İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

S ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

S ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet en çok kullanılan s harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • saber:eskrim kılıcı, kılıç, kılıçla kesmek, kılıçla vurmak, kılıçtan geçirmek, süvari kılıcı
  • oneself:imdat işareti
  • sabotage:baltalamak, kundaklama, kundaklamak, sabotaj, sabotaj yapmak, sabote etme, sabote etmek
  • b.:fen fakültesi mezunu
  • sabot:mermi çemberi, sabo, takunya
  • sables:karalar, matem giysileri
  • sabbatical:dini gün ile ilgili
  • sabbath:hristiyanlarda pazar günü, yahudilerde cumartesi günü
  • sabulous:böbrek kumu olan, kumlu
  • sacked:çuvala koymak, işten atmak, kovmak, sepetlemek, soymak, yağma etmek, yağmalamak
  • saboteur:kundakçı, sabotajcı
  • sabre:eskrim kılıcı, kılıç, kılıçla kesmek, kılıçla vurmak, kılıçtan geçirmek, süvari kılıcı
  • sabbatic:dini gün ile ilgili
  • saccharometer:sakarimetre, şeker ölçer
  • saccharin:sakarin
  • saccade:gözün kısa ve hızlı hareketi
  • sacchariferous:şeker içeren, şeker yapan
  • sad:acı, acıklı, acılı, adam olmaz, hamur olmuş, hazin, hüzünlü, iç karartıcı, iflah olmaz, kasvetli, koyu, mahzun, üzgün, üzücü, üzüntülü
  • sac:dolmakalem pompası, kese
  • saccharine:sakarin, şeker içeren, şekerli, tatlı
  • sable:kapalı, kapkara, kara, kasvetli, koyu, samur, siyah
  • sachet:kesecik, lavanta kesesi, torbacık
  • sacrifice:feda etme, feda etmek, fedakârlık, fedakârlıkta bulunmak, kayıp, kıymak, kurban, kurban etmek, özveri, tanrıya sunma, zarar, zararına satmak
  • saccharify:şekerlemek, tatlılaştırmak
  • sacristy:kutsal şeylerin saklandığı oda
  • saddest:acı, acıklı, acılı, adam olmaz, hamur olmuş, hazin, hüzünlü, iç karartıcı, iflah olmaz, kasvetli, koyu, mahzun, üzgün, üzücü, üzüntülü
  • saccharimeter:sakarimetre, şeker ölçer
  • saccharose:sakaroz
  • sackcloth:çuval bezi, tövbe elbisesi
  • sacrificial:kurban, kurban gibi
  • sacrificed:feda etmek, fedakârlıkta bulunmak, kıymak, kurban etmek, zararına satmak
  • sacramental:dini gelenekler, dinsel törenle ilgili, kutsal
  • sackful:çuval dolusu
  • saddle:bisiklet selesi, eyer, eyerlemek, sele, semer, semer vurmak, sırt, sırtın alt ucundan kesilmiş et, sırtına yüklemek, yatak kovanı, yüklemek
  • saddlery:koşum takımı, saraç dükkânı, saraçhane, saraçlık
  • saccule:kesecik
  • sacrament:ayin, dini tören, dinsel tören, kutsal varlık, yemin
  • sacrilege:kutsal şeye saygısızlık, kutsal şeyleri çalma
  • sacrificing:feda etmek, fedakârlıkta bulunmak, kıymak, kurban etmek, zararına satmak
  • sacredness:kutsallık
  • sacking:çuval bezi, yağma, yağmalama
  • sadist:sadist
  • saddlebag:heybe, hurç
  • sacerdotal:papazlara ait, papazlık, rahiplik
  • sacrilegious:günahkâr, kutsal şeye saygısız
  • sagging:azalmak, bel vermek, çökmek, değer kaybetmek, düşmek, eğilmek, sarkmak
  • sactions:izin, izin vermek, müeyyide, müsaade, onay, onaylamak, uygun görmek, yaptırım, yasaları çiğnemenin cezası
  • saddening:hüzünlendirmek, üzmek, üzülmek
  • saddler:saraç
  • sacral:kutsal şeylerle ilgili, kuyruksokumu kemiği ile ilgili, sakrum
  • safe:çelik kasa, emin, emin ellerde, güvencede, güvenli, kasa, kesin, korkusuz, muhakkak, sağlam, tehlikesiz
  • sachem:kabile reisi, parti lideri
  • sacrosanct:çok kutsal, dokunulmaz, kutsal, yüce
  • sainthood:azizler, azizlik
  • safaris:safari
  • saddles:bisiklet selesi, eyer, eyerlemek, sele, semer, semer vurmak, sırt, sırtın alt ucundan kesilmiş et, sırtına yüklemek, yatak kovanı, yüklemek
  • sadism:sadistlik, sadizm
  • sacred:dinsel, kutsal, mübarek, mukaddes
  • safeguarded:himaye etmek, korumak
  • sack:bol mini elbise, çuval, çuvala koymak, ispanyol beyaz şarabı, işten atılma, işten atmak, kanarya adaları şarabı, kesekâğıdı, kovmak, kovulma, sepetlemek, soymak, torba, yağma, yağma etmek, yağmalamak, yatak
  • sadly:acı bir şekilde, çok, son derece, üzüntülü bir şekilde
  • safegurads:himaye, himaye etmek, koruma, korumak, koruyucu
  • saintlike:aziz gibi, azizlere yakışır, mübarek
  • safely:güvencede olarak, güvenli bir şekilde, sağ salim, tehlikesizce
  • sacrist:kilise kayyumu, zangoç
  • safeguards:himaye, himaye etmek, koruma, korumak, koruyucu
  • sadness:hüzün, keder, üzüntü
  • sackbut:harp, tek sürgülü trombon
  • safety:emniyet, güvenlik, koruyucu, selamet
  • salaam:selam, selam vermek, selamlamak
  • safecracker:kasa hırsızı
  • sacristan:kilise kayyumu, zangoç
  • safer:emin, emin ellerde, güvencede, güvenli, kesin, korkusuz, muhakkak, sağlam, tehlikesiz
  • safebreaker:kasa hırsızı
  • sage:adaçayı, ağırbaşlı, akıllı, bilge
  • sacrum:kuyruksokumu kemiği, sakrum
  • said:adı geçen, bahsedilen, denilen
  • sadden:hüzünlendirmek, üzmek, üzülmek
  • sagittarius:kavis, nişançı, yay, yay burcu
  • safekeeping:emniyet, koruma, korunma, saklama, saklanma
  • saddened:hüzünlendirmek, üzmek, üzülmek
  • sago:hint irmiği, sagu
  • saintliness:azizlik, kutsallık
  • salamender:ateşte yanmayan canlı, salamandra, semender
  • safeguarding:himaye etmek, korumak
  • saddleback:çatı kalkan duvarı, ortası çökük tepe, sırtı semer şeklindeki balık
  • sailer:yelkenli
  • saga:destan, efsane, iskandinav masalı
  • sadistic:sadistçe
  • saleable:alıcısı olan, satılabilir, satılır
  • sake:hatır
  • salesclerk:satıcı, tezgâhtar
  • sailplane:planör, planörle uçmak
  • saddled:eyerlemek, semer vurmak, sırtına yüklemek, yüklemek
  • sagacity:anlayış, sağgörü, zekâ
  • saffron:safran, safran rengi
  • salivate:salya akıtmak, tükürük salgılamak
  • saffian:sahtiyan
  • sal:kimyasal tuz, tuz
  • salience:çıkıntı, çıkıntılı şey, dikkati çekme, göze çarpma
  • salable:alıcısı olan, satılabilir, satılır
  • saddlenose:eyer kaşı
  • sail:denize açılma, denize açılmak, gemi ile yol almak, gemi ile yolculuk, gururla hareket etmek, havada süzülmek, uçmak, uçurmak, yeldeğirmeni kanadı, yelken, yelkenler, yelkenli gemi, yelkenli ile gitmek, yüzdürmek
  • sagacious:akıllı, akıllıca, anlayışlı, isabetli, sağgörülü
  • sainted:azizlik mertebesine çıkmış, kutsal, merhum, rahmetli
  • salmagundi:et, ançuez ve yumurtalı bir yemek
  • salability:satılabilirlik, satılabilme
  • salinity:tuzluluk, tuzluluk oranı
  • safari:safari
  • sailboat:yelkenli
  • sailcloth:yelken bezi
  • salacity:şehvet
  • saintly:aziz, aziz gibi, azizlere yakışır, kutsal, mübarek
  • salad:salata
  • saltcellar:tuzluk
  • saltworks:tuz fabrikası, tuzla
  • safeconduct:geçiş izni
  • sailing:denize açılma, gemi yolculuğu, yelken sporu, yelkencilik
  • sailors:denizci, gemici
  • salaried:maaşlı, ücretli
  • salacious:açık saçık, müstehcen, şehvetli
  • saloonkeeper:bar garsonu, barcı, barmen
  • saltiness:tuzluluk
  • salutatory:selâm niteliğinde, selâmlayan
  • safeguard:himaye, himaye etmek, koruma, korumak, koruyucu
  • sailor:denizci, gemici
  • salaries:aylık, aylık bağlamak, maaş, maaş vermek, ücret
  • saleslady:pazarlamacı, satıcı, satış elemanı, tezgâhtar
  • salamander:ateşte yanmayan canlı, salamandra, semender
  • saltless:esprisiz, tatsız tuzsuz, tuzsuz
  • saltpetre:güherçile
  • salvaged:değerlendirmek, kurtarmak
  • sag:azalmak, bel verme, bel vermek, çökme, çökmek, çöküntü, değer kaybetmek, düşme, düşmek, eğilmek, sarkma, sarkmak
  • saliferous:tuz oluşturan, tuz yapan, tuzlu
  • salary:aylık, aylık bağlamak, maaş, maaş vermek, ücret
  • salesperson:pazarlamacı, satıcı, satış elemanı, tezgâhtar
  • saliva:salya, tükürük
  • saltpan:tuz ayırma kabı, tuzla
  • samara:akçaağaç tohumu
  • sahara:büyük sahra
  • saline:maden tuzlu ilaç, maden tuzu, maden tuzu içeren, tuz madeni, tuz niteliğindeki, tuzla, tuzlu, tuzlu pınar, tuzsu
  • saltspoon:çay kaşığı, tuz kaşığı
  • sale:açık artırma ile satış, indirimli satış, mezat, satım, satış, sürüm, talep, ucuzluk
  • salient:atlayan, belirgin, çarpıcı, çıkıntılı, dikkat çekici, dış, fışkıran, göze çarpan, istihkâm dış açısı, sıçrayan
  • sallow:benzi sararmış, bodur söğüt, keçisöğüdü, renksiz, solgun, soluk
  • salutation:selam, selamlama
  • sailling:denize açılma, gemi yolculuğu, yelken sporu, yelkencilik
  • salon:galeri, misafir odası, salon, sergi salonu
  • saltwater:tuzlu su
  • same:aynı, benzer, farketmez, farksız, tıpkı
  • sales:satış
  • saltation:ani hareket, fırlama, hoplama, sıçrama, zıplama
  • sally:çıkış hareketi, dışarıya hücum, dolaşma, espri, gezinti, nükte
  • salvador:salvador
  • saint:aziz, aziz kabul etmek, azizler mertebesine çıkarmak, evliya, kutsal
  • salt:biriktirmek, espri, lezzet, nükte, salamura yapmak, tad, tuz, tuzlamak, tuzlayarak saklamak, tuzlu, tuzluk
  • salty:açık saçık, esprili, tuzlu
  • salesman:pazarlamacı, satıcı, satış elemanı, tezgâhtar
  • sanctimonious:dindarlık taslayan, sahte sofu
  • salvor:kurtarıcı, kurtarma gemisi
  • saloon:bar, lüks salon, meyhane, salon
  • salver:gümüş tepsi, tepsi
  • salesmanship:pazarlamacılık, satıcılık
  • saltpeter:güherçile
  • salubrious:sağlıklı, yararlı
  • salted:salamura, tuzlanmış, tuzlu
  • saleswoman:pazarlamacı, satıcı, satış elemanı, tezgâhtar
  • samson:samson
  • sameness:aynılık, benzerlik, monotonluk, tekdüzelik
  • salicylate:salisilat
  • salubrity:sağlığa yararlılık, sağlıklı olma
  • salutations:selam, selamlama
  • salutary:faydalı, iyi gelen, sağlıklı, yararlı
  • sandbar:kum yığını, sığlık
  • salivary:salya, tükürük, tükürük salgılayan
  • sanative:sağlığa yararlı, sağlıklı, şifalı, yararlı
  • sampler:çeşnicibaşı, örnek kitabı, örnekleri deneyen kimse, örnekleyici, renk dağıtıcı
  • saliency:çıkıntı, çıkıntılı şey, dikkati çekme, göze çarpma
  • salute:öpüşmek, saygı ile selâmlamak, selam, selâm durma, selam durmak, selam vermek, selamlama, selamlamak
  • sanctify:günahlardan arındırmak, kutsallaştırmak, kutsamak, takdis etmek
  • salutes:öpüşmek, saygı ile selâmlamak, selam, selâm durma, selam durmak, selam vermek, selamlama, selamlamak
  • sandglass:kum saati
  • sandbank:kumsal
  • sanatorium:revir, sanatoryum, temiz havalı yer
  • salsify:tekesakalı çiçeği
  • salivation:salya akıtma, tükrük salgılama
  • salvia:ateş çiçeği
  • sanctifying:günahlardan arındırmak, kutsallaştırmak, kutsamak, takdis etmek
  • salvaging:değerlendirmek, kurtarmak
  • sandstone:kumtaşı
  • sanctuary:barınak, koruma alanı, mabet, sığınak, sığınma, tapınak
  • saltatory:aniden değişen, sıçrayabilen, sıçrayan
  • sallies:çıkış hareketi, dışarıya hücum, dolaşma, espri, gezinti, nükte
  • sam:sam
  • sanctity:kutsallık
  • samaritan:merhametli, samiriye ile ilgili, samiriyeli, şefkâtli
  • sanguification:kan yapma
  • sanguineous:kan kırmızısı
  • sand:cesaret, kum, kum katmak, kum serpmek, kum tanesi, kum yapmak, kumla kaplamak, kumlamak, kumluk
  • salting:biriktirmek, salamura yapmak, tuzlamak, tuzlayarak saklamak
  • salmon:som balığı, somon, somon rengi
  • sandalwood:sandal ağacı
  • sample:çeşit, denemek, eşantiyon, göstermelik, model, mostra, numune, örnek, örnek olarak denemek, örneklemek, tatmak, tipik davranış, tipik özellik
  • saphead:ahmak, mankafa, siper girişi
  • sanctimoniousness:dindarlık taslama, yalancı sofuluk
  • salvation:günahlardan kurtulma, kurtarılma, kurtarma, kurtulma, kurtuluş, selamet
  • sang:çağırmak, çınlamak, ıslık gibi ses çıkarmak, okumak, ötmek, şakımak, şarkı söylemek, söylemek, uğuldamak, vınlamak, vızıldamak
  • saltant:sıçramaya benzeyen
  • sanded:kum katmak, kum serpmek, kum yapmak, kumla kaplamak, kumlamak
  • sanctum:kutsal yer, özel oda
  • sanies:cerahat, kokulu irin
  • sapid:çekici, güzel, hoş, lezzetli, sevimli, tatlı
  • sanction:izin, izin vermek, müeyyide, müsaade, onay, onaylamak, uygun görmek, yaptırım, yasaları çiğnemenin cezası
  • salve:avuntu, dindirmek, iyi gelmek, kurtarmak, merhem, rahatlatmak, teselli, yatıştırıcı, yatıştırmak
  • sanguinary:kana susamış, kanlı, küfürlü, zalim
  • saltern:tuz fabrikası, tuzla
  • sandlot:kumluk oyun alanı
  • sandals:sandalet
  • sapiently:ukalâca
  • saprophyte:çürükçül, saprofit
  • sanctioned:izin vermek, onaylamak, uygun görmek
  • samite:ipekli kalın kumaş
  • sanguinely:iyimser olarak, umutla
  • sandal:çarık, sandal, sandalet
  • salvage:değerlendirmek, enkaz, hurda, kurtarılan eşya, kurtarma, kurtarmak
  • sandstorm:kum fırtınası
  • sandflies:tatarcık
  • sar:karagöz balığı, sarıgöz balığı
  • sampling:örnek, örnekleme, seçme
  • sans:içermeyen, -siz
  • sarcophagous:etçil, etobur
  • salvo:alkış yağmuru, bahane, baştan savma, bombardıman, kaçamak, salvo, top atışı ile selâmlama, yaylım ateşi
  • sandbag:kum torbaları ile çevirmek, kum torbası, kum torbası ile vurma, siper torbası
  • sanforize:çekmez hale getirmek, sanforlamak
  • sarcoma:eklem dokusu uru, sarkom
  • sanguine:iyimser, kan rengi, kanlı, kanlı canlı, ümitli, umutlu
  • sapience:akıl, bilmişlik, ukalâlık, zekâ
  • sanctified:kutsal, kutsallaşmış, kutsanmış, yalancı sofu
  • sands:dakikalar, kum taneleri, zaman
  • sargo:karagöz balığı, sarıgöz balığı
  • samovar:semaver
  • sapient:akıllı, bilmiş, sözde akıllı, ukalâ, zeki
  • sanitarian:sağlık, sağlık uzmanı, sağlıkçı
  • sandy:kum gibi, kum rengi, kumlu, kumluk, sarımsı kızıl
  • saponaceous:sabun gibi, sabunlu
  • sandpaper:zımpara, zımpara kâğıdı, zımparalamak
  • sanatarium:sanatoryum, temiz havalı yer
  • sarcastic:alaylı, iğneleyici, iğneli
  • sassy:arsız, şımarık, sırnaşık, sulu, utanmaz
  • sanitation:sağlık önlemleri, sağlıklı hale getirme, sanitasyon, temizlik işleri
  • sanitary:hijenik, sağlık, sıhhi, temiz, umumi tuvalet
  • sapphire:camgöbeği, camgöbeği renkli, gökyakut, safir, safir mavisi
  • sandtrap:kum çukuru
  • sap:ağaçtan yalancı odun çıkarmak, ahmak, altını kazarak yıkmak, avanak, baltalamak, bitki özü, cop, cop ile yere sermek, duvar yıkma çukuru, hayat kaynağı, lâğım kanalı, özsu, temelini bozmak, usare
  • sanatory:sağlığa yararlı, sağlıklı, şifalı, yararlı
  • satanic:şeytanca, şeytani
  • sard:bir tür kuvars
  • sapling:delikanlı, fidan, genç
  • sardonically:acı bir şekilde, acı dolu, alayla
  • sandwich:arasına sıkıştırmak, sandviç, sandviç yapmak
  • sapless:cansız, güçsüz, kuru, özsuyu olmayan, özsüz, zevksiz
  • sanctification:kutsama, takdis
  • sardinia:sardunya
  • sappy:ahmak, budala, canlı, kuvvetli, özlü, yaş
  • satallite:peyk, uydu
  • sat:cumartesi
  • sateen:pamuklu atlas, saten taklidi pamuklu kumaş
  • sanitarium:sanatoryum, temiz havalı yer
  • sapped:ağaçtan yalancı odun çıkarmak, altını kazarak yıkmak, baltalamak, cop ile yere sermek, temelini bozmak
  • sarcasm:dokunaklı alay, dokundurma, gizli alay, iğneleme, istihza
  • sanctimony:dindarlık taslama, yalancı sofuluk
  • satiation:doyma, doyurma
  • satellites:peyk, uydu
  • sapper:istihkâm eri, kazmacı
  • satiating:doyurmak, gına getirmek, tatmin etmek
  • sanity:akıl sağlığı, aklı başında olma, aklıselimlik, mantıklı olma, ruh sağlığı
  • sardonic:acı, alaylı, hakaret dolu
  • satinet:saten taklidi kumaş, satinet
  • sanctions:izin, izin vermek, müeyyide, müsaade, onay, onaylamak, uygun görmek, yaptırım, yasaları çiğnemenin cezası
  • saree:hint kadın elbisesi, sari
  • satiate:doymuş, doyurmak, gına getirmek, tatmin etmek, tok
  • sating:doyurmak, gına getirmek
  • sanskrit:sanskrit dili
  • sarsen:büyük tek parça taş
  • sandbox:kum havuzu
  • satire:hiciv, taşlama, yergi
  • satellite:peyk, uydu
  • sarong:malaya peştemâli
  • satirize:hicvetmek, taşlamak, yermek
  • satisfactory:memnun edici, memnuniyet verici, tatmin edici, tatminkâr, yeterli
  • sapphic:şair safo ile ilgili, şair safo tarzında
  • sate:doyurmak, gına getirmek
  • satisfaction:düello yaparak şerefini koruma, hoşnutluk, kefaretin ödenmesi, memnun etme, memnuniyet, ödeme, tatmin
  • sandpit:kumluk oyun alanı
  • sartorial:terzi, terzilik, terzilik ile ilgili
  • satirizing:hicvetmek, taşlamak, yermek
  • sapping:ağaçtan yalancı odun çıkarmak, altını kazarak yıkmak, baltalamak, cop ile yere sermek, temelini bozmak
  • satisfied:hoşnut, memnun, tatmin olmuş
  • satisfactoriness:tatminkârlık, yeterlilik
  • satiny:pürüzsüz ve parlak, saten gibi
  • sane:akıllıca, akla yatkın, aklı başında, insaflı, makul
  • sardine:ateşbalığı, sardalya
  • satinette:saten taklidi kumaş, satinet
  • saturate:bombalamak, doyurmak, emdirmek, gına getirmek, ıslatmak, sırılsıklam etmek
  • satisfy:cevap vermek, doyurmak, gidermek, hoşnut etmek, ikna etmek, inandırmak, karşılamak, memnun etmek, ödemek, tatmin etmek, yerine getirmek
  • satrap:pers valisi, sömürge yöneticisi
  • sangfroid:kendine hakim olma, ölçülülük, soğukkanlılık
  • sauciness:saygısızlık, şımarıklık, sırnaşıklık, sululuk, yüzsüzlük
  • sari:hint kadın elbisesi, hintli elbisesi, sari
  • satiric:taşlamalı, yergili
  • saturday:cumartesi
  • saturated:canlı, doymuş, koyu
  • saturnalia:cümbüş, eğlence, sefahat alemi
  • saucepan:saplı küçük tencere, saplı tencere, tencere
  • sapidity:lezzet, tat
  • saucy:cıvık, modaya uygun, şık, şımarık, sırnaşık, sulu, yüzsüz
  • saturating:bombalamak, doyurmak, emdirmek, gına getirmek, ıslatmak, sırılsıklam etmek
  • saturnine:asık suratlı, kurşun ile ilgili, soğuk, suratsız
  • satyriasis:aşırı cinsel istek, sekse aşırı düşkünlük
  • satchel:omuz çantası, omuza asılan okul çantası
  • satyr:satir, şehvete düşkün adam, seks düşkünü erkek
  • sarcophagus:lahit
  • sausage:alman, sosis, sosis şeklinde, sucuk
  • saute:sote
  • saturn:kurşun, satürn, ziraat tanrısı, zühal
  • sauced:çeşni katmak, şımarıklık etmek, sos katmak, tepesine çıkmak, terbiyelemek
  • satiated:doymuş, tok
  • sauceboat:salçalık, sosiyer
  • sardinian:sardunyalı
  • savagely:vahşice
  • sauté:sote
  • satyric:satir ile ilgili
  • saucer:çay bardağı tabağı, fincan tabağı
  • saudi:suudi arabistanlı
  • saturation:canlılık, doyma, doyurma, koyuluk
  • saucers:çay bardağı tabağı, fincan tabağı
  • sardonyx:akik, kırmızı akik, sarı akik
  • savageness:barbarlık, gaddarlık, vahşet, vahşilik, yabanilik
  • sauce:arsızlık, çeşni katmak, işvelilik, komposto, lezzet, salça, şımarıklık, şımarıklık etmek, sos, sos katmak, sululuk, tat, tepesine çıkmak, terbiye, terbiyelemek
  • save:artırmak, bağışlamak, başka, biriktirmek, -den başka, dışında, engellemek, hariç, haricinde, idareli harcamak, kayda geçirmek, korumak, kurtarma, kurtarmak, kusuruna bakmamak, rakibin sayı yapmasını önleme, sayı yapmasını önlemek, sayıyı önleme, tasarruf etmek, tutmak
  • savoring:kokusunu almak, tadını almak, tadını çıkarmak, zevkine varmak
  • saves:artırmak, bağışlamak, biriktirmek, engellemek, idareli harcamak, kayda geçirmek, korumak, kurtarma, kurtarmak, kusuruna bakmamak, rakibin sayı yapmasını önleme, sayı yapmasını önlemek, sayıyı önleme, tasarruf etmek, tutmak
