vermek, vurgu
  • pointblank:açık, açıkça, çok yakın geçen, çok yakından, doğrudan doğruya, dolaysız, dolaysız olarak, kesin, kesin olarak, tereddüd etmeden, yakın menzilli, yakın mesafeden yapılan, yatay olarak, yatay olarak ateşlenen
  • pointed:anlamlı, dokunaklı, iğneli, isabetli, kesin, keskin, sert, sivri, sivri uçlu, uçlu, yerinde
  • pointedness:anlamlı olma, dokunaklılık, etkililik, iğneli olma, keskinlik, sivrilik
  • pointer:anlamlı söz, av köpeği, gösterge, ibre, iğne, iğneleme, ima, işaretçi, kinaye, zağar
  • pointers:anlamlı söz, av köpeği, gösterge, ibre, iğne, iğneleme, ima, işaretçi, kinaye, zağar
  • pointing:gösterme, işaret etme, noktalama
  • pointless:amaçsız, anlamsız, boş, manâsız, puansız, saçma, uçsuz, yararsız
  • points:demiryolu makası, makas
  • pointsman:kavşak trafik polisi, makasçı
  • poise:asılı durmak, denge, dengede tutmak, dengelemek, dengelilik, dik tutmak, duruş, havada asılı kalma, havada durmak, kaldırmak, kendine hakim olma, temkin
  • poised:asılı durmak, dengede tutmak, dengelemek, dik tutmak, havada durmak, kaldırmak
  • poison:ağı, aşı, içki, zehir, zehir katmak, zehir vermek, zehirlemek
  • poisoned:zehir katmak, zehir vermek, zehirlemek
  • poisoner:kötü fikirler aşılayan kimse, zehirleyen kimse, zehirleyici
  • poisoning:zehirleme
  • poisonous:fesat, kötü niyetli, zehirli
  • poke:ağırkanlı kimse, aramak, araştırmak, çuval, dürtme, dürtmek, dürtüklemek, dürtüş, itelemek, karıştırmak, kurcalamak, mıymıy tip, sokmak, torba, uyuşuk tip
  • poker:ateş demiri, ocak demiri, poker
  • pokey:adi, cansız, dar, kılıksız, küçük, önemsiz, sıkıcı, ufacık, uyuşuk
  • poking:aramak, araştırmak, dürtmek, dürtüklemek, itelemek, karıştırmak, kurcalamak, sokmak
  • poland:polonya
  • polar:kutup, kutupsal, kutupyıldızı gibi, tam tersi, ucay, yol gösteren, zıt
  • polarimeter:polarimetre
  • polarisation:kutuplaşma, polarizasyon, polarma
  • polarity:kutupların mantyetik niteliği, kutupluk, polarite, yoğunlaşma
  • polarize:kutuplaştırmak, polarize etmek
  • polarizing:kutuplaştırmak, polarize etmek
  • polaroid:kutuplayıcı
  • polaroids:kutuplayıcı
  • pole:bayrak direği, beş metrelik uzunluk, direk, gönder, karşıt uç, kutup, leh, sırık, uç, yelken direği, zıt karekterli kimse
  • poleax:kasap baltası, uzun saplı balta
  • poleaxe:kasap baltası, uzun saplı balta
  • polecat:kokarca, sansar
  • polemic:fikir savaşı, ihtilaflı, inanç tartışması, polemiğe giren kimse, polemik, tartışmalı, zıtlaşma
  • polemics:fikir savaşı, inanç tartışması, polemik
  • poles:bayrak direği, beş metrelik uzunluk, direk, gönder, karşıt uç, kutup, leh, sırık, uç, yelken direği, zıt karekterli kimse
  • police:garnizonu temiz tutmak, güvenliği sağlama, güvenliği sağlamak, inzibat, kontrol altında tutmak, nöbet, polis, polislerle güvenliği sağlamak, yönetmek, zabıta
  • policed:garnizonu temiz tutmak, güvenliği sağlamak, kontrol altında tutmak, polislerle güvenliği sağlamak, yönetmek
  • policeman:asker karınca, polis, zabıta memuru
  • policemen:asker karınca, polis, zabıta memuru
  • policewoman:kadın polis, polis
  • policies:hareket tarzı, önlem, poliçe, politika, sigorta belgesi, siyaset, tedbir
  • policing:garnizonu temiz tutmak, güvenliği sağlamak, kontrol altında tutmak, polislerle güvenliği sağlamak, yönetmek
  • policy:hareket tarzı, önlem, poliçe, politika, sigorta belgesi, siyaset, tedbir
  • policyholder:poliçe hamili, poliçe sahibi
  • polio:çocuk felci
  • poliomyelitis:çocuk felci, polyomiyelit
  • polish:boya, boyamak, cila, cilalama, cilalamak, cilalanmak, düzeltmek, incelik, kibarlık, leh, lehçe, nezaket, parlaklık, parlatma, parlatmak, perdah, perdahlamak, terbiye etmek
  • polished:boyanmış, cilalı, gösterişli, kibar, nazik, parlak, yontulmuş
  • polisher:cila, cilacı, parlatıcı, perdah makinesi, perdahçı, vernik
  • polishing:cila, cilalama, parlatma, perdah
  • politburo:komünist parti yönetim kurulu
  • polite:ince, kibar, nazik, terbiyeli
  • politely:kibarca, nazikçe, nezaketle
  • politeness:edep, incelik, naziklik, nezaket, terbiye
  • politic:çıkarcı, ihtiyatlı, kurnaz, politik, siyasal, siyasi, tedbirli
  • political:devlet, hükümet, politik, siyasal, siyasi
  • politically:çıkarlar doğrultusunda, iyi düşünülmüş biçimde, kurnazca, politik olarak
  • politician:çıkarcı politikacı, devlet adamı, politikacı
  • politicians:çıkarcı politikacı, devlet adamı, politikacı
  • politicize:politika ile ilgilenmek, politikaya sokmak, politikleştirmek
  • politico:çıkarcı politikacı, devlet adamı
  • politics:çıkar politikası, entrikalar, politik görüş, politik oyunlar, politika, politikacılık, siyaset, siyasi görüş
  • polity:devlet, devletin yönetim şekli, hükümet şekli, kurumsal yapı
  • polka:polka, polka dansı yapmak, polonya dansı
  • poll:anket, anket yapmak, boynuzsuz, boynuzsuz sığır, boynuzu kesilmiş, boynuzu kesilmiş sığır, boynuzunu kesmek, budamak, halkın nabzını yoklamak, kafa, kamuoyu yoklaması, kamuoyu yoklaması yapmak, kelle, kesmek, kişi, oy sayısı, oy toplamak, oy verme, oy vermek, oyların sayımı, seçim, seçim yeri, seçmen, seçmen listesi, tepesini kesmek
  • pollack:morina benzeri bir tür balık
  • pollard:boynuzsuz sığır, boynuzu kesilmiş sığır, budamak, budanmış ağaç, undan elenmiş kepek
  • pollbook:seçmen listesi
  • polled:anket yapmak, boynuzunu kesmek, budamak, halkın nabzını yoklamak, kamuoyu yoklaması yapmak, kesmek, oy toplamak, oy vermek, tepesini kesmek
  • pollen:çiçek tozu, polen
  • pollinate:polen yayarak döllemek, polen yaymak, tozlaşmak
  • pollinated:polen yayarak döllemek, polen yaymak, tozlaşmak
  • pollinating:polen yayarak döllemek, polen yaymak, tozlaşmak
  • pollination:tozlaşma
  • polling:oy alma, oy verme, seçim
  • pollock:morinaya benzer bir tür balık
  • polls:seçim bürosu, seçim yeri
  • pollster:anketör
  • pollutant:çevre kirliliğine yol açan madde, kirletici madde
  • pollutants:çevre kirliliğine yol açan madde, kirletici madde
  • pollute:bozmak, çevreyi kirletmek, karalamak, kirletmek, namusunu kirletmek
  • polluted:bozmak, çevreyi kirletmek, karalamak, kirletmek, namusunu kirletmek
  • polluter:kirleten şey, kirletici madde
  • polluting:kirlenmeye yol açan, kirletici
  • pollution:bozulma, çevre kirliliği, kirlenme, kirletme, pislik
  • polly:papağan
  • pollyanna:iyimser, polyanna gibi iyimser
  • polo:polo
  • polonium:polonyum
  • poltergeist:afacan peri, yaramaz ve gürültücü cin
  • poltroon:korkak, namert, ödlek, tabansız
  • poltroonery:korkaklık, namertlik
  • poly:çoklu
  • polyandry:çok kocalılık
  • polyanthus:çuhaçiçeği
  • polychromatic:çok renkli
  • polychrome:çok renkli, çok renkli eser, çok renkli heykel
  • polyclinic:poliklinik
  • polyester:polyester
  • polygamists:çok eşli kimse
  • polygamous:çok eşli
  • polygamy:çok eşlilik, poligami
  • polyglot:çok dil bilen, çok dil bilen kimse, çok dilde basılmış, çok dilde basılmış kitap, çok dilli
  • polygon:çok köşeli cisim, çokgen, poligon
  • polygonal:çok köşeli
  • polygraph:çoğaltma makinesi, poligraf, yalan makinesi
  • polygyny:çok karılılık, polijini
  • polyhedral:çok düzlemli, çok yüzlü
  • polymath:bilge, çok bilgili kimse
  • polymer:polimer
  • polymeric:polimerik
  • polymers:polimer
  • polymorphous:çok şekilli, değişik biçimleri olan
  • polynesia:polinezya
  • polynesian:polinezya, polinezya dili, polinezyalı
  • polynomial:çok terimli, polinom
  • polyp:ahtapot, basit yapılı hayvan, polip
  • polype:basit yapılı hayvan, polip
  • polyphase:çok fazlı
  • polyphonic:çok sesli, polifonik
  • polyphony:çok seslilik, polifoni
  • polyps:ahtapot, basit yapılı hayvan, polip
  • polypus:polip
  • polysemy:çok anlamlılık
  • polystyrene:ısı ile yumuşayan şeffaf madde, polisitren
  • polysyllabic:çok heceli
  • polysyllable:çok heceli sözcük
  • polytechnic:çok çeşitli teknik konuları içeren, politeknik, teknik okul
  • polytheism:çoktanrıcılık, politeizm
  • polythene:polietilen
  • polytropic:çok ısılı, değişken ısılı
  • pom:ingiliz göçmen
  • pomace:ezme, meyve ezmesi
  • pomade:merhem, merhem sürmek, pomat, pomat sürmek
  • pomander:delikli baharat topu, koku yayan baharat kutusu
  • pomatum:merhem, pomat
  • pomegranate:nar
  • pomelo:greyfurt
  • pomeranian:pomeranya, pomeranya dili, pomeranya köpeği, pomeranyalı
  • pommel:eyer kaşı, kılıç kabzasındaki top, topuz, yumruklamak
  • pommy:ingiliz göçmen
  • pomology:meyve yetiştirme bilimi
  • pomp:debdebe, görkem, ihtişam, şatafat, tantana
  • pompano:palamut
  • pompom:ufak seri ateşli top
  • pompon:ponpon, toparlak püskül, yıldızçiçeği türünden çiçek
  • pomposity:azamet, görkem, gösteriş, kendini beğenmişlik, kendini kafdağında görme
  • pompous:azametli, cafcaflı, görkemli, kendini beğenmiş, şatafatlı, şişirilmiş, tantanalı
  • ponce:kadın satıcısı, muhabbet tellalı, pezevenk, pezevenklik etmek
  • poncho:panço
  • poncing:pezevenklik
  • pond:gölcük, gölet, havuz
  • ponder:düşünüp taşınmak, iyice düşünmek, kafa patlatmak, kafa yormak, ölçüp biçmek, ölçüp tartmak
  • pondering:düşünüp taşınmak, iyice düşünmek, kafa patlatmak, kafa yormak, ölçüp biçmek, ölçüp tartmak
  • ponderosity:ağırlık
  • ponderous:ağır, hantal, hareketsiz, sıkıcı
  • ponds:gölcük, gölet, havuz
  • pone:mısır ekmeği, oyuna başlayan taraf
  • pong:doğaçlama oynamak, gürültü, gürültü çıkarmak, pis kokmak, pis koku
  • pongee:ipek kumaş
  • poniard:hançer, hançerlemek
  • pontiff:başpiskopos, başrahip, dini lider, papa, ruhani lider
  • pontifical:kibirli, kurumlu, papalık yetkisi olan, papaya ait
  • pontificate:ahkâm kesmek, başkanlık etmek, başpiskoposluk, papalık, papalık sıfatı ile katılmak, tumturaklı konuşmak
  • pontify:ahkâm kesmek, başkanlık etmek, papalık sıfatı ile katılmak, tumturaklı konuşmak
  • pontoon:duba, şamandıra, tombaz, yirmibir oyunu
  • pony:kitapçık, küçük araba, küçük at, likör kadehi, midilli, yirmibeş dolarlık fiş, yirmibeş pound
  • ponytail:at kuyruğu
  • pooch:it, köpek
  • poodle:kaniş
  • pooh:of!, öf!, püf!
  • pooh!:of!, öf!, püf!
  • pool:bilardo, birleştirmek, birlik, fon, fon oluşturmak, gölcük, gölet, havuz, kârı paylaşmak, kartel, ortaya konan para, para koymak, petrol rezervi, pot, tröst, tröst kurmak
  • pooled:birleştirmek, fon oluşturmak, kârı paylaşmak, para koymak, tröst kurmak
  • poolroom:bilardo salonu, oyun salonu
  • pools:bilardo, birleştirmek, birlik, fon, fon oluşturmak, gölcük, gölet, havuz, kârı paylaşmak, kartel, ortaya konan para, para koymak, petrol rezervi, pot, tröst, tröst kurmak
  • poop:boru çalmak, gaz yapmak, kıç, osurmak, pupa, pupadan çarpmak, yorgun düşürmek, yormak
  • pooped:bitkin, yorgun
  • pooping:boru çalmak, gaz yapmak, osurmak, pupadan çarpmak, yorgun düşürmek, yormak
  • poor:az, çorak, düşkün, fakir, fena, garip, kötü, naçizane, perişan, sefil, verimsiz, yoksul, zavallı, zayıf
  • poorer:az, çorak, düşkün, fakir, fena, kötü, naçizane, perişan, sefil, verimsiz, yoksul, zavallı, zayıf
  • poorest:az, çorak, düşkün, fakir, fena, kötü, naçizane, perişan, sefil, verimsiz, yoksul, zavallı, zayıf
  • poorhouse:darülaceze, düşkünler evi, yoksullar yurdu
  • poorly:fena, hasta, keyifsiz, kötü, olumsuz, rahatsız, yetersiz
  • poorness:fakirlik, verimsizlik, yetersizlik, yoksulluk
  • poorspirited:keyifsiz, korkak
  • pop!:dan!, güm!, küt!, pat!
  • popcorn:patlamış mısır, popcorn
  • pope:papa
  • popedom:papalık
  • popery:katoliklik, papacılık
  • popeyed:patlak gözlü
  • popgun:mantar tabancası
  • popinjay:papağan, papağan şeklindeki ok hedefi, züppe
  • popish:katolik
  • poplar:kavak
  • poplin:poplin
  • popper:çıtçıt, mısır patlatma kabı
  • poppet:dikme valfı, küçük insan, kukla, torna desteği, ufak tefek tip
  • popping:ateş etmek, ateşlemek, çabucak giymek, çıtçıtla iliklemek, çıtçıtlamak, pat diye sormak, patlamak, patlatmak, rehine koymak, sokuvermek
  • poppy:afyon, gelincik, gelincik kırmızısı, haşhaş
  • poppycock:boş lâf, saçma, saçmalık
  • pops:babalık, moruk
  • popsicle:buzlu şeker
  • popsy:cici, cici kız, kız arkadaş
  • populace:avam, ayaktakımı, halk
  • popular:halk, halka özgü, popüler, sevilen, tutulan
  • popularise:basite indirgemek, halka sevdirmek, tutulmasını sağlamak
  • popularity:popülarite, popülerlik, rağbette olma, tutulma
  • popularize:basite indirgemek, halka sevdirmek, tutulmasını sağlamak
  • popularized:basite indirgemek, halka sevdirmek, tutulmasını sağlamak
  • popularizing:basite indirgemek, halka sevdirmek, tutulmasını sağlamak
  • populate:insan yerleştirmek, nüfusunu artırmak, yerleşim bölgesi haline getirmek
  • populated:insan yerleştirmek, nüfusunu artırmak, yerleşim bölgesi haline getirmek
  • populating:insan yerleştirmek, nüfusunu artırmak, yerleşim bölgesi haline getirmek
  • population:nüfus
  • populous:kalabalık, yoğun nüfuslu
  • populousness:kalabalıklık, nüfus yoğunluğu
  • porcelain:porselen
  • porch:sundurma, taraça, veranda
  • porcine:domuz, domuz gibi, domuza benzer
  • porcupine:iğneli vals, kirpi, oklukirpi
  • pore:dalmak, dikkat kesilmek, düşünüp taşınmak, gözenek, gözünü dikmek, iyice düşünmek, konsantre olmak
  • poriferous:gözenekli
  • pork:domuz, domuz eti, ödenek
  • porkpie:kıymalı börek
  • porky:kirpi, oklukirpi, semiz, şişko, tombul
  • porn:porno
  • porno:porno
  • pornographic:açık saçık, müstehcen, porno, pornografik
  • pornography:porno, pornografi, pornografik yayınlar
  • porosity:gözenekli yapı, gözeneklilik
  • porous:delikli, geçirgen, gözenekli
  • porphyry:porfir, somaki mermeri
  • porpoise:domuz balığı, yunus ailesinden bir tür balık
  • porridge:hapsedilme, yulaf lâpası
  • porringer:çorba kâsesi
  • port:buhar deliği, delik, duruş, gaz deliği, geminin sol tarafı, giriş, havalimanı, iskele, iskele tarafı, kale duvarındaki delik, liman, lombar, lomboz, porto şarabı, sığınacak yer, tavır
  • portability:taşınabilirlik
  • portable:katlanır, portatif, portatif eşya, seyyar, taşınabilir, taşınabilir eşya
  • portage:nakliyat, nakliye yolu, navlun, taşıma, taşıma ücreti
  • portal:büyük kapı, kapı
  • portend:delalet etmek, işareti olmak, kötüye işaret olmak
  • portent:delalet, kehanet, kötülük belirtisi, kötüye işaret
  • portentous:kötü, mucizevi, olağanüstü, uğursuz
  • porter:hamal, kapıcı, siyah bira
  • porterage:hamaliye, hamallık ücreti
  • porterhouse:birahane, et lokantası
  • portfire:ateşleme düzeni, fitil, fünye
  • portfolio:bakanlık, belgeler, evrak çantası, tahviller
  • porthole:buhar deliği, gaz deliği, gemi penceresi, lombar, lomboz
  • portico:kemeraltı, sütunlu giriş
  • portion:ayırmak, bölmek, bölüm, bölüştürmek, çeyiz, çeyiz vermek, hisse, kısım, kısmet, miktar, miras bırakmak, miras hissesi, parça, pay, porsiyon, porsiyonlamak
  • portions:ayırmak, bölmek, bölüm, bölüştürmek, çeyiz, çeyiz vermek, hisse, kısım, kısmet, miktar, miras bırakmak, miras hissesi, parça, pay, porsiyon, porsiyonlamak
  • portly:iri, iri yarı, şişman, yapılı
  • portmanteau:ceket torbası, iki bölmeli çanta
  • portrait:betimleme, portre, tasvir, vesikalık fotoğraf
  • portraitist:portre ressamı
  • portraits:betimleme, portre, tasvir, vesikalık fotoğraf
  • portraiture:betimleme, portre ressamlığı, tanımlama, tasvir
  • portray:canlandırmak, oynamak, portresini yapmak, tanımlamak, tasvir etmek
  • portrayal:betimleme, tanımlama, tasvir
  • portrayed:canlandırmak, oynamak, portresini yapmak, tanımlamak, tasvir etmek
  • portraying:canlandırmak, oynamak, portresini yapmak, tanımlamak, tasvir etmek
  • portreeve:şehir başkanı
  • portress:hamal kadın, kapıcı kadın
  • portugal:portekiz
  • portugese:portekiz, portekizce, portekizli
  • portuguese:portekiz, portekizce, portekizli
  • pose:durma, duruş, kurum, poz, poz verdirmek, poz vermek, sormak, soru sorarak şaşırtmak, taslamak, tavır, tavır takınmak, yapmacık tavır
  • poser:model, numaracı, poz veren kimse, şaşırtıcı soru, zor soru
  • poses:durma, duruş, kurum, poz, poz verdirmek, poz vermek, sormak, soru sorarak şaşırtmak, taslamak, tavır, tavır takınmak, yapmacık tavır
  • poseur:numaracı, yapmacık tavırlı tip
  • posh:gösterişli, havalı, lüks, şık
  • posher:gösterişli, havalı, lüks, şık
  • posing:poz verdirmek, poz vermek, sormak, soru sorarak şaşırtmak, taslamak, tavır takınmak
  • posit:farzetmek, varsaymak, yerine koymak, yerleştirmek
  • position:durum, duruş, fikir, görev, görüş, konum, koymak, mevki, pozisyon, sav, statü, yer, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • positional:duruma bağlı, pozisyona bağlı
  • positioned:koymak, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • positioning:koymak, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • positions:durum, duruş, fikir, görev, görüş, konum, koymak, mevki, pozisyon, sav, statü, yer, yerini belirlemek, yerleştirmek
  • positive:artı, belirgin, dogmatik, emin, inatçı, kesin, kesin şey, kuşkusuz, müspet, mutlâk, olumlu, olumlu derece, pozitif, pozitif görüntü, tam
  • positively:emin bir şekilde, emin olarak, kesin olarak, kesinkes, mutlâk, olumlu biçimde, pozitif olarak, tam olarak
  • positiveness:güven, inanç, kesinlik, olumluluk, pozitif olma
  • positivism:olguculuk, pozitif din, pozitivizm
  • posse:birlik, heyet, takım
  • possesion:cin çarpması, cinnet, hakim olma, iyelik, kafayı takma, mülk, mülk edinme, sahibi olma, sahip olunan şey, sahiplik, saplantı, tasarruf, varlık
  • possesive:hükmetme, -in hali, iyelik, iyelik belirten sözcük, sahip çıkan, sahip olan, sahip olma, sahiplik
  • possess:egemen olmak, elinde bulundurmak, hakim olmak, kurcalamak, sahip olmak, tutmak
  • possessed:çılgın, cinli, deli, perili
  • possessing:egemen olmak, elinde bulundurmak, hakim olmak, kurcalamak, sahip olmak, tutmak
  • possession:cin çarpması, cinnet, hakim olma, iyelik, kafayı takma, mülk, mülk edinme, sahibi olma, sahip olunan şey, sahiplik, saplantı, tasarruf, varlık
  • possessions:mal, mülk, servet, varlık
  • possessive:hükmetme, -in hali, iyelik, iyelik belirten sözcük, sahip çıkan, sahip olan, sahip olma, sahiplik
  • possessor:hakim olan, mal sahibi, malik, sahip
  • possessory:sahiplik, sahiplikle ilgili
  • possibilities:ihtimal, imkân, olanak, olasılık
  • possibility:ihtimal, imkân, olanak, olasılık
  • possible:akla uygun, makul, mümkün, olanaklı, olası, rekor
  • possibles:rekor
  • possibly:belki, mümkün olarak, mümkün olduğunca, olabilir
  • possibly!:belki, mümkün olarak, mümkün olduğunca, olabilir
  • possum:keseli sıçan, opossum
  • post:afişe etmek, aktarmak, asmak, atamak, aydınlatmak, bilgi vermek, dikmek, direk, garnizon, geçirmek, görevlendirmek, ilan etmek, ilan yapıştırmak, iş, karakol, kazık, kışla, kolon, küçük ticaret merkezi, kurye, mektup, nöbet, nöbet yeri, nokta, posta, posta ile göndermek, postalamak, sütun, tayin etmek, yapıştırmak, yer, yerleştirmek
  • postage:posta ücreti
  • postal:kartpostal, posta, posta ile ilgili, postaya ait
  • postbox:posta kutusu
  • postcard:kart, kartpostal
  • postcode:posta kodu
  • postdate:ileriki tarihe yazmak, sonraki tarihi atmak
  • posted:afişe etmek, aktarmak, asmak, atamak, aydınlatmak, bilgi vermek, dikmek, geçirmek, görevlendirmek, ilan etmek, ilan yapıştırmak, posta ile göndermek, postalamak, tayin etmek, yapıştırmak, yerleştirmek
  • poster:afiş, afiş yapıştıran kimse, duvar ilanı, poster
  • posterior:arka, arkadaki, geri, gerideki, kaba et, kıç, popo, sonra gelen, sonraki
  • posterity:gelecek kuşaklar, nesil, soy
  • postern:arka kapı, yan kapı
  • posters:afiş, afiş yapıştıran kimse, duvar ilanı, poster
  • postgraduate:doktora, doktora öğrencisi, lisans üstü, üniversite mezunu, üniversite sonrası eğitimle ilgili, yüksek lisans öğrencisi
  • posthaste:acele ile, alelacele, apar topar, çabucak
  • posthumous:babasının ölümünden sonra doğan, öldükten sonra gerçekleşen, öldükten sonra olan, ölümünden sonra yayınlanan
  • postiche:postiş, takma, takma saç, yapma
  • postilion:posta arabası sürücüsü, postilyon
  • postillion:posta arabası sürücüsü, postilyon
  • posting:atama, ivedi
  • postman:postacı
  • postmark:damgalamak, posta damgası, posta damgası basmak
  • postmeridian:öğleden sonraki, öğleden sonraya ait
  • postmistress:posta müdiresi, postane müdiresi
  • postmortem:analiz, öldükten sonra yapılan, öldükten sonraki, otopsi
  • postnatal:doğum sonrası, doğumdan sonraki
  • postoperative:ameliyat sonrası, ameliyattan sonraki
  • postpaid:posta ücreti ödenmiş, posta ücreti ödenmiş olarak
  • postpone:ertelemek, geciktirmek, sonraya bırakmak, tecil etmek
  • postponed:ertelenen, ertelenmiş
  • postponement:erteleme, geciktirme, geri kalma, sonuna ekleme, tecil, tehir
  • postposition:edat, ilgeç, sonuna ekleme, sonuna konma, takı
  • postpositive:edat, edat ile ilgili, ilgeç, sona gelen
  • postscript:dipnot, ek, ek yazı, not
  • postulant:aday, namzet, papaz adayı
  • postulate:doğru varsayılan kanıtsız önerme, doğru varsaymak, esas, ispatsız olarak kabul ettirmek, koyut, postulat olarak kabul etmek, şart koymak, seçmek, talep etmek
  • postulated:doğru varsaymak, ispatsız olarak kabul ettirmek, postulat olarak kabul etmek, şart koymak, seçmek, talep etmek
  • posture:durum, duruş, hal, poz, poz vermek, taslamak, tavır, vaziyet, yapmacık tavır takınmak
  • posturing:poz vermek, taslamak, yapmacık tavır takınmak
  • postwar:savaş sonrası, savaştan sonraki
  • posy:buket, çiçek demeti, kısa şiir, vecize
  • potable:içecek, içilebilir, meşrubat
  • potage:çorba
  • potamic:akarsu, ırmak, nehir
  • potash:potas
  • potassium:potasyum
  • potation:alem, içki, içme
  • potations:alem, içkili eğlence
  • potato:baş, dolar, kafa, patates
  • potbellied:göbekli, koca göbekli, şiş göbekli
  • potbelly:şiş göbek, şiş karınlı kimse
  • potboiler:para için yazılan kitap, para için yazılan yazı
  • potboy:bar garsonu
  • potency:cinsel güç, etki, güç, iktidar, kuvvet, potansiyel
  • potent:cinsel gücü yüksek, etkili, güçlü, ikna edici, iktidarlı, inandırıcı, kuvvetli, nüfuzlu, potansiyele sahip
  • potentate:hükümdar, nüfuzlu kimse
  • potential:açığa çıkmamış, gerilim, gizli, güç, iktidar, olası, potansiyel, yeterlik kipi
  • potentiality:ihtimal, imkân, olanak, olasılık
  • potentiometer:potansiyometre
  • pothead:esrarkeş
  • pother:başını ağrıtmak, curcuna, dert, dert olmak, gürültü, gürültü etmek, karışıklık, şamata, toz bulutu, üzmek
  • potherb:yeşillik
  • pothole:kaya çukuru, yol çukuru
  • pothook:s şeklinde çizgi, s şeklindeki çengel
  • pothouse:ucuz meyhane
  • pothunter:hava atmak için avlanan avcı, ödül avcısı yarışmacı
  • potion:bir doz ilaç, iksir, zehirli içki
  • potluck:allah ne verdiyse, ne çıkarsa bahtına
  • potpourri:derleme, karışım, kurutulmuş kokulu çiçekler, potpuri, seçmeler
  • potsherd:çömlek kırığı
  • pottage:çorba, sulu sebze yemeği
  • potted:bilardo topunu deliğe sokmak, cebe indirmek, konservelemek, lazımlığa oturtmak, rasgele ateş edip öldürmek, saksıya dikmek, yemek içim avlamak
  • potter:çömlekçi, oyalanmak, sinek avlamak, ufak işlerle oyalanmak, vakit geçirmek
  • potter’s:çömlekçi, oyalanmak, sinek avlamak, ufak işlerle oyalanmak, vakit geçirmek
  • pottery:çanak çömlek, çömlek atölyesi, çömlekçilik, toprak kaplar
  • potting:çömlekçilik, konserveleme, saksıya dikme
  • potty:basit, çatlak, deli, lazımlık, önemsiz, oturak
  • pouch:cebe indirmek, gözaltı torbası, kese, torba, torba gibi olmak, torbacık, torbalanmak, yutmak
  • pouf:bukle, elbisenin kabarık yeri, lüle, nonoş, puf, top
  • pouffe:bukle, elbisenin kabarık yeri, lüle, nonoş, puf, top
  • poult:palaz, piliç
  • poulterer:tavukçu
  • poultice:lapa, lapa koymak, yara lapası
  • poultry:kümes hayvanları
  • poultryman:tavuk yetiştiricisi, tavukçu
  • pounce:atılma, dalıvermek, hamle, mürekkep kurutma tozu, pençe, saldırı, saldırmak, toz serperek kurutmak, üstüne atılmak
  • pound:ağıl, ağıla kapamak, çarpmak, darbe, dövme, dövmek, ezmek, hapishane, havanda dövmek, küt küt atmak, libre, pound, sterlin, topa tutmak, vurma, vurmak, yumruklamak, zor pozisyon
  • poundage:libre başına ücret, sterlin başına alınan vergi
  • pounder:librelik, librelik şey
  • pounding:dövme, vurma
  • pounds:ağıl, ağıla kapamak, çarpmak, darbe, dövme, dövmek, ezmek, hapishane, havanda dövmek, küt küt atmak, libre, pound, sterlin, topa tutmak, vurma, vurmak, yumruklamak, zor pozisyon
  • pour:akış, akıtmak, akma, akmak, boşaltmak, dökmek, dökülme, dökülmek, şiddetli yağmur, üşüşmek, yağdırmak, yağma, yağmak, yığılmak
  • pourable:dökülebilir, döküm
  • pourboire:bahşiş, tip
  • poured:akıtmak, akmak, boşaltmak, dökmek, dökülmek, üşüşmek, yağdırmak, yağmak, yığılmak
  • pouring:aşırı yağmurlu, boşaltma, dökme, döküm, dökümcülük, sel gibi
  • pout:darılmak, dudak bükme, dudak bükmek, dudaklarını uzatmak, kafasını şişiren balık, mezgit türünden bir balık, somurtma, somurtmak, surat asma, surat asmak, surat etmek
  • pouter:kafasını şişiren balık, kursağını şişiren güvercin, somurtkan tip
  • pouting:darılmak, dudak bükmek, dudaklarını uzatmak, somurtmak, surat asmak, surat etmek
  • poverty:düşkünlük, eksiklik, fakirlik, parasızlık, sefalet, yetersizlik, yokluk, yoksulluk
  • powder:barut, pudra, pudralamak, toz, toz haline getirmek, toz serpmek
  • powdered:pudralamak, toz haline getirmek, toz serpmek
  • powdering:toz haline getirme
  • powdery:toz gibi, toz halinde, tozlu