  • saturnalian:aşırı eğlenceli, eğlenceli, satürn bayramı ile ilgili
  • savagery:vahşet, vahşiler, vahşilik, yabanilik
  • sarky:alaylı, iğneleyici
  • savannah:büyük ova, geniş çayır, savan, savana
  • savage:barbar, canavar ruhlu, ısırmak, saldırıp ısırmak, vahşi, yaban, yabani, yırtıcı, zalim
  • savers:birikimci, kazandırıcı, kurtaran, kurtarıcı, para biriktiren kimse, tasarruf sahibi
  • savour:kokusunu almak, lezzet, tad, tadını almak, tadını çıkarmak, tat, zevk, zevkine varmak
  • savouriness:lezzet, tat
  • savanna:büyük ova, geniş çayır, savan, savana
  • saucily:şımarıkça, sulu, utanmazca
  • sash:kuşak, pencere çerçevesi, pencere kanadı
  • savant:bilgin, hakim
  • saved:kaydedilmiş
  • savior:kurtarıcı
  • savourless:lezzetsiz, tatsız, tatsız tuzsuz
  • sawhorse:bıçkı sehpası, testere tezgâhı
  • saviour:kurtarıcı
  • sauerkraut:lâhana turşusu
  • save!:artırmak, bağışlamak, başka, biriktirmek, -den başka, dışında, engellemek, hariç, haricinde, idareli harcamak, kayda geçirmek, korumak, kurtarma, kurtarmak, kusuruna bakmamak, rakibin sayı yapmasını önleme, sayı yapmasını önlemek, sayıyı önleme, tasarruf etmek, tutmak
  • saving:başka, birikim, -den başka, dışında, durumu idare eden, durumu kurtaran, haricinde, kazandırıcı, kazandırma, kısıtlayıcı, kurtaran, kurtarıcı, kurtarma, tasarruf, tutumlu
  • sass:şımarıklık, sos, sululuk
  • savory:geyik otu, iştah açıcı, kokulu, lezzetli, tadı güzel, yemek sonunda yenen tuzlu şey
  • sawbones:cerrah
  • saxe:gece mavisi
  • savouring:kokusunu almak, tadını almak, tadını çıkarmak, zevkine varmak
  • sauna:fin hamamı, sauna
  • saver:birikimci, kazandırıcı, kurtaran, kurtarıcı, para biriktiren kimse, tasarruf sahibi
  • savor:kokusunu almak, lezzet, tad, tadını almak, tadını çıkarmak, tat, zevk, zevkine varmak
  • satan:iblis, şeytan
  • savoy:kıvırcık lâhana
  • sawdust:bıçkı tozu, talaş, testere talaşı
  • saxon:anglosakson, sakson, sakson dili, saksonca ile ilgili
  • savvy:anlamak, anlayış, bilgi, bilmek, kafa, kavrayış
  • saunter:aylak aylak dolaşma, aylak aylak dolaşmak, boş boş gezmek, gezinme
  • savings:biriktirilmiş para
  • scald:haşlamak, haşlanarak yanan yara, iskandinav halk ozanı, kaynar su dökmek, kaynatmak, ozan, sıcak su ile yakmak, yanık
  • sated:doyurmak, gına getirmek
  • sawing:bıçkı
  • scab:grev kırıcı, it herif, kabuk, kabuk bağlamak, kabuklanmak, koyun uyuzu, uyuz, yara kabuğu
  • saxony:ince yün kumaş
  • sawwort:devedikeni
  • savors:kokusunu almak, lezzet, tad, tadını almak, tadını çıkarmak, tat, zevk, zevkine varmak
  • saury:uskumru turnası
  • scalded:haşlamak, kaynar su dökmek, kaynatmak, sıcak su ile yakmak
  • satiety:doymuşluk, doyum, tokluk
  • sawmill:kereste fabrikası
  • scabies:uyuz
  • saxophone:saksofon
  • saxifrage:taş kıran çiçeği
  • sawfish:testere balığı
  • scaled:pul pul olmuş, pullu
  • savorless:lezzetsiz, tatsız, tatsız tuzsuz
  • satin:atlas, dümdüz, parlatmak, perdahlamak, pürüzsüz ve parlak, pürüzsüzleştirmek, saten, satensi
  • sax:saksofon
  • scaffolding:iskele, iskele malzemesi, yapı iskelesi
  • :demek ki, yani
  • scallawag:ciğeri beş para etmez tip, kerata, yaramaz tip
  • sawtooth:testere dişi, testere dişi gibi, testere dişli
  • scalp:kafa derisi, kafa derisini yüzmek
  • saw:atasözü, bıçkı, bıçkı ile kesmek, testere, testere ile kesmek
  • satirist:hicivci, taşlamacı
  • scabbard:kılıç kını, kın
  • scalable:tırmanılabilir, tırmanılır
  • scaffoldage:iskele, iskele malzemesi, yapı iskelesi
  • scallion:yeşil soğan
  • say:bildirmek, demek, etmek, farzetmek, laf, okumak, son söz, söylemek, söz, tekrarlamak, varsaymak
  • scamper:acele ile gitmek, kaçma, koşmak, tüyme
  • sawn:bıçkı ile kesmek, testere ile kesmek
  • satisfying:cevap veren, doyurucu, tatmin edici, yeterli
  • scalawag:ciğeri beş para etmez tip, kerata, yaramaz
  • scaly:kabuklanmış, pul pul, pullu, pulsu
  • scalding:haşlamak, kaynar su dökmek, kaynatmak, sıcak su ile yakmak
  • scalloped:deniz kabuğu şeklinde süslemek, tarak kabuğu şeklinde yapmak, tarak kabuğunda fırınlamak
  • scalene:eşkenar olmayan
  • scamping:yarım yamalak yapmak, yüzüne gözüne bulaştırmak
  • saurian:kertenkele türünden, kertenkele türünden hayvan, timsah türünden hayvan
  • sawtoothed:testere dişli
  • scalper:oluklu kalem, soyucu, yüzücü
  • scandinavian:iskandinav, iskandinavya dili, iskandinavya ile ilgili, iskandinavyalı
  • scaling:artma, kefeli taşı ile düşürme, pullarını ayıklama, yükselme
  • scammony:mahmude otu, mahmude zamkı
  • scallop:deniz kabuğu şeklinde desen, deniz kabuğu şeklinde süslemek, tarak kabuğu, tarak kabuğu şeklinde yapmak, tarak kabuğunda fırınlamak
  • scandalmonger:dedikoducu, lafçı, lâfebesi
  • savoriness:lezzet, tat
  • b:fen fakültesi mezunu
  • scandalize:iftira etmek, karalamak, mahçup etmek, rezalet çıkarmak, utandırmak
  • scantiness:azlık, kısıtlılık, kıtlık, yetersizlik
  • scan:bakmak, ekranda görüntülemek, elektronik âletle tarama, görüntülemek, göz atmak, incelemek, taramak, vezin analizi yapmak, vezin ile okumak
  • scanned:bakmak, ekranda görüntülemek, görüntülemek, göz atmak, incelemek, taramak, vezin analizi yapmak, vezin ile okumak
  • scar:çizik, çizmek, dev kaya, geçmişin izi, iz, iz bırakmak, kayalık, kusur, sıyırmak, sıyrık, yalçın kaya, yara izi
  • scarce:az bulunur, kıt, nadir, seyrek, sınırlı, zor bulunur
  • savoury:geyik otu, iştah açıcı, kokulu, lezzetli, tadı güzel, yemek sonunda yenen tuzlu şey
  • scandalous:dedikoducu, iftiralı, kepaze, rezil
  • scabby:aşağılık, kabuk bağlamış, kabuklanmış, kel, uyuz
  • scape:anten, bitki sapı, duyarga, sap, sütun, uzantı
  • scant:kifayetsiz, kısıtlı, kıt, sınırlı, yetersiz
  • scared:korkmuş, ödü kopmuş, ürkmüş
  • scanner:skanner, tarama cihazı, tarayıcı
  • scarcely:ancak, hemen hemen, henüz, kıtı kıtına, neredeyse hiç, ucu ucuna
  • sawfly:testere sineği, yaprak arısı
  • scabrous:açık saçık, kabuk bağlamış, kabuklanmış, pul pul, pürüzlü, terbiyesiz
  • scansorial:tırmanıcı, tırmanmaya yarayan
  • scarious:ince, kuru
  • scarification:deriyi soyma, kazıma
  • scantness:azlık, kısıtlılık, kıtlık, yetersizlik
  • scapegoat:günah keçisi, şamar oğlanı
  • scarcity:az bulunurluk, azlık, kıtlık, nadirlik
  • sawyer:bıçkıcı, doğramacı
  • scales:terazi burcu, terazi takımyıldzı
  • scarped:dik, sarp
  • scanty:kısıtlı, kıt, sınırlı, yetersiz
  • scarlatina:kızıl, kızıl hastalığı
  • scaremonger:korku yaratan kimse, panik yaratan kimse
  • scapula:kürek kemiği, skapula
  • scaring:çizmek, iz bırakmak, sıyırmak
  • saying:atasözü, özdeyiş, özlü söz, söyleme, söz
  • scalpel:cerrah bıçağı, skalpel
  • scat:hemen uzaklaşmak, uzamak, yaylanmak
  • scarlet:al, iffetsiz, kıpkırmızı, kırmızı, namussuz
  • scapular:kısa pelerin, kürek kemiği, omuz, omuz örtüsü, omuz sargısı
  • scarp:dikine kesmek, uçurum, yar
  • scare:ani korku, korkmak, korku, korkutmak, ödü patlama, ödünü koparmak, ürkme, ürkmek, ürkütmek
  • scavenger:çöpçü, çöpleri karıştıran kimse, leş yiyen hayvan
  • scabbed:kabuk bağlamış, kabuklanmış
  • scattered:aralıklı, dağılmış, dağınık, perişan, seyrek
  • scamp:afacan, haylaz, yaramaz, yarım yamalak yapmak, yüzüne gözüne bulaştırmak
  • scatterbrained:alık, sersem
  • scarecrow:bostan korkuluğu, hırpani kılıklı tıp, korkuluk, üstü başı dökülen kimse
  • scarring:çizmek, iz bırakmak, sıyırmak
  • scenary:dekor, manzara, sahne dekoru
  • scarified:acımasızca eleştirmek, canını yakmak, derisini soymak, deriyi kazımak, incitmek, toprağı sürmek
  • scenarios:senaryo
  • scanning:görüntüleme, tarama
  • scabious:kaşıntılı, uyuz, uyuzlu, uyuzotu
  • scene:dekor, faaliyet alanı, manzara, mizansen, olay, olay yeri, rezalet, sahne, sahne dekoru
  • scarf:atkı, başörtüsü, boyunbağı, ek yeri, eşarp, fular, geçirmek, geçme ile tutturmak, geçme yeri, kaşkol, şal
  • scatter:boşa harcamak, dağılmak, dağıtmak, perişan etmek, saçılmak, saçıp savurmak, saçmak, savurmak, serpmek, yayılmak
  • scat!:pist!, uza!, yaylan!, yok ol!
  • scenic:doğa filmi, manzara, manzaralı, sahne, sahne ile ilgili
  • scapegrace:beş para etmez kimse, hayırsız, yaramaz
  • scaffold:darağacı, iskele, iskele kurmak, yapı iskelesi, yapı iskelesi kurmak
  • scarfskin:epidermis, üst deri
  • sceptic:kuşkucu, kuşkucu kimse, septik kimse, şüpheci
  • scatological:bok edebiyatı yapan, gübreleri araştıran
  • scavenge:çöp temizlemek, çöple beslenmek, leş yemek, sokağı süpürmek, temizlemek
  • scent:esans, güzel koku, iz kokusu, iz sürmek, koku, koku yaymak, kokusunu alma, kokusunu almak, seziş, sezmek
  • scarab:bokböceği, eski mısırda kutsal böcek
  • scalage:çekme payı
  • scarves:atkı, başörtüsü, boyunbağı, ek yeri, eşarp, fular, geçme yeri, kaşkol, şal
  • scepticism:kuşkuculuk, septisizm, şüphecilik
  • scattering:saçılma, saçma, savurma
  • sceptered:asalı, kraliyete ait, saltanata özgü
  • scented:esanslı, kokulu
  • scarceness:kıtlık, nadirlik, zor bulunurluk
  • scentless:kokusuz
  • scalar:basamaklı, sayılarla ifade edilebilen, sayısal
  • scattergun:kısa namlulu av tüfeği
  • scheming:dolap çeviren
  • sceptical:inançsız, kuşkucu, septik, şüpheci, şüpheli
  • scepter:asa, kraliyet asası
  • schlep:çekmek, sürüklemek
  • scepsis:kuşkuculuk, şüphecilik
  • scarifier:kazıma aleti, kazıyıcı
  • scatty:alık, çılgın, kaçık, sersem
  • schist!:kayaç, şist
  • scandal:dedikodu, iftira, karalama, rezalet, rezil, skandal, yüz karası
  • schema:şema, taslak
  • schedule:çalışma saatlerini yazmak, ek, ilave, ilave etmek, liste, program, programlamak, şift, şifte yazmak, tarife, tarifeye yazmak, zamanlamak
  • schlepp:çekmek, sürüklemek
  • sceptre:asa, kraliyet asası
  • scaur:dev kaya, kayalık
  • scandinavia:iskandinavya
  • scary:korkak, korkunç, korkutucu, ürkek, ürkütücü
  • schmaltz:aşırı duygusallık
  • schlepper:ahmak, enayi
  • scholarly:bilgece, bilgili, bilimsel
  • schedules:çalışma saatlerini yazmak, ek, ilave, ilave etmek, liste, program, programlamak, şift, şifte yazmak, tarife, tarifeye yazmak, zamanlamak
  • scenario:senaryo
  • schemes:dolap çevirmek, düzen, düzenlemek, entrika, entrika çevirmek, komplo, komplo kurmak, plan, tasarı, tasarlamak, tertip, uyum
  • scathe:felâket, hasar, incitmek, yakmak, zarar, zarar vermek, ziyan
  • scaphoid:sandal biçiminde, sandalsı, skafoid
  • schnorkel:hava borusu, şnorkel, şnorkel ile yüzmek
  • scholar:alim, bilge, bilgin, bilim adamı, burslu öğrenci, edip, eğitimini almış kimse, mektepli, öğrenci, okumuş kimse
  • schism:bölünme, parçalanma
  • schismatical:ayrılıkçı, bölücü
  • scheme:dolap çevirmek, düzen, düzenlemek, entrika, entrika çevirmek, komplo, komplo kurmak, plan, tasarı, tasarlamak, tertip, uyum
  • scaramouch:kendini öven tip, övünen kimse, övüngen kimse
  • scatheless:hasarsız, sağlam, zarar görmemiş
  • scholars:alim, bilge, bilgin, bilim adamı, burslu öğrenci, edip, eğitimini almış kimse, mektepli, öğrenci, okumuş kimse
  • schooldays:okul günleri
  • scholarship:bilginlik, bilim, burs, öğrenim
  • schmaltzy:aşırı duygusal
  • schizo:bölünme, şizo-
  • scarfpin:kravat iğnesi
  • scathing:acı, dokunaklı, iğneli, kırıcı
  • schizoid:şizoid, şızoid
  • schooling:eğitim, öğretim, terbiye
  • school:alıştırmak, balık sürüsü, ders vermek, eğitmek, ekol, mektep, öğretmek, okul, okul binası, okula göndermek, tarz, terbiye etmek, yetiştirmek
  • scholastic:bilimsel yöntemlerle çalışan kimse, eğitimle ilgili, okul ile ilgili, ortaçağ alimi, skolastik, ukalâca
  • schoolboy:erkek öğrenci, öğrenci
  • schoolroom:derslik, sınıf
  • scarify:acımasızca eleştirmek, canını yakmak, derisini soymak, deriyi kazımak, incitmek, toprağı sürmek
  • schooled:alıştırmak, ders vermek, eğitmek, öğretmek, okula göndermek, terbiye etmek, yetiştirmek
  • scenarist:senarist, senaryo yazarı
  • schoolman:ortaçağda üniversite eğitmeni, skolastik görüşlü kimse
  • schlemiel:enayi
  • schoolfellow:okul arkadaşı, okuldan arkadaş
  • schoolhouse:okul binası
  • schoolteaching:öğretim
  • scarred:yara izli, yaralı
  • schoolgirlish:kız öğrenci gibi
  • scenery:dekor, manzara, sahne dekoru
  • schoolmate:okul arkadaşı, okuldan arkadaş
  • scinece:beceri, bilim, fen, ilim, teknik
  • schoolgirl:kız öğrenci, öğrenci
  • schnitzel:dana kotlet, şnitzel
  • schoolwork:ödev
  • scatterbrain:sersem
  • schoolmistress:bayan öğretmen, öğretmen
  • :demek ki, yani
  • schemer:dolap çeviren kimse, entrikacı, komplocu, plancı
  • sciolist:şarlatan, yarım yamalak bilen kimse
  • schoolmaster:erkek öğretmen, öğretmen, sert hoca
  • schools:alıştırmak, balık sürüsü, ders vermek, eğitmek, ekol, mektep, öğretmek, okul, okul binası, okula göndermek, tarz, terbiye etmek, yetiştirmek
  • scientist:bilgin, bilim adamı
  • scheduled:belirlenmiş, tarifeli, tarifeye göre
  • schottische:iskoç dansı, polkaya benzer bir iskoç dansı
  • scilicet:demek ki, yani
  • schismatic:ayrılıkçı, bölücü
  • science:beceri, bilim, fen, ilim, teknik
  • scoffer:alaycı
  • schoolteacher:öğretmen
  • scientists:bilgin, bilim adamı
  • schematic:şematik, taslak şeklinde
  • scintillation:ışıldama, kıvılcım saçma, nükteli konuşma, parıldama
  • scintillant:ışıldayan, kıvılcımlı, parıldayan
  • schizophrenic:şizofreni ile ilgili, şizofrenik
  • scientific:bilimsel, ilmi, kesin, sistematik
  • sconce:aplik, baş, ceza, cezalandırmak, duvarda şamdan desteği, kafa, kelle, saksı, toprak siper
  • schoolyard:okul bahçesi
  • scimiter:eğri kılıç, pala
  • schist:kayaç, şist
  • scion:ağaç piçi, aşılık filiz, çelik, evlât
  • scintillate:ışıldamak, kıvılcım saçmak, parıldamak
  • schoolmaam:bayan öğretmen, öğretmen, sert hoca
  • sciolism:şarlatanlık, yarım yamalak bilgi, yüzeysel bilgi
  • scoreboard:sayı tahtası
  • scienter:bile bile, bilerek
  • scissors:makas
  • schizophrenia:şizofreni
  • scirrhus:kanserli sert ur
  • sclerosis:doku sertleşmesi, skleroz
  • schoolma’am:bayan öğretmen, öğretmen, sert hoca
  • scission:ayrılma, ihtilaf, kesme, yarma
  • scorned:aşağılamak, hor görmek, kuçük görmek, küçümsemek
  • sclera:gözakı, sklera
  • sciatic:kalça ile ilgili, siyatik siniriyle ilgili
  • scintilla:zerre
  • sclerotic:dokusu sertleşmiş, gözakı, sertleşmiş, sklera
  • scolding:azar, azarlama, fırça, paylama
  • schoolmarm:bayan öğretmen, öğretmen, sert hoca
  • scoff:alay, alay etmek, dalga geçmek, dudak bükme, dudak bükmek, küçümseme, maskara etmek, oburca yemek, yemek
  • scornful:ağır, aşağılayıcı, hakaretli, küçümseyen
  • scissure:yarık
  • sclerous:katı, sert, sertleşmiş
  • scintillating:ışıldamak, kıvılcım saçmak, parıldamak
  • scolded:azarlamak, çıkışmak, haşlamak, paylamak, terslemek
  • scollop:deniz kabuğu, tarak, tarak kabuğu
  • schooner:bira bardağı, büyük bardak, iki direkli yelkenli, uskuna
  • scoot:acele ile kaçmak, kaçmak, tabanları yağlamak
  • scold:azarlamak, cadaloz, cadı kadın, çıkışmak, haşlamak, huysuz kadın, paylamak, terslemek
  • scorpio:akrep burcu, akrep takımyıldızı
  • scorched:alazlanmış, yakılmış
  • scoop:atlatma, büyük kazanç, çukur, diğer gazeteleri atlatmak, haberi ilk verme, hamle, kepçe, kepçe ile boşaltmak, kürek, para kesmek, top, vurgun, vuruş
  • scotsman:iskoçyalı
  • scone:çörek, saç pidesi
  • sciences:beceri, bilim, fen, ilim, teknik
  • scooting:acele ile kaçmak, kaçmak, tabanları yağlamak
  • scooping:diğer gazeteleri atlatmak, kepçe ile boşaltmak, para kesmek
  • scorpion:akrep burcu, akrep takımyıldızı
  • scorer:golcü, sayı hakemi, skorcu
  • scorch:ağır eleştirmek, ağır konuşmak, alazlamak, hızlı gitmek, kavurmak, kurutmak, uçmak, yakmak, yanmak
  • scoundrel:alçak, alçak herif, dürzü, hain, puşt, rezil
  • scooter:buz kayağı, mobilet, moped, skuter, tekerlekli kızak
  • scores:çok sayı
  • scimitar:eğri kılıç, pala
  • scope:alan, amaç, faaliyet alanı, kapsam, niyet, olanak, ufuk
  • scoria:cüruf
  • scotching:bozmak, engel olmak, hafifçe yaralamak, incitmek, takoz koymak, yaralamak
  • scraper:demir kapı çamurluğu, kazıyıcı, raspa, sistre
  • scored:ağır eleştirmek, azarlamak, çentiklemek, çizgi çekmek, çizmek, değerlendirmek, gol atmak, hesabını tutmak, işaretlemek, notaya geçirmek, partisyon yazmak, şanslı olmak, sayı yapmak, skor kaydetmek
  • scorcher:acı söz, ağır eleştiri, aşırı sıcak gün, hızlı giden sürücü, yakıcı şey
  • scot:para cezası, vergi
  • scions:ağaç piçi, aşılık filiz, çelik, evlât
  • score:ağır eleştirmek, azarlamak, başlangıç çizgisi, çentik, çentiklemek, çizgi, çizgi çekmek, çizik, çizmek, değerlendirmek, durum, gol atmak, hesabını tutmak, hesap, işaretlemek, notaya geçirme, notaya geçirmek, partisyon, partisyon yazmak, puan, şanslı olmak, sayı, sayı yapmak, skor, skor kaydetmek, yirmi
  • scourging:başına belâ olmak, cezalandırmak, kamçılamak, kırbaçlamak, zarar vermek
  • scorching:ağır, çok sıcak, kavurucu, kırıcı, yakıcı
  • scrapheap:döküntü yığını, hurda yığını
  • scotticism:iskoç deyimi, iskoçya’ya özgü telaffuz
  • scotch:bozmak, engel olmak, hafif yara, hafifçe yaralamak, incitmek, kesik, takoz, takoz koymak, viski, yara, yaralamak
  • scotched:bozmak, engel olmak, hafifçe yaralamak, incitmek, takoz koymak, yaralamak
  • scissor:makasla kesmek
  • scour:acele etmek, bol suyla yıkamak, fırçalamak, köşe bucak aramak, koşmak, koşuşturmak, ovarak temizlemek, ovmak
  • scraping:kazıma
  • scowl:kaş çatma, kaş çatmak, sert bakış, sert sert bakmak, sinirli bakmak
  • :ağır eleştirmek, azarlamak, başlangıç çizgisi, çentik, çentiklemek, çizgi, çizgi çekmek, çizik, çizmek, değerlendirmek, durum, gol atmak, hesabını tutmak, hesap, işaretlemek, notaya geçirme, notaya geçirmek, partisyon, partisyon yazmak, puan, şanslı olmak, sayı, sayı yapmak, skor, skor kaydetmek, yirmi
  • scoutmaster:izci başkanı, oymak beyi
  • scots:iskoç, iskoç lehçesi, iskoçya
  • scotswoman:iskoçyalı
  • scoffing:alay etmek, dalga geçmek, dudak bükmek, maskara etmek, oburca yemek
  • scout:hademe, izci, keşfe çıkmak, keşfetmek, keşif eri, keşif gemisi, keşif yapmak, öncü birlik, reddetmek, tepmek, yetenek avcısı, yetenekleri keşfeden kimse
  • scrappy:artıklardan oluşan, bölük pörçük, derme çatma, kavgacı
  • scrabble:acele ile yazmak, çızıktırmak, karalamak, tırmalamak
  • scramming:çekip gitmek, sıvışmak
  • scoundrelly:alçak, hain, puşt
  • scram:çekip gitmek, sıvışmak
  • scorbutic:iskorbüt hastalığı, iskorbüt hastalığı ile ilgili
  • scouting:keşfe çıkma
  • scratchy:cızırtılı, derme çatma, eğri büğrü, gelişigüzel, gıcırdayan, kargacık burgacık, kaşınan, kaşındıran, üstünkörü
  • scrag:asarak öldürmek, boğarak öldürmek, boğazını sıkmak, boyun, çok zayıf kimse, kemik torbası, sıska kimse
  • scorning:aşağılamak, hor görmek, kuçük görmek, küçümsemek
  • scouring:arama
  • scrapings:kazıntılar
  • scoreless:berabere
  • scram!:çek git!, defol!