  • power:çalıştırmak, derman, elektrik vermek, enerji, güç, güç sağlamak, iktidar, kuvvet, otorite, takât, üs, yetenek, yetki
  • powerboat:deniz motoru, motorbot
  • powered:güçlü, kuvvetli
  • powerful:çok miktarda, etkili, güçlü, kuvvetli, nüfuzlu, yetkili
  • powerhouse:dinamo, elektrik santralı, en iyi oyuncu, enerjik tip, etkin güç, forvet
  • powerless:aciz, elinden bir şey gelmez, güçsüz, yetersiz
  • powerplant:dinamo, elektrik santralı, güç kaynağı, jeneratör
  • powers:çalıştırmak, derman, elektrik vermek, enerji, güç, güç sağlamak, iktidar, kuvvet, otorite, takât, üs, yetenek, yetki
  • powwow:büyücü doktor, görüşmek, kızılderili toplantısı, müzakere, toplantı, toplantı yapmak
  • pox:frengi
  • practicability:kullanışlılık, pratiklik
  • practicable:elverişli, geçilebilir, kullanışlı, uygulanabilir, yapılabilir
  • practical:becerikli, el ile yapılan, elverişli, gerçekçi, iş bitirici, kullanışlı, nesnel, objektif, pratik, uygulamalı, uygulanbilir
  • practicalities:kullanışlılık, pratik şey, pratiklik, uygulanabilirlik
  • practicality:kullanışlılık, pratik şey, pratiklik, uygulanabilirlik
  • practically:gerçekte, hemen hemen, neredeyse, pratik olarak, pratikte, uygulamada
  • practice:adet edinmek, alışkanlık, alışkanlık haline getirmek, alıştırma, alıştırma yapmak, çalışma, çalışmak, deneme, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, eğitim, egzersiz, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, hile, idman, ısınma, pratik, pratik yapmak, tatbikat, teknik, usul, uygulama, uygulamak, uygulmak, yapmak, yöntem
  • practiced:çalışarak geliştirilmiş, deneyimli, tecrübeli, yetenekli
  • practices:adet edinmek, alışkanlık, alışkanlık haline getirmek, alıştırma, alıştırma yapmak, çalışma, çalışmak, deneme, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, eğitim, egzersiz, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, hile, idman, ısınma, pratik, pratik yapmak, tatbikat, teknik, usul, uygulama, uygulamak, uygulmak, yapmak, yöntem
  • practicing:adet edinmek, alışkanlık haline getirmek, alıştırma yapmak, çalışmak, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, pratik yapmak, uygulamak, uygulmak, yapmak
  • practise:adet edinmek, alışkanlık, alışkanlık haline getirmek, alıştırma, alıştırma yapmak, çalışma, çalışmak, deneme, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, eğitim, egzersiz, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, hile, idman, ısınma, pratik, pratik yapmak, tatbikat, teknik, usul, uygulama, uygulamak, uygulmak, yapmak, yöntem
  • practised:çalışarak geliştirilmiş, deneyimli, tecrübeli, yetenekli
  • practises:adet edinmek, alışkanlık haline getirmek, alıştırma yapmak, çalışmak, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, pratik yapmak, uygulamak, uygulmak, yapmak
  • practising:adet edinmek, alışkanlık haline getirmek, alıştırma yapmak, çalışmak, deneyim kazanmak, dolap çevirmek, entrika çevirmek, etmek, gerçekleştirmek, pratik yapmak, uygulamak, uygulmak, yapmak
  • practitioner:pratik yapan kimse
  • pragmatic:bilgiçlik taslayan, dogmacı, eğitici, faydacı, her şeye karışan, işgüzar, öğretici, pragmatik, uygulamacı
  • pragmatical:bilgiçlik taslayan, dogmacı, eğitici, faydacı, her şeye karışan, işgüzar, öğretici, pragmatik
  • pragmatism:bilgiçlik taslama, faydacılık, işgüzarlık, pragmatizm, ukâlalık, uygulamacılık
  • pragmatist:bilgiç, faydacı, işgüzar, pragmatist, uygulamacı
  • pragmatize:gerçek gibi göstermek, mantığa göre açıklamak, rasyonelleştirmek
  • prairie:çayır, geniş yeşillik düzlük, kır
  • praise:methetmek, övgü, övme, övmek, şükretmek
  • praised:methetmek, övmek, şükretmek
  • praiseworthy:övülmeye değer, takdire değer
  • praising:övme
  • praline:cevizli şekerleme, pralin
  • pram:çocuk arabası, norveç balıkçı teknesi
  • prance:havalı yürümek, hoplamak, kasıla kasıla yürümek, zıplamak
  • prang:bombalamak, bombardıman, bombardımanla tahrip etmek, büyük trafik kazası, haşat etmek, hava hücumu, müthiş şey, uçaksavar ateşi, uçaksavar ile düşürmek
  • prank:donatmak, eşek şakası, giydirip kuşatmak, hava atmak, muziplik, şeytanlık, süslemek, yaramazlık
  • prankish:muzip, oyuncu, yaramaz
  • pranks:donatmak, eşek şakası, giydirip kuşatmak, hava atmak, muziplik, şeytanlık, süslemek, yaramazlık
  • prat:göt, kıç
  • prate:boş konuşmak, boş laf, dem vurmak, gevezelik, gevezelik etmek
  • prater:geveze
  • prating:boş konuşmak, dem vurmak, gevezelik etmek
  • prattle:çene çalma, çene çalmak, çocuk gibi konuşmak, çocukça konuşma, gevezelik, gevezelik etmek
  • prattler:çenebaz, geveze
  • prattling:çene çalmak, çocuk gibi konuşmak, gevezelik etmek
  • prawn:büyük karides, deniz tekesi, iri karides
  • praxis:adet, alışkanlık, çalışma, pratik, uygulama
  • pray:af dilemek, dua etmek, ibadet etmek, namaz kılmak, rica etmek, yalvarmak
  • prayer:dilekçe, dua, duacı, ibadet, ibadet eden kimse, namaz, rica, yalvarma
  • prayerful:dindar, dini bütün, dualı, ibadet eden
  • prayers:ibadet, namaz
  • praying:dua eden, dua etme, ibadet etme, namaz kılma, yalvarma
  • preach:öğüt vermek, tavsiye etmek, telkin etmek, vaaz vermek
  • preacher:hatip, vaiz
  • preachify:sıkıcı öğütler vermek
  • preaching:öğüt verme, vaaz verme
  • preachy:vaaz verme meraklısı
  • preamble:başlangıç, giriş, önsöz
  • prearrange:ön hazırlıklarını yapmak, önceden ayarlamak, önceden düzenlemek, önceden hazırlamak
  • prearranged:danışıklı, önceden ayarlanmış, önceden belirlenmiş
  • prebend:katedralden ödenek alan papaz, papaz ödeneği
  • prebendary:katedralden ödenek alan papaz, katedrale bağlı rahip
  • precarious:belirsiz, güvenilmez, istikrarsız, kararsız, riskli, şüpheli, tutarsız
  • precauitons:ihtiyat, önlem, tedbir
  • precaution:ihtiyat, önlem, tedbir
  • precautionary:ihtiyatlı, tedbirli, uyarı niteliğinde olan
  • precautions:ihtiyat, önlem, tedbir
  • precede:önce davranmak, önce gelmek, önce olmak, önde olmak, önünde gitmek, üstün olmak
  • preceded:önce davranmak, önce gelmek, önce olmak, önde olmak, önünde gitmek, üstün olmak
  • precedence:önce gelme, önce olma, öncelik, öncelik sırası, üstünlük
  • precedent:benzeri olan, eşine rastlanmış, geçmiş örnek, örneği olan, örnek, örnek olay
  • precedents:geçmiş örnek, örnek, örnek olay
  • preceding:önce gelen, önceki
  • precensor:sansür koymak, sansür uygulamak
  • precentor:kilise korosu şefi
  • precept:emir, kaide, kural, mahkeme emri, talimat, yönetmelik
  • preceptive:kurallarla ilgili, öğretici
  • preceptor:hoca, öğretmen
  • preceptorial:öğretmene ait
  • preceptress:kadın öğretmen, öğretmen
  • precession:devinim, devinme
  • precinct:bölge, çevre, polis bölgesi, seçim bölgesi
  • precincts:çevre, civar, yöre
  • preciosity:aşırı incelik, özentili ifade, süslü anlatım, yapmacıklık
  • precious:aşırı, aşırı ince, aziz, büyük, can, çok, değerli, fazlasıyla, kıymetli, pahalı, sevgili, tamamen, yapmacıklı
  • preciousness:aşırı incelik, değer, özentili anlatım, pahalılık
  • precipice:sarp kayalık, uçurum, yar
  • precipices:sarp kayalık, uçurum, yar
  • precipitance:acele, acelecilik, telaş
  • precipitancy:acele, acelecilik, telaş
  • precipitant:acele giden, acele ile yapılmış, aceleci, çökeltici madde
  • precipitate:acele, acele ile yapılmış, aceleci, aşağı akan, aşağı düşen, atmak, çökelmek, çökelti, çökeltmek, düşürmek, hızlandırmak, yoğunlaşıp yağmak, yoğunlaşmak, yoğunlaşmış buhar, yüksekten atmak
  • precipitateness:acelecilik, telaş
  • precipitating:atmak, çökelmek, çökeltmek, düşürmek, hızlandırmak, yoğunlaşıp yağmak, yoğunlaşmak, yüksekten atmak
  • precipitation:acelecilik, aşağı düşme, çökelme, çökeltme, düşme, telaş, yağış
  • precipitous:aceleci, çabuk, dik, hızlı, sarp, uçurum gibi
  • precis:özet, özetlemek
  • précis:özet, özetlemek
  • precise:açık, belirli, belli, dakik, kesin, kusursuz, tam
  • precisely:açık olarak, belli, elbette, kesin olarak, kesinlikle, kusursuz olarak, tam, tamam
  • precisely!:çok doğru!, doğru!, kesinlikle!, tamamiyle!
  • preciseness:açıklık, dakiklik, doğruluk, kesinlik, tamlık
  • precision:dakiklik, doğruluk, hassas, hassasiyet, ince, kesinlik, tamlık
  • preclude:alıkoymak, engellemek, önlemek, önüne geçmek
  • precluded:alıkoymak, engellemek, önlemek, önüne geçmek
  • precluding:alıkoymak, engellemek, önlemek, önüne geçmek
  • preclusion:alıkoyma, engel olma, menetme, önleme
  • preclusive:alıkoyan, engel olan, önleyici
  • precocious:bacaksız, büyümüş de küçülmüş, erken gelişmiş, vaktinden önce yetişmiş
  • precociousness:erken gelişme, erken gelişmişlik
  • precocity:erken gelişme, erken gelişmişlik
  • precognition:ön soruşturma, önceden bilme, önsezi, sezme
  • preconceive:önyargıda bulunmak, önyargılı olmak, peşin hüküm vermek
  • preconceived:önyargıda bulunmak, önyargılı olmak, peşin hüküm vermek
  • preconception:önyargı, peşin hüküm
  • preconcerted:önceden kararlaştırılmış
  • precondition:katılmak, ön koşul, önceden hazırlamak, yeralmak
  • preconize:adını seslenmek, ilan etmek
  • precook:önceden pişirmek
  • precursor:haberci, müjdeci, önceki görevli, öncü
  • precursors:haberci, müjdeci, önceki görevli, öncü
  • precursory:müjdeli, ön, önceden haber veren
  • predaceous:yırtıcı
  • predacious:yırtıcı
  • predate:erken tarih atmak, eski tarihle yazmak, geçmiş tarihle yazmak, önce gelmek
  • predator:yırtıcı hayvan
  • predatory:yağmacı, yırtıcı
  • predecessor:ata, cet, önceki kimse, önceki kuşaklar, öncel, öncelikli, selef
  • predecessors:ata, cet, önceki kimse, önceki kuşaklar, öncel, öncelikli, selef
  • predestinate:alında yazan, alnına yazmak, kaderini belirlemek, kısmet olan, nasip etmek, takdir etmek
  • predestination:alın yazısı, allah’ın takdiri, kader, kısmet, takdiri ilâhi, yazgı
  • predestine:alnına yazmak, kaderini belirlemek, nasip etmek, takdir etmek
  • predestined:kaderi önceden belirmiş, önceden adanmış
  • predetermination:önceden belirleme, önceden kararlaştırma, önceden saptama
  • predetermine:önceden belirlemek, önceden kararlaştırmak, önceden saptamak
  • predetermined:önceden belirlenmiş, önceden kararlaştırılmış
  • predicable:iddia edilebilir, iddia edilebilir şey
  • predicament:çıkmaz, kategori, kötü durum, tatsız durum
  • predicant:vaiz
  • predicate:belirtmek, beyan etmek, dayandırmak, doğrulamak, yüklem
  • predicated:belirtmek, beyan etmek, dayandırmak, doğrulamak
  • predication:hüküm, yükleme
  • predicative:doğrulayıcı, yüklemi oluşturan
  • predict:kehanette bulunmak, önceden haber vermek
  • predictable:önceden kestirilebilir, tahmin edilebilir
  • predicted:kehanette bulunmak, önceden haber vermek
  • predicting:kehanette bulunmak, önceden haber vermek
  • prediction:kehanet, önceden haber verme, tahmin
  • predictor:kâhin
  • predilection:tercih, yeğ tutma, yeğleme
  • predispose:önceden hazırlamak, uygun hale getirmek, yatkınlık kazandırmak
  • predisposed:önceden hazırlamak, uygun hale getirmek, yatkınlık kazandırmak
  • predisposing:önceden hazırlamak, uygun hale getirmek, yatkınlık kazandırmak
  • predisposition:eğilim, yatkınlık
  • predominance:ağır basma, çoğunluk, hakim olma, üstünlük
  • predominant:ağır basan, baskın, hakim, üstün
  • predominate:ağır basmak, çoğunlukta olmak, hakim olmak, üstün olmak
  • predominating:ağır basmak, çoğunlukta olmak, hakim olmak, üstün olmak
  • preeminence:seçkinlik, üstün olma, üstünlük
  • preempt:önceden satın almak, önceden tutmak, satınalmada öncelikli olmak
  • preemption:önce satın alma hakkı, satınalmada öncelik hakkı, şufa hakkı
  • preemptive:baraj, başkasına engel olarak
  • preen:gaga ile düzeltmek, kendine çeki düzen vermek, tüylerini düzeltmek
  • preening:gaga ile düzeltmek, kendine çeki düzen vermek, tüylerini düzeltmek
  • prefab:prefabrik, prefabrik bina
  • prefabricate:önceden hazırlamak
  • prefabricated:parçaları önceden hazırlanmış, prefabrik
  • preface:giriş yapmak, önsöz, önsöz ile başlamak, önsözünü yazmak
  • prefect:sınıf başkanı, vali, yüksek rütbeli memur
  • prefer:arzetmek, atamak, ileri sürmek, öncelik tanımak, sunmak, tayin etmek, tercih etmek, yeğlemek
  • preferable:daha iyi, tercih edilebilir, tercih edilir
  • preferably:tercihen
  • preference:imtiyazlı hisse senedi, öncelik, rüçhan hakkı, tercih, tercih hakkı, yeğ tutma, yeğleme
  • preferences:imtiyazlı hisse senedi, öncelik, rüçhan hakkı, tercih, tercih hakkı, yeğ tutma, yeğleme
  • preferential:ayrıcalıklı, imtiyazlı, öncelikli, tercihli
  • preferentially:tercihen
  • preferment:arz, atama, sunma, tayin, terfi, yükselme
  • preferred:gözde, öncelikli, tercihli
  • prefiguration:delâlet etme, önceden fikir edinme, önceden kafasında canlandırma
  • prefigure:delâlet etmek, önceden fikir vermek, önceden kavramak
  • prefix:başına eklemek, ismin önüne konan ünvan, önek, önek koymak, önüne eklemek
  • preggers:gebe, hamile
  • pregnable:zaptolunur
  • pregnancy:anlam içerme, gebe olma, gebelik, hamilelik
  • pregnant:anlamlı, gebe, hamile, manâlı, verimli, yaratıcı
  • preheat:önceden ısıtmak
  • prehensile:kavrayabilen, tutma yeteneği olan, tutmaya yarayan
  • prehension:anlama, kavrama, tutma
  • prehistoric:prehistorik, tarih öncesi, tarih öncesine ait
  • prehistorical:prehistorik, tarih öncesi, tarih öncesine ait
  • prehistory:tarih öncesi
  • preignition:ateşleme avansı, erken ateşleme
  • prejudge:önceden hüküm vermek, önyargıda bulunmak, önyargılı olmak, peşin hüküm vermek
  • prejudged:önceden hüküm vermek, önyargıda bulunmak, önyargılı olmak, peşin hüküm vermek
  • prejudgement:önyargı, peşin hüküm, yargılamadan verilen hüküm
  • prejudgment:önyargı, peşin hüküm, yargılamadan verilen hüküm
  • prejudice:etki altında bırakmak, önyargı, önyargılı olmasına neden olmak, peşin hüküm, sakınca, zarar, zarar vermek
  • prejudiced:etki altında kalmış, önyargılı, peşin hükümlü, taraflı
  • prejudicial:önyargılı, sakıncalı, zararlı
  • prelacy:piskoposlar, piskoposluk
  • prelate:başrahip, yüksek rütbeli papaz
  • prelect:ders vermek, konferans vermek
  • prelector:hoca, konferansçı, öğretim görevlisi, okutman
  • prelim:ön muayene, ön sınav, yeterlik sınavı
  • preliminaries:başlangıç, ön duruşma, ön hazırlık
  • preliminary:başlangıç, ilk, ön, ön duruşma, ön hazırlık
  • prelims:başlık
  • prelude:başlangıç, başlangıç yapmak, giriş, giriş müziği, giriş yapmak, prelüd, prelüd çalmak
  • premarital:evlilik öncesi
  • premature:erken, erken doğmuş, mevsimsiz, prematüre, vakitsiz, zamanından önce
  • prematureness:erken oluşma, zamanından önce olma
  • prematurity:erken oluşma, zamanından önce olma
  • premeditate:önceden düşünmek, planlamak, tasarlamak
  • premeditated:önceden düşünmek, planlamak, tasarlamak
  • premeditatedly:önceden düşünerek, önceden tasarlayarak
  • premeditation:kasıt, önceden tasarlama, taammüd
  • premier:baş, başbakan, birinci, ilk
  • premiere:baş balerin, baş kadın oyuncu, gala, galasını yapmak, primadonna
  • premiered:galasını yapmak
  • premiership:başbakanlık
  • premise:önceden açıklamak, öncül
  • premises:ana maddeler, arazi, çevre, mülk, taşınmaz mülk, yer
  • premium:çıraklık ücreti, getiri, ikramiye, kâr payı, ödül, prim
  • premolar:küçük azıdişi, küçük azıdişine ait
  • premonition:içine doğma, önsezi, uyarma
  • premonitory:haber verici, uyarıcı
  • prenatal:doğum öncesi, doğumdan önceki
  • prentice:acemi, çırak
  • preoccupation:endişe, kafası meşgul olma, kaygı, önce gelen iş, önceden yerleşme, taraflılık
  • preoccupied:dalgın, endişeli, kafası meşgul
  • preoccupy:düşündürmek, endişelendirmek, kafasını kurcalamak, önce kapmak, zihnini meşgul etmek
  • preordain:önceden nasip etmek
  • prep:ev ödevi, hazırlık öğrencisi, hazırlık okulu, özel ilkokul
  • prepack:önceden paketlemek
  • prepackage:önceden paketlemek
  • prepackaged:önceden paketlemek
  • prepaid:önceden ödenmiş
  • preparation:akort yapma, basur ilacı, giriş müziği, hazırlama, hazırlanan ilâç, hazırlanma, hazırlık, hazırlık yapma
  • preparations:akort yapma, basur ilacı, giriş müziği, hazırlama, hazırlanan ilâç, hazırlanma, hazırlık, hazırlık yapma
  • preparative:hazırlayıcı, hazırlık
  • preparatory:hazırlayıcı, hazırlık
  • prepare:düzmek, hazırlamak, hazırlık yapmak
  • prepared:hazır, hazırlanmış, hazırlıklı
  • preparedness:hazır olma, hazırlıklı olma
  • preparing:düzmek, hazırlamak, hazırlık yapmak
  • prepay:ön ödeme yapmak, önceden ödemek, peşin ödemek
  • prepayment:önceden ödeme, peşin ödeme
  • prepense:kasıtlı, önceden düşünülmüş, tasarlanmış
  • preponderance:ağır basma, baskınlık, çoğunluk, sayıca fazlalık, üstünlük
  • preponderant:ağır basan, baskın, üstün
  • preponderate:ağır basmak, ağır çekmek, ağır gelmek, baskın çıkmak, üstün olmak
  • preposition:edat, ilgeç
  • prepositional:edat niteliğinde, edatsı
  • prepossess:aklını çelmek, aklını kurcalamak, çekmek, cezbetmek, etkilemek, kafasına takılmak
  • prepossessed:aklını çelmek, aklını kurcalamak, çekmek, cezbetmek, etkilemek, kafasına takılmak
  • prepossessing:alımlı, cazibeli, çekici
  • prepossession:aklını kurcalama, etki altında kalma, kafaya takılma, önyargı, taraf tutma
  • preposterous:akıl almaz, akılsız, mantıksız
  • prepotency:baskınlık, güçlülük
  • prepotent:baskın, etkin, genetik olarak daha baskın olan, güçlü
  • prepuce:penis uç derisi, sünnet derisi
  • prerequisite:önceden gereken, önceden gerekli olan, önceden gerekli şey
  • prerogative:ayrıcalık, ayrıcalıklı, imtiyaz, imtiyazlı, kabiliyet, yetenek
  • presage:alâmet, içine doğma, içine doğmak, kehanet, kehanette bulunmak, malum olmak, önceden görmek, önceden haber vermek, önsezi
  • presbyopia:presbiyopi, yaşlanma nedeniyle miyopluk
  • presbyopic:presbit, yaşlanmadan dolayı miyoplaşmış
  • presbyter:kilise yönetim kurulu üyesi, piskopostan sonra gelen papaz
  • preschool:anaokulu, okul öncesi
  • prescience:geleceği görme, ileriyi görme, öngörü, önsezi
  • prescient:geleceği gören, ileriyi gören, önsezileri güçlü
  • prescribe:buyurmak, emretmek, ilaç yazmak, reçete yazmak, zaman aşımı ile hak kazanmak, zaman aşımına uğramak
  • prescribed:buyurmak, emretmek, ilaç yazmak, reçete yazmak, zaman aşımı ile hak kazanmak, zaman aşımına uğramak
  • prescription:emir, ilaç yazma, reçete, yönerge, zaman aşımı, zaman aşımı ile kazanılan hak
  • prescriptive:emreden, öngören, yapılagelen, yerleşik, zaman aşımı ile kazanılmış, zaman aşımına uğramış
  • presence:hazır bulunma, huzur, ön, protokol görevlileri, tavır, varlık, varoluş, yapı
  • present:aday göstermek, adı geçen, armağan, arzetmek, belge, bu, bulunmak, çıkarmak, doğrultmak, halihazırdaki, hazır, hediye, ibraz etmek, ileri sürmek, mevcut, nişan almak, ortaya koymak, sahnelemek, sahneye koymak, şimdiki, şimdiki zaman, şu an, sunmak, takdim etmek, tanıtmak, vermek
  • presentable:düzgün görünüşlü, insan içine çıkabilir, prezentabl, şık ve bakımlı, takdim edilebilir
  • presentation:aday gösterme, armağan, arz, gösterim, gösterme, hediye, ibraz, kavrama gücü, sahneleme, sahneye koyma, sergileme, sunma, sunuş, takdim, tanıtım, tanıtma, tavsiye etme
  • presented:aday göstermek, arzetmek, bulunmak, çıkarmak, doğrultmak, ibraz etmek, ileri sürmek, nişan almak, ortaya koymak, sahnelemek, sahneye koymak, sunmak, takdim etmek, tanıtmak, vermek
  • presenter:spiker, sunucu
  • presenters:spiker, sunucu
  • presentiment:içine doğma, malum olma, önsezi
  • presenting:takdim
  • presently:az sonra, birazdan, hemen, şimdi
  • presentment:jüri raporu, oyun, sahneye koyma, senet çıkarma, sergileme, sunuş, temsil
  • presents:aday göstermek, armağan, arzetmek, belge, bulunmak, çıkarmak, doğrultmak, hediye, ibraz etmek, ileri sürmek, nişan almak, ortaya koymak, sahnelemek, sahneye koymak, şimdiki zaman, şu an, sunmak, takdim etmek, tanıtmak, vermek
  • preservable:konservesi yapılabilir, korunabilir, saklanabilir
  • preservation:konserve yapma, koruma, korunma, muhafaza, saklama
  • preservative:bozulmayı önleyici madde, koruyan, koruyucu, koruyucu madde, koruyucu şey, prezervatif, saklayan
  • preserve:konserve, konserve yapmak, korumak, muhafaza etmek, reçel
  • preserved:konserve yapmak, korumak, muhafaza etmek
  • preserver:konserve yapan kimse, korucu, koruyucu, koruyucu madde
  • preserves:konserve, reçel
  • preserving:konserve yapmak, korumak, muhafaza etmek
  • preset:önceden hazırlamak, önceden kurmak
  • preside:başkanlık etmek, yönetmek
  • presidency:başkanlık, başkanlık süresi, cumhurbaşkanlığı
  • president:başkan, cumhurbaşkanı, devlet başkanı, genel müdür, rektör
  • presidential:başkana ait, başkanlığa ait, başkanlık
  • presidents:başkan, cumhurbaşkanı, devlet başkanı, genel müdür, rektör
  • presidentship:başkanlık
  • presiding:başkanlık etmek, yönetmek
  • press:acele, acil olmak, basın, basın mensupları, baskı, baskı yapmak, basmak, cendere, izdiham, kalabalık, matbaa makinesi, mengene, pres, pres ütü, preslemek, sıkacak, sıkışıklık, sıkıştırmak, sıkmak, topluca ilerlemek, ütülemek, zorla askere alma, zorlamak
  • pressbutton:elektrik düğmesi
  • pressed:preslenmiş, sıkışık, sıkışmış, sıkıştırılmış, ütülenmiş
  • presser:baskı silindiri, matbaacı, pres, pres makinesi, presci, ütücü
  • pressing:acele, acil, baskılayıcı, basma, ısrarlı, ivedi, plak, presleme, sıkıştıran, sıkıştırma, sıkma, zımbalama
  • pressman:basımcı, basın mensubu, gazeteci, matbaacı
  • pressmark:kitap numarası
  • pressure:basınç, basınç uygulamak, baskı, baskı yapmak, baskılamak, darlık, pres, sıkıntı, sıkışma, tazyik, zorlama, zorlamak
  • pressured:basınç uygulamak, baskı yapmak, baskılamak, zorlamak
  • pressuring:basınç uygulamak, baskı yapmak, baskılamak, zorlamak
  • pressurise:âkılamak, basınç uygulamak, basıncını ayarlamak, baskı yapmak, sıkmak
  • pressurised:âkılamak, basınç uygulamak, basıncını ayarlamak, baskı yapmak, sıkmak
  • pressurize:âkılamak, basınç uygulamak, basıncını ayarlamak, baskı yapmak, sıkmak
  • pressurized:âkılamak, basınç uygulamak, basıncını ayarlamak, baskı yapmak, sıkmak
  • prestidigitation:el çabukluğu, hokkabazlık
  • prestidigitator:hokkabaz
  • prestige:itibar, nüfuz, prestij, saygınlık, ün
  • prestigious:prestijli, saygın, tanınmış, ünlü
  • presto:çabuk, hızlı, hızlı tempo ile
  • presumable:farzedilebilir, ihtimal verilebilir, tahmin edilebilir
  • presumably:büyük ihtimalle, galiba, herhalde, muhtemelen
  • presume:farzetmek, haddini aşmak, ihtimal vermek, tahmin etmek, varsaymak
  • presumed:farzetmek, haddini aşmak, ihtimal vermek, tahmin etmek, varsaymak
  • presumedly:büyük ihtimalle, galiba, herhalde, muhtemelen
  • presuming:cüretli, haddini bilmez, kendinden çok emin, kendine çok güvenen, küstah
  • presumption:cüret, farzetme, haddini aşma, haddini bilmezlik, ihtimal, karine, küstahlık, olasılık, tahmin, varsayma, zan
  • presumptions:cüret, farzetme, haddini aşma, haddini bilmezlik, ihtimal, karine, küstahlık, olasılık, tahmin, varsayma, zan
  • presumptuous:cüretli, haddini bilmez, kendinden çok emin, kendine çok güvenen, küstah
  • presuppose:baştan farzetmek, önceden varsaymak
  • presupposed:baştan farzetmek, önceden varsaymak
  • presupposition:önceden varsayma, tahmin
  • pretax:vergi öncesi, vergiden önceki
  • preteen:on-oniki yaşında, on-oniki yaşında çocuk
  • pretence:bahane, hile, iddia, numara, yalandan yapma
  • pretend:bahane etmek, hak iddia etmek, numara yapmak, numarası yapmak, yalandan yapmak, yapar gibi görünmek
  • pretended:numaradan, sahte, yapmacık
  • pretender:hak iddia eden kimse, isteyen kimse, tahta hak iddia eden sahtekâr, talip
  • pretending:bahane etmek, hak iddia etmek, numara yapmak, numarası yapmak, yalandan yapmak, yapar gibi görünmek
  • pretense:bahane, hile, iddia, numara, yalandan yapma
  • pretension:gösteriş, iddia, sav, yüksekten atma
  • pretentious:gösterişçi, iddialı, kendini beğenmiş, yüksekten atan
  • pretentiousness:gösterişçilik
  • preterit:geçmiş zaman, geçmiş zaman belirten
  • preterite:geçmiş zaman, geçmiş zaman belirten
  • preternatural:anormal, doğaüstü, olağandışı, olağanüstü
  • pretext:bahane, kulp
  • pretrial:ön duruşma, ön duruşma ile ilgili
  • prettier:cici, güzel, hayli, hoş, sevimli, zarif
  • prettify:aşırı süslemek, güzelleştirmek, hoşlaştırmak
  • prettily:güzel, hoş, sevimli
  • prettiness:güzellik
  • pretty:bayağı, cici, çok, epeyce, güzel, hayli, hoş, oldukça, sevimli, zarif
  • prevail:etkili olmak, galip gelmek, hüküm sürmek, yaygın olmak, yenmek, yürürlükte olmak
  • prevailing:cari, egemen, galip, geçerli, genel, yaygın
  • prevalant:genel, hüküm süren, mevcut, yaygın
  • prevalence:egemen olma, yaygınlık
  • prevalent:genel, hüküm süren, mevcut, yaygın
  • prevaricate:kaçamak cevap vermek, kaçamaklı söz söylemek, yalan söylemek
  • prevaricating:kaçamak cevap vermek, kaçamaklı söz söylemek, yalan söylemek
  • prevarication:kaçamak söz, yalan, yalan ifade
  • prevaricator:yalancı
  • prevent:engel olmak, menetmek, önden gitmek, önlemek, önüne geçmek, yol göstermek
  • prevented:engel olmak, menetmek, önden gitmek, önlemek, önüne geçmek, yol göstermek
  • preventing:engel olmak, menetmek, önden gitmek, önlemek, önüne geçmek, yol göstermek
  • prevention:engelleme, korunma, önlem, önleme, önleyici tedbir
  • preventive:koruyucu, önlem, önleyici, önleyici ilaç
  • preview:gala öncesi özel gösterim
  • previous:eski, evvelki, geçmiş, önceki, sabık, zamanından önce olan
  • previously:bundan önce, evvelce, önceden
  • prevocational:meslek okulu öncesi, meslek öncesi
  • prewar:savaş öncesi
  • prey:av, kurban, yağmaya gitmek, yem
  • preying:yağmaya gitmek
  • price:bedel, değer, eder, fiyat, fiyatını belirlemek, fiyatlandırmak, paha, paha biçmek, para ödülü
  • priced:fiyatını belirlemek, fiyatlandırmak, paha biçmek
  • priceless:bir ömür, çok komik, matrak, paha biçilmez
  • pricey:pahalı
  • pricing:fiyatını belirlemek, fiyatlandırmak, paha biçmek
  • prick:çük, delik, delinme, delmek, diken, diken batırmak, diken batması, dikmek, iğne, iğne batırmak, iğneleme, kalleş, kamış, listede işaretlemek, penis, sızı, vicdanını sızlatmak, vurmak, yaralamak
  • pricker:delen şey, delici cisim, diken
  • pricket:iki yaşındaki erkek geyik
  • pricking:iğneleyici
  • prickle:batırmak, diken, iğnelemek, iğnelenme, karıncalanma, karıncalanmak, sivri uç
  • prickling:batırmak, iğnelemek, karıncalanmak
  • prickly:asabi, çabuk sinirlenen, dikenli, huysuz, iğne gibi batan, karıncalanan
  • pricy:pahalı
  • pride:ağalık, aslan sürüsü, azamet, en parlak zaman, gösteriş, gurur, haysiyet, iftihar, ihtişam, izzetinefis, kendini beğenmişlik, kibir, kibirlilik, kıvanç, onur, övünç, övünç kaynağı, şeref, tafra
  • priest:keşiş, papaz, rahip
  • priestcraft:papazlık işi
  • priesthood:papazlar, papazlık, rahiplik
  • priestly:papaz gibi, papaza ait
  • priests:keşiş, papaz, rahip
  • prig:aşırmak, bilgiç, doğruluk, fazilet, kendini beğenmiş, ukalâ, yürütmek
  • priggish:bilgiçlik taslayan, kendini beğenmiş, ukalâ, ukalâca
  • prim:aşırı ciddi, aşırı düzenli, aşırı resmi, çok ciddi davranmak, kuralcı, resmi davranmak
  • primacy:başpiskoposluk, öncelik, üstünlük
  • primadonna:baş kadın oyuncu, primadonna
  • primaeval:ilk çağa ait, ilkel
  • primage:ek gemi ücreti
  • primal:baş, ilk, ilkel
  • primarily:aslında, başlıca, ilk olarak, öncelikle
  • primary:ana, ana renk, baş, başlıca, birinci, birinci derecede, birincil, en başta gelen, ilk, temel, uçucu kanat tüyü
  • primate:başpiskopos
  • primed:ağızotu koymak, astar sürmek, içirip sarhoş etmek, söylemesi gerekeni öğretmek, tulumbaya su koymak
  • primer:ağızotu, alfabe, astar boya, ateşleme fitili, dua kitabı, el kitabı, falya barutu, ilk okuma kitabı, kapsül, püskürtme düzeni
  • primeval:ilk çağa ait, ilkel
  • priming:ağızotu, astar boya, ateşleme, çalışma, macun, yoğun çalışma
  • primitive:basit, ilk, ilk çağa ait, ilk insan, ilkel, kök sözcük, primitif
  • primitiveness:basitlik, ilkellik
  • primitivism:ilkelcilik, primitifcilik
  • primness:aşırı ciddilik, resmilik, resmiyet
  • primogenitor:ilk cet
  • primogeniture:en büyük çocuk olma
  • primordial:başlangıçta var olan, en eski, ilk, ilkel
  • primp:kendine çeki düzen vermek, saçlarını taramak, taranmak