  • scrawl:acele ile yazmak, çiziktirmek, karalama, karalayıvermek, kargacık burgacık yazı, kargacık burgacık yazmak
  • scoured:acele etmek, bol suyla yıkamak, fırçalamak, köşe bucak aramak, koşmak, koşuşturmak, ovarak temizlemek, ovmak
  • scraggy:bir deri bir kemik, cılız, dik uçlu, iskelet gibi, sıska
  • scow:mavna, salapurya
  • scratch:acele ile toplanmış, acele ile yazmak, avanssız, başlangıç çizgisi, çekilmek, çıkarmak, çizgi, çizik, çızıktırma, cızırdamak, çizmek, derme çatma, gelişigüzel, gıcırtı, karalamak, kaşıma sesi, kaşımak, kaşınmak, kazımak, rasgele, sıyrık, tırmalamak, tırnaklamak
  • scorn:aşağılamak, hor görme, hor görmek, kuçük görmek, küçümseme, küçümsemek, küçümsenen şey
  • screenplay:senaryo
  • scrap:bozuntu, çatışmak, çürüğe çıkarmak, döküntü, dövüş, dövüşmek, hurda, hurda olarak kullanmak, hurdaya ayırmak, ıskartaya ayırmak, ıskartaya çıkarmak, kavga, kavga etmek, kırıntı, kırpıntı, kupür, paçavra, parça, parçalamak, ufalamak
  • scrambling:çabalamak, çırpmak, güçlükle ilerlemek, karıştırmak, mücâdele vermek, sürünerek ilerlemek, yağda pişirmek
  • scowling:çatık kaşlı, sert bakan
  • scourings:arama
  • scratched:acele ile yazmak, çekilmek, çıkarmak, cızırdamak, çizmek, karalamak, kaşımak, kaşınmak, kazımak, tırmalamak, tırnaklamak
  • scotchman:iskoçyalı
  • scrambled:çabalamak, çırpmak, güçlükle ilerlemek, karıştırmak, mücâdele vermek, sürünerek ilerlemek, yağda pişirmek
  • screwdriver:tornavida
  • scrapping:çatışmak, çürüğe çıkarmak, dövüşmek, hurda olarak kullanmak, hurdaya ayırmak, ıskartaya ayırmak, ıskartaya çıkarmak, kavga etmek, parçalamak, ufalamak
  • scramble:acele havalanma, çabalama, çabalamak, çırpmak, güçlükle ilerleme, güçlükle ilerlemek, karıştırmak, motokros yarışı, mücâdele, mücâdele vermek, sürünerek ilerlemek, tırmanış, yağda pişirmek
  • scrawny:cılız, sıska
  • scotfree:kazasız belâsız, masrafsız, sağ salim
  • screaming:bağıran, çığlık atan, cırtlak, çok komik, göz alıcı, gülmekten öldüren
  • scran:yemek, yiyecek
  • screwing:burmak, çevirmek, dönmek, geçirmek, ilişkiye girmek, sikişmek, sikmek, vidalamak
  • scrapbook:kupürler albümü
  • scraps:artık, hırdavat, kırıntı, paçavra
  • scrapper:kavgacı tip
  • scottish:iskoçyalı
  • scrip:dilenci torbası, geçici senet, isim listesi, kese, pusula
  • screw:baskı, burmak, çevirmek, cimri, cinsel ilişki, dönmek, gardiyan, geçirmek, gemi pervanesi, ilişkiye girmek, pinti, sikişmek, sikmek, tütün paketi, uskur, vida, vidalamak, vidanın bir tur dönüşü, yaşlı ve zayıf at, zorlama
  • scribbler:ditme makinesi, kargacık burgacık yazan kimse, kötü yazar, yazar bozuntusu, yazısı çirkin kimse
  • scratching:kazıma
  • scourge:başına belâ olmak, belâ, cezalandırmak, dert, felâket, kamçı, kamçılamak, kırbaç, kırbaçlamak, zarar vermek
  • scrawled:acele ile yazmak, çiziktirmek, karalayıvermek, kargacık burgacık yazmak
  • screech:acı acı bağırmak, acı feryat, çığlık atmak, cırlamak, gıcırdatmak, keskin çığlık, tiz sesle bağırmak
  • scriptures:kutsal kitap
  • screwball:acayip tip, garip adam, havaya kavis yapan top, tuhaf tip
  • scrape:çıkmaz, çizik, gıcırdatarak çekmek, gıcırdatmak, gıcırtı yapmak, kazıma, kazıma sesi, kazımak, kazıyarak temizlemek, sıkıntı, sıyırmak, sıyrık, sürtme, sürtme sesi, sürtünmek, zor durum
  • scrim:ince bez, ince keten
  • screamer:bağıran kimse, çığlık atan kimse, çok komik durum, manşet, matrak olay
  • scream:bağırma, bağırmak, çığlık, çığlık atmak, çok komik şey, feryat, feryat etmek, haykırış, haykırmak, komik tip, uğuldamak
  • scraggly:bir deri bir kemik, cılız, dik uçlu, iskelet gibi, sıska
  • screeching:cırlak, cırtlak
  • scriptwriter:senarist, senaryo yazarı
  • scribbled:ditmek, eğri büğrü yazmak, kabartmak, karalamak, kargacık burgacık yazmak
  • scrimpy:az, cimri, eksik, kıt, yetersiz
  • scree:dağ yamacında yassı çakıl, kayşat
  • scratchpad:karalama defteri, not defteri
  • screen:beyaz perde, bölme, ekran, ekranda göstermek, elek, eleme yapmak, elemek, filme almak, gizlemek, kalbur, kalburdan geçirmek, kamufle etmek, korumak, örtmek, oynatmak, pano, paravan, perde, perde ile ayırmak, saklamak, siper
  • screening:ayırma, bölme, tarama
  • scrimshank:kaytarmak, yan çizmek
  • scrofulous:sıraca hastası
  • scrubbed:ertelemek, fırça ile ovmak, fırçalamak, iptal etmek, ovalamak, ovmak, yıkamak
  • screed:bıktıran eleştiri, bitmek bilmeyen konuşma, uzun ve sıkıcı mektup
  • screened:elenmiş, ızgaralı, kalburdan geçirilmiş, korunmuş
  • screwed:berbat, çakırkeyif, eğri büğrü, sarhoş, vidalanmış, yivli
  • scribbling:ditmek, eğri büğrü yazmak, kabartmak, karalamak, kargacık burgacık yazmak
  • scrofula:sıraca hastalığı
  • scrubs:bodur, bodur hayvan, çalılık, cüce, ertelemek, fırça, fırça bıyık, fırça ile ovmak, fırçalama, fırçalamak, fundalık, ikinci takım, iptal etmek, maki ormanı, ovalama, ovalamak, ovma, ovmak, takıma alınmayan oyuncu, yıkamak
  • scroll:helezoni kıvrım, kemanın kıvrık ucu, liste, parşömen tomarı, süslü yazı, tomar
  • screenland:film endüstrisi, filmcilik
  • screwy:çatlak, garip, kaçık, şüpheli, tuhaf
  • scribble:çiziktirme, ditmek, eğri büğrü yazmak, kabartmak, karalama, karalamak, kargacık burgacık yazı, kargacık burgacık yazmak
  • scruffier:dağınık, dökük saçık, pis
  • scrounge:aşırmak, çalmak, otlakçılık etmek, yürütmek
  • scrimmage:çarpışma, çatışma, göğüs göğüse kavga, hücum, itişip kakışma, saldırı
  • scruffy:dağınık, dökük saçık, pis
  • scrotum:erbezleri torbası, skrotum, testis torbası
  • scriber:çizici
  • scribe:çizici, çizici ile işaretlemek, fakih, gazeteci, kâtip, yazar, yazıcı, yazman
  • scrimp:az, az vermek, cimri, cimrilik etmek, eksik, kısmak, yetersiz
  • scrimshaw:süs, süslemek
  • scrum:çarpışma, hamle, itip kakma, itişip kakışma, saldırı
  • scrummage:çarpışma, hamle, itip kakma, itişip kakışma, saldırı
  • scrubbing:ertelemek, fırça ile ovmak, fırçalamak, iptal etmek, ovalamak, ovmak, yıkamak
  • scriptural:kutsal kitaba ait, yazı, yazı ile ilgili
  • scrimping:az vermek, cimrilik etmek, kısmak
  • scrollwork:şerit testere ile yapılmış süs
  • script:alfabe, diyalog, el yazısı, senaryo, senet, sınav kâğıdı
  • scrupulous:adil, dikkatli, evhamlı, özenli, titiz, vicdanlı
  • scrunch:çatırdamak, çatırdatmak, çatırtı, çıtırdamak, çıtırdatma, çıtırtı, ezme, ezmek, hışırdatmak, kıtır kıtır yeme
  • scuba:oksijen tüpü, skuba
  • scrutiny:dikkatli inceleme, ince eleyip sık dokuma, oyların yeniden sayımı
  • scrivener:arzuhalci, yazıcı
  • scripture:din dersi, yazı, yazıt
  • scrub:bodur, bodur hayvan, çalılık, cüce, ertelemek, fırça, fırça bıyık, fırça ile ovmak, fırçalama, fırçalamak, fundalık, ikinci takım, iptal etmek, maki ormanı, ovalama, ovalamak, ovma, ovmak, takıma alınmayan oyuncu, yıkamak
  • scrutinize:dikkatle incelemek, ince eleyip sık dokumak, iyice incelemek
  • scrunched:çatırdamak, çatırdatmak, çıtırdamak, ezmek, hışırdatmak
  • scuffed:ayaklarını sürümek, ayaklarını sürüyerek yürümek, sürüyerek aşındırmak
  • sculpted:heykelini yapmak, heykeltraşlık yapmak, oymak, yontmak
  • scrooge:cimri, hasis
  • scrounger:beleşçi, hırsız, otlakçı
  • scuffle:ayaklarını sürümek, boğuşma, boğuşmak, itiş kakış, itişip kakışmak, kavga, saç saça başbaşa kavga etmek
  • scrubby:bodur, çalılık, cüce, fırça gibi, önemsiz, tıraşı gelmiş, ufak
  • scrutinized:dikkatle incelemek, ince eleyip sık dokumak, iyice incelemek
  • scruff:ense
  • scut:küçük kuyruk, kuyruk
  • scuppered:baltalamak, baskınla öldürmek, bozmak, delerek batırmak, katletmek, taş koymak
  • scruple:eczacı tartı birimi, endişe, tereddüd etmek, vicdan, vicdanı elvermeme, vicdanı elvermemek
  • sculptor:heykeltraş, oymacı
  • scrumpy:elma şırası
  • scudding:hızla hareket etmek, pupa yelken gitmek, rüzgârla sürüklenmek, sürüklenmek
  • scuffing:ayaklarını sürümek, ayaklarını sürüyerek yürümek, sürüyerek aşındırmak
  • scuttle:ambar kapağı, delik açarak batırmak, deniz musluğunu açıp batırmak, kaçma, kaçmak, kömür kovası, lomboz, sepet, sıvışma, tüymek
  • sculptural:heykel, heykel gibi
  • scrupulousness:titizlik, vicdanlılık
  • scud:hızla hareket etmek, kısa süren şiddetli rüzgâr, pupa yelken gitmek, pupa yelken seyir, rüzgârla sürüklenen bulutlar, rüzgârla sürüklenme, rüzgârla sürüklenmek, sürüklenme, sürüklenmek
  • scrumptious:harika, mükemmel, nefis
  • scull:boyna etmek, boyna küreği, boyna kürekli bot, kürek, kürek çekmek
  • scuttlebutt:dedikodu, mancana, söylenti
  • scullion:bulaşıkçı
  • scrutinise:dikkatle incelemek, ince eleyip sık dokumak, iyice incelemek
  • sculpturing:heykelini yapmak, heykeltraşlık yapmak, oymak, yontmak
  • sculler:boyna kürekli bot, boynacı
  • scrunching:çatırdamak, çatırdatmak, çıtırdamak, ezmek, hışırdatmak
  • scullery:bulaşıkhane
  • scythe:biçmek, tırpan, tırpanla biçmek, tırpanlamak
  • sculptress:heykeltraş
  • sculpture:heykel, heykelcik, heykelini yapmak, heykeltraşlık, heykeltraşlık yapmak, oyma, oyma işi, oymak, yontmak
  • scum:köpüğünü almak, köpük, köpük bağlamak, pis köpük tabakası, pislik
  • sculp:heykel, heykelini yapmak, heykeltraşlık, heykeltraşlık yapmak, oymak, yontmak
  • scruples:eczacı tartı birimi, endişe, tereddüd etmek, vicdan, vicdanı elvermeme, vicdanı elvermemek
  • sculptures:heykel, heykelcik, heykelini yapmak, heykeltraşlık, heykeltraşlık yapmak, oyma, oyma işi, oymak, yontmak
  • sea:dalga, deniz, denizle ilgili, derya
  • scurry:acele etme, acele etmek, hızla kaçma, hızla kaçmak, kısa at yarışı, koşmak, koşturma
  • sculptured:heykelini yapmak, heykeltraşlık yapmak, oymak, yontmak
  • scupper:baltalamak, baskınla öldürmek, bozmak, delerek batırmak, frengi deliği, katletmek, su alan delik, taş koymak
  • sculpt:heykel, heykelini yapmak, heykeltraşlık, heykeltraşlık yapmak, oymak, yontmak
  • scrutinising:dikkatle incelemek, ince eleyip sık dokumak, iyice incelemek
  • scumble:çizgilere yumuşaklık katmak, donuk renk, donuklaştırma, donuklaştırmak
  • seacoast:kıyı, sahil
  • scutch:atmak, ditme makinesi, ditmek, döverek temizlemek, dövmek, pamuk atma makinesi
  • seagoing:açık deniz, açık denize uygun
  • scurvy:aşağılık, iskorbüt hastalığı, pislik
  • scunner:beğenilmeyen şey, beğenmeme, hoş karşılamama
  • seagod:deniz tanrısı
  • seagull:martı
  • scurf:kabuk, kepek, konak
  • sealery:dalyan, fok avcılığı, fok tarlası
  • seafarer:gemi yolcusu, gemici
  • scurrilities:ağzı bozukluk, küfür, küfürbazlık
  • scurrility:ağzı bozukluk, küfür, küfürbazlık
  • seamanship:denizcilik, gemicilik
  • sealed:belirlenmiş, gizli, kapalı, mühürlü
  • search:arama, aramak, araştırma, araştırmak, gedik açmak, incelemek, sondalamak, üstünü aramak, yoklamak
  • scything:biçmek, tırpanla biçmek, tırpanlamak
  • searchlight:ışıldak, projektör
  • scrutinizing:dikkatle incelemek, ince eleyip sık dokumak, iyice incelemek
  • seal:ağzı sıkı olma, ayıbalığı, ayıbalığı avlamak, belirlemek, damga, damgalamak, fok, fok avlamak, kapamak, kapatmak, kaşe, kurşun mühür, mühür, mühürlemek, mühürlü mum, sır tutma
  • scurrilous:ağzı bozuk, küfürbaz, küfürlü
  • seafood:deniz mahsulleri, deniz ürünleri, su ürünleri
  • seamy:çirkin, dikişli, façalı, façası bozuk, kötü
  • sealskin:ayıbalığı derisi, fok derisi
  • seam:armuz, bağlantı yeri, dikiş, dikiş gibi iz bırakmak, dikiş yeri, dikmek, faça yapmak, façasını bozmak, kırışık, kırışıklık, maden damarı, ters ilmikle örmek, tırmıklamak, yara izi, yatak
  • scurrying:acele etmek, hızla kaçmak, koşmak
  • sealant:dolgu macunu
  • seamark:gemicilere yol gösteren işaret
  • seared:katılaşmış, kurumuş, kurutulmuş
  • scutcheon:arma, armalı kalkan, isim plâkası, pul, sert kabuk
  • seamier:çirkin, dikişli, façalı, façası bozuk, kötü
  • seapiece:deniz resmi, deniz tablosu
  • seashell:deniz kabuğu
  • seamstress:kadın terzi, terzi
  • scuff:ayaklarını sürümek, ayaklarını sürüyerek yürümek, sürüyerek aşındırmak
  • scutellated:sert kabuklu, sert pullu
  • seaplane:deniz uçağı, su uçağı
  • seamiest:çirkin, dikişli, façalı, façası bozuk, kötü
  • seashore:deniz kenarı, deniz kıyısı, sahil
  • sear:alazlamak, dağlamak, emniyet tetiği, katılaştırmak, kavurmak, koterize etmek, kurumak, kurumuş, kurutmak, sararmış, yakmak
  • seasick:deniz tutmuş
  • scuffling:ayaklarını sürümek, boğuşmak, itişip kakışmak, saç saça başbaşa kavga etmek
  • scuttling:delik açarak batırmak, deniz musluğunu açıp batırmak, kaçmak, tüymek
  • seaport:iskele, liman
  • seasickness:deniz tutması
  • seascape:deniz manzarası, deniz resmi
  • seasonal:mevsime özgü, mevsime uygun, mevsimlik, sezonluk
  • scummy:ayaktakımından, iğrenç, köpüklü kir bağlamış, pis
  • season:alışmak, alıştırmak, baharatını katmak, çeşni katmak, kurumak, kurutmak, mevsim, olgunlaşmak, olgunlaştırmak, sezon, tatlandırmak, terbiyelemek, vakit, yumuşatmak, zaman
  • seaworthy:denize açılmaya uygun, denize dayanıklı
  • seater:kişilik
  • seasonable:mevsime uygun, tam zamanında olan, uygun, zamanlaması iyi
  • seaboard:deniz kenarı, kıyı şeridi, kıyıya yakın, sahil
  • scuppering:baltalamak, baskınla öldürmek, bozmak, delerek batırmak, katletmek, taş koymak
  • seasoning:baharat, çeşni, sos, terbiye
  • secessionist:ayrılıkçı, ayrılma yanlısı
  • seasoned:baharatlı, çeşnili, görmüş geçirmiş, kurutulmuş, olgun, savaş görmüş, terbiyeli
  • seaweed:deniz yosunu, suyosunu, yosun
  • seafront:kıyı kesimi, şehrin denize bakan kısmı
  • searing:alazlamak, dağlamak, katılaştırmak, kavurmak, koterize etmek, kurumak, kurutmak, yakmak
  • seasonably:mevsiminde, tam zamanında, zamanında
  • seating:oturacak yer sağlama, oturma yerleri, oturtma, yatak
  • secluded:gizli, gözlerden uzak, inzivaya çekilmiş, kapalı, kimseyle görüşmeyen, mahrem, münzevi
  • scurfy:kepekli, konaklı
  • seccotine:güçlü bir yapıştırıcı, tutkal
  • sebaceous:yağ içeren, yağlı
  • sealing:kapama, kapatma, mühürleme, tıkama
  • seated:kişilik, oturaklı, oturmuş
  • seats:almak, kıçını tamir etmek, koltuk, mevki, oturacak yer, oturağını tamir etmek, oturak, oturma yerini onarmak, oturtmak, oturuş, pantolon kıçı, sandalye, yer, yerine oturtmak, yerleştirmek, yuva
  • seat:almak, kıçını tamir etmek, koltuk, mevki, oturacak yer, oturağını tamir etmek, oturak, oturma yerini onarmak, oturtmak, oturuş, pantolon kıçı, sandalye, yer, yerine oturtmak, yerleştirmek, yuva