  • primrose:çuhaçiçeği, yaban çuhaçiçeği
  • primula:çuhaçiçeğigiller
  • prince:hükümdar, prens, şehzade
  • princedom:prenslik
  • princeling:genç prens, küçük prens
  • princely:hatırı sayılır, prens gibi, prenslere yaraşır, şahane, soylu
  • princess:prenses
  • principal:ana, anamal, anapara, asıl, baş, başkan, belli başlı, düellocu, esas, fail, müvekkil, okul müdürü, şef, sermaye, temel
  • principality:eyalet, prenslik
  • principally:asıl, başlıca, öncelikle, özellikle
  • principle:ana, esas, ilke, kaide, kaynak, köken, prensip, tamamlayıcı unsur
  • principled:prensip sahibi, prensipli
  • principles:ilkeler
  • prink:giydirip kuşatmak, giyinip kuşanmak, süslenmek
  • print:basılmak, baskı, basma, basmak, damga, damgalamak, dergi, desen basmak, emprime, işlemek, iz, kalıp, matbaada basmak, nüsha, tab, yayınlamak
  • printable:basılabilir, baskıya uygun
  • printed:basılı, basılmış, matbu
  • printer:matbaa makinesi, matbaacı, printer, yayıncı, yazıcı
  • printery:basımevi, matbaa
  • printing:baskı, basma, tab, tab etme
  • printmaker:grafiker
  • printout:printırden çıkan veri, yazıcıdan çıkan veri
  • prints:basılmak, baskı, basma, basmak, damga, damgalamak, dergi, desen basmak, emprime, işlemek, iz, kalıp, matbaada basmak, nüsha, tab, yayınlamak
  • prior:dini kuruluş yetkilisi, eski, kıdemli, manastır başrahibi, önce, önceki, öncelikli, sabık, tarikat ileri geleni
  • prioress:manastır başrahibesi
  • priorities:kıdem, öncelik, rüçhan hakkı
  • priority:kıdem, öncelik, rüçhan hakkı
  • priory:manastır
  • prise:çok istenen şey, değer biçmek, değer vermek, ganimet, ganimet almak, ikramiye, kaldıraç, kaldıraçla kaldırmak, madalyalı, manivela, manivela ile açmak, manivela ile zorlamak, mükâfat, ödül, ödül kazanan, ödül olarak verilen, ödüle lâyık, su katılmadık, takdir etmek, tam
  • prised:değer biçmek, değer vermek, ganimet almak, kaldıraçla kaldırmak, manivela ile açmak, manivela ile zorlamak, takdir etmek
  • prismatic:prizma şeklinde, prizmatik
  • prisms:prizma
  • prison:cezaevi, delik, hapis, hapishane, hapsetme, kodes
  • prisoner:esir, hükümlü, mahpus, tutsak, tutuklu
  • prisonet:esir, hükümlü, mahpus, tutsak, tutuklu
  • prissy:aşırı titiz, faziletli geçinen, iffetli geçinen, kılı kırk yaran
  • pristine:bozulmamış, eski zamana ait, eskiden kalma, ilk, önceki, saf
  • privacy:dokunulmazlık, gizlilik, gizlilik hakkı, kişiye özellik, mahremiyet, özel yaşam, yalnızlık
  • private:er, gizli, halka kapalı, has, kişisel, kişiye özel, mahrem, müstakil, özel, şahsi, yalnız
  • privateer:hükümet izniyle korsanlık yapmak, korsan
  • privateering:hükümet izniyle korsanlık yapmak
  • privates:edep yerleri, erler, mahrem yerleri
  • privation:ihtiyaç, mahrumiyet, yokluk, yoksulluk, yoksunluk
  • privative:mahrum eden, olumsuz şekle çeviren, olumsuzluk belirten kelime, olumsuzluk eki, yoksun bırakan
  • priveleges:ayrıcalık, ayrıcalık tanımak, dokunulmazlık, imtiyaz, imtiyaz vermek, özel hak, rüçhan hakkı
  • privilege:ayrıcalık, ayrıcalık tanımak, dokunulmazlık, imtiyaz, imtiyaz vermek, özel hak, rüçhan hakkı
  • privileged:ayrıcalıklı, imtiyazlı, muaf, öncelikli, seçkin
  • privileges:ayrıcalık, ayrıcalık tanımak, dokunulmazlık, imtiyaz, imtiyaz vermek, özel hak, rüçhan hakkı
  • privity:gizli bilgi, kişisellik, kişiye özellik, ortak çıkar ilişkisi, ortaklık, özel olma
  • privy:gizli, kapalı, korunmuş, mahrem, ortak, özel, saklı, tuvalet
  • prize:çok istenen şey, değer biçmek, değer vermek, ganimet, ganimet almak, ikramiye, kaldıraç, kaldıraçla kaldırmak, madalyalı, manivela, manivela ile açmak, manivela ile zorlamak, mükâfat, ödül, ödül kazanan, ödül olarak verilen, ödüle lâyık, su katılmadık, takdir etmek, tam
  • prized:değer biçmek, değer vermek, ganimet almak, kaldıraçla kaldırmak, manivela ile açmak, manivela ile zorlamak, takdir etmek
  • prizefight:ödüllü boks maçı
  • prizefighter:profesyonel boksör
  • prizewinner:ikramiye sahibi, ödül kazanan kimse
  • prizewinning:ödül kazanan
  • pro:fahişe, için, lehinde, lehte, orospu, profesyonel, profesyonel kimse, taraftar
  • probability:ihtimal, olasılık
  • probable:akla yatkın, makul, muhtemel, mümkün, olası
  • probably:belki de, galiba, muhtemelen, olasılıkla
  • probation:deneme, deneme süresi, göz hapsinde tutma, staj
  • probationary:deneme niteliğinde
  • probationer:göz hapsinde tutulan kişi, gözetim altındaki kişi, stajyer
  • probative:delil niteliğindeki, delile dayanan, ispatlayıcı, kanıt oluşturan
  • probe:araştırma, araştırmak, derinine inmek, derinlemesine araştırma, derinlemesine araştırmak, deşmek, iskandil etmek, mil, sonda, sonda ile yoklamak, sonda koymak, soruşturma, soruşturmak
  • probing:araştırmak, derinine inmek, derinlemesine araştırmak, deşmek, iskandil etmek, sonda ile yoklamak, sonda koymak, soruşturmak
  • probity:doğruluk, dürüstlük, namusluluk
  • problem:bilinmez, mesele, muamma, problem, problemli, sorun, sorun yaratan, sorunlu
  • problematic:kuşku uyandıran, sorunsal, şüpheli
  • problematical:kuşku uyandıran, sorunsal, şüpheli
  • proboscis:fil hortumu, hortum, uzun burun
  • procedural:prosedür ile ilgili, yargılama yöntemine ait
  • procedure:işlem, muamele, prosedür, usul, yargılama yöntemi, yöntem
  • procedures:işlem, muamele, prosedür, usul, yargılama yöntemi, yöntem
  • proceed:dava açmak, dava etmek, davranmak, devam etmek, doktor ünvanı kazanmak, girişmek, ilerlemek
  • proceeding:davranış, hareket tarzı, işlem, muamele, yöntem
  • proceedings:dava işlemleri, kovuşturma, takibat, tutanaklar
  • proceeds:gelir, getiri, kazanç
  • process:alaya katılmak, aşama, çıkıntı, dava, dava açmak, gidiş, işlem, işleme tabi tutmak, işlemek, özel işlem uygulamak, süreç, usul, yönlendirmek, yöntem
  • processed:alaya katılmak, dava açmak, işleme tabi tutmak, işlemek, özel işlem uygulamak, yönlendirmek
  • processes:alaya katılmak, aşama, çıkıntı, dava, dava açmak, gidiş, işlem, işleme tabi tutmak, işlemek, özel işlem uygulamak, süreç, usul, yönlendirmek, yöntem
  • processing:imal, işlem, işleme, sıralama, yönlendirme
  • procession:alay, geçit töreni, kafile, tören alayı
  • processor:işlemci, işleyici, tamamlayıcı
  • proclaim:beyan etmek, bildirmek, duyurmak, ilan etmek
  • proclaimed:deklare
  • proclaiming:beyan etmek, bildirmek, duyurmak, ilan etmek
  • proclamation:beyanname, bildiri, duyuru, ilan
  • proclivity:eğilim, meyil, yatkınlık
  • proconsul:genel vali, vali
  • proconsulate:genel valilik, valilik
  • procrastinate:ağırdan almak, ertelemek, geciktirmek, oyalanmak
  • procrastinating:ağırdan almak, ertelemek, geciktirmek, oyalanmak
  • procrastinatingly:ağırdan almak, ertelemek, geciktirmek, oyalanmak
  • procrastination:ağırdan alma, erteleme, geciktirme, oyalanma
  • procreant:doğuran, doğurgan, verimli
  • procreate:doğurmak, üretmek, yaratmak
  • procreation:doğurma, meydana getirme, üretme
  • procreative:doğurgan, üretken, verimli, yaratıcı
  • procreator:doğuran, üreten, yaratıcı
  • procrustean:zorba, zorla yola getiren
  • proctor:dava vekili, disiplin görevlisi, disiplini sağlamak
  • procurable:bulunur, sağlanabilir
  • procuration:aracılık, sağlama, tedarik, vekâlet, vekâletname
  • procure:bulmak, elde etmek, neden olmak, pezevenklik etmek, sağlamak, temin etmek, üretmek
  • procurement:bulma, tedarik, temin, üretim
  • procurer:bulan kimse, kadın satıcısı, muhabbet tellalı, pezevenk, sağlayan kimse
  • procuress:kadın satıcısı kadın, mama
  • procuring:bulma, muhabbet tellallığı, pezevenklik, sağlama, temin etme
  • prod:biz, çivili sopa, dürtme, dürtmek, kışkırtma, kışkırtmak, özendirmek, teşvik etmek, üvendire
  • prodding:dürtmek, kışkırtmak, özendirmek, teşvik etmek
  • prodecure:işlem, muamele, prosedür, usul, yargılama yöntemi, yöntem
  • prodigal:bol, çok, müsrif, savurgan, savurgan kimse, tutumsuz
  • prodigality:bolluk, israf, savurganlık
  • prodigals:müsrif, savurgan kimse
  • prodigious:harika, kocaman, müthiş, olağanüstü, şaşılacak
  • prodigy:dahi, harika, mucize, olağanüstü şey
  • produce:göstermek, mahsul, neden olmak, ortaya koymak, sahnelemek, sonuç, üretmek, ürün, vermek, yapmak, yayınlamak, yetiştirmek, yönetmek
  • produced:üretilmiş
  • producer:prodüktör, üretici, yapımcı, yetiştirici, yönetmen
  • producer!!!:prodüktör, üretici, yapımcı, yetiştirici, yönetmen
  • producers:prodüktör, üretici, yapımcı, yetiştirici, yönetmen
  • producible:sahneye konulabilir, üretilebilir, yapılabilir
  • producing:üreten, üretken, üretme, verimli
  • product:çarpım, mahsul, meyve, sonuç, ürün
  • production:eser, imal, üretim, üretme, yapım, yapıt
  • productive:bereketli, kârlı, kazançlı, üretken, verimli, yaratıcı
  • productivity:kâr getirme yüzdesi, prodüktivite, verimlilik, yaratıcılık
  • proem:başlangıç, giriş, önsöz
  • prof:profesör
  • profanation:kutsal şeye saygısızlık
  • profane:dinle ilgisi olmayan, dinsiz, kâfir, laik, putperest
  • profanities:ağzı bozukluk, kaba konuşma, küfür, kutsal şeye saygısızlık
  • profanity:ağzı bozukluk, kaba konuşma, küfür, kutsal şeye saygısızlık
  • profess:açıkça söylemek, icra etmek, iddia etmek, itiraf etmek, öğretmek, profesörlük yapmak, yapmak
  • professed:açık olan, açıkça söylenmiş, iddia edilen, itiraf edilmiş, sözde
  • professedly:açıkça, açıktan açığa, güya, iddiaya göre, itiraf ettiği gibi, sözde
  • professing:açıkça söylemek, icra etmek, iddia etmek, itiraf etmek, öğretmek, profesörlük yapmak, yapmak
  • profession:açıklama, beyan, inancın açıklanması, iş, kelime-i şahadet, meslek, sanat, uğraş, uğraşı, uzmanlık alanı, yemin
  • professional:azimli, fikir işçisi, kararlı, meslek, mesleki, meslekten yetişme, meslekten yetişme kimse, mütehassıs, para için yapan, para için yapan kimse, profesyonel, uzman
  • professionalism:profesyonelleri çalıştırma, profesyonellik
  • professionals:fikir işçisi, meslekten yetişme kimse, mütehassıs, para için yapan kimse, profesyonel, uzman
  • professions:açıklama, beyan, inancın açıklanması, iş, kelime-i şahadet, meslek, sanat, uğraş, uğraşı, uzmanlık alanı, yemin
  • professor:itirafçı, profesör
  • professoriate:profesörlük
  • professors:itirafçı, profesör
  • professorship:kürsü, profesörlük
  • proffer:öneri, önermek, sunmak, teklif, teklif etmek
  • proffering:önermek, sunmak, teklif etmek
  • proficiency:ehliyet, ustalık, yeterlik, yeterlik belgesi
  • proficient:ehliyetli, usta, uzman, yeterli
  • profile:biyografi, kesit, kesitini çıkarmak, özgeçmiş, profil, profil çizmek, profilini çizmek, yüzün yandan görünüşü
  • profiled:kesitini çıkarmak, profilini çizmek
  • profiling:kesitini çıkarmak, profilini çizmek
  • profit:çıkar, fayda, getiri, kâr, kâr etmek, kâr getirmek, kazanç, menfaat, yaramak, yararı olmak, yararlanmak
  • profitable:faydalı, kârlı, kazançlı, yararlı
  • profitableness:faydalı olma, kârlılık
  • profiteer:çıkarcı, fırsatçı, fırsatçılık yapmak, voliyi vurmak, vurguncu, vurgunculuk yapmak
  • profiteerer:vurgun, vurgunculuk
  • profiteering:vurgun, vurgunculuk
  • profitible:faydalı, kârlı, kazançlı, yararlı
  • profitless:faydasız, kârsız, yararsız
  • profligacy:çapkınlık, hovardalık, sefahat
  • profligate:ahlaksız, çapkın, edepsiz tip, hovarda, müsrif, savurgan
  • profound:adamakıllı, bilge, çok derin, derin, içe işleyen, içine işleyen, şiddetli
  • profoundness:derinlik, hikmet
  • profundity:derinlik, hikmet
  • profuse:bol, çok, cömert, eli açık, müsrif, savurgan
  • profusely:bol bol, bolca
  • profuseness:bolluk
  • profusion:bereket, bolluk, israf, savurganlık
  • prog:dava vekili, disiplin görevlisi, disiplini sağlamak, yiyecek
  • progenitor:ata, cet, dede, önce gelen kimse, orijinal nüsha
  • progenitors:ata, cet, dede, önce gelen kimse, orijinal nüsha
  • progenitress:büyükanne, nine
  • progeniture:döl, meydana getirme
  • progeny:döl, evlatlar, kuşak, soy, ürün
  • proggresively:artan bir şekilde, derece derece, dereceli olarak, devamlı olarak, ilerledikçe
  • prognathous:sivri çeneli
  • prognosis:hastalığın sonucunu tahmin, prognoz
  • prognostic:belirti, işaret, kehanet, prognoz ile ilgili, sonucu önceden haber veren
  • prognosticate:belirtisi olmak, kehanette bulunmak, önceden haber vermek, tahminde bulunmak
  • prognostication:alâmet, belirti, işaret, kehanet, tahmin
  • program:gösteri, plan, planlamak, program, programlamak, yapım, yazılım
  • programed:programlanmış, programlı
  • programing:program yapımı, programlama
  • programmatic:program niteliğinde
  • programme:gösteri, plan, planlamak, program, programlamak, yapım, yazılım
  • programmed:programlanmış, programlı
  • programmer:programcı, yazılımcı
  • programming:program yapımı, programlama
  • progress:devam etme, devam etmek, devlet gezisi, gelişme, gelişmek, geliştirme, ileri gitmek, ilerleme, ilerlemek, kalkınmak, resmi gezi, yükselme
  • progressing:devam etmek, gelişmek, ileri gitmek, ilerlemek, kalkınmak
  • progression:devam, devamlılık, dizi, geçiş, ilerleme, sıra
  • progressive:derece derece artan, devamlılık belirten, gelişen, ilerici, ilerleyen, kademeli
  • progressively:artan bir şekilde, derece derece, dereceli olarak, devamlı olarak, ilerledikçe
  • prohibit:engel olmak, menetmek, olanak vermemek, önlemek, önüne geçmek, yasak etmek, yasaklamak
  • prohibited:engel olmak, menetmek, olanak vermemek, önlemek, önüne geçmek, yasak etmek, yasaklamak
  • prohibiting:engel olmak, menetmek, olanak vermemek, önlemek, önüne geçmek, yasak etmek, yasaklamak
  • prohibition:içki yasağı, yasak, yasaklama
  • prohibitionist:içki yasağı yanlısı
  • prohibitive:engelleyici, fahiş, yanına varılmaz, yasaklayıcı
  • prohibitory:engelleyici, fahiş, yanına varılmaz, yasaklayıcı
  • project:atmak, çıkık olmak, çıkıntı oluşturmak, fırlatmak, iz düşürmek, plan, planlamak, proje, projesini hazırlamak, tasarı, tasarlamak, yansıtmak
  • projected:atmak, çıkık olmak, çıkıntı oluşturmak, fırlatmak, iz düşürmek, planlamak, projesini hazırlamak, tasarlamak, yansıtmak
  • projectile:atıcı, atma, fırlatıcı, itici, kurşun, mermi, roket