  • seafaring:denize alışkın, gemi yolculuğu, gemicilik
  • secondary:ara, ikinci, ikinci derecede, ikinci dereceli, ikinci dereceli şey, ikincil, ikincil şey, önemsiz, orta, orta dereceli, sekonder devre, tâli, uydu
  • seaman:denizci, denizci er, gemici
  • secateurs:bahçe makası, budama makası
  • secede:ayrılmak, çekilmek, çıkmak
  • seaward:denize doğru, denize doğru giden
  • sealer:fok avcısı, fok avı gemisi, mühürleyen, onaylayan, salmastralama makinesi
  • seawall:deniz kenarına yapılan set, set
  • secrete:gizlemek, saklamak, salgılamak
  • secretion:gizleme, saklama, salgı, salgılama, sır tutma
  • seamew:martı
  • seawards:denize doğru
  • secluding:ayırmak, eve kapamak, görüştürmemek, kimseyle görüştürmemek
  • seamed:dikiş gibi iz bırakmak, dikmek, faça yapmak, façasını bozmak, ters ilmikle örmek, tırmıklamak
  • secondhand:başkasından, başkasından öğrenilmiş, dolaylı, elden düşme, eski, ikinci el, ikinci elden, kelepir, kullanılmış, kullanılmış olarak
  • secession:ayrılma, bölünme, uzaklaşma
  • seance:oturum, ruh çağırma seansı, seans, toplantı
  • secretions:gizleme, saklama, salgı, salgılama, sır tutma
  • seaway:deniz yolu, derin suyolu, geminin hızı
  • second:an, boksör yardımcısı, destek, destek vermek, desteklemek, düello şahidi, göreve getirmek, ikinci, ikinci dereceli, ikinci olan kimse, nota aralığı, öbür, saniye, yardım etmek, yardımcı
  • sect:cemaat, hizip, mezhep, tarikat
  • seclusion:gözlerden uzak yer, inziva, toplumdan uzak yaşama
  • searching:arama, araştırıcı, inceden inceye araştıran, keskin, sıkı
  • secularization:dini yönetime son verme, laikleştirme
  • searcher:arama yapan kimse, araştıran, araştırmacı, arayan, arayıcı, sonda
  • sectional:ayrılabilir, birkaç parçadan oluşmuş, bölgesel, bölümsel, kombine, parçalı
  • secularize:laikleştirmek
  • seconder:destekleyen
  • secondclass:ikinci mevki, orta derece ile mezuniyet
  • secret:bilinmeyen, esrarlı, giz, gizem, gizemli, gizli, gizli şey, mahrem, saklı, sır
  • seaside:deniz kenarı, deniz kıyısı, deniz kıyısındaki, sahil, sahildeki
  • secured:depozitli, güvenceye alınmış, sağlam, sigortalı, teminât depozitli
  • seawater:deniz suyu
  • sectioning:bölmek, kısımlara ayırmak
  • seconding:destek vermek, desteklemek, göreve getirmek, yardım etmek
  • secretary:bakan, kâtip, sekreter, yazı masası, yazman
  • seconds:ikinci kalite mal, tapon mal
  • seceding:ayrılmak, çekilmek, çıkmak
  • secondment:geçici görevlendirme, özel göreve getirme
  • sec:buruk, dry, saniye, sek
  • secularism:dünya işleriye ilgilenme, laiklik
  • securities:senetler, tahviller
  • secretariate:müdüriyet, müdüriyet personeli
  • secondly:ikinci olarak
  • secant:daireyi iki noktadan kesen, kesen, sekant
  • sedateness:ağırbaşlılık, aklı başındalık, ciddiyet, usluluk
  • secrery:bakan, kâtip, sekreter, yazı masası, yazman
  • secularity:din kurumlarından ayrı olma, dünyevilik, laiklik
  • sedan:binek otomobili, sedan, sedye, tahtırevan
  • secular:dinsel olmayan, dünyasal, dünyevi, eskiden kalma, laik, sivil, sürekli, yüzyılda bir olan, yüzyıllardır süregelen, yüzyıllık
  • sediment:çökelti, posa, telve, tortu, tortul tabaka
  • seclude:ayırmak, eve kapamak, görüştürmemek, kimseyle görüştürmemek
  • secretarial:sekreter, sekreterlik, sekreterlikle ilgili
  • secretaire:yazı masası
  • secure:elde etmek, emin, güvencede, güvenceye almak, güvenilir, güvenli, korumak, sağlam, sağlama almak, sağlama bağlamak, sağlamak, sağlamlaştırmak, sigortalamak, sıkıca kapatmak, teminât vermek
  • sedition:ayaklandırma, isyan, isyana teşvik, kışkırtma, tahrik
  • sedated:sakinleştirici ilaç vermek, yatıştırıcı vermek, yatıştırmak
  • sectionalism:bölgecilik
  • secrecy:esrarengizlik, gizlilik, sır tutma
  • secretariat:müdüriyet, müdüriyet personeli
  • seducer:ayartan, baştan çıkaran, baştan çıkaran kimse, iğfal eden
  • secretly:el altından, gizli, gizli olarak, gizlice
  • sedge:hasırotu, kamış, saz, sazlık
  • seduced:ayartmak, baştan çıkarmak, iğfal etmek, kanına girmek, tahrik etmek
  • seedling:fide
  • seeding:çekirdeğini çıkarmak, sınıflamak, tohum ekmek, tohum vermek
  • secreting:gizlemek, saklamak, salgılamak
  • secretaryship:bakanlık, sekreterlik, yazmanlık
  • section:alt şube, bölge, bölme, bölmek, bölüm, kesim, kesit, kesme, kısım, kısımlara ayırmak, kompartıman, manga
  • seedsman:tohumcu
  • sedimentation:çökelme, sedimantasyon, tortulaşma
  • seediness:hırpanilik, keyifsizlik, kılıksızlık, rahatsızlık
  • secretive:ağzı sıkı, bilinmezlerle dolu, gizemli, gizli kapaklı, kapalı kutu, ketum, sır tutan
  • seek:aramak, aranmak, araştırmak, çıkarmaya çalışmak, istemek, kazanmaya çalışmak, öğrenmeye çalışmak, peşinde koşmak, uğraşmak
  • seditious:asi, ayaklandıran, kışkırtıcı, tahrikçi
  • secreted:gizlemek, saklamak, salgılamak
  • secularist:laiklik taraftarı
  • seedsmen:tohumcu
  • seemed:benzemek, gibi gelmek, gibi görünmek, gibi gözükmek, görünmek
  • sectarian:bağnaz, bağnaz kimse, hizipçi, mezhep, tarikatçı, tarikatla ilgili, tutucu, tutucu kimse
  • seeking:aramak, aranmak, araştırmak, çıkarmaya çalışmak, istemek, kazanmaya çalışmak, öğrenmeye çalışmak, peşinde koşmak, uğraşmak
  • seductive:ayartıcı, baştan çıkarıcı, çekici, şuh, tahrik eden
  • secretiveness:ağzı sıkılık, gizemlilik, sır tutma
  • seedlings:fide
  • secundine:döleşi, meşime, örtü, son
  • seedy:çekirdekli, hasta gibi, hırpani, keyifsiz, kılıksız, perişan, rahatsız, tohumlu
  • seemingly:görünürde, görünüşe göre, görünüşte
  • sectioned:bölmek, kısımlara ayırmak
  • seemliness:uygunluk, yakışık alma
  • sedulity:çalışkanlık, gayret, hamaratlık
  • seesaw:gidip gelmek, inip çıkmak, iniş çıkış, inişli çıkışlı, kâh öyle kâh böyle olan, kâh öyle kâh böyle olmak, kararsız olmak, sallantı, tahterevalli, tahterevalliye binmek, tereddüd etmek
  • secretory:salgı, salgı bezesi, salgılayıcı
  • sedating:sakinleştirici ilaç vermek, yatıştırıcı vermek, yatıştırmak
  • seeming:gibi görünen, görünen, görünüşteki
  • sector:bölge, daire dilimi, dilim, işkolu, ölçüm teleskopu, sektör
  • seepage:sızıntı
  • sees:anlamak, bakmak, farketmek, görmek, görüp geçirmek, görüşmek, göz önüne almak, papalık, piskoposluk, seyretmek, sezmek, uğurlamak, yolcu etmek
  • seed:çekirdeğini çıkarmak, çekirdek, çocuk, döl, istiridye yavruları, meni, sınıflamak, sperma, tane, tohum, tohum ekmek, tohum vermek
  • segmented:dilimli, halkalı, parçalara ayrılmış
  • secrets:esrar
  • sedative:müsekkin, sakinleştirici, yatıştırıcı
  • seeping:sızmak, süzülmek
  • securing:elde etmek, güvenceye almak, korumak, sağlama almak, sağlama bağlamak, sağlamak, sağlamlaştırmak, sigortalamak, sıkıca kapatmak, teminât vermek
  • segregationist:ayıran kimse, ayrımcı, ırkçı
  • seethe:dolup taşmak, haşlamak, kaynamak, kaynaşmak, köpürmek, kudurmak
  • seeds:kaynak, köken, neden
  • segmenting:bölmek, parçalara ayırmak
  • sectarianism:tarikatçılık
  • sedimentary:tortul, tortulu
  • seesawing:gidip gelmek, inip çıkmak, kâh öyle kâh böyle olmak, kararsız olmak, tahterevalliye binmek, tereddüd etmek
  • sedation:sakinleştirme, yatıştırma
  • seisin:el koyma, kendine mâletme, mülk edinme, temellük
  • segregate:ayırmak, ayrı, ayrı tutmak, ayrılmak, ayrılmış, ayrım yapmak, ırkçılık yapmak, tecrit etmek
  • seignior:bey, derebeyi, efendi, senyör
  • seems:benzemek, gibi gelmek, gibi görünmek, gibi gözükmek, görünmek
  • sections:alt şube, bölge, bölme, bölmek, bölüm, kesim, kesit, kesme, kısım, kısımlara ayırmak, kompartıman, manga
  • seduce:ayartmak, baştan çıkarmak, iğfal etmek, kanına girmek, tahrik etmek
  • segregating:ayırmak, ayrı tutmak, ayrılmak, ayrım yapmak, ırkçılık yapmak, tecrit etmek
  • sedentary:hep evde oturan, oturan, oturarak yapılan, oturmuş, yerleşik, yerleşmiş
  • selector:ayırıcı, seçici, selektör
  • seizing:kavrama, tutukluk
  • segregation:ayırma, ayrılma, ayrım, ırk ayrımı, ırkçılık
  • seducing:ayartmak, baştan çıkarmak, iğfal etmek, kanına girmek, tahrik etmek
  • seigneur:bey, derebeyi, efendi, senyör
  • seething:dolup taşmak, haşlamak, kaynamak, kaynaşmak, köpürmek, kudurmak
  • seduction:ayartma, baştan çıkarıcılık, baştan çıkarma, cazibe, çekicilik, iğfal
  • securer:emin, güvencede, güvenilir, güvenli, sağlam
  • selfcontrol:irade, kendine hakim olma, kendini kontrol etme, kendini tutma
  • seldom:arada bir, nadiren, seyrek
  • seism:depremle ilgili, sismik
  • seeder:çekirdek çıkarma aleti, mibzer, tohum ekme aleti
  • seigniory:beylik, derebeyi malikanesi, derebeylik
  • segregative:ayırma, ayırma ile ilgili
  • sedulous:çalışkan, dayanıklı, gayretli, hamarat, sebatlı
  • security:depozito, emniyet, güvence, güvenlik, güvenlik önlemleri, ipotek, kefalet, rehin, selamet, teminât
  • selfdestruction:intihar, kendi kendini mahvetme
  • selectee:askere çağrılan kişi
  • seismologist:deprembilimci, sismolog
  • seedless:çekirdeksiz, tohumsuz
  • seismograph:depremçizer, sismograf
  • seine:büyük ağ, iğrip ağı
  • see:anlamak, bakmak, farketmek, görmek, görüp geçirmek, görüşmek, göz önüne almak, papalık, piskoposluk, seyretmek, sezmek, uğurlamak, yolcu etmek
  • sedate:ağırbaşlı, aklı başında, ciddi, oturaklı, sakin, sakinleştirici ilaç vermek, uslu, yatıştırıcı vermek, yatıştırmak
  • selection:doğal ayıklanma, seçenek, seçim, seçme, seçmeler, seleksiyon
  • selfevident:apaçık, belli, besbelli
  • selfconscious:içine kapanık, kendini bilen, ne yaptığını bilen, sıkılgan
  • seeing:dolayı, görme, için, madem, mademki, yüzünden
  • seizable:alınabilir, el koyulabilir, ele geçirilebilir, yakalanabilir
  • seized:almak, anlamak, benimsemek, el koymak, ele geçirmek, ganimet almak, gaspetmek, havada kapmak, kabullenmek, kaçırmamak, kapmak, kavramak, takılmak, tutmak, tutuklamak, tutukluk yapmak, yakalamak, yapışmak, zaptetmek
  • seedbed:fidelik, ocak, yuva
  • seeded:çekirdeğini çıkarmak, sınıflamak, tohum ekmek, tohum vermek
  • selectivity:seçicilik, selektivite, yayını parazitsiz alma
  • selfish:bencil, egoist, kendini düşünen
  • sell:aldatmak, beğenilmek, dalavere, dolap, ele vermek, hayal kırıklığı, hile, kazıklamak, satılmak, satış, satış yöntemi, satmak, sattırmak
  • seeker:arayan, arayan kimse, arayıcı, sonda
  • seem:benzemek, gibi gelmek, gibi görünmek, gibi gözükmek, görünmek
  • seizure:el koyma, ele geçirme, felç, gasp, haciz, inme, tutma, yakalama, zapt
  • seize:almak, anlamak, benimsemek, el koymak, ele geçirmek, ganimet almak, gaspetmek, havada kapmak, kabullenmek, kaçırmamak, kapmak, kavramak, takılmak, tutmak, tutuklamak, tutukluk yapmak, yakalamak, yapışmak, zaptetmek
  • seeks:aramak, aranmak, araştırmak, çıkarmaya çalışmak, istemek, kazanmaya çalışmak, öğrenmeye çalışmak, peşinde koşmak, uğraşmak
  • selfemployed:serbest çalışan, serbest meslek sahibi
  • selfishness:bencillik, egoistlik
  • sellout:elden çıkarma, ele verme, ihanet, kapalı gişe
  • seen:anlamak, bakmak, farketmek, görmek, görüp geçirmek, görüşmek, göz önüne almak, seyretmek, sezmek, uğurlamak, yolcu etmek
  • seemly:uygun, uygun bir biçimde, yakışık alır, yakışık alır biçimde, yakışır
  • select:ayıklamak, ayırmak, güzide, iyi anlayan, kalburüstü, seçilmiş, seçkin, seçme, seçmece, seçmek, seçmesini bilen, zevkli
  • selecting:ayıklama, seçen, seçici
  • seer:falcı, gören kimse, kâhin, peygamber
  • selfwill:inatçılık
  • selvage:kumaş kenarı
  • semantic:anlam ile ilgili, anlamsal
  • seising:el koymak, haczetmek
  • seep:sızmak, süzülmek
  • selected:seçilmiş, seçkin
  • selective:ayıran, seçici, seçmeli, selektif
  • segment:bölmek, bölüm, bölüt, daire kesmesi, dilim, parça, parçalara ayırmak
  • seller:bayi, satıcı
  • semibreve:dörtlük nota, tam nota
  • seminar:seminer
  • seismic:depremle ilgili, sismik
  • segmentation:bölünerek çoğalma, bölünme, hücre bölünmesi, parçalara ayrılma, segmantasyon
  • selections:doğal ayıklanma, seçenek, seçim, seçme, seçmeler, seleksiyon
  • selectman:belediye meclisi üyesi
  • segregated:ayırmak, ayrı tutmak, ayrılmak, ayrım yapmak, ırkçılık yapmak, tecrit etmek
  • seltzer:maden sodası, maden suyu
  • semidetached:bir duvarı bitişik ev
  • semination:ekme, tohumlama, üreme
  • self:aynı, bencillik, çıkar, düz renkli, karakter, kendi, kendine, kişi, kişilik, kişisel, öz, özel, şahsi, şahsi çıkar
  • segments:bölmek, bölüm, bölüt, daire kesmesi, dilim, parça, parçalara ayırmak
  • selfless:kendini düşünmeyen, özgecil, özverili
  • selfgoverning:kendi kendini yöneten, özerk
  • seise:el koymak, haczetmek
  • semiannual:altı ayda bir olan, yarıyıllık
  • semipermanent:yarı-kalıcı
  • semitropical:tropiklere yakın
  • semaphore:bayraklarla işaret verme, işaret verme aleti, semafor, semafor ile işaretleşmek
  • seismology:deprembilim, sismoloji
  • sellers:bayi, satıcı
  • selfhood:kişi özelliği
  • seizin:el koyma, kendine mâletme, mülk edinme, temellük
  • semicolon:noktalı virgül
  • sennet:boru sesi
  • semblance:biçim, dış görünüş, görüntü, görünüş, şekil
  • sender:gönderen, gönderici
  • seismometer:depremölçer, sismometre
  • semiology:hastalık belirtileri bilimi, semiyoloji
  • selfinterest:kendi çıkarı, kişisel çıkar
  • selling:satıcılık, satış, satış yöntemi
  • semimonthly:ayda iki kere olan, ayda iki kez, onbeş günde bir çıkan dergi, onbeş günde bir olan
  • sensible:akıllı, akıllıca, duyarlı, farkında, halden anlayan, hassas, hissedilir, makul, mantıklı
  • semen:döl, meni, sperma
  • sending:gönderme, sevk
  • selenium:selenyum
  • semiotics:hastalık belirtileri bilimi, semiyoloji
  • semicircle:yarım daire
  • semester:dönem, sömestr, yarıyıl
  • semiquaver:on altılık nota
  • sensitivity:alınganlık, duyarlık, duyarlılık, hassaslık
  • semicircular:yarım dairesel
  • senile:bunak, halsiz, ihtiyarlıktan olan, yaşlılık
  • selfesteem:izzetinefis, kendine saygı, kendini beğenme, onur, özsaygı
  • semiofficial:yarı resmi
  • sempstress:dikişçi kadın, kadın terzi, terzi
  • sensivitiy:alınganlık, duyarlık, duyarlılık, hassaslık
  • semi:yarı, yarım
  • semiskilled:yarı kalifiye
  • semifinal:yarı final
  • sensorial:algısal, duyulara ait, duyumsal, duyusal
  • selfsame:aynı, tıpkı
  • senary:altılı, altışar
  • semiweekly:haftada iki kez, haftada iki kez çıkan yayın, haftada iki kez olan
  • semitic:sami dili, samilere ait
  • semifinalist:yarı finalist
  • semiliquid:yarı sıvı
  • sensuousness:duygusallık
  • sendoff:başlatma, start, teşvik, uğurlama, yolcu etme
  • semantics:anlambilim, semantik
  • senate:senato
  • senator:senatör
  • semifinished:yarı bitmiş, yarı mamul
  • sennight:haftalık
  • separated:ayrık
  • semimanufactured:yarı bitmiş, yarı mamul
  • semeiology:hastalık belirtileri bilimi, semiyoloji
  • sendup:alay etme, kafa bulma, taklit etme
  • sensation:algı, algılama, duygu, duyu, duyum, heyecan, heyecan verici şey, his, hissetme, merak, sansasyon
  • sempiternal:ebedi, sonsuz
  • senatorial:senatörle ilgili, senatoya ait
  • separately:ayrı ayrı, ayrı olarak, tek başına
  • seminal:sperm, spermaya ait, tohum, üreme, yeni ufuklar açan
  • sensationalism:duyumculuk, heyecan ve coşku merakı, sansasyon hevesi
  • semiautomatic:yarı otomatik
  • sense:algı, algılamak, amaç, anlam, anlama, anlamak, bilincinde olma, düşünce, duyarlı olmak, duygu, duyu, eğilim, farkında olmak, his, hissetme, hissetmek, kanı, manâ, niyet, sağduyu, sezme, sezmek, us, yön
  • seneschal:ortaçağda büyük evlerdeki kâhya
  • send:atmak, coşturmak, etmek, fırlatmak, göndermek, sevketmek, sokmak, yayın yapmak, yollamak
  • separatism:ayrılıkçılık, özerkçilik
  • sensitiveness:alınganlık, duyarlılık, hassaslık
  • seminary:ilahiyat fakültesi, kız okulu, yatak
  • sensitivities:alınganlık, duyarlık, duyarlılık, hassaslık
  • semite:sami
  • seniority:eskilik, kıdem, üstlük, yaşça büyüklük
  • sentence:ceza vermek, cümle, hüküm, hüküm giydirmek, hüküm vermek, karar, mahkeme kararı, mahkum etmek, özdeyiş, söz, tümce, vecize, yargı
  • senility:bunaklık, dermansızlık, güçsüzlük, ihtiyarlık, yaşlılık
  • sensitize:duyarlaştırmak, duyarlı hale getirmek, duyarlılaştırmak, hassaslaştırmak
  • senescent:ihtiyarlayan, yaşlanan
  • sequoia:sekoya
  • sentience:bilinçlilik, duyarlılık, duygululuk, sezgi, sezi
  • semitone:yarım ses aralığı, yarım ton
  • seniors:baba, büyük, kıdemli kimse, son sınıf öğrencisi, üst, yaşça büyük olan kimse
  • sensor:algılayıcı, dedektör, sensor
  • sensate:duyular ile algılanan, duyusal, hissedilir
  • sentiment:duyarlılık, duygu, duygusallık, hassaslık, his
  • sensational:duygusal, duyumcu, heyecan verici, hissi, sansasyonel
  • sentimentality:aşırı duygusallık, duyarlılık
  • sentimental:duygulara hitap eden, duygulu, duygusal, hissi, içli
  • senescence:ihtiyarlık, yaşlılık
  • senses:akıl, us, zekâ
  • sensibility:alınganlık, anlayış, duyarlılık, duygululuk, duygusallık, hassaslık, içlilik, önsezi yeteneği
  • sentinel:başlangıç simgesi, bitiş simgesi, koruyucu, nöbetçi
  • separation:aralık, ayırma, ayrı olma, ayrılık, ayrılma, ayrışma, bölünme, boşluk, müstakil olma
  • senseless:anlamsız, baygın, bilinçsiz, duyarsız, duygusuz, hissiz, kendinden geçmiş, mantıksız, saçma, şuursuz
  • serf:derebeylik kölesi, köle, ortaçağ köylüsü, serf
  • senior:baba, büyük, daha yaşlı, kıdemli, kıdemli kimse, son sınıf öğrencisi, son sınıfa ait, üst, yaşça büyük, yaşça büyük olan kimse, yaşlı
  • separatist:ayrılık yanlısı, ayrılıkçı, hizipçi, kiliseden ayrılma taraftarı
  • sensibilities:alınganlık, anlayış, duyarlılık, duygululuk, duygusallık, hassaslık, içlilik, önsezi yeteneği
  • sensual:bedensel, duygusal, hissi, nefsine düşkün, şehvete düşkün, şehvetli, tensel, zevk düşkünü
  • septuple:yedi ile çarpmak, yedi katını bulmak, yedi katlı, yedilemek, yedinin katları
  • september:eylül
  • sensitized:duyarlaştırmak, duyarlı hale getirmek, duyarlılaştırmak, hassaslaştırmak
  • sepulchral:mezar gibi, mezara ait, mezara benzeyen
  • sensations:algı, algılama, duygu, duyu, duyum, heyecan, heyecan verici şey, his, hissetme, merak, sansasyon
  • sensitive:alıngan, alıngan kimse, duyarlı, duygulu, hassas, hassas kimse, içli
  • sententious:kısa ve özlü, öğüt verir gibi konuşan, özlü, vecizelerle konuşan
  • septicaemia:kan zehirlenmesi, septisemi
  • sericeous:ince tüylü, ipekli, ipeksi
  • sensualist:duyumculuk yanlısı, şehvet düşkünü kimse, zekine düşkün kimse
  • sepulchre:gömüt, kabir, mezar, türbe
  • sensing:algılamak, anlamak, duyarlı olmak, farkında olmak, hissetmek, sezmek
  • sensorium:algı merkezi, beyin, duyu merkezi
  • sequential:ardışık, seri oluşturan, sonraki
  • sentry:nöbet, nöbetçi
  • serous:seruma benzer, serumlu
  • series:dizi, grup, seri, silsile, sıra
  • sensuality:bedensel zevklere düşkünlük, duygusallık, nefsine düşkünlük, şehvet
  • sequestration:ayırma, ayrı tutma, ayrılma, haciz, inziva, kamulaştırma
  • sentencing:ceza vermek, hüküm giydirmek, hüküm vermek, mahkum etmek
  • sensory:algısal, duyulara ait, duyumsal, duyusal
  • sequestrate:el koymak, haczetmek, kamulaştırmak, yedi emine vermek
  • separator:ayırıcı, kaymak ayırma aleti, separatör
  • serrated:dış diş, testere gibi dişli, tırtıklı, tırtıllı
  • sermons:öğüt, söylev, vaaz, vaiz
  • sentenced:hükümlü
  • sequins:altın para, payet, pul, venedik altını
  • sentient:duyarlı, duygulu, hisli, önsezileri güçlü
  • sensuous:duygulara hitap eden, duygusal, duyumsal, hissi
  • sepsis:kan zehirlenmesi, septisemi
  • seraglio:harem, saray, sultan sarayı
  • serrate:diş diş, testere gibi dişli, tırtıklı
  • sentimentalize:aşırı hassas davranmak, duygusallaştırmak
  • sepia:kahverengi ağırlıklı resim, mürekkepbalığı, mürekkepbalığı boyası, sepya, sepya ile yapılmış resim, siyah boya
  • sere:kurumuş, sararmış
  • separable:ayrılabilir
  • septuagenarian:yetmiş yaşlarında, yetmişlik, yetmişlik kimse
  • serenity:berraklık, dinginlik, durgunluk, huzur, sükunet
  • sentiments:düşünce, fikir, görüş, kanı
  • septicemia:kan zehirlenmesi, septisemi
  • sept:yedi
  • serenade:seranat yapmak, serenat
  • separability:ayrılabilirlik
  • septuplets:yedizler
  • septum:bölme, bölüm
  • seriously:ağır, ağır şekilde, cidden, ciddi olarak
  • septa:bölme, bölüm
  • septet:yedi kişilik grup, yedi sesli beste, yedili
  • serfdom:kölelik, serflik
  • servile:köle, köle gibi, yaltakçı
  • sequester:ayırmak, ayrı tutmak, el koymak, haczetmek, tecrit etmek
  • sepulcher:gömüt, kabir, mezar, türbe
  • septette:yedi kişilik grup, yedi sesli beste, yedili
  • server:hizmetçi, rahip yardımcısı, servis atan oyuncu, servis takımı, tepsi
  • sequent:art arda gelen, izleyen, sıralı, sonucu olan
  • servants:hademe, hizmetçi, hizmetli, kul, memur, uşak
  • servility:gurursuzluk, kölelik, yaltakçılık
  • sermonize:nasihat etmek, söylev vermek, vaaz çekmek
  • sequestered:dünyadan elini ayağını çekmiş, münzevi, tek başına
  • serbian:sırbistan, sırp, sırpça
  • septic:çürütücü, mikroplu, septik
  • serves:çalışmak, çektirmek, el vermek, görev yapmak, hapis yatmak, hizmet etmek, hizmet vermek, işine yaramak, kötü davranmak, kulluk etmek, müşteriye bakmak, olanak tanımak, servis, servis atışı, servis atışı yapmak, servis sırası, servis yapmak, vermek, yaramak, yararı dokunmak, yerine getirmek, yetmek
  • serb:sırbistan, sırbistanlı, sırp, sırpça
  • servings:porsiyon, servis, tabak
  • sequestering:ayırmak, ayrı tutmak, el koymak, haczetmek, tecrit etmek
  • servitude:ağır ceza, bağımlılık, esaret, irtifak hakkı, kölelik, kulluk
  • sergeant:astsubay, çavuş, komiser muavini, londra belediye memuru
  • septuplet:yedi kişilik takım, yedili grup, yedizler
  • serviette:peçete
  • serbia:sırbistan
  • services:aletler, araç gereçler, çay takımı, servis takımı
  • sepulture:defin, gömme
  • sequin:altın para, payet, pul, venedik altını
  • sesquipedalian:biçimsiz, bilgiççe, bir buçuk ayak boyunda, hantal, ukalâca
  • serpent:hain, kıvrık havai fişek, kıvrımlı parça, yılan, yılan gibi kıvrılan şey, yılan takımyıldızı
  • sesame:susam
  • serin:ispinoz, kanarya
  • sequel:devam, netice, sonra, sonrası, sonuç
  • setaceous:domuz kılı gibi, sert kıllı
  • seraph:en yüce meleklerden biri
  • served:çalışmak, çektirmek, el vermek, görev yapmak, hapis yatmak, hizmet etmek, hizmet vermek, işine yaramak, kötü davranmak, kulluk etmek, müşteriye bakmak, olanak tanımak, servis atışı yapmak, servis yapmak, vermek, yaramak, yararı dokunmak, yerine getirmek, yetmek
  • session:akademik yıl, celse, devre, dönem, kongre, oturum, sömestr, toplantı
  • servo:otomatik, servo
  • sesquialter:bir buçuk
  • serjeant:londra belediye memuru, saray görevlisi
  • setaside:ayırmak, ayrılmış, bir kenara koymak, bir tarafa atmak, biriktirmek, feshetmek, iptal etmek, kaldırmak, kararı iptal etmek, kenara koymak, reddetmek
  • sequence:art arda sıralama, bölüm, dizi, gidiş, mantıklılık, sekans, seri, silsile, sıra, yinelenen melodi
  • serene:açık, berrak, durgun, huzurlu, rahat, sakin, yüce
  • serviceman:araba tamircisi, asker, servis görevlisi, tamirci
  • seton:fitil
  • setoff:denge unsuru, karşılıklı dava, kontrast, süs, tezat, vereceğini alacağına sayma
  • setdown:azaltma, hiçe sayma, indirme, küçümseme
  • sermon:öğüt, söylev, vaaz, vaiz
  • settee:kanepe, şezlong
  • seraphic:melek gibi
  • serfage:kölelik, serflik
  • servicemen:araba tamircisi, asker, servis görevlisi, tamirci
  • setout:başlangıç, eğlence, hareket, parti, şatafat, süs, yola koyulma
  • settlement:anlaşma, bağlanan gelir, barışma, çözümleme, ev, evlilik sözleşmesi, halletme, hesaplaşma, iskân, koloni, köy, nafaka bağlama, ödeme, ödeşme, sosyal dayanışma örgütü, tasfiye, uzlaşma, yatıştırma, yerleşim yeri, yerleşme, yerleştirme
  • setsquare:gönye
  • serpentine:dolambaçlı, düzenbaz, hilebaz, kıvrık, kıvrımlı, kıvrımlı pist, kurnaz, serpentin, yılan gibi, yılantaşı
  • seriate:seri, seri halinde düzenlemek
  • settlings:çökelti, posa, tortu
  • serial:art arda, birbirini izleyen, dizi, dizi olarak yayınlanan öykü, seri, seri halinde, sıralı
  • seventh:yedide bir, yedinci
  • set:alıcı, alışılmış, avın yerini göstermek, ayarlamak, azimli, basmakalıp, batış, batma, batmak, belirlemek, belirlenmiş, belirli, çizmek, dediğim dedik, değişmez, dikmek, dizi, dizmek, durum, düzenlemek, eğilim, ekmek, esmek, fidan, fide, geleneksel, gelmek, gidiş yönü, gidişat, grup, hal, hazırlamak, içten olmayan, inatçı, kakma işi yapmak, kararlaştırmak, kararlı, kasılmak, katılaşmak, kesilmek, koymak, kuluçkaya yatırmak, kurmak, kurulmuş, meyve vermek, olgunlaşmak, oturmak, oturtmak, pekişmek, pıhtılaşmak, riske atmak, sabit, sahne, saldırtmak, şekil vermek, seri, set, süslemek, takım, takmak, tehlikeye atmak, topluluk, üzerine salmak, vaziyet, yapmacık, yapmak, yaptırmak, yazmak, yemek takımı, yerleşmek, yerleştirmek, yuva, zümre
  • setting:batış, beste, bileme, bir kişilik yemek takımı, çerçeve, dekor, dizme, düzenleme, hikâyenin geçtiği yer, olay yeri, sahne, sertleşme, set, testere diş çaprazını ayarlama
  • seriatim:seri olarak, sıralı olarak, sırasıyla
  • service:askerlik, ayin, bakımını yapmak, bildiri, çiftleştirmek, destek birliği, dini tören, dinsel tören, faaliyet, fayda, görev, hizmet, hizmet vermek, hizmetçilik, ibadet, işleme, kulluk, memuriyet, müşteriye bakmak, servis, servis atışı, servis takımı, tamir etmek, tamirhane, tebliğ, uşaklık, üvez ağacı, yardım etmek
  • seventeenth:on yedide bir, on yedinci
  • seriousness:ağırbaşlılık, ciddiyet, vakar
  • setback:aksilik, başarısızlık, geride inşa etme, gerileme, içeri hizada inşa etme, kötüleşme
  • setup:buz ve soda, danışıklı dövüş, durum, enayi, fiziksel yapı, içki bardağı, kamerayı çekime hazırlama, kolay iş, kuruluş, organizasyon, plan, proje, şikeli maç, tasarı, vaziyet, yapı
  • settings:batış, beste, bileme, bir kişilik yemek takımı, çerçeve, dekor, dizme, düzenleme, hikâyenin geçtiği yer, olay yeri, sahne, sertleşme, set, testere diş çaprazını ayarlama
  • sericulture:ipekböcekçiliği, ipekçilik
  • servitor:burslu öğrenci, hizmetçi, maiyet, uşak
  • sew:dikiş dikmek, dikmek
  • serve:çalışmak, çektirmek, el vermek, görev yapmak, hapis yatmak, hizmet etmek, hizmet vermek, işine yaramak, kötü davranmak, kulluk etmek, müşteriye bakmak, olanak tanımak, servis, servis atışı, servis atışı yapmak, servis sırası, servis yapmak, vermek, yaramak, yararı dokunmak, yerine getirmek, yetmek
  • severely:ağır, ciddi bir şekilde, ciddi olarak, sert bir biçimde, şiddetle
  • setter:av köpeği, dizgici, ihbarcı, makineyi hazırlayan işçi, muhbir, setter
  • sewer:dikişçi, lağım
  • serious:ağır, ağırbaşlı, ciddi, önemli, şakaya gelmeyen
  • severest:acı, ağır, haşin, keskin, sade, sert, şiddetli, yalın
  • sesquialteral:bir buçuk
  • sewage:kanalizasyon, lağım pisliği, lağım suyu
  • servicing:bakımını yapmak, çiftleştirmek, hizmet vermek, müşteriye bakmak, tamir etmek, yardım etmek
  • settling:durultma, hesap, hesaplaşma, iskân, ödeşme, yerleşme
  • sexagenarian:altmışlı, altmışlık, altmışlık kimse
  • serology:seroloji, serum bilimi
  • sewing:dikilecek şey, dikilmiş şey, dikiş, dikme
  • sexism:cinsiyet ayrımı
  • seventieth:yetmişinci, yetmişte bir
  • sessional:celse, oturum, yıllık
  • sewed:dikiş dikmek, dikmek
  • sexagesimal:altmış altmış giden, altmışar, altmışlı kesir, altmışlık
  • sexiness:çekicilik, cinsel çekicilik, seksilik
  • sexology:seksoloji
  • serried:sıkı, sıkışık, sıralı
  • sexpot:seks bombası
  • sever:ayırmak, ayrılmak, bölmek, kesmek, kopmak, paylaştırmak, yarmak
  • sestet:altı kişilik grup, altı sesli parça, altılı
  • sexennial:altı yıl süren, altı yılda bir olan, altı yıllık
  • sexton:kilise hademesi, mezarcı, zangoç
  • sexist:cinsiyet ayrımı yapan, cinsiyet farkı gözeten, cinsiyet farkı gözeten kimse
  • sexy:çekici, cinsel istek uyandıran, seksi, seksi kimse
  • serum:serum
  • shabbiest:cimri, eli sıkı, eski püskü, hırpani, kılıksız, pejmürde, sefil, yırtık pırtık
  • several:bir takım, birbirinden farklı, birkaç, birkaç kişi, değişik, farklı
  • setbacks:aksilik, başarısızlık, geride inşa etme, gerileme, içeri hizada inşa etme, kötüleşme
  • sexual:cinsel, cinsel organı olan, eşeyli, seksüel
  • sextuplets:altız, altızlar
  • sexless:çekiciliği olmayan, cinsiyetsiz, eşeysiz, seksi olmayan
  • shabbier:cimri, eli sıkı, eski püskü, hırpani, kılıksız, pejmürde, sefil, yırtık pırtık
  • servant:hademe, hizmetçi, hizmetli, kul, memur, uşak
  • shabrack:çaprak, haşa
  • severally:ayrı ayrı, birer birer, teker teker
  • sett:kaldırım taşı
  • shacks:baraka, kulübe
  • sh!:hişt!, şışt!, sus!