  • projectiles:kurşun, mermi, roket
  • projecting:atmak, çıkık olmak, çıkıntı oluşturmak, fırlatmak, iz düşürmek, planlamak, projesini hazırlamak, tasarlamak, yansıtmak
  • projection:atış, çıkıntı, fırlatma, gösterim, izdüşüm, planlama, proje, projeksiyon, tasarım, yansıtma
  • projectionist:gösterimci, projeksiyocu, sinema makinisti
  • projector:film makinesi, fırlatıcı, planlamacı, proje sahibi, projektör, sinema makinesi
  • projects:atmak, çıkık olmak, çıkıntı oluşturmak, fırlatmak, iz düşürmek, plan, planlamak, proje, projesini hazırlamak, tasarı, tasarlamak, yansıtmak
  • prolapse:kaymak, organın yerinden kayması, sarkma, sarkmak, yerinden oynamak
  • prolapsus:organın yerinden kayması, sarkma
  • prolate:yayık, yayvan
  • prolative:uzatan, yayan
  • prole:emekçi, işçi, proleter
  • prolegomena:önsöz
  • prolepsis:erken kullanılma
  • proles:emekçi, işçi, proleter
  • proletarian:emekçi, işçi, proleter
  • proletariat:emekçi sınıfı, işçi sınıfı, proletarya
  • proletariate:emekçi sınıfı, işçi sınıfı, proletarya
  • prolicide:bebek öldürme, çoçuğunu öldürme
  • proliferate:çoğalmak, tomurcuklanmak, üremek
  • proliferating:çoğalmak, tomurcuklanmak, üremek
  • proliferation:çabuk çoğalma, çoğalma, tomurcuktan üreme, üreme
  • prolific:çabuk çoğalan, çabuk üreyen, doğurgan, üretken, verimli
  • prolificacy:bereket, bolluk, verimlilik
  • prolificness:bereket, bolluk, verimlilik
  • prolix:bitmek bilmeyen, sonu gelmeyen, sözü çok uzatan, uzun
  • prolixity:söz uzunluğu
  • prolog:başlangıç, giriş bölümü, önsöz, prolog
  • prologue:başlangıç, giriş bölümü, önsöz, prolog
  • prolong:sürdürmek, temdit etmek, uzatmak
  • prolongable:uzatılabilir
  • prolongation:temdit, uzama, uzatılma, uzatma
  • prolonged:uzatılmış, uzatmalı, uzun
  • prolonging:sürdürmek, temdit etmek, uzatmak
  • prom:ayakta izlenen konser, balo, gezinti, gezinti yeri, okul balosu, plaj gezintisi
  • promenade:gezdirmek, gezi, gezinmek, gezinti, gezinti yeri, gezmek, mesire, okul balosu
  • prominence:burun, çıkıntı, öne çıkma, önem, şöhret, tümsek, ün
  • prominent:belirgin, belli, çıkık, fırlak, göze çarpan, önde gelen, önemli, seçkin, ünlü
  • promiscuity:gelişigüzellik, herkesle beraber olma, karışıklık, önüne gelenle yatma
  • promiscuous:ayırım gözetmeyen, gelişigüzel, herkesle yatan, karışık, karmakarışık, önüne gelenle yatan, rasgele, seçici olmayan
  • promise:benzemek, söz, söz vermek, temin etmek, umut, umut verici şey, umut vermek, umutlu olmak, vâât, vâât etmek
  • promised:benzemek, söz vermek, temin etmek, umut vermek, umutlu olmak, vâât etmek
  • promises:benzemek, söz, söz vermek, temin etmek, umut, umut verici şey, umut vermek, umutlu olmak, vâât, vâât etmek
  • promising:geleceği parlak, gelecek vaadeden, ümit verici, umut verici, yetenekli
  • promisor:söz veren kimse, vâât eden kimse
  • promissory:emre yazılı, taahhüt içeren, vâât içeren
  • promo:reklâm, reklâmla ilgili
  • promontory:burun, çıkıntı, dağlık burun
  • promos:reklâm
  • promote:desteklemek, düzenlemek, kurmak, önayak olmak, organize etmek, sınıf geçirmek, terfi ettirmek, yükseltmek
  • promoted:desteklemek, düzenlemek, kurmak, önayak olmak, organize etmek, sınıf geçirmek, terfi ettirmek, yükseltmek
  • promoter:destekçi, düzenleyici, elebaşı, girişimci, kurucu, menejer, önayak olan kimse, organizatör, teşvik eden kimse
  • promoters:destekçi, düzenleyici, elebaşı, girişimci, kurucu, menejer, önayak olan kimse, organizatör, teşvik eden kimse
  • promoting:desteklemek, düzenlemek, kurmak, önayak olmak, organize etmek, sınıf geçirmek, terfi ettirmek, yükseltmek
  • promotion:artırma, kurma, mevki, piyonun vezir olması, reklâm, rütbe, sınıf geçme, tanıtım, tanıtma, terfi, yükselme, yükseltme
  • promotional:kurma ile ilgili, kuruluş, reklâm, terfi, yükselme
  • promotions:artırma, kurma, mevki, piyonun vezir olması, reklâm, rütbe, sınıf geçme, tanıtım, tanıtma, terfi, yükselme, yükseltme
  • prompter:önayak olan kimse, suflör, tahrikçi, teşvikçi
  • prompting:ilham, telkin
  • promptitude:çabukluk, dakiklik, hızlı olma, sürat
  • promptly:acilen, tez
  • promptness:çabukluk, dakiklik, hızlı olma, sürat
  • promulgate:resmen ilan etmek, yayınlamak, yaymak
  • promulgated:resmen ilan etmek, yayınlamak, yaymak
  • promulgation:ilan, ilan etme, resmi açıklama yapma, yayınlama, yayma
  • prone:başaşağı, eğimli, meyilli, yatkın, yokuş aşağı, yüzükoyun
  • proneness:eğilim, eğilme, eğimli olma, meyil, yüzükoyun yatma
  • prong:boynuz çatalı, çatal, çatal batırmak, çatal dişi, çatal saplamak, sivri uç, yaba
  • pronged:çatallı
  • pronominal:adıl görevi yapan, zamire ait
  • pronoun:adıl, zamir
  • pronounce:bildirmek, duyurmak, fikrini söylemek, ilan etmek, ileri sürmek, söylemek, telâffuz etmek
  • pronounced:bariz, belirgin, kesin
  • pronouncement:beyan, kararın bildirilmesi, resmi bildiri
  • pronto:çabuk, derhal, hemen
  • pronunciation:söyleniş, telâffuz
  • proof:alkol derecesi, dayanıklı, dayanıklı hale getirmek, delil, deneme, emin, geçirmez, geçirmez biçimde yapmak, ispat, ispat etme, kanıt, kanıtlama, prova, sağlama, senet
  • proofing:geçirmez hale getirme
  • proofread:prova tashih etmek
  • proofreader:düzeltici, düzeltmen, musahhih
  • proofreading:düzeltme
  • prop:atın birdenbire durması, dayak, dayamak, dayanak, destek, destek koymak, desteklemek, payanda, pervane, sahne elbisesi, sahne malzemesi, yaslamak
  • propaganda:propaganda
  • propagandist:propagandacı
  • propagandistic:propaganda amaçlı
  • propagandize:propaganda yapmak, propagandasını yapmak
  • propagate:bulaştırmak, çoğaltmak, propaganda yapmak, üremek, üretmek, yavrulamak, yaymak
  • propagating:bulaştırmak, çoğaltmak, propaganda yapmak, üremek, üretmek, yavrulamak, yaymak
  • propagation:çoğalma, üreme, yavrulama, yayılma, yayma
  • propagator:bulaşan, bulaştıran, propagandacı, üreten, üreyen, yayan
  • propane:propan
  • propel:ileriye itmek, itmek, sevketmek
  • propellant:itici güç, uzay gemişi yakıtı
  • propelled:ileriye itmek, itmek, sevketmek
  • propellent:itici, itici şey
  • propeller:pervane
  • propelling:iten, itici
  • propellor:pervane
  • propensity:eğilim, istek, meyil
  • proper:adamakıllı, doğru, doğru dürüst, gerçek, iyice, münasip, özel, tam, terbiyeli, uygun, yerinde
  • properly:adamakıllı, doğru dürüst, haklı olarak, iyice, tamamen, uygun bir şekilde, uygun olarak, uygun şekilde, uygunca
  • propertied:varlıklı, zengin
  • properties:sahne elbiseleri, sahne eşyaları
  • property:emlâk, eşya, mal, mülk, nitelik, özellik, sahne elbiseleri, sahne eşyaları, servet, varlık
  • prophecy:kehanet, tahmin
  • prophesy:gelecekten haber vermek, kehanette bulunmak, önceden haber vermek, vahiyle haber vermek
  • prophet:kâhin, peygamber, resul
  • prophetess:peygamber
  • prophetic:kâhince, kehanet gibi, peygamberce
  • prophetical:kâhince, kehanet gibi, peygamberce
  • prophylactic:koruyucu, koruyucu ilaç, önleyici, önleyici ilaç
  • prophylaxis:hastalıktan koruma yöntemi, korunma
  • propinquity:akrabalık, benzerlik, yakınlık
  • propitiate:gönlünü almak, yatıştırmak
  • propitiation:kefaret, teskin, yatıştırma
  • propitiatory:yatıştırıcı
  • propitious:bağışlayıcı, elverişli, hayırlı, merhametli, müsait, uğurlu, uygun
  • propitiously:uygun olarak
  • propitiousness:uygunluk
  • propjet:turbo pervaneli motor, turbo pervaneli uçak
  • proponent:öneren kimse, taraftar olan kimse, teklif eden kimse, yanlısı
  • proponents:öneren kimse, taraftar olan kimse, teklif eden kimse, yanlısı
  • proportion:ayarlamak, miktar, nicelik, nispet, oran, oranlamak, orantı, orantılı hale getirmek, pay, simetri, uyum
  • proportional:nispi, orana göre, oranlı, orantılı, orantılı miktar, orantılı sayı, uygun
  • proportions:ayarlamak, miktar, nicelik, nispet, oran, oranlamak, orantı, orantılı hale getirmek, pay, simetri, uyum
  • proposal:evlenme teklifi, önerge, öneri, önerme, plan, tasarı, tasavvur, teklif
  • proposals:evlenme teklifi, önerge, öneri, önerme, plan, tasarı, tasavvur, teklif
  • propose:evlenme teklif etmek, getirmek, içmek, ileri sürmek, niyet etmek, önermek, sormak, tasarlamak, teklif etmek
  • proposer:öneren, teklif eden, teklifi getiren milletvekili
  • proposing:evlenme teklif etmek, getirmek, içmek, ileri sürmek, niyet etmek, önermek, sormak, tasarlamak, teklif etmek
  • proposition:cümle, ifade, iş teklifi, mesele, öneri, önerme, plan, sav, sorun, teklif, teklif etmek, uygunsuz teklif, uygunsuz teklifte bulunmak
  • propound:arzetmek, ileri sürmek, onaya sunmak, önermek, ortaya koymak, teklif etmek
  • propounding:arzetmek, ileri sürmek, onaya sunmak, önermek, ortaya koymak, teklif etmek
  • propped:dayamak, destek koymak, desteklemek, yaslamak
  • propping:dayamak, destek koymak, desteklemek, yaslamak
  • proprietary:hissedarlar, kişiye özel, mal sahibi, mal sahipleri, mal sahipliğine ait, mülkiyet ile ilgili, müseccel, özel, şahsi, tescilli, tescilli ilaç, tescilli mümessil
  • proprieties:adap, görgü kuralları
  • proprietor:mal sahibi, mülk sahibi, sahip
  • proprietors:mal sahibi, mülk sahibi, sahip
  • proprietress:mal sahibesi, mülk sahibi kadın
  • propriety:adetlere uyma, uygunluk, yerindelik
  • props:bacaklar, destekler, sahne donanımı, sahne donanımı görevlisi
  • propulsion:ileriye sürme, itme, yürütme, yürütücü güç
  • propulsive:itici, yürütücü
  • prorate:eşit olarak dağıtmak, eşit şekilde bölmek
  • prorated:eşit olarak dağıtmak, eşit şekilde bölmek
  • prorogation:ara verme, tatile girme
  • prorogue:ara vermek, tatil olmak
  • pros:lehtekiler
  • prosaic:bayağı, düzyazı şeklinde, şiirsel olmayan, sıradan, yavan
  • proscenium:perde önü, sahne önü
  • proscribe:sürgüne yollamak, yasak etmek, yasaklamak, yasal haklardan mahrum etmek
  • proscribed:sürgüne yollamak, yasak etmek, yasaklamak, yasal haklardan mahrum etmek
  • proscription:sürgün, sürme, yasaklama, yasal haklardan mahrum etme
  • proscriptive:yasak, yasaklayıcı, yasaklı
  • prose:can sıkıcı konuşmak, çevirisi yapılacak metin, düzyazı, düzyazıya çevirmek, nesir, şiirsel olmayan, sıkıcı, sıkıcı bil dille yazmak, sıkıcı yazı, yavan, yavan söz
  • prosecute:dava açmak, devam etmek, ilerletmek, kovuşturma açmak, savcılık yapmak, sürdürmek, takip etmek, yürütmek
  • prosecution:dava, devam, ilerletme, kovuşturma, sürdürme, takip
  • prosecutor:davacı
  • prosecutors:davacı
  • proselyte:din değiştirme, dönme, inançtan dönme
  • proselytize:din propagandası yapmak, dinini yaymak, kendi dinine çevirmek
  • proselytizing:din propagandası yapmak, dinini yaymak, kendi dinine çevirmek
  • prosiness:sıkıcılık, yavanlık
  • prosody:ölçü, ölçü tekniği, vezin
  • prospect:aramak, beklenti, görünüm, ihtimal, maden aramak, maden damarı belirtisi, manzara, muhtemel müşteri, olasılık, ümit vermek, umut
  • prospecting:aramak, maden aramak, ümit vermek
  • prospective:gelecekteki, muhtemel, müstakbel, olası
  • prospector:maden damarı arayan kimse
  • prospects:aramak, beklenti, görünüm, ihtimal, maden aramak, maden damarı belirtisi, manzara, muhtemel müşteri, olasılık, ümit vermek, umut
  • prospectus:proje, prospektüs, tanıtıcı broşür, tarife
  • prosper:başarılı olmak, başarmak, iyi gitmek, yolunda gitmek, zenginleştirmek
  • prospering:başarılı olmak, başarmak, iyi gitmek, yolunda gitmek, zenginleştirmek
  • prosperity:başarı, bolluk, gönenç, refah, zenginlik
  • prosperous:başarılı, elverişli, kazançlı, refah, şanslı, uygun, yolunda, zengin
  • prostate:prostat
  • prosthesis:önses ilavesi, öntüreme, protez, takma organ
  • prosthodontics:protez diş, takma diş, takma dişler
  • prostitute:fahişe, fahişeliğe itmek, fahişelik yaptırmak, kötü amaçla kullanmak, kötü kadın, orospu
  • prostitution:fahişelik, fuhuş, orospuluk
  • prostrate:ayağına kapanmış, bitkin, halsiz, halsiz bırakmak, perişan, perişan etmek, yere serilmiş, yere sermek, yere yatırmak, yormak, yüzükoyun yatmış
  • prostrating:halsiz bırakmak, perişan etmek, yere sermek, yere yatırmak, yormak
  • prostration:bezginlik, bitkinlik, halsizlik, secde, yere serme, yerlere kapanma
  • prosy:bıktırıcı, sıkıcı, yavan
  • protagonist:elebaşı, kahraman, önayak olan kimse
  • protean:değişken, dönek
  • protect:gözetmek, himaye etmek, kayırmak, korumak, muhafaza etmek, sahip çıkmak, savunmak
  • protected:korumalı, korunmuş, muhafazalı
  • protecting:koruyucu, sahip çıkma
  • protection:haraç, himaye, kayırma, koruma, korunma, muhafaza, önlem, tedbir
  • protectionism:ithal mallarını ağır vergilendirme, korumacılık, yerli ekonomiyi koruma yöntemi
  • protectionist:korumacılık yanlısı
  • protective:koruma, koruyucu, sahip çıkan
  • protector:hami, koruyucu, kral vekili
  • protectorate:büyük ülkenin idaresi, hamilik, kral vekilliği
  • protectress:kadın koruyucu, koruyucu
  • protects:gözetmek, himaye etmek, kayırmak, korumak, muhafaza etmek, sahip çıkmak, savunmak
  • protege:kayırılan kimse, korunan kimse
  • protégé:kayırılan kimse, korunan kimse
  • protein:protein
  • proteins:protein
  • protest:iddia etmek, ihtarname, itiraz, itiraz etmek, karşı çıkmak, karşı gelme, protesto, protesto çekmek, protesto etmek, reddetmek, teminât vermek
  • protestant:protestan
  • protestantism:protestanlık
  • protestation:iddia, itiraz, protesto
  • protester:gösterici, itirazcı, protestocu
  • protesters:gösterici, itirazcı, protestocu
  • protesting:karşı çıkan, karşı çıkma, protesto eden
  • protests:iddia etmek, ihtarname, itiraz, itiraz etmek, karşı çıkmak, karşı gelme, protesto, protesto çekmek, protesto etmek, reddetmek, teminât vermek
  • prothesis:önses ilavesi, protez, takma organ
  • protista:tek hücreli canlı
  • protocol:protokol, protokol yapmak, resmi nezaket kuralları, tutanağa kaydetmek, tutanak
  • proton:proton
  • protoplasm:ilk biçim, protoplazma
  • prototype:asıl örnek, ilk örnek, orijinal, prototip
  • prototypes:asıl örnek, ilk örnek, orijinal, prototip
  • protozoa:tek hücreli hayvanlar, tek hücreliler
  • protozoon:tek hücreli hayvan