  • sextant:dairenin altıda biri, sekstant
  • shabby:cimri, eli sıkı, eski püskü, hırpani, kılıksız, pejmürde, sefil, yırtık pırtık
  • serviceable:dayanıklı, faydalı, iş görür, işe yarar, kullanışlı, uzun ömürlü
  • severe:acı, ağır, haşin, keskin, sade, sert, şiddetli, yalın
  • shackle:elini kolunu bağlamak, engel olmak, kelepçe, kelepçelemek, köstek, köstek olmak, palamar ağzı, zincir, zincir baklası, zincire vurmak, zincirlemek
  • settler:göçmen, son darbe, son söz, susturan cevap, yeni yere yerleşen kimse
  • shade:az miktar, değişmek, dönüşmek, gölge, gölge etmek, gölgelemek, gölgelik, güneş gözlüğü, hayalet, ince fark, indirim yapmak, ışıktan korumak, kolay iş, koruma, korumak, nüans, örtmek, panjur, renk tonu, ruh, şapka siperi, siluet, stor, ton
  • shack:baraka, kulübe
  • shabbiness:eskilik
  • shad:tirsi balığı
  • serving:porsiyon, servis, tabak
  • shackles:engel, pranga, zincir
  • sewerage:kanalizasyon, lağım pisliği, lağım suyu
  • severance:ayırma, ayrılma, ilişiğini kesme, işten çıkarma
  • shake:atlatmak, çalkalamak, çalkalanmış şey, çatlak, çırpmak, deprem, milk shake, sallama, sallamak, sallanmak, sarsılmak, sarsıntı, sarsma, sarsmak, sesi titretme, silkelemek, silkmek, titreme, titremek, titretme, titretmek, üzmek, yakasını kurtarmak, yarık
  • shadowless:açık, belli, gölgesiz
  • shagged:cinsel ilişkiye girmek, kaba tüylü yapmak, sevişmek
  • sessile:sapsız, uzantısız
  • shaded:değişmek, dönüşmek, gölge etmek, gölgelemek, indirim yapmak, ışıktan korumak, korumak, örtmek
  • sewn:dikiş dikmek, dikmek
  • shale:killi yapraktaşı, şist
  • severed:ayırmak, ayrılmak, bölmek, kesmek, kopmak, paylaştırmak, yarmak
  • shaker:biberlik, kokteyl karıştırma kabı, shaker, tuzluk
  • shadowy:belirsiz, belli belirsiz, gölge gibi, gölgeli, hayal meyal, karanlık, loş, şüpheli
  • sets:alıcı, avın yerini göstermek, ayarlamak, batış, batma, batmak, belirlemek, çizmek, dikmek, dizi, dizmek, durum, düzenlemek, eğilim, ekmek, esmek, fidan, fide, gelmek, gidiş yönü, gidişat, grup, hal, hazırlamak, kakma işi yapmak, kararlaştırmak, kasılmak, katılaşmak, kesilmek, koymak, kuluçkaya yatırmak, kurmak, meyve vermek, olgunlaşmak, oturmak, oturtmak, pekişmek, pıhtılaşmak, riske atmak, sahne, saldırtmak, şekil vermek, seri, set, süslemek, takım, takmak, tehlikeye atmak, topluluk, üzerine salmak, vaziyet, yapmak, yaptırmak, yazmak, yemek takımı, yerleşmek, yerleştirmek, yuva, zümre
  • shagginess:pürüz
  • shagreen:keler derisi, köpekbalığı derisi, sağrı derisi, sahtiyan
  • sextette:altı sesli parça
  • severing:ayırmak, ayrılmak, bölmek, kesmek, kopmak, paylaştırmak, yarmak
  • shaking:sallama, sallanan, sallanma, sarsılma, sarsma, sendeleyen, titrek, titreme, titretme, titreyen
  • shall:-acak, -ecek, -malı, -meli
  • shag:cinsel ilişkiye girmek, ince kıyılmış sert tütün, kaba tüy, kaba tüylü kumaş, kaba tüylü yapmak, sevişmek, tepeli karabatak
  • setscrew:ayar vidası, emniyet pimi
  • shaky:çatlak, çatlamış, güçsüz, sağlıksız, sallantıda, sarsak, sarsan, sarsıntılı, şüpheli, titrek, zayıf
  • shakespeare:shakespeare
  • shackled:elini kolunu bağlamak, engel olmak, kelepçelemek, köstek olmak, zincire vurmak, zincirlemek
  • sextuple:altı kat, altı misli, altılık takım, altıyla çarpmak, altızlardan biri
  • shamefull:ayıp, kepaze, rezil, utanç verici, utandırıcı, yüz kızartıcı
  • settled:değişmez, devamlı, durgun, düzenli, kararlı, ödenmiş, oturmuş, sabit, sürekli, yerleşik
  • shaman:şaman
  • shallot:soğancık
  • shakedown:deneme, haraca bağlama, para sızdırma, şantaj, üstünü arama, yer yatağı
  • shallow:derin olmayan, düzlemek, sığ, sığ yer, sığlaşmak, sığlaştırmak, üstünkörü, yüzeysel
  • shadiness:gölgeli olma, şüphelilik
  • shackling:elini kolunu bağlamak, engel olmak, kelepçelemek, köstek olmak, zincire vurmak, zincirlemek
  • shanty:baraka, gecekondu, gemici şarkısı, heyamola, kulübe
  • sevenfold:yedi kat, yedi misli
  • shammer:düzenbaz, iki yüzlü, numaracı, riyakâr kimse, sahtekâr, yapmacık tavırlı
  • sham:dolandırıcı, hile, numara yapmak, sahte, sahtekâr, taklidi yapmak, taklit, yalan, yalancı, yapar gibi görünmek, yapma, yastık kılıfı
  • shallop:gambot, küçük yelkenli, şalopa
  • shallowed:düzlemek, sığlaşmak, sığlaştırmak
  • shadowed:belli etmek, gölge gibi takibetmek, gölgelemek, hayal etmek, izlemek, karartmak, tasavvur etmek
  • shaddock:greyfurt
  • shamrock:yonca
  • severer:acı, ağır, haşin, keskin, sade, sert, şiddetli, yalın
  • shapeless:biçimsiz, çirkin, göze hoş gelmeyen, şekilsiz
  • shantytown:gecekondu mahallesi
  • shameless:arsız, edepsiz, terbiyesiz, utanmaz, yüzsüz
  • shakeup:değişiklik yapma, gözü açılma, reorganizasyon yapma, uyanış, uyanma
  • shallower:derin olmayan, sığ, üstünkörü, yüzeysel
  • shades:andıran kimse, hatırlatan kimse, hava, hayalet, iz
  • severity:ağırlık, ciddiyet, sadelik, sertlik, şiddet
  • shape:biçim, biçim almak, biçimlendirmek, dış görünüş, durum, düzenlemek, düzgün biçim, endam, form, gelişmek, kalıbını almak, kalıp, maske, model, ortaya çıkmak, şekil, şekil almak, şekil vermek, şekillendirmek, şekillenmek, yönlendirmek
  • sharecropper:ortakçı, toprak kirasını ürünle ödeyen çiftçi
  • shako:sorguçlu asker şapkası
  • shank:bacak, baldır, gövde, incik, sap
  • shamble:ayaklarını sürterek yürüme, ayaklarını sürterek yürümek, badi badi yürüme, badi badi yürümek, paytak paytak yürüme, paytak paytak yürümek
  • sharpen:açmak, bilemek, inceltmek, keskinleşmek, keskinleştirmek, sertleştirmek, sivriltmek, teşvik etmek
  • shady:gölge gibi, gölgeli, karanlık, kötü, loş, namussuz, şüpheli
  • shaping:biçim almak, biçimlendirmek, düzenlemek, gelişmek, kalıbını almak, ortaya çıkmak, şekil almak, şekil vermek, şekillendirmek, şekillenmek, yönlendirmek
  • sewers:dikişçi, lağım
  • shareholders:hissedar, ortak, pay sahibi
  • shalwar:şalvar
  • shame:ayıp, ayıp etmek, leke, mahçup etmek, namusunu kirletmek, tecâvüz etmek, utanç, utandırmak, utanılacak şey, utanma, yazık, yazık etmek, yüz karası
  • shapes:biçim, biçim almak, biçimlendirmek, dış görünüş, durum, düzenlemek, düzgün biçim, endam, form, gelişmek, kalıbını almak, kalıp, maske, model, ortaya çıkmak, şekil, şekil almak, şekil vermek, şekillendirmek, şekillenmek, yönlendirmek
  • sharpness:açıkgözlük, akıllılık, keskinlik, netlik, sertlik, şiddet, zekilik
  • shallowing:düzlemek, sığlaşmak, sığlaştırmak
  • shard:böcek kanadı zarfı, çömlek kırığı
  • shambles:hengâme, karmakarışık yer, kasap tezgâhı, mezbaha, rezalet, savaş alanı, yıkıntı
  • sex:cins, cinsel, cinsel ilişki, cinsel istek uyandıran, cinsellik, cinsiyet, cinsiyetini belirlemek, seks
  • shark:bedavacı, dolandırıcı, işinin ehli, köpekbalığı, otlakçı, usta
  • share:bölüşmek, hisse, hisse senedi, iştirak etmek, kâr payı, katılım, katılmak, ortak kullanmak, pay, paylaşmak, saban demiri, sermaye payı
  • shamefaced:mahçup, utançtan kızarmış, utangaç, utanmış
  • shamelessness:arsızlık, edepsizlik, utanmazlık, yüzsüzlük
  • shallowness:sığlık, yüzeysellik
  • sharpened:açmak, bilemek, inceltmek, keskinleşmek, keskinleştirmek, sertleştirmek, sivriltmek, teşvik etmek
  • sexagenary:altmış, altmışar, altmışlı, altmışlık, altmışlık kimse
  • sharpeyed:keskin bakışlı, keskin gözlü
  • shareholder:hissedar, ortak, pay sahibi
  • shampoo:köpükle yıkamak, şampuan, şampuanla yıkamak, şampuanlama, şampuanlamak
  • shavian:alaycı, bernard show’un tarzında
  • shamming:numara yapmak, taklidi yapmak, yapar gibi görünmek
  • sexuality:cinsellik, cinsiyet, seksilik
  • sharpening:bileme
  • shattered:bozmak, harap etmek, kırılmak, kırmak, parçalamak, parçalanmak, yıkmak, yok etmek, zarar vermek
  • shandy:zencefilli gazoz katılmış bira
  • sharpwitted:cin gibi, keskin zekâlı, zeki
  • sharper:dalavereci, hilebaz, üçkâğıtçı
  • shadier:gölge gibi, gölgeli, karanlık, kötü, loş, namussuz, şüpheli
  • shapely:biçimli, düzgün, güzel, şekilli, yakışıklı
  • sharpset:çok aç, düşkün, keskin, sert
  • shammy:güderi, süet
  • shattering:bozucu, tahrip edici, yıkıcı
  • sharpshooter:keskin nişancı
  • shading:gölgeleme, nüans, ton farkı
  • shaper:eğeleme mengenesi, frezeci, planyacı, şekil verici, vargel tezgâhı
  • shatterproof:dağılmaz, kırılmaz
  • shampooing:köpükle yıkamak, şampuanla yıkamak, şampuanlamak
  • shearing:biçme, kesme, kırkma, kırpma, makaslama
  • shaved:kesmek, kırpmak, rendelemek, sıyırıp geçmek, sıyırmak, soymak, tıraş etmek, tıraş olmak, yüzmek
  • shareout:hisse, pay, taksim
  • shadowing:belli etmek, gölge gibi takibetmek, gölgelemek, hayal etmek, izlemek, karartmak, tasavvur etmek
  • shave:aldatma, kesmek, kırpmak, marangoz rendesi, rende, rendelemek, sıyırarak geçme, sıyırıp geçmek, sıyırmak, soymak, tıraş, tıraş etmek, tıraş olmak, yalan, yüzmek
  • shandygaff:zencefilli gazoz katılmış bira
  • shaven:başının tepesi traşlı, kazınmış, tıraşlı
  • sharing:iştirak
  • shanghai:kandırarak zorlamak, sarhoş edip gemiye tayfa almak
  • shaveling:başının tepesi traşlı rahip, keşiş, papaz
  • shaft:aks, araba oku, baca, bayrak direği, dingil, gönder, hava bacası, ışın, kuyu, mil, mızrak, ok sapı, şaft, sap, sütun
  • shearling:ilk kez kırpılan koyun
  • shavings:kırpıntı, rende talaşı, talaş
  • sheaf:demet, demet yapmak, demetlemek, deste, tomar
  • shaped:biçimli, şeklinde
  • shawm:obuaya benzer bir çalgı
  • shawl:atkı, başörtüsü, eşarp, şal
  • shaggy:çok tüylü, kaba tüylü, kabarık, pürüzlü, taranmamış, yontulmamış
  • sheathing:kaplama, zırh
  • shears:büyük makas, kırkma makası, metal kesme makası
  • sheath:dar ve düz elbise, elitra, kaplama, kaput, kılıf, kın, prezervatif, zarf
  • shared:bölüşmek, iştirak etmek, katılmak, ortak kullanmak, paylaşmak
  • shebeen:bar, meyhane
  • sheepdog:çoban köpeği
  • sheen:parlaklık, perdah, pırıltı
  • shearwater:yelkovan kuşu
  • shah:şah
  • shed:ahır, akıtmak, baraka, çıkarıp atmak, değiştirmek, dökmek, hangar, ışık tutmak, kulübe, odunluk, sıyrılmak, sızdırmamak, sundurma, yaymak
  • sheathed:gizlemek, kabına koymak, kaplamak, kılıfına koymak, kınına sokmak
  • shaver:berber, erkek çocuk, tıraş makinesi
  • sheeny:parlak, pırıltılı
  • shebang:bar, dükkân, işyeri, konu, mağaza, mesele, meyhane
  • shearer:koyun kırpan kimse, orakçı, tırpancı
  • sheepfarm:koyun çiftliği
  • shaken:çalkalanmış, çatlak, etkilenmiş, kötü etkilenmiş, sarsılmış
  • sheave:bobin, çıkrık, demet yapmak, demetlemek, makara, oluklu kasnak
  • sheep:ezik kimse, koyun, koyun gibi tip, süklüm püklüm tip
  • sheepman:çoban, koyun çobanı, koyuncu
  • sheepwalk:koyun otlağı, otlak
  • sheepfold:ağıl
  • sheeprun:koyun otlağı, otlak
  • sheeting:çarşaf bezi, saç kaplama, zırh
  • sheepskin:belge, diploma, koyun derisi, koyun postu, parşömen, pösteki
  • shakiness:güçsüzlük, sakatlık, sarsaklık, titreklik
  • shedding:akıtmak, çıkarıp atmak, değiştirmek, dökmek, ışık tutmak, sıyrılmak, sızdırmamak, yaymak
  • sheer:büsbütün, bütün, dik, dikey, dimdik, doğrudan, düpedüz, katışıksız, rotadan sapmak, sapmak, şeffaf, sırf, tam, tamamen, transparan, yolundan sapmak
  • shallowest:derin olmayan, sığ, üstünkörü, yüzeysel
  • sheets:çarşaf, çarşaf örtmek, gazete, iskota halatı, iskotasını çekmek, kaplamak, katman, levha, örtmek, saç tabakası, sarmak, tabaka, yaprak
  • sheerer:bütün, dik, dikey, düpedüz, katışıksız, şeffaf, sırf, tam, transparan
  • sheikh:rüyada görülen yakışıklı erkek, şeyh
  • shellac:gomalaka, gomalaka ile cilalamak, küfelik
  • shamanism:şamanizm
  • shellacking:gomalaka ile cilalamak
  • shellacked:gomalaka ile cilalamak
  • sheik:şeyh
  • shelled:kabuklu
  • shell:bomba, bombalamak, deniz kabuğu, dış görünüş, dış kaplama, fişek, havai fişek roketi, kabuğunu soymak, kabuk, kaplumbağa kabuğu, kovan, sıvası yapılmamış bina, top mermisi, yapı iskeleti, yarış kayığı, yumurta kabuğu
  • shekels:para, servet
  • shelve:aldırmamak, emekliye ayırmak, ertelemek, hasıraltı etmek, kadro dışı bırakmak, meyilli olmak, rafa kaldırmak, rafa koymak, şevlenmek
  • shellfire:top ateşi
  • shambling:ayaklarını sürterek yürümek, badi badi yürümek, paytak paytak yürümek
  • sheldrake:al kuşaklı ördek
  • shepherdess:çoban, kadın çoban
  • shells:bomba, bombalamak, deniz kabuğu, dış görünüş, dış kaplama, fişek, havai fişek roketi, kabuğunu soymak, kabuk, kaplumbağa kabuğu, kovan, sıvası yapılmamış bina, top mermisi, yapı iskeleti, yarış kayığı, yumurta kabuğu
  • shelling:bombalama, bombardıman, topa tutma
  • sheltering:barındırmak, barınmak, korumak, korunmak, saklamak, yatırmak
  • shameful:ayıp, kepaze, rezil, utanç verici, utandırıcı, yüz kızartıcı
  • shepherding:çobanlık etmek, gütmek, önderlik etmek, yol göstermek
  • shelfwarmer:satılmayan mal, sürümü olmayan mal
  • shelter:barınak, barındırmak, barınmak, korumak, korunmak, saklamak, sığınak, siper, sundurma, yatırmak
  • sheltered:kuytu
  • shenanigans:dalaverecilik, kurnazlık, saçmalık, uyanıklık
  • shepherd:çoban, çobanlık etmek, gütmek, önderlik etmek, yol göstermek
  • shelves:kaya tabakası, pervaz, raf, sığlık
  • shamus:aynasız, özel dedektif
  • sherbet:meyveli dondurma, şerbet
  • shellfish:kabuklu deniz hayvanı
  • shelving:meyil eden, raf malzemesi, raflar, şevlenen
  • shew:gösteri, gösteriş, gösterme, göstermek, sergilemek, şov, sunmak
  • shied:atmak, çekinmek, fırlatmak, irkilmek, korkmak, sakınmak, ürkmek
  • sherardize:galvanizlemek, toz çinko ile kaplamak
  • shieling:balıkçı kulübesi, baraka, çoban
  • sharpener:bileği taşı, kalemtıraş
  • shifter:değiştici, dekor değiştirici, hırsız, şalter
  • shepherds:hazreti isa
  • shiftless:beceriksiz, biçare, çaresiz, haylaz, miskin, sünepe
  • shemozzle:gürültülü kavga, kargaşa, kavga kıyamet
  • shields:arma, hami, himaye, kalkan, kalkan olmak, kaplamak, koruma, korumak, örtmek, siper, zırh
  • shiite:şii
  • shatter:bozmak, harap etmek, kırılmak, kırmak, parçalamak, parçalanmak, yıkmak, yok etmek, zarar vermek
  • shifty:becerikli, güvenilmez, işini bilir, kaypak, kurnaz, yapmacık
  • sheriff:kasaba polis şefi, kraliçeyi temsil eden yönetici, şerif
  • shikari:avcı
  • shifting:değişken, hareketli
  • shenanigan:dalaverecilik, kurnazlık, saçmalık, uyanıklık
  • shiftiness:aldatmaca, güvenilmezlik, hilekârlık, kurnazlık, pişkinlik
  • shindy:gürültü, şamata
  • shaving:tıraş
  • shingles:zona hastalığı
  • shibboleth:amacı belirten söz, anlamını yitirmiş adet, artık kullanılmayan deyim, parola, slogan
  • shin:bacağına vurmak, bacak, incik, koşmak, öne fırlamak, tırmanmak
  • shillyshally:kararsız, kararsız kalmak, kararsızca, kararsızlık, tereddüd, tereddüd etmek, tereddüdle, tereddüdlü
  • sherd:çömlek kırığı
  • shimmy:gömlek, kombinezon, şimi, şimi dansı, şimi dansı yapmak, titreme, titremek, yalpa, yalpa yapmak, yalpalamak
  • she:kadın, o
  • shine:cila, cilalamak, ışık saçmak, ışıldamak, ışımak, parıldamak, parlaklık, parlamak, parlatmak, sivrilmek
  • ship:gemi, gemi ile yollamak, gemiye bindirmek, gemiye binmek, göndermek, kürekleri içeri almak, nakletmek, su almak, tayfa olarak almak, tayfa olmak, tekne, uzay gemisi, yerine takmak
  • shield:arma, hami, himaye, kalkan, kalkan olmak, kaplamak, koruma, korumak, örtmek, siper, zırh
  • shinbone:incik kemiği, kaval kemiği
  • shining:ışık saçan, ışıl ışıl, ışıldama, ışıldayan, ışıltı, ışıltılı, olağanüstü, parlak, parlama, parlayan
  • shielded:kalkan olmak, kaplamak, korumak, örtmek
  • shear:biçilmek, kesilmek, kesmek, kırkmak, kırpmak, mahrum etmek, makasla kesmek, makaslama gerilimi, makaslama gücü, soymak, yoksun bırakmak
  • shiner:altın lira, gümüşi balık, morarmış göz, parlatıcı, parlayan şey
  • shipment:deniz nakliyatı, kargo, parti, yük, yükleme
  • shir:büzgü, büzgü yapmak, büzme, büzmek
  • shielding:kalkan olmak, kaplamak, korumak, örtmek
  • shindig:danslı eğlence, parti, zencefilli gazoz katılmış bira
  • shinny:tırmanmak
  • shift:bahane, başından savmak, çalışma grubu, çare, çözüm, değişiklik, değişme, değişmek, değiştirme, değiştirmek, devirmek, ekip, kaçamak, kaçamak cevap vermek, kadın iç gömleği, kombinezon, lafı çevirmek, mesai, rotasyon, tıkınmak, vardiya, vites değiştirmek, yer değiştirme, yerini değiştirmek, yön değiştirmek, yüklemek
  • sheared:biçilmek, kesilmek, kesmek, kırkmak, kırpmak, mahrum etmek, makasla kesmek, soymak, yoksun bırakmak
  • shipbuilding:gemi inşası, gemi yapımı
  • shire:eyalet, idari bölge, kontluk, yönetim bölgesi
  • shipload:kargo, yük
  • sheathe:gizlemek, kabına koymak, kaplamak, kılıfına koymak, kınına sokmak
  • shiners:para
  • shillelagh:sopa
  • shilling:şilin
  • shipyard:tersane
  • shipway:gemi kızağı, kızak
  • shirred:büzgülü
  • sheepish:ezik, koyun gibi, şaşkın, sersem, sıkılgan, süklüm püklüm
  • shim:ayar saçı, layner
  • shipper:gönderici, ihracatçı, nakliyeci, yükleyici
  • shimmer:parıldamak, parıltı, pırıl pırıl olmak, pırıldamak, pırıltı, titrek ışık
  • shirting:gömleklik
  • shocker:çekilmez tip, elektroşok cihazı, en kötü örnek, heyecanlı hikâye, heyecanlı roman, katlanılmaz kimse
  • shitty:bok gibi, boktan, bombok, rezil
  • shirty:aksi, çabuk sinirlenir, huysuz, sinirli
  • shipwreck:bozulma, deniz kazası, gemi enkazı, harap olmak, karaya oturmak, karaya oturtmak, kaza yapmak, mahvolma, mahvolmak, yıkılma, yıkılmak
  • shimmering:yanardöner
  • sheepmen:çoban, koyun çobanı, koyuncu
  • shimpment:deniz nakliyatı, kargo, parti, yük, yükleme
  • shocking:açık saçık, aşırı, berbat, iğrenç, kırıcı, korkunç, kötü biçimde, müstehcen, sersemletici, şok ederek, şok edici
  • shivery:titrek, tüyler ürpertici
  • shoaly:sığ
  • shoed:ayakkabı giydirmek, nallamak
  • shimmery:pırıl pırıl, pırıltılı, titrek ışıklı
  • shired:büzgülü
  • sheet:çarşaf, çarşaf örtmek, gazete, iskota halatı, iskotasını çekmek, kaplamak, katman, levha, örtmek, saç tabakası, sarmak, tabaka, yaprak
  • shiny:eskimiş, parlak, parlamış
  • shoemaker:ayakkabıcı, kunduracı
  • shocked:sarsılmış, şaşkına dönmüş
  • shoal:balık sürüsü, bilinmeyen güçlük, kalabalık, sığ yer, sığlaşmak, sığlık, sürü, sürü olmak, tehlike, toplanmak
  • shelf:kaya tabakası, pervaz, raf, sığlık
  • shingle:alagarson saç, çakıl, çakıllı sahil, çatı padavrası, çatıyı padavra ile kaplamak, demiri döverek işlemek, kısa kesmek, kısa saç, tabela
  • shirr:büzgü, büzgü yapmak, büzme, büzmek, lastik geçirmek, lastik şerit, yassı lastik
  • shipboard:gemi bordası
  • shooing:kışkışlamak, kovmak, yönlendirmek
  • shoo:kışkışlamak, kovmak, yönlendirmek
  • shoelace:ayakkabı bağcığı, ayakkabı bağı, bağcık, pabuç bağı
  • shoo!:kışkışlamak, kovmak, yönlendirmek
  • shirking:kaçınmak, kaytarmak, yan çizmek
  • shirring:büzgü yapmak, büzmek, lastik geçirmek
  • shelved:aldırmamak, emekliye ayırmak, ertelemek, hasıraltı etmek, kadro dışı bırakmak, meyilli olmak, rafa kaldırmak, rafa koymak, şevlenmek
  • shipbuilder:gemi inşa mühendisi, gemi yapımcısı
  • shoot:aşı yapmak, ateş etme, ateş etmek, atış, atış yapmak, atma, atmak, av, avlak, avlamak, avlanmak, budak, çekim, çekim yapmak, çekmek, fazla gelmek, filiz, filizlenmek, fırlamak, fırlatmak, fışkın, fotoğraf çekme, füze fırlatma, hızla geçmek, iğne yapmak, keresteyi rendeleme, mesafe, öldürmek, perdahlamak, sancımak, şiddetli akıntı, sürgün, sürgün vermek, şut çekmek, vurma, vurmak, vuruş, yuvarlanmak, zonklamak
  • shoots:aşı yapmak, ateş etme, ateş etmek, atış, atış yapmak, atma, atmak, av, avlak, avlamak, avlanmak, budak, çekim, çekim yapmak, çekmek, fazla gelmek, filiz, filizlenmek, fırlamak, fırlatmak, fışkın, fotoğraf çekme, füze fırlatma, hızla geçmek, iğne yapmak, keresteyi rendeleme, mesafe, öldürmek, perdahlamak, sancımak, şiddetli akıntı, sürgün, sürgün vermek, şut çekmek, vurma, vurmak, vuruş, yuvarlanmak, zonklamak
  • shooters:altıpatlar, atıcı, avcı, nişancı, vurucu
  • shoreless:denize kıyısı olmayan, sahili olmayan, sınırsız, uçsuz bucaksız
  • shirts:bluz, gömlek
  • sherry:şarap tatlı ispanyol şarabı, şeri, sherry
  • shipmaster:gemi kaptanı, kaptan
  • shirt:bluz, gömlek
  • shopgirl:satış elemanı, tezgâhtar kız
  • shopkeeping:dükkâncılık, işletmecilik
  • shop:alışveriş etmek, alışverişe çıkmak, araştırma yapmak, araştırmak, dükkân, ele vermek, gammazlamak, hapishane, hapse atmak, iş, işyeri, kuruluş, kurum, mağaza, meslek, okul
  • shortchange:kısa devre, kontak
  • shits:palavra, saçmalık
  • shes:kadın
  • shipping:filo, gemi trafiği, gönderme, nakliye, taşıma, ticaret filosu, tonaj
  • shiver:dalgalanmak, heyecan, kıymık, parça parça olmak, parçacık, parçalamak, parçalanmak, rüzgârdan kıpırdamak, talaş, titreme, titremek, ürpermek, ürperti, yonga
  • shopman:satıcı, tezgâhtar
  • shortcuts:kestirme, kestirme yol
  • shorn:biçilmiş, kesilmiş, kırpılmış, mahrum, yoksun
  • shortfall:açık, eksik
  • shock:balya, balyalamak, bunalım, darbe, darıltmak, dehşete düşürmek, demet, demet yapmak, elektrik çarpmak, elektrik çarpması, elektrik şoku, elektroşok uygulamak, kâlbini kırmak, karışık saç, keçeleşmiş saç, sarsılma, sarsılmak, sarsıntı, sarsmak, şaşırtmak, şok, şok etmek, taranmamış saç, utanç
  • shewing:göstermek, sergilemek, sunmak
  • shirtless:beş parasız, gömleksiz, meteliksiz
  • shoddy:adi, artık, artık iplerle örülmüş, artık kumaşlardan yapılmış, bayağı, bayağılık, çaput, çaputlardan yapılmış, değersiz, değersiz şey, ip söküğü, kalitesiz, kibarlık taslayan, kumaş artığı, sahte, sökülerek yeniden örülmüş yün, züppelik
  • shopworn:dükkânda bayatlamış, dükkânda eskimiş
  • shortie:bodur, kısa ceket, kısa elbise, ufaklık
  • shortlisting:final listesine yazmak
  • shorting:azalma, kısalma, kısaltma, una katılan yağ
  • shod:ayakkabılı, çember geçirilmiş, nallı
  • shikar:av
  • shit:bok, bok herif, boktan durum, dışkılamak, esrar, kaka yapmak, sıçmak
  • shoestring:ayakkabı bağı, az, bağcık, incecik kesilmiş, perişan, ucu ucuna olan, yetersiz
  • shortage:açık, eksiklik, kıtlık, yokluk
  • shortsighted:ileriyi göremeyen, miyop, uzağı göremeyen
  • shortly:kabaca, kısaca, sözün kısası, tersçe, yakında
  • shortterm:kısa süreli, kısa vadeli
  • shingly:çakıllı
  • shoe:ayakkabı, ayakkabı giydirmek, balata, dış lâstik, fren balatası, kontak papucu, nal, nallamak, pabuç
  • shoddiest:adi, artık iplerle örülmüş, artık kumaşlardan yapılmış, bayağı, çaputlardan yapılmış, değersiz, kalitesiz, kibarlık taslayan, sahte
  • shoetree:ayakkabı kalıbı
  • shortages:açık, eksiklik, kıtlık, yokluk
  • shorty:bodur, bücür, kısa boylu kimse, kısa ceket, kısa elbise, ufaklık
  • shorts:kısa pantolon, külot, şort
  • shout:bağırarak söylemek, bağırış, bağırma, bağırmak, haykırmak, ses, seslenmek
  • shipshape:donanımlı, düzgün, tertipli
  • shoeseller:ayakkabıcı
  • shooter:altıpatlar, atıcı, avcı, nişancı, vurucu
  • shopkeeper:dükkâncı, mağaza sahibi
  • shortdistance:kısa mesafeli, yakına
  • shoulder:banket, güvenlik şeridi, omuz, omuzla iterek açmak, omuzlamak, omzuna almak, sırt, üstüne almak, yamaç, yüklenmek
  • shortspoken:kaba, nezaketsiz, sert
  • shouting:çığlık, haykırış, haykırma, seslenme, yaygara
  • shopper:alışverişçi, müşteri
  • shipwright:gemi yapımcısı, tersane işçisi
  • shootout:atmak, çıkarmak, çıkmak, dışarı atmak, filizlenmek, fırlamak, fırlatmak
  • shorten:azalmak, azaltmak, kısalmak, kısaltmak, yağ katarak kıvamına getirmek, yelkeni sarıp küçültmek
  • shouts:bağırarak söylemek, bağırış, bağırma, bağırmak, haykırmak, ses, seslenmek
  • shoplifting:dükkân hırsızlığı, hırsızlık
  • shouldering:omuzla iterek açmak, omuzlamak, omzuna almak, üstüne almak, yüklenmek
  • shopping:alışveriş, çarşıya çıkma, pazara çıkma
  • shoving:dürtmek, itilip kakılmak, itip kakmak, itişip kakışmak, itmek, kıpırdamak, sokuşturmak, tıkıştırmak, tıkmak
  • shirk:kaçınmak, kaytarmak, yan çizmek
  • shortcoming:eksiklik, ihmal, kusur, noksan
  • shore:dayanak, deniz kenarı, deniz kıyısı, destek, destek olmak, desteklemek, kanıtlamak, kara, kıyı, payanda, payanda vurmak, sahil
  • show:açıklamak, başarı, belirtmek, belli etmek, belli olmak, delâlet etmek, dışa vurmak, fırsat, girişim, görünmek, gösteri, gösterilmek, gösterimde olmak, gösteriş, göstermek, ibraz etmek, iş, kanıtlamak, kendini göstermek, meydana çıkarmak, numara yapma, öğretmek, renk vermek, revü, sahnelemek, şans, sergi, sergilemek, sonuç, şov, sükse, teşhir
  • shorthorn:kısa boynuzlu sığır
  • shoulders:banket, güvenlik şeridi, omuz, omuzla iterek açmak, omuzlamak, omzuna almak, sırt, üstüne almak, yamaç, yüklenmek
  • shirker:kaytarıcı, yan çizen kimse
  • shopsoiled:dükkânda bayatlamış, dükkânda eskimiş
  • showdown:açık oynama, güç gösterisi, kâğıtlarını açma
  • shortened:azalmış, kısalaştırılmış, kısaltılmış
  • shortcut:kestirme, kestirme yol
  • showed:açıklamak, belirtmek, belli etmek, belli olmak, delâlet etmek, dışa vurmak, görünmek, gösterilmek, gösterimde olmak, göstermek, ibraz etmek, kanıtlamak, kendini göstermek, meydana çıkarmak, öğretmek, renk vermek, sahnelemek, sergilemek
  • shove:dürtme, dürtmek, itilip kakılmak, itip kakmak, itiş, itişip kakışmak, itme, itmek, kıpırdamak, sokuşturmak, tıkıştırmak, tıkmak
  • showing:belirtme, durum, gösteri, gösterimde olma, gösterme, oynama, sergi
  • shirtfront:gömlek göğüslüğü
  • showiness:gösteriş
  • shopwindow:camekân, vitrin
  • shorter:alçak, az, bodur, bücür, çapaklı, çıtır çıtır, eksik, gevrek, hariç, iyi pişmiş, kestirme, kısa, kısa boylu, kısa kesilmiş, kısa vadeli, kıt, özet, sert, tam olmayan, yetersiz
  • shortsightedness:ileriyi görememe, miyopluk
  • showily:gösterişli olarak, havalı bir şekilde
  • shivering:titreme
  • showoff:caka, fiyaka, gösteriş, gösterişçi, havalı
  • showmanship:gösteri sanatı, gösterişçilik, şovmenlik
  • showman:eğlence hazırlayan kimse, etkili konuşmacı, ilgi çekmeye çalışan kimse, şovmen
  • shortest:alçak, az, bodur, bücür, çapaklı, çıtır çıtır, eksik, gevrek, hariç, iyi pişmiş, kestirme, kısa, kısa boylu, kısa kesilmiş, kısa vadeli, kıt, özet, sert, tam olmayan, yetersiz
  • shortish:oldukça kısa
  • shotgun:av tüfeği, çifte
  • showpiece:görülmeye değer parça, göstermeye değer parça
  • shorthand:steno, steno bilen, stenografi
  • shown:açıklamak, belirtmek, belli etmek, belli olmak, delâlet etmek, dışa vurmak, görünmek, gösterilmek, gösterimde olmak, göstermek, ibraz etmek, kanıtlamak, kendini göstermek, meydana çıkarmak, öğretmek, renk vermek, sahnelemek, sergilemek
  • shred:dilim, dilimlemek, doğramak, en küçük parça, küçük küçük kesmek, lime lime etmek, paçavra, parça, parçalamak, parçalanmak
  • shoeblack:ayakkabı boyacısı, boyacı, lostracı
  • shortness:darlık, eksiklik, gevreklik, kabalık, kısalık, küçüklük, terslik, yetmezlik
  • should:ise, -malı, -malıydı, -meli, -meliydi, olursa
  • showcase:camekân, vitrin
  • shoehorn:ayakkabı çekeceği, çekecek, kerata
  • shovelling:kürekle atmak, kürekle boşaltmak, kürümek
  • shortwave:kısa dalga, kısa dalga yayın yapan
  • shrewdness:açıkgözlük, akıllılık, cin gibilik, zekilik
  • shows:açıklamak, başarı, belirtmek, belli etmek, belli olmak, delâlet etmek, dışa vurmak, fırsat, girişim, görünmek, gösteri, gösterilmek, gösterimde olmak, gösteriş, göstermek, ibraz etmek, iş, kanıtlamak, kendini göstermek, meydana çıkarmak, numara yapma, öğretmek, renk vermek, revü, sahnelemek, şans, sergi, sergilemek, sonuç, şov, sükse, teşhir
  • shreds:dilim, dilimlemek, doğramak, en küçük parça, küçük küçük kesmek, lime lime etmek, paçavra, parça, parçalamak, parçalanmak
  • shredder:dilimleme makinesi, parçalayıcı, rende
  • shone:cilalamak, ışık saçmak, ışıldamak, ışımak, parıldamak, parlamak, parlatmak, sivrilmek
  • shots:aşı, atış, bir fırt içki, boşalma, çekim, cinsel ilişki, deneme, destek, erim, film çekme, fotoğraf, girişim, gülle, iğne, kısmet, lağım, menzil, saçma, şans, şut, tahmin, tahrip maddesi, tek içki, top mermisi, vuruş, yardım, yudum
  • showgirl:dansçı kız, revü kızı
  • shook:fıçı kerestesi, fıçı malzemesi, sandık yapım malzemesi
  • shrewd:açıkgöz, akıllıca, cin gibi, kurnaz, sert, uyanık, zeki, zekice
  • showy:cafcaflı, çarpıcı, fiyakalı, gösterişçi, gösterişli, havalı, şatafatlı, tantanalı
  • shovelful:kürek dolusu
  • shooting:atıcılık, atış, av, av sahası, avcılık, çekim, filizlenen, filizlenme, film çekme, sızlama, sızlayan, zonklama, zonklayan
  • shrift:günah çıkarma, günah çıkarttırma
  • shrike:örümcekkuşu
  • shriek:acı acı bağırmak, acı feryat, avazı çıktığı kadar bağırmak, çığlık, çığlık atmak, feryat etmek, yaygara, yırtınmak
  • shredding:dilimlemek, doğramak, küçük küçük kesmek, lime lime etmek, parçalamak, parçalanmak
  • shoveling:kürekle atmak, kürekle boşaltmak, kürümek
  • shrivel:aciz duruma düşmek, buruşmak, buruşturmak, büzmek, içi geçmek, kırış kırış yapmak, kırışmak, kırıştırmak, kurutmak
  • shrinkage:büzülme, çekme, çekme payı, daralma, değeri düşme, fire, küçülme
  • shoplifter:hırsız, mağaza hırsızı
  • shrouded:gizlemek, kefene sarmak, kefenlemek, korumaya almak, örtmek
  • shriveling:aciz duruma düşmek, buruşmak, buruşturmak, büzmek, içi geçmek, kırış kırış yapmak, kırışmak, kırıştırmak, kurutmak
  • shrinking:büzücü, büzülür, çeker, çekingen, çekme, istemeden yapılan, ürkek
  • shrill:acı, acı acı bağırmak, cırlak, cırtlak, sürekli rahatsız eden, tiz, tiz bir sesle bağırmak
  • showroom:gösteri salonu, satış yeri, sergi salonu, showroom
  • shrovetide:apakurya
  • shrub:ağaççık, alkollü meyve şurubu, çalı, funda
  • shopmen:satıcı, tezgâhtar
  • shrunk:çekmiş, çökmüş, daralmış, daraltılmış
  • shriveled:buruş buruş, kuruyup büzülmuş
  • shrine:tapınak, türbe
  • shrewdest:açıkgöz, akıllıca, cin gibi, kurnaz, sert, uyanık, zeki, zekice
  • shrubbery:çalılık, fundalık
  • shoreward:kıyıya doğru, kıyıya doğru olan, sahile doğru
  • shrunken:çekmiş, çökmüş, küçülmuş
  • shrivelled:buruş buruş, kuruyup büzülmuş
  • shrouding:gizlemek, kefene sarmak, kefenlemek, korumaya almak, örtmek
  • shuffled:ağız yapmak, ayak diremek, ayaklarını sürümek, elden ele dolaştırmak, kaçırmak, kâğıtları karmak, karıştırmak, karman çorman etmek, kaytarmak, kem küm etmek, kıpırdanmak, sakınmak, sözü değiştirmek, sürtünerek gitmek, yerinde duramamak
  • shrimp:bodur, cüce, karides, karides avlamak
  • shucks:hadi be!, saçma!
  • shrubs:ağaççık, alkollü meyve şurubu, çalı, funda
  • shoring:destek olmak, desteklemek, kanıtlamak, payanda vurmak
  • shuck:kabuğunu soymak, kabuk, koçandan ayırmak, zarf
  • shrugging:omuz silkmek
  • shrug:omuz silkme, omuz silkmek
  • shrinkproof:çekmez, küçülmez
  • shun:çekinmek, kaçınmak, sakınmak, uzak durmak
  • shroud:çarmık, gizlemek, kefen, kefene sarmak, kefenlemek, korumaya almak, örtmek, örtü, paraşüt asılma ipi, tabut örtüsü
  • shudder:titreme, titremek, ürpermek, ürperti, zangırdamak
  • shortcomings:eksiklik, ihmal, kusur, noksan
  • shuffling:ayaklarını sürüyen, dolambaçlı, hilebaz, kaçamaklı, karıştırma, karma
  • shuddering:titremek, ürpermek, zangırdamak
  • shuffler:ağız değiştiren kimse, ayaklarını sürüyen kimse, kâğıtları karan kimse
  • shuttling:gidip gelmek, ileri geri işlemek, mekik dokumak
  • shrubby:ağaçsı, çalı gibi
  • shuffle:ağız yapmak, ayak diremek, ayaklarını sürüme, ayaklarını sürümek, elden ele dolaştırma, elden ele dolaştırmak, kaçamak cevap verme, kaçırmak, kâğıtları karmak, karıştırma, karıştırmak, karma, karman çorman etmek, kaytarmak, kem küm etme, kem küm etmek, kıpırdanmak, sakınmak, sözü değiştirmek, sürtünerek gitme, sürtünerek gitmek, yer değiştirme, yerinde duramamak
  • shunt:başından atmak, hat değiştirme, hat değiştirmek, paralel bağlamak, paralel devre, şönt, tâli direnç, yakasını sıyırmak, yan yol, yan yola geçmek, yerini değiştirmek, yol değiştirme, yolunu değiştirmek
  • shortening:azalma, kısalma, kısaltma, una katılan yağ
  • shylock:cimri, tefeci
  • shunning:çekinmek, kaçınmak, sakınmak, uzak durmak
  • shun!:dikkat!, hazırol!
  • shunting:makas değiştirme, manevra, manevra yapma
  • shutdown:çalışmayı durdurma, işe son verme, kapanış, kapanma, yayını durdurma
  • sibilant:ıslıklı, ıslıklı ses, ıslıksı, ıslıksı ses
  • shortlived:kısa ömürlü, kısa süreli
  • shyster:dalavereci, düzenbaz, kötü şöhretli avukat
  • shutoff:avlanma yasağı dönemi, durdurma, kapama, kesme, kısma
  • shush:susmak, susturmak
  • shyness:çekingenlik, güvensizlik, korkaklık, kuruntu, sıkılganlık, ürkeklik, utangaçlık
  • shunned:çekinmek, kaçınmak, sakınmak, uzak durmak
  • shorttempered:asabi, çabuk sinirlenen, kolay sinirlenir, sinirli
  • sibling:kardeş
  • shutterbug:fotoğraf meraklısı
  • sibylline:gizli anlamlı, kehanet, kehanet gibi, kehanetle ilgili
  • shuttlecock:badminton topu, ucu tüylü mantar top
  • siam:siyam, tayland
  • shush!:hişt!, şışt!, sus!