  • protract:iletki ile çizmek, küçük ölçekle planını çizmek, süresini uzatmak, uzatmak
  • protracted:müzmin, sürüncemeli, uzatmalı, uzun süren
  • protraction:iletki ile çizme, uzama, uzatma
  • protractor:açıölçer, iletki, uzatıcı kas
  • protrude:çıkıntı yapmak, dışarı çıkmak, pırtlamak
  • protrudes:çıkıntı yapmak, dışarı çıkmak, pırtlamak
  • protruding:çıkıntılı, dışa çıkık, fırlak, pörtlek
  • protrusion:çıkarılma, çıkıntı, çıkma
  • protrusive:çıkıntılı, dışa çıkık, fırlak
  • protuberance:çıkıntı, kabartı, şişlik, tümsek, yumru
  • protuberant:çıkık, çıkıntılı, dışa çıkık, şiş, tümsek
  • protuberantly:çıkık, çıkıntılı, dışa çıkık, şiş, tümsek
  • proud:azametli, görkemli, gurur verici, gururlu, kabarmış, kibirli, mağrur, onurlu, şerefli
  • proudest:azametli, görkemli, gurur verici, gururlu, kabarmış, kibirli, mağrur, onurlu, şerefli
  • proudly:gururla, iftiharla, kıvançla, mağrur bir tavırla, onurlu bir şekilde, övünerek
  • provable:ispatı mümkün, ispatlanabilir, kanıtlanabilir
  • provacation:kışkırtma, kızdırma, kızılacak şey, provokasyon, tahrik
  • prove:anlaşılmak, çıkmak, denemek, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, ortaya koymak, sağlamasını yapmak, sınamak, tecrübe etmek
  • proved:anlaşılmak, çıkmak, denemek, göstermek, ispat etmek, ispatlamak, kanıtlamak, ortaya koymak, sağlamasını yapmak, sınamak, tecrübe etmek
  • proven:denenmiş, kanıtlanmış, suçu ispatlanmış
  • provenance:asıl, kaynak, köken, menşe
  • provender:hayvan yemi, yem, yiyecek
  • proverb:atasözü
  • proverbial:atasözü gibi, atasözü olmuş, bilinen, meşhur
  • provide:hazırlıklı olmak, ihtiyacını karşılamak, karşılamak, koşul koymak, önlem almak, sağlamak, şart koşmak, temin etmek
  • providence:allah’ın takdiri, hazırlık, ihtiyat, kader, takdiri ilâhi, tasarruf, tedbir, tutum
  • provident:hazırlıklı, ihtiyatlı, tasarruf, tutumlu
  • providential:allah’tan olan, hızır gibi yetişen, kısmetli, şanslı
  • providentially:allah’tan, hızır gibi, kısmetli bir biçimde
  • provider:bakan kimse, geçindiren kimse, karşılayan kimse, sağlayan
  • providers:bakan kimse, geçindiren kimse, karşılayan kimse, sağlayan
  • provides:hazırlıklı olmak, ihtiyacını karşılamak, karşılamak, koşul koymak, önlem almak, sağlamak, şart koşmak, temin etmek
  • providing:eğer, koşulu ile, sağlama, şartıyla
  • province:branş, il, iş sahası, uzmanlık alanı, uzmanlık dalı, vilâyet, yetki sahası
  • provinces:branş, il, iş sahası, uzmanlık alanı, uzmanlık dalı, vilâyet, yetki sahası
  • provincial:dar görüşlü, dini idarenin yöneticisi, geri kafalı, görgüsüz, il, köylü, taşra, taşralı, taşralı kimse
  • provincialism:taşra geleneği, taşralı olma, taşraya özgü deyiş
  • proving:deneme, deney, kanıtlama
  • provision:hazırlık, hüküm, kanun hükmü, karşılamak, karşılık, koşul, önlem, sağlama, sağlamak, yargı, yedek akçe
  • provisional:geçici, kesin olmayan
  • provisioning:karşılamak, sağlamak
  • provisions:erzak, karşılık, malzeme, yedek akçe, yiyecek içecek
  • proviso:hüküm, koşul, madde, şart
  • provisory:geçici, şarta bağlı, şartlı
  • provisos:hüküm, koşul, madde, şart
  • provo:geçici, provokatör, tahrikçi
  • provocateur:kışkırtıcı, provokatör, tahrikçi
  • provocation:kışkırtma, kızdırma, kızılacak şey, provokasyon, tahrik
  • provocative:çıkaran, kışkırtıcı, neden olan, provokatör, tahrik edici, tahrikçi, uyandıran
  • provocator:tahrikçi
  • provoke:çıkarmak, kışkırtmak, kızdırmak, kızıştırmak, neden olmak, sebep olmak, tahrik etmek, üstüne varmak, uyandırmak
  • provoked:çıkarmak, kışkırtmak, kızdırmak, kızıştırmak, neden olmak, sebep olmak, tahrik etmek, üstüne varmak, uyandırmak
  • provoking:can sıkıcı, çekilmez, çıkaran, katlanılmaz, neden olan, uyandıran
  • provost:belediye başkanı, dekan, dini kurum başkanı, inzibat subayı, müdür, okul müdürü
  • prow:geminin baş kısmı, pruva
  • prowess:cesaret, cesaret isteyen iş, kahramanlık, yiğitlik
  • prowl:fırsat kollamak, kolaçan etmek, sinsice dolaşmak
  • prowler:fırsat kollayan tip, sinsice dolaşan tip
  • proximate:en yakın, hemen hemen, yakın, yaklaşık
  • proximity:yakın olma, yakınlık
  • proxy:vekâlet, vekâletname, vekil, vekillik
  • prude:aşırı iffet taslayan kadın, aşırı namuslu geçinen kadın, erdemlilik taslayan tip
  • prudence:akıl, ihtiyat, öngörü, sağduyu, sağgörü
  • prudent:ihtiyatlı, sağduyulu, sağgörülü, tedbirli, tutumlu
  • prudential:geleceğe yönelik, ihtiyatlı, ileriye dönük, sağduyulu, tedbirli, tutumlu
  • prudery:aşırı erdemlilik taslama, iffet taslama, namusluluk taslama
  • prudish:aşırı namuslu geçinen, erdemlilik taslayan, iffet taslayan
  • prune:ahmak, budala, budamak, istisna etmek, kesmek, kısaltmak, kuru erik, muaf tutmak
  • pruned:budamak, istisna etmek, kesmek, kısaltmak, muaf tutmak
  • prunella:anjin, boğaz iltihabı, karamandola
  • prunelle:erik likörü, kuru erik, üryani
  • pruner:budayan kimse, budayıcı
  • prunes:ahmak, budala, budamak, istisna etmek, kesmek, kısaltmak, kuru erik, muaf tutmak
  • pruning:budama
  • prurience:arzu, cinsel istek, şehvet düşkünlüğü, şehvetlilik
  • pruriency:arzu, cinsel istek, şehvet düşkünlüğü, şehvetlilik
  • prurient:arzulu, şehvet düşkünü, şehvetli
  • prussia:prusya
  • prussian:prusya, prusyalı
  • pry:burnunu sokmak, dikizlemek, gözetlemek, kaldıraç, kaldıraç ile kaldırma, koparmak, manivela, merakla bakmak, zorla elde etmek, zorla söyletmek
  • prying:merakla bakan, meraklı
  • ps:not
  • psalm:ilahi, mezmur
  • psalmist:zebur yazarı
  • psalmody:mezmur okuma sanatı
  • psalms:ilahi, mezmur
  • psalter:mezmurlar kitabı, zebur
  • psalterium:kırkbayır
  • pseudo:sahte, takma, yalancı
  • pseudonym:takma ad, yazarın takma adı
  • pseudonymity:takma ad, takma adlılık
  • pshaw:of!, öf!, püf!
  • pshaw!:of!, öf!, püf!
  • psilosis:saçları döken hastalıklar
  • psittacosis:kuşlardan bulaşan bir hastalık, papağan humması
  • psoriasis:sedef hastalığı
  • psst!:hişt!
  • pst!:hişt!
  • psyche:akıl, ruh
  • psychedelic:hayal gördüren, sanrı yaratan
  • psychiatric:psikiyatrik
  • psychiatrist:akıl hastalıkları uzmanı, psikiyatrist
  • psychiatry:akıl hastalıkları bilim dalı, psikiyatri
  • psychic:medyum, parapsikolojik, psişik, ruhani, ruhsal
  • psychical:psişik, ruhsal
  • psychoanalysis:psikanaliz, ruhsal çözümleme
  • psychoanalyst:psikanalist
  • psychologic:psikolojik, ruhbilimsel, ruhsal
  • psychological:psikolojik, ruhbilimsel, ruhsal
  • psychologist:psikolog, ruhbilimci
  • psychology:psikoloji, ruh hali, ruhbilim
  • psychometry:psikometri
  • psychopath:psikopat, ruh hastası
  • psychopathic:psikopat, ruh hastası
  • psychopathy:psikopati, psikopatlık
  • psychosis:psikoz, ruhsal denge bozukluğu
  • psychosomatic:psikolojik kaynaklı, psikosomatik
  • psychotherapy:psikolojik tedavi, psikoterapi
  • psychotic:psikoz hastası, psikozlu
  • ptarmigan:kartavuğu
  • pteridophyte:eğreltiotu
  • ptolemaic:batlamyos’a ait
  • ptosis:organın aşağıya kayması, sarkma
  • pub:bar, birahane, meyhane
  • puberty:buluğ, buluş, ergenlik, ergenlik yaşı, erginlik
  • pubes:cinsel organ tüyleri, kasık kemikleri, kasık kılları
  • pubescence:erginleşme, tüylenme, tüyler
  • pubescent:ergin, tüylü
  • pubic:kasık, kasık kemiğine ait
  • pubis:kasık kemiği
  • public:aleni, amme, bar, birahane, devlete ait, genel, halk, halka açık, kamu, milli, seyirci, ulusal, umumi
  • publican:barcı, birahaneci, hancı, vergi tahsildarı
  • publication:duyuru, ilan, neşriyat, yayın, yayınlama
  • publications:duyuru, ilan, neşriyat, yayın, yayınlama
  • publicise:halka duyurmak, ilan etmek, reklâmını yapmak
  • publicist:gazeteci, politika yazarı, reklâmcı
  • publicity:açıklık, propaganda, reklâm, şöhret, tanınma, tanıtım, tanıtma
  • publicize:halka duyurmak, ilan etmek, reklâmını yapmak
  • publicized:halka duyurmak, ilan etmek, reklâmını yapmak
  • publicizing:halka duyurmak, ilan etmek, reklâmını yapmak
  • publicly:alenen
  • publicprosecutor:başsavcı, savcı
  • publicspirited:kamu yararını düşünen, toplum yararını düşünen, yardımsever, yurtsever
  • publish:basmak, çıkarmak, duyurmak, ilan etmek, ileri sürmek, kamuoyuna açıklamak, ortaya dökmek, yayınlamak, yaymak
  • publisher:editör, yayımcı
  • publishing:yayın, yayıncılık, yayınlama
  • puce:mor
  • puck:afacan peri, buz hokeyi diski, cin, yaramaz çocuk
  • pucka:birinci sınıf, en iyi kalite, gerçek, hakiki
  • pucker:buruşmak, buruşturmak, buruşukluk, büzgü, büzgü yapmak, büzmek, heyecan, kırışık, kırışmak, kırıştırmak, telaş, velvele
  • puckered:buruşmak, buruşturmak, büzgü yapmak, büzmek, kırışmak, kırıştırmak
  • puckering:buruşmak, buruşturmak, büzgü yapmak, büzmek, kırışmak, kırıştırmak
  • puckish:afacan, cin gibi, muzip, şakacı
  • pud:el, önayak, puding
  • pudding:puding
  • puddinghead:ahmak, mankafa
  • puddle:çamurlamak, çamurlu su, çamurlu suya girmek, çiş yapmak, gölcük, gölet, işemek, külçe fırınında tasfiye etmek, kumlu harç, sıva haline getirmek, sıvacı çamuru, sıvamak, su birikintisi, tavlamak
  • puddles:çamurlamak, çamurlu su, çamurlu suya girmek, çiş yapmak, gölcük, gölet, işemek, külçe fırınında tasfiye etmek, kumlu harç, sıva haline getirmek, sıvacı çamuru, sıvamak, su birikintisi, tavlamak
  • puddling:çamurlamak, çamurlu suya girmek, çiş yapmak, işemek, külçe fırınında tasfiye etmek, sıva haline getirmek, sıvamak, tavlamak
  • pudency:alçakgönüllülük, mahçupluk, utangaçlık
  • pudenda:dişi üreme organı, kadın cinsel organı, vulva
  • pudent:alçakgönüllü, mahçup, mütevazi, utangaç
  • pudgy:bodur, tıknaz, tombik, tombul
  • puerile:boş, çocukça, çocuksu
  • puerility:çocukça söz, çocukluk, çocuksu davranış
  • puerperal:doğum, doğumla ilgili
  • puff:abartılı reklâm, aşırı övgü, bukle, esinti, kabarıklık, kabarmak, kabartı, kabartmak, lüle, nefes nefese kalma, öve öve bitirememek, övmek, pudra pomponu, puf, puf böreği, püflemek, şişirme, şişirmek, şişlik, şişme, soluğu tükenmek, soluğunu kesmek, tellendirmek, tüttürmek, üfleme, üflemek, üfürük
  • puff!:püf!, üf!
  • puffball:kurtmantarı
  • puffed:nefes nefese kalmış, şişmiş, soluğu kesilmiş
  • puffer:aşırı öven kimse, kirpi balığı, lokomotif, öve öve bitiremeyen kimse, püfleyen, üfleyen
  • puffery:aşırı övgü, şişirme
  • puffin:martı
  • puffiness:aşırı süs, kabartı, şişkinlik, şişlik, süslülük
  • puffing:abartılı reklâm, şişirme, şişme, üfleme
  • puffy:abartılı, esintili, görkemli, kaba, kabarık, püfür püfür esen, rüzgârlı, şişirilmiş, şişkin, şişmiş, tantanalı, tıknefes, üfleyen
  • pug:ayak izi, boksör, buldok benzeri küçük köpek, kille sıvamak, pati izi, tuğla çamurunu yoğurmak
  • pugdog:buldok benzeri küçük köpek
  • pugilism:boksörlük
  • pugilist:boksör
  • pugnacious:hırçın, kavgacı
  • pugnacity:hırçınlık, kavgacılık
  • puisne:ikici, ikinci hakim, rütbece düşük
  • puissant:kudretli, muazzam
  • puke:istifrağ etmek, kusma, kusmak, kusturmak
  • puking:istifrağ etmek, kusmak, kusturmak
  • pukka:birinci sınıf, gerçek, hakiki, kaliteli, lüks
  • pulchritude:güzellik, zarafet
  • pulchritudinous:güzel, zarif
  • pule:ağlamak, çocuk gibi ağlamak, mızırdanmak, zırlamak
  • pull:arka çıkma, asılma, asılmak, çekicilik, çekim, çekiş, çekme, çekmek, çevirmek, etki, fırt, gelmek, girmek, hareket etmek, harekete geçirme, içmek, iltimas, kalkmak, kayırma, kenara çekmek, kenara parketmek, kürek çekme, kürek çekmek, nefes çekmek, nüfuz, nüfuzlu olma, teşvik, torpil, yolmak, zahmetli iş
  • pullback:geri adım atma, geri çekilme, sözünü tutmama
  • pulled:asılmak, çekmek, çevirmek, gelmek, girmek, hareket etmek, içmek, kalkmak, kenara çekmek, kenara parketmek, kürek çekmek, nefes çekmek, yolmak
  • pullet:piliç
  • pulley:kasnak, makara, palanga
  • pulleys:kasnak, makara, palanga
  • pulling:çeken
  • pullman:konforlu vagon, pulman, yataklı vagon
  • pullout:çekilme, çekip çıkarılan, çekip çıkarma, çekme, çıkma
  • pullover:kazak, pulover, süveter
  • pullulate:çıkmak, çimlenmek, çoğalmak, dallanıp budaklanmak, filizlenmek, tomurcuklanmak, topraktan fışkırmak, türemek, üremek
  • pullulating:çıkmak, çimlenmek, çoğalmak, dallanıp budaklanmak, filizlenmek, tomurcuklanmak, topraktan fışkırmak, türemek, üremek
  • pulmonary:akciğer, akciğer hastalığı olan, akciğerli
  • pulmonate:akciğerli
  • pulmonic:akciğer, akciğerli
  • pulpit:iletişim aracı, kontrol noktası, kürsü, minber, pruva korkuluğu, yelkenli kenar parmaklığı
  • pulpiteer:politik konuşma yapmak, vaiz
  • pulpy:etli, hamur gibi, lapa gibi, özlü, yumuşak
  • pulsate:atmak, çarpmak, titremek, titreşmek, zonklamak
  • pulsatile:vurmalı
  • pulsating:nabız atışına benzeyen, titreşen, titreşimli
  • pulsation:kâlp vuruşu, nabız atışı, titreme, titreşim, titreşme
  • pulse:atmak, baklagiller, bakliyat, çarpmak, eğilim, nabız, nabız atışı, niyet, titremek, titreşim, titreşmek, vuruş
  • pulsing:atmak, çarpmak, titremek, titreşmek
  • pulverization:ezme, haşat etme, püskürtmek, serpmek, toz haline getirme, un ufak etme
  • pulverize:ezmek, haşat etmek, mahvetmek, püskürtmek, toz haline getirmek, ufalamak, un ufak etmek, zerreleşmek
  • pulverized:ezmek, haşat etmek, mahvetmek, püskürtmek, toz haline getirmek, ufalamak, un ufak etmek, zerreleşmek
  • pulverizer:pulvarizör, toz haline getiren kimse
  • pulverulent:toz halinde, tozla kaplı, tozlu, ufalanmış
  • pulvinate:yastık şeklinde
  • pulvinated:yastık şeklinde
  • puma:dağaslanı, puma
  • pumice:süngertaşı, süngertaşı ile ovmak
  • pummel:vurmak, yumruklamak
  • pummeled:vurmak, yumruklamak
  • pummeling:vurmak, yumruklamak
  • pump:ağız aramak, ağzından lâf almak, ayakkabı, dans ayakkabısı, hava basmak, inip çıkmak, nefesini kesmek, papuç, pompa, pompalamak, şişirmek, tulumba, tulumba ile çekmek
  • pumped:ağız aramak, ağzından lâf almak, hava basmak, inip çıkmak, nefesini kesmek, pompalamak, şişirmek, tulumba ile çekmek
  • pumping:tulumba ile çekme
  • pumpkin:balkabağı, helvacıkabağı, kabak
  • pumps:topluklu ayakkabı
  • pun:cinas, cinas yapmak, kelime oyunu, kelime oyunu yapmak, lastikli söz
  • punch:baskı kalıbı, biz, biz ile delmek, bodur, delgeç, delgeç ile delmek, delgi, güç, kart basma makinesi, kısa bacaklı yük beygiri, kuvvet, meyveli kokteyl, muşta, muşta ile vurmak, punch, sertçe basmak, tıknaz tip, vurmak, yumruk, yumruk atmak, yumruklamak, zımba, zımba ile delmek, zımbalamak
  • punchball:boks antremanı topu, yumruk topu
  • punched:delikli, zımba ile delinmiş
  • puncheon:büyük fıçı, çatı desteği, çatı direği
  • puncher:boksör, delgeç, kavgacı tip, kovboy, zımba
  • punching:biz ile delmek, delgeç ile delmek, muşta ile vurmak, sertçe basmak, vurmak, yumruk atmak, yumruklamak, zımba ile delmek, zımbalamak
  • punctate:benekli
  • punctilio:aşırı resmilik, titizlik, tören merakı
  • punctilios:aşırı resmilik, titizlik, tören merakı
  • punctilious:aşırı titiz, merasim meraklısı, resmiyet meraklısı
  • punctiliousness:aşırı titizlik, merasim meraklısı olma
  • punctual:dakik
  • punctuality:dakiklik
  • punctuate:araya girmek, lâfını kesmek, noktalama işaretlerini koymak, noktalamak, sözünü kesmek
  • punctuated:araya girmek, lâfını kesmek, noktalama işaretlerini koymak, noktalamak, sözünü kesmek
  • punctuation:lâfa karışma, noktalama, noktalama işaretleri, sözünü kesme
  • puncture:boşa çıkarmak, boşa çıkmak, delinme, delinmek, delme, delmek, patlama, patlamak, patlatmak, yıkmak
  • punctured:boşa çıkarmak, boşa çıkmak, delinmek, delmek, patlamak, patlatmak, yıkmak
  • puncturing:boşa çıkarmak, boşa çıkmak, delinmek, delmek, patlamak, patlatmak, yıkmak
  • pundit:alim, bilgin, hintli bilge
  • pundits:alim, bilgin, hintli bilge
  • pungency:acılık, keskinlik, sertlik
  • pungent:acı, dokunaklı, keskin, keskin kokulu, sert, sivri
  • punget:acı, dokunaklı, keskin, keskin kokulu, sert, sivri
  • puniness:çelimsizlik, cılızlık, önemsizlik, sıskalık, zayıflık
  • punish:azarlamak, ceza vermek, cezalandırmak, dayak atmak, dövmek, hırpalamak, silip süpürmek, yalayıp yutmak
  • punishable:cezalandırılabilir, cezayı hak eden
  • punished:azarlamak, ceza vermek, cezalandırmak, dayak atmak, dövmek, hırpalamak, silip süpürmek, yalayıp yutmak
  • punishing:azarlamak, ceza vermek, cezalandırmak, dayak atmak, dövmek, hırpalamak, silip süpürmek, yalayıp yutmak
  • punishment:ağır çalıştırma, ceza, cezalandırma, eziyet, hırpalama, sert davranma, yüklenme, zahmet
  • punitive:ceza, ceza gerektiren, cezalandırıcı, cezalı
  • punitory:ceza, ceza gerektiren, cezalandırıcı, cezalı
  • punjab:pencap
  • punjabi:pencap, pencap dili, pencaplı
  • punk:acemi, boş, boş lâf, çeteci, çürük tahta, değersiz, değersiz tip, kalitesiz, kav, pankçı, punk, saçmalık, serseri, toy, zırva
  • punnet:meyve sepeti
  • punning:cinas yapmak, kelime oyunu yapmak
  • puns:cinas, cinas yapmak, kelime oyunu, kelime oyunu yapmak, lastikli söz
  • punster:cinasçı, kelime oyunu yapan kimse
  • punt:bahse girmek, kumar oynamak, sırıkla itmek, sırıkla yürütülen tekne, tekne ile gitmek, topa havada vurma, topa havada vurmak
  • punter:bahis yapan kimse, kumarcı, müşterek bahis meraklısı
  • puny:cılız, gelişmemiş, sıska, zayıf
  • pup:delikanlı, doğurmak, köpek yavrusu, kurt yavrusu, yavru köpek, yavrulamak, züppe
  • pupa:krizalit, pupa
  • pupil:çırak, gözbebeği, öğrenci, öğrenci öğretmen, stajyer, vesayet altındaki çocuk
  • pupilage:öğrencilik, öğrencilik dönemi, vasiyet altında bulunma
  • pupilary:gözbebeği, öğrenci, vasiyet altındaki çocukla ilgili
  • pupillary:gözbebeği, öğrenci, vasiyet altındaki çocukla ilgili
  • pupil’s:çırak, gözbebeği, öğrenci, öğrenci öğretmen, stajyer, vesayet altındaki çocuk
  • puppet:kukla
  • puppy:delikanlı, köpek yavrusu, kurt yavrusu, yavru köpek, züppe
  • puppyhood:delikanlılık, gençlik, gençlik yılları
  • pups:delikanlı, doğurmak, köpek yavrusu, kurt yavrusu, yavru köpek, yavrulamak, züppe
  • purblind:anlayışsız, dar görüşlü, mankafa, yarı kör
  • purchasable:alınabilir, satın alınabilir
  • purchase:alım, dayanak noktası, elde etmek, etki, kaldıraçla kaldırmak, kazanmak, makara sistemi, manivela ile çekmek, mekanik güç, mübayaa, nüfuz, satın alınan şey, satın alma, satın almak, sıkı tutma, toprak geliri, vesile
  • purchased:elde etmek, kaldıraçla kaldırmak, kazanmak, manivela ile çekmek, satın almak
  • purchaser:alıcı, müşteri
  • purchasing:satın alma
  • purdah:kaçgöç, kadınların taktıkları örtü, peçe
  • pure:arı, katıksız, katışıksız, katkısız, kuramsal, lekesiz, namuslu, pak, sade, saf, safkan, salt, sırf, temiz, teorik
  • pureblooded:cins, safkan
  • purebred:cins, cins hayvan, safkan, safkan hayvan
  • puree:ezme, püre
  • purée:ezme, püre
  • purely:ancak, sadece, saf bir biçimde, saf olarak, safça, sırf, yalnızca
  • purer:arı, katıksız, katışıksız, katkısız, kuramsal, lekesiz, namuslu, pak, sade, saf, safkan, salt, sırf, temiz, teorik
  • purest:arı, katıksız, katışıksız, katkısız, kuramsal, lekesiz, namuslu, pak, sade, saf, safkan, salt, sırf, temiz, teorik
  • purfle:kenarını süslemek
  • purgation:bağırsakları müshille boşaltma, günahtan arındırma, temizleme
  • purgative:bağırsakları boşaltıcı, ishal yapan, müshil, temizleyici
  • purgatory:araf
  • purge:aklamak, arındırma, arındırmak, bağırsakları boşaltma, bağırsakları boşaltmak, müshil alma, müshil almak, tasfiye, tasfiye etmek, temize çıkarmak, temizleme, temizlemek, temizlenmek, temizlik
  • purging:aklamak, arındırmak, bağırsakları boşaltmak, müshil almak, tasfiye etmek, temize çıkarmak, temizlemek, temizlenmek
  • purification:arıtma, tasfiye, temizleme
  • purificatory:arıtıcı, temizleyici
  • purifier:arıtıcı, arıtma sistemi, temizleyici
  • purify:arındırmak, arınmak, arıtılmak, arıtmak, saf hale getirmek, temizlemek
  • purifying:temizleme
  • purism:arı dil kullanma, dilde sadelik
  • purist:dilde sadelik yanlısı sanatçı
  • puritan:aşırı dinci, bağnaz, bağnaz protestan, püritan, püritan mezhebi üyesi, püriten, tutucu, tutucu protestan
  • puritanical:bağnaz, gerici, püritenlere ait, tutucu
  • purity:arılık, iffet, namus, saflık, temizlik
  • purl:çağıldamak, çağıltı, girdap, kenar danteli, nakış ile süslemek, oya ile süslemek, sıcak bira, şırıldamak, şırıltı, ters örgü, ters örgü yapmak
  • purler:devirici yumruk, düşüş, kötü düşme, yıkıcı darbe
  • purlieu:hudut, sınır
  • purlieus:çevre, civar, etraf
  • purlin:çatı sırt kirişi
  • purling:çağıldamak, nakış ile süslemek, oya ile süslemek, şırıldamak, ters örgü yapmak
  • purloin:aşırmak, çalıntı yapmak, eser hırsızlığı yapmak, yürütmek
  • purloined:aşırmak, çalıntı yapmak, eser hırsızlığı yapmak, yürütmek
  • purloiner:eser hırsızı, hırsız
  • purloining:aşırmak, çalıntı yapmak, eser hırsızlığı yapmak, yürütmek
  • purple:ahlaksız, erguvan rengi, kardinal kaftanı, kötü, krala ait, kraliyet soyundan, mor, mora benzer, mora boyamak, mora çalan, morumsu, sinirinden morarmak
  • purpleness:morluk
  • purplish:mora benzer, mora çalan, morumsu
  • purport:anlam, anlamına gelmek, belirtilmek istenen anlam, belirtmek, demek istemek, iddia etmek, ifade etmek, manâ, meram
  • purported:anlamına gelmek, belirtmek, demek istemek, iddia etmek, ifade etmek
  • purpose:amaç, amaçlamak, azim, gaye, kasıt, kastetmek, maksat, mesaj, niyet, niyet etmek, tasarlamak, verilmek istenen mesaj
  • purposeful:amaçlı, anlamlı, kasıtlı, maksatlı, niyetli
  • purposeless:amaçsız, anlamsız, boş
  • purposely:bile bile, inadına, kasıtlı olarak, kasten, mahsus
  • purposive:amaca yönelik, kullanışlı, maksatlı
  • purpura:domuz vebası, purpura hastalığı
  • purr:hırıldamak, hırıltı yapmak, mır mır etme, mır mır etmek, mırıldamak, mırıldanmak, mırlama, mırlamak, tatlı bir sesle söylemek
  • purse:çanta, cüzdan, el çantası, kese, ödül, para, para çantası
  • purser:muhasebeci
  • pursuance:devam, ifa, sürdürme, takip, uygulama, yapma, yerine getirme
  • pursuant:göre, uygun, uygun olarak, yerinde
  • pursue:devam etmek, izlemek, kovalamak, peşinde koşmak, peşinde olmak, peşine düşmek, sürdürmek, takip etmek, yürütmek
  • pursued:devam etmek, izlemek, kovalamak, peşinde koşmak, peşinde olmak, peşine düşmek, sürdürmek, takip etmek, yürütmek
  • pursuer:davacı, kovalayan kimse, takipçi
  • pursuing:devam etmek, izlemek, kovalamak, peşinde koşmak, peşinde olmak, peşine düşmek, sürdürmek, takip etmek, yürütmek
  • pursuit:araştırma, ilgi alanı, iş, kovalama, meşguliyet, takip, uğraşı
  • pursuivant:uşak
  • pursy:buruşuk, katlanmış, tıknefes
  • purulence:cerahat toplama, iltihap, irin, irinlenme
  • purulent:iltihaplı, irinli
  • purvey:erzak sağlamak, sağlamak, tedarik etmek
  • purveyance:erzak ihtiyacını karşılama, erzak sağlama, yiyecek içecek sağlama
  • purveyor:erzak toptancısı, gıda maddesi toptancısı, müteahhit
  • purview:amaç, anlam, görüş alanı
  • pus:cerahat, iltihap, irin
  • push:arka çıkan kimse, atak, baskı yapmak, çaba, çaba harcamak, çete, devam etmek, gayret, grup, hamle, itelemek, itiş, itme, itmek, kakmak, kitle, merdiven dayamak, reklâmla satmak, sıkışık durum, sıkıştırma, sıkıştırmak, topluluk, torpil, uğraşmak, uyuşturucu satmak, yaklaşmak, yürütmek, zor durum, zorla kabul ettirmek, zorlama, zorlamak
  • pushbike:bisiklet
  • pushcart:çekçek, el arabası, seyyar satıcı arabası
  • pushchair:tekerlekli sandalye
  • pusher:fırsatçı, itici, itici lokomotif, sürgü, uyuşturucu satıcısı
  • pushes:arka çıkan kimse, atak, baskı yapmak, çaba, çaba harcamak, çete, devam etmek, gayret, grup, hamle, itelemek, itiş, itme, itmek, kakmak, kitle, merdiven dayamak, reklâmla satmak, sıkışık durum, sıkıştırma, sıkıştırmak, topluluk, torpil, uğraşmak, uyuşturucu satmak, yaklaşmak, yürütmek, zor durum, zorla kabul ettirmek, zorlama, zorlamak
  • pushful:atak, becerikli, girişken, pişkin, sırnaşık, yüzsüz
  • pushing:atak, becerikli, girişken, iten, itici, itiş, itme, pişkin, sırnaşık, yüzsüz
  • pushover:basit iş, çocuk oyuncağı, kolay kanan kimse
  • pushup:şınav
  • pushy:öne çıkmaya çalışan, saldırgan
  • pusillanimity:korkaklık, pısırıklık
  • pusillanimous:korkak, ödlek, pısırık, tabansız
  • puss:genç kız, kedi, pisi, surat, yaban tavşanı, yüz
  • pussy:am, kadın cinsel organı, kedi, kuku, pisi, pıtış
  • pussycat:kedi, kedicik, pisi pisi
  • pussyfoot:fikrini belirtmemek, kedi gibi sessizce yürümek, sessizce yürümek
  • pustule:kabarcık, kabartı, sivilce
  • put:atış, atmak, bırakmak, çevirisini yapmak, denemek, fırlatma, hamle, hareketsiz, koymak, kurmak, para koyma, para koymak, sabit, sınamak, sokmak, tercüme etmek, tıkmak, yatırım yapmak, yatırma, yerleştirmek, yüklemek
  • putative:farzedilen, kabul edilen, kanuni sayılan, meşru sayılan, varsayılan
  • putdown:küçültücü durum, küçültücü şey
  • puter:kalay kap, kalay ve kurşun alaşımı, kalaydan yapılmış, kalaylı
  • putoff:bahane, erteleme, mazeret, özür, tehir
  • puton:alaya alma, gösteriş, kandırma, sahte, takılma, tavır, yapmacık
  • putrefacient:bozuk, çürük, çürümüş, çürüten, çürütücü, kokmuş
  • putrefaction:bozulma, çürüme, kokma, kokuşma, kokuşmuş şey, leş
  • putrefactive:bozuk, çürük, çürümüş, çürüten, çürütücü, kokmuş
  • putrefied:cerahat toplamak, çürümek, çürütmek, kokuşmak, kokuşturmak
  • putrefy:cerahat toplamak, çürümek, çürütmek, kokuşmak, kokuşturmak
  • putrefying:cerahat toplamak, çürümek, çürütmek, kokuşmak, kokuşturmak
  • putrescence:bozukluk, çürüklük, çürümeye başlamış şey
  • putrescent:çürümekte olan, çürümeye başlamış, kokuşmaya başlamış
  • putrid:bozuk, bozulmuş, çürük, iğrenç, kokmuş, kokuşmuş, leş gibi kokan, tiksindirici, yozlaşmış
  • puts:atış, atmak, bırakmak, çevirisini yapmak, denemek, fırlatma, hamle, koymak, kurmak, para koyma, para koymak, sınamak, sokmak, tercüme etmek, tıkmak, yatırım yapmak, yatırma, yerleştirmek, yüklemek
  • putsch:ayaklanma, darbe
  • putt:vurmak
  • puttee:dolak
  • putter:düz yüzlü golf sopası
  • putting:atmak, bırakmak, çevirisini yapmak, denemek, koymak, kurmak, para koymak, sınamak, sokmak, tercüme etmek, tıkmak, yatırım yapmak, yerleştirmek, yüklemek
  • putty:camcı macunu, kukla, macun, macunla sıvamak, macunlamak, oyuncak
  • putup:ayarlanmış, önceden ayarlanmış
  • puzzle:bilmece, bulmaca, düşündürmek, kafa patlatmak, kafası karışma, kafası karışmak, kafasını karıştırmak, karışıklaştırmak, muamma, muamma gibi gelmek, şaşırmak, şaşırtmak, şaşkınlık, tereddüd, yap-boz
  • puzzled:kafası karışmış, karışmış, şaşırmış, şaşkın
  • puzzlement:anlaşılmaz şey, bilinmez, muamma, şaşırtıcı şey, şaşkınlık
  • puzzler:akıl ermez kimse, anlaşılmaz şey, bilinmez, kafa yoran kimse, muamma
  • puzzles:bilmece, bulmaca, düşündürmek, kafa patlatmak, kafası karışma, kafası karışmak, kafasını karıştırmak, karışıklaştırmak, muamma, muamma gibi gelmek, şaşırmak, şaşırtmak, şaşkınlık, tereddüd, yap-boz
  • puzzling:anlaşılmaz, bilmece gibi, kafa karıştırıcı, şaşırtıcı
  • pyaemia:kan zehirlenmesi
  • pycnometer:yoğunluk ölçer
  • pyedog:melez köpek
  • pyelitis:böbrek içi iltihabı, piyelit
  • pyemia:kan zehirlenmesi
  • pygmean:cüce, cüce gibi, pigme gibi, pigmelere ait
  • pygmy:cüce, küçük insan, pigme, pigme gibi, pigmelere ait
  • pyjamas:pijama
  • pylon:direk, işaret kulesi, pilon, sütun
  • pyorrhea:diş etinde irin akması, irin akması
  • pyorrhoea:diş etinde irin akması, irin akması
  • pyramid:piramit
  • pyramidal:piramide ait, piramit gibi, piramit şeklinde
  • pyramids:piramit
  • pyre:ölü yakılan odun yığını
  • pyretic:ateş düşürücü, ateş ile ilgili, hummaya ait
  • pyrex:borcam, ısıya dayanıklı cam
  • pyrexia:humma, yüksek ateş
  • pyrite:ottaş, pirit
  • pyrites:maden sülfürü, pirit
  • pyro:ateş, ısı, sıcaklık
  • pyrogenous:ateşten oluşan, ısı üreten, ısıdan kaynaklanan, volkanik
  • pyromania:piromani, yangın çıkarma merakı
  • pyromaniac:piroman, yangın çıkarma manyağı
  • pyrometer:ateşölçer, pirometre
  • pyrotechnic:fişekçilik ile ilgili, havai fişek, parlak
  • pyrotechnical:fişekçilik ile ilgili, havai fişek, parlak
  • pyrotechnics:fişekçilik, fişekleme, havai fişekçilik, kışkırtma
  • pythagorean:pitagor yanlısı, pitagor’a ait
  • pythoness:falcı kadın
  • pyx:kutsal ekmak kutusu

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.