  • si:si
  • sibyl:büyücü kadın, falcı kadın, kadın peygamber, kâhin kadın
  • siblings:kardeşler
  • siccative:kurutucu, kurutucu madde, sikatif, sikatif madde
  • shuttering:kapamak, kepenkleri kapamak
  • shovel:faraş, kepçe, kürek, kürekle atmak, kürekle boşaltmak, kürümek, şovel
  • sic:aynen, böyle
  • shutting:kapama, kapatma
  • shyly:çekingence, ürkek ürkek, utanarak
  • sicking:saldırtmak, yakalatmak
  • sickbed:hasta yatağı, hasta yatma, yatak döşek yatma
  • sickener:iğrenç şey, mide bulandırıcı şey
  • shower:dökmek, duş, hafif yağmur, hediye yağmuru, kısa süreli yağmur, sağanak, yağdırmak, yağmuruna tutmak, yağmuruna tutulmak
  • sicilian:sicilya, sicilyalı
  • shuttle:gidip gelmek, gidiş geliş seferi, ileri geri işlemek, karşılıklı sefer, mekik, mekik dokumak
  • sideburns:favori
  • siamese:siyam, siyamca, siyamlı
  • showers:dökmek, duş, hafif yağmur, hediye yağmuru, kısa süreli yağmur, sağanak, yağdırmak, yağmuruna tutmak, yağmuruna tutulmak
  • sideboard:büfe, yan masa
  • sickbay:gemi reviri, revir
  • sibilance:ıslık, ıslık sesi, vızıltı
  • sicknesses:hastalık, illet, rahatsızlık
  • sidecar:motosiklet sepeti, motosiklet yan arabası
  • sickle:hilal, orak
  • sickening:berbat, bıktırıcı, iğrenç, korkunç, mide bulandırıcı, tiksindirici
  • showery:ara sıra yağmur yağan, yağmurlu
  • sibilate:ıslıksı ses vermek
  • sickly:cılız, hastaca, hastalık derecesinde, hastalık yapan, hastalıklı, iç bayıltıcı, iğrenç, mide bulandırıcı, sağlıksız, soluk
  • sickness:bulantı, hastalık, kusma, mide bulantısı
  • sidelight:borda feneri, uçağın yerini gösteren lâmba, yan sinyal, yandan gelen ışık
  • sicken:bezdirmek, bıkmak, bıktırmak, gına gelmek, hasta etmek, hastalanmak, iğrendirmek, mide bulandırmak, midesi bulanmak, rahatsızlanmak, usandırmak
  • shrank:azalmak, büzmek, büzülmek, çekinmek, çekmek, daralmak, hoşlanmamak, kısalmak, küçülmek, küçültmek
  • sidelong:yan, yan taraftan, yanlamasına
  • sidesplitting:çok komik, gülmekten öldüren, kahkahaya boğan
  • sideswipe:dokunaklı söz, iğneleyici söz, iğneli söz, yandan çarpma, yandan çarpmak, yandan darbe, yandan vurmak
  • sideboards:favori
  • sidesman:kilise yöneticisi yardımcısı
  • sidestepping:kaçınmak, sürüncemede bırakmak, uzatmak, yan çizmek, yana kaçmak
  • shrapnel:bomba parçası, şarapnel
  • sidereal:yıldız, yıldızlara göre
  • sidetrack:caydırmak, ertelemek, geciktirmek, manevra hattı, önemsiz işlerle uğraştırmak, treni yan yola geçirmek, yan yol
  • sidetracked:caydırmak, ertelemek, geciktirmek, önemsiz işlerle uğraştırmak, treni yan yola geçirmek
  • sidekick:arkadaş, ortak, yardımcı
  • siding:manevra hattı, taraf tutma, tarafçılık, yan hat
  • sideways:yan yan, yana, yandan, yanlamasına
  • sidle:sokulmak, yan yan gitmek, yan yana gitmek
  • sides:aynı tarafta olmak, böğür, bölüm, çalım, hava, kenar, kıyı, takım, taraf, taraf tutmak, taraftar, yan
  • siege:çevresini sarma, ele geçirmeye uğraşma, hastalık devresi, kuşatma, tezgâh
  • shredded:dilimlemek, doğramak, küçük küçük kesmek, lime lime etmek, parçalamak, parçalanmak
  • sideward:yan, yan yan, yana, yana doğru, yandan, yanlamasına
  • sidesaddle:atayan binmeye yarayan eyer, kadın eyeri
  • siesta:öğle uykusu, siesta
  • sidestep:kaçınma, kaçınmak, sürüncemede bırakmak, uzatmak, yan adım, yan çizme, yan çizmek, yana kaçma, yana kaçmak
  • sight:bakmak, görme, görme yeteneği, görmek, görüntü, görünüm, görünüş, görüş, göz, gözlemek, gözlemlemek, hal, hedeflemek, ibraz, ibraz etmek, ihtimal, kanı, manzara, nazar, nişan almak, nişangâh, ümit
  • shrew:cadaloz, cadı kadın, kır faresi, şirret, şirret kadın
  • sightless:görmeyen, kör
  • sidewards:yan yan, yana, yana doğru, yandan, yanlamasına
  • sideslip:savrulma, yana kayma
  • sigh:ah etme, ah etmek, derin bir nefes alma, iç çekiş, iç çekmek
  • siemens:iletkenlik birimi
  • sights:bakmak, görme, görme yeteneği, görmek, görüntü, görünüm, görünüş, görüş, göz, gözlemek, gözlemlemek, hal, hedeflemek, ibraz, ibraz etmek, ihtimal, kanı, manzara, nazar, nişan almak, nişangâh, ümit
  • shrewish:cadaloz, cadı, cırlak, hırçın, şirret, zilli
  • sidewalk:kaldırım
  • sieve:boşboğaz, elek, elemek, kalbur, kalburdan geçirmek, kevgir, ot sepeti
  • sighted:görebilen, gören, görülen, görüşlü
  • sifting:ayıklama, elekten geçirme, eleme, inceleme
  • signals:bildirmek, işaret, işaret etmek, işaretle bildirmek, muhabere, sinyâl, sinyâl vermek, uyarı işareti
  • sightseeing:çevreyi görme, gezi, gezip görme
  • signature:damga, imza, işaret, kaşe, mühür, nota imi, tanıtım müziği
  • shrieking:acı acı bağırmak, avazı çıktığı kadar bağırmak, çığlık atmak, feryat etmek, yırtınmak
  • sieving:elemek, kalburdan geçirmek
  • sifter:ağzı delikli kap, delikli kap
  • sighting:nişan alma
  • sighing:ah etmek, iç çekmek
  • signer:imza sahibi, imzalayan
  • signal:bildirmek, dikkat çekici, göze çarpan, işaret, işaret etmek, işaretle bildirmek, muhabere, sinyâl, sinyâl vermek, uyarı işareti
  • shrink:azalmak, büzmek, büzülmek, çekinmek, çekmek, daralmak, hoşlanmamak, kısalmak, küçülmek, küçültmek, psikiyatrist, ruh doktoru
  • signaler:işaretçi, muhabere subayı, muhabereci, vardabandıra
  • signaller:işaretçi, muhabere subayı, muhabereci, vardabandıra
  • sightly:bakmaya değer, dikkate değer, göze hitap eden, güzel, yakışıklı
  • signalize:belirginleştirmek, bildirmek, işaret etmek, işaretle bildirmek, karakterize etmek, meşhur etmek, sinyâlize etmek
  • shut:içeri almamak, kapalı, kapamak, kapanmak, kapanmış, kapatılmış, kapatmak, kapmak, katlamak, kıstırmak, örtmek, örtülü, sokmamak, yummak
  • signboard:isim levhası, levha, tabela
  • signposting:yön göstermek
  • signalling:işaret verme
  • sightread:bakarak çalmak, bakarak söylemek
  • signatory:imza sahibi, imzalayan, imzalayan devlet
  • shutout:lokavt, rakibe hiç sayı yaptırmama, sayı vermeme
  • significative:anlam ifade eden, anlamlı, belirleyici, karakteristik
  • silent:içinden okunan, içten içe güdülen, sessiz, suskun, yazıldığı halde okunmayan
  • significant:anlamlı, kayda değer, manâlı, önemli
  • silage:siloda depolamak, siloda depolanan yem, silodaki yeşillik, silolamak, yem
  • signalman:işaretçi, vardabandıra
  • sign:alâmet, belirti, belirtmek, burç, burç sembolü, gösterge, haç işareti, ifade etmek, ima etmek, imza atmak, imza etmek, imzalamak, işaret, işaret etmek, işaretlemek, isim levhası, ismini yazmak, istavroz, iz, jest, mucize işareti, nişan, sembol, semptom, simge, tabela
  • significancy:anlam, önem
  • silencer:egzoz, susturucu
  • shutter:beton kalıbı, fotoğraf makinesi kapağı, kapak, kapamak, kepenk, kepenkleri kapamak, panjur
  • silence:ateşkese zorlamak, bastırmak, ses çıkarmama, sessizlik, sır tutma, sükut, suskunluk, susma, susturmak
  • silicic:silis gibi, silisik, silisli
  • silesia:ince keten kumaş
  • signed:belirtmek, ifade etmek, ima etmek, imza atmak, imza etmek, imzalamak, işaret etmek, işaretlemek, ismini yazmak
  • signing:belirtmek, ifade etmek, ima etmek, imza atmak, imza etmek, imzalamak, işaret etmek, işaretlemek, ismini yazmak
  • signaling:işaret verme
  • siberian:sibirya, sibiryalı
  • silencing:susturma
  • silicious:silisçil, silisli
  • sill:eşik, kapı eşiği, pervaz, taban
  • signified:anlamına gelmek, belirtmek, delâlet etmek, demek olmak, göstermek, ifade etmek, işareti olmak
  • silently:sessizce
  • signatures:damga, imza, işaret, kaşe, mühür, nota imi, tanıtım müziği
  • silhoutte:gölge, hayal meyal görüntü, karaltı, siluet, siluetini yapmak, taslak
  • sibilation:ıslık çalar gibi söyleme, ıslık sesi
  • silhouette:gölge, hayal meyal görüntü, karaltı, siluet, siluetini yapmak, taslak
  • silicosis:silikoz
  • silly:aptal, aptalca, bön, saçma, salak, salakça, şapşal, sersem, zevzek
  • signify:anlamına gelmek, belirtmek, delâlet etmek, demek olmak, göstermek, ifade etmek, işareti olmak
  • silt:alüvyon
  • signification:anlam, ifade, manâ
  • silicon:silikon, silisyum
  • silo:ambar, füze rampası, silo, siloda saklamak, siloya koymak, yeraltı füze rampası
  • sick:bıkkın, bulanmış, dağınık, hasret, hasta, iğrenç, keyifsiz, kusmak üzere, mide bulandırıcı, midesi bulanmış, özlemiş, rahatsız, saldırtmak, soluk, usanmış, yakalatmak
  • siliceous:silisli
  • silvered:ağarmak, beyazlamak, gümüş kaplamak, gümüş rengine boyamak, gümüşlemek, sırlamak
  • silurian:silur
  • silenced:ateşkese zorlamak, bastırmak, susturmak
  • signs:alâmet, belirti, belirtmek, burç, burç sembolü, gösterge, haç işareti, ifade etmek, ima etmek, imza atmak, imza etmek, imzalamak, işaret, işaret etmek, işaretlemek, isim levhası, ismini yazmak, istavroz, iz, jest, mucize işareti, nişan, sembol, semptom, simge, tabela
  • silverplate:gümüş kaplamak
  • sickroom:hasta odası, revir
  • silkworm:ipekböceği
  • silversmith:gümüş işi yapan kimse, gümüşçü
  • silvering:ağarmak, beyazlamak, gümüş kaplamak, gümüş rengine boyamak, gümüşlemek, sırlamak
  • silky:dalkavuk, içimi kolay, ipek gibi, ipekli, ipeksi, tatlı, yağcı, yumuşacık
  • similitude:benzerlik, benzeşme, benzetme, teşbih
  • silence!:sessizlik!, susun!
  • silvery:berrak, gümüş gibi, gümüşi, gümüşlü, simli
  • sided:cepheli, çevrili, kenarlı, taraflı
  • similarities:benzer özellikler, benzerlikler
  • simpleness:sadelik
  • simoom:sam yeli
  • sideline:ek iş, kenar çizgisi, tâli hat, tâli yol, yan çizgisi, yan yol
  • simile:benzetme, mecaz, teşbih
  • silicate:silikat, silisik asit tuzu
  • simian:insana benzeyen maymun, maymun, maymun gibi, maymuna ait
  • simpleminded:alçakgönüllü, kendi halinde, kolay inanan, saf, safdil, tecrübesiz, temiz kalpli
  • simpler:acemi, alçakgönüllü, basit, gösterişsiz, iradesiz, kendi halinde, kolay, sade, sade ve basit, saf, tam, temiz kalpli, yalın
  • sidestreet:yan sokak
  • simple:acemi, alçakgönüllü, basit, gösterişsiz, iradesiz, kendi halinde, kocakarı ilacı, kolay, sade, sade ve basit, saf, tam, temiz kalpli, yalın
  • simplificative:basit, sade, yalın
  • silk:ipek, ipek cüppe, ipekli, kraliyet avukatı, örümcek ağı ipi, satensi parlaklık
  • similarity:benzerlik
  • simplest:acemi, alçakgönüllü, basit, gösterişsiz, iradesiz, kendi halinde, kolay, sade, sade ve basit, saf, tam, temiz kalpli, yalın
  • silken:ipek gibi, ipekli, ipeksi, tatlı, yumuşacık
  • simpleton:alık, avanak, keriz, safdil
  • simply:açıkça, basitçe, özentisiz, sade bir şekilde, sadece, sırf, tamamen, yalın biçimde, yanız
  • sidewise:yan yan, yana, yana doğru, yandan, yanlamasına
  • similars:benzerleri
  • silliness:abeslik, aptallık, saçmalık, salaklık, sersemlik, zevzeklik
  • simplifying:basitleştirmek, kolaylaştırmak, sadeleştirmek
  • simplex:basit, simpleks, tek yönlü, tek yönlü hat, tek yönlü telgraf sistemi, yalın, yalın sözcük
  • silviculture:ağaçlandırma, ormancılık
  • sierra:dişli doruk
  • simplified:basitleştirilmiş, kolaylaştırılmış, sadeleştirilmiş
  • simplicity:basitlik, gösterişsizlik, kolaylık, sadelik
  • simulation:benzeme, benzer şartları oluşturma, benzeşme, sahte tavır, taklit, yalandan yapma
  • simulations:benzeme, benzer şartları oluşturma, benzeşme, sahte tavır, taklit, yalandan yapma
  • simultaneously:aynı anda
  • simmer:galeyan, galeyana getirmek, içten içe kaynamak, içten içe kaynatmak, kaynama, kaynatma, patlama, patlamak üzere olmak, patlayacak hale gelme, yavaş yavaş kaynamak
  • sift:elemek, gözden geçirmek, ince eleyip sık dokumak, iyiyi kötüyü ayırmak, kalburdan geçirmek, kevgirle serpmek, titizlikle araştırmak
  • simulate:benzerini yapmak, benzetmek, gibi göstermek, numarası yapmak, taklidini yapmak, taklit etmek, yalandan yapmak
  • simulant:benzer
  • simulating:benzerini yapmak, benzetmek, gibi göstermek, numarası yapmak, taklidini yapmak, taklit etmek, yalandan yapmak
  • simultaneous:anında, aynı zamanda olan, eşzamanlı, simultane
  • simon:simon
  • sincere:candan, doğru, dürüst, gerçek, içi dışı bir, içten, samimi
  • simulated:sahte, taklit
  • sightseer:turist
  • sincerely:candan, içten, içtenlikle, samimi olarak, samimiyetle
  • simultaneity:aynı zamanda olma, eşzamanlılık
  • sin:günah, günah işlemek, kabahat, suç, suç işlemek
  • sinecure:arpalık, ense işi, hizmetsiz maaşlı memuriyet
  • simony:dinsel görevleri satın alma, dinsel görevleri satma, kutsal eşyaları satma
  • signet:mühür
  • sinapism:hardal yakısı
  • simper:aptalca gülümsemek, aptalca nazlı gülümseme, yapmacıklı gülümseme, yapmacıklı gülümsemek
  • sinew:güç, kas gücü, kas teli, kiriş, kuvvet, sinir, veter
  • since:beri, bu yana, -den beri, -den bu yana, -den itibaren, -dığı için, edeli, madem, mademki, o zamandan beri, olalı, yapalı
  • significance:anlam, önem
  • sincerity:candanlık, doğruluk, dürüstlük, içtenlik, samimiyet
  • simpering:aptalca gülümsemek, yapmacıklı gülümsemek
  • sinewless:güçsüz, kuvvetsiz, zayıf
  • sinewy:dinç, güçlü, kiriş gibi, kuvvetli, sinirli, zinde
  • sine:sinüs, -siz, -sız
  • singer:aşık, ötücü kuş, şantöz, şarkıcı
  • significiant:anlamlı, kayda değer, manâlı, önemli
  • simplification:basitleşme, basitleştirme, sadeleştirme, yalınlaştırma
  • singapore:singapur
  • silex:çakmaktaşı
  • singles:tekler, tekler karşılaşması
  • sinful:fena, günah, günahkâr, utanç verici
  • singed:alazlamak, alevden geçirmek, ateşten geçirmek, hafifçe yakmak, hafifçe yanmak, sarartmak, uçlarını yakmak
  • simplify:basitleştirmek, kolaylaştırmak, sadeleştirmek
  • singleminded:azimli, candan, dürüst, kararlı, ne istediğini bilen, samimi, tek amacı olan, tek gayesi olan
  • singers:aşık, ötücü kuş, şantöz, şarkıcı
  • simulator:iki yüzlü, numaracı, simülatör, yalancı, yalandan hasta
  • singe:alazlamak, alevden geçirmek, ateşten geçirme, ateşten geçirmek, hafif yanık, hafifçe yakma, hafifçe yakmak, hafifçe yanmak, sarartmak, uçlarını yakmak
  • silica:silis, silisli toprak
  • singlet:atlet, fanila, kolsuz bluz
  • singlebreasted:tek sıra düğmeli
  • singing:çınlama, ötme, ötüş, şakıma, şan, şarkı söyleme, şarkıcılık, uğultu
  • single:bekar, bekâr, bir, bir kerelik, biricik, evlenmemiş kimse, kırk beşlik plâk, tek, tek bir, tek gidiş bileti, tek kişilik, tek kişilik oda, yalnız
  • singlestick:eskrim kılıcı, tek yüzlü kılıç
  • singlehearted:azimli, candan, dürüst, kararlı, ne istediğini bilen, samimi, tek amacı olan
  • singular:acayip, bireysel, eşsiz, kişisel, olağandışı, tek, tekil, tekil isim, tuhaf
  • silvan:ağaçlık, ormanlı, ormanlık
  • sinking:açlıktan dermansızlık, amorti eden, amorti etme, azalan, batırma, batış, batma, dermansızlık, düşüş, halsizlik, işlevini yitirme, yavaş yavaş kaybolan, yavaş yavaş ödeme, zamanla azalan
  • singleness:bağlılık, bekârlık, içtenlik, kararlılık, ne istediğini bilme, sadakât, tek olma, yalnızlık
  • sinner:günahkâr, rezil
  • sinistral:sola ait, sola eğilimli
  • sinless:günahsız, masum
  • silver:ağarmak, beyazlamak, gümüş, gümüş çatal bıçak takımı, gümüş eşya, gümüş kaplamak, gümüş para, gümüş rengi, gümüş rengine boyamak, gümüşlemek, sırlamak
  • singularity:acayiplik, eşsizlik, gariplik, görülmemişlik, özellik, tek olma, tuhaflık
  • sinked:batmış
  • sinning:günah işlemek, suç işlemek
  • sinlessness:günahsızlık
  • silverware:gümüş çatal bıçak, gümüş eşya, gümüş takımlar, sofra takımı
  • sinker:ağ kurşunu, iskandil, kuyu işçisi, maden işçisi, mühürcü, olta kurşunu, tatlı çörek
  • sinus:arkarca, beyindeki kirli kan kanalı, boşluk, burun boşluğu, kovuk, oyuk, sinüs
  • similar:aynılık, benzer, benzerlik, benzeşen, benzeyen, emsal, eş
  • sinuous:dolambaçlı, eğri, kavisli, kıvrımlı, sinüs biçimli, yılankavi
  • sinuate:dalgalı kenarlı
  • sip:azar azar içmek, bir yudum, çekmek, yudum, yudum yudum içmek, yudumlama, yudumlamak
  • sinister:fena, fesat, kem, kötü, kötü niyetli, meymenetsiz, soldaki, solundaki, tekin olmayan, uğursuz
  • similarly:aynı, benzer bir şekilde, bunun gibi
  • sinter:kalıba basmak, katılaştırmak, silikat tortusu, sinter, top top yapmak
  • siren:baştan çıkarıcı kadın, büyüleyici kadın, deniz kızı, semender, siren
  • siskin:karabaşlı iskete
  • sinuosity:kıvrım, kıvrımlılık, yılankavilik
  • simmering:galeyana getirmek, içten içe kaynamak, içten içe kaynatmak, patlamak üzere olmak, yavaş yavaş kaynamak
  • siphon:basınçlı soda şişesi, çekmek, sifon, sifonla çekmek, sıvı akış borusu
  • sister:abla, hastabakıcı, hemşire, kardeş, kızkardeş, rahibe
  • sistine:papa sixtus’un kurduğu
  • sirocco:akdenizden esen sıcak rüzgâr, siroko
  • sinusitis:sinüzit
  • simp:ahmak, aptal
  • sioux:kuzey amerika kızılderilisi, siyu, siyu kabilesi
  • sir:bay, bayım, beyefendi, efendi, sör, sör diye hitap ermek
  • sins:günah, günah işlemek, kabahat, suç, suç işlemek
  • sisterinlaw:baldız, elti, görümce, yenge
  • sissy:hanım evlâdı, korkak, muhallebi çocuğu
  • sis:abla, kızkardeş
  • sir!:bay, bayım, beyefendi, efendi, sör, sör diye hitap ermek
  • simplistic:basit, basitçe
  • sirrah:bayım, efendim
  • sitter:çocuk bakıcısı, kımıldamadan duran kuş, kolay av, kolay iş, kuluçkaya yatmış tavuk, model, oturan kimse
  • sire:ata, aygırın babası, baba, babası olmak
  • situation:durum, görev, hal, konum, mevki, şartlar, yer
  • sirup:aşırı duygusal üslup, koyu şerbet, şurup
  • simulacrum:gölge, hayal, hayal meyal benzerlik, imge, sahte gösteriş, taklit
  • sixtine:papa sixtus’un kurduğu
  • situated:bulunan, kurulu, yerleşik, yerleşmiş
  • sirloin:sığır filetosu
  • sisterhood:kardeşlik, kızkardeşlik, rahibeler topluluğu
  • sixteenth:on altıda bir, on altıncı
  • sinciput:başın ön kısmı, kafatasının ön kısmı
  • situs:durum, organın normal yeri, yer
  • sixties:altmış kişilik takım, altmışlar, altmışlı yaşlar, altmışlı yıllar
  • sixth:altıda bir, altıda biri, altıncı
  • sisterly:abla gibi, kardeşçe, kızkardeş gibi, sevecen
  • sixty:altmış, altmışlık
  • sinewed:dinç, güçlü, kiriş gibi, kuvvetli, sinirli, zinde
  • situate:yerini belirlemek, yerleştirmek
  • size:apre, beden, boy, boyut, büyüklüğüne göre ayırmak, büyüklük, çiriş, çirişlemek, numara, ölçü, önemli miktar, şapka astar tutkalı, sertleştirmek, tutkal, tutkallamak
  • situations:durum, görev, hal, konum, mevki, şartlar, yer
  • sitting:kuluçka süresi, kuluçkalık, oturan, oturma, oturum, poz verme
  • sixtieth:altmışıncı, altmışta bir, altmışta birlik kısım
  • sizeable:büyükçe, oldukça büyük
  • sixer:krikette altı koşuluk vuruş
  • sizer:ahar tezgâhı, apre tezgâhı, ayırıcı, boy ayırıcı, çirişleyici, kereste boy bıçkısı
  • sinfulness:günahkârlık
  • skate:çemçe balığı, kaymak, paten, paten yapmak, patenle kaymak, patinaj yapmak, tırpana
  • sixfold:altı katı, altı misli
  • skeet:havaya atılan hedef
  • skater:patenci, patinajcı
  • sizzling:cayır cayır yakan, cızbız, cızırtılı
  • skald:iskandinav halk ozanı, ozan
  • sing:çağırmak, çınlamak, ıslık gibi ses çıkarmak, okumak, ötmek, şakımak, şarkı söyleme, şarkı söylemek, söylemek, uğuldamak, vınlamak, vızıldamak
  • skating:paten yapma, patenle kayma
  • skeleton:çatı, çekirdek kadro, çerçeve, çok zayıf kimse, iskelet, iskelet gibi kimse, taslak, temel çatı
  • sized:numaralı
  • skates:çemçe balığı, kaymak, paten, paten yapmak, patenle kaymak, patinaj yapmak, tırpana
  • skeletonize:bir deri bir kemik yapmak, iskelet gibi yapmak, iskeletini hazırlamak, minimuma indirmek, tasarlamak
  • skerry:kayalıklı adacık
  • singleton:elde tek olan kâğıt, tek çocuk, tek şey, yalnız kimse
  • skeptic:kuşkucu, kuşkucu kimse, septik kimse, şüpheci
  • skedaddle:apar topar kaçma, sıvışma, sıvışmak, tabanları yağlama, tabanları yağlamak, tüyme, tüymek
  • skep:arı kovanı, kömür kovası, sepet
  • skeletal:iskelet, iskelet gibi
  • sketchiness:baştan savmalık, eksiklik, kabataslak olma, taslak halinde olma, üstünkörülük
  • skeptical:inançsız, kuşkucu, septik, şüpheci, şüpheli
  • sketchy:baştan savma, eksik, kabaca, kabataslak, üstünkörü, yarım yamalak
  • singly:birer birer, tek başına, teker teker, yalnız, yardımcısız
  • skewbald:karışık renkli alacalı, karışık renkli alacalı at
  • skein:arapsaçı, çile, kangal, karmakarışıklık, kuşların birlikte uçuş düzeni, yumak
  • skepticism:kuşkuculuk, septisizm, şüphecilik
  • skew:asimetri, asimetrik, çarpık, çarpıklık, çarpıtmak, eğiklik, eğri, eğri büğrü, eğri yapmak, eğrilik, eğriltmek, meyilli, üçgen çatı kenarı, yamuk, yamukluk
  • sketching:eskizini çizmek, kabaca açıklamak, kabataslak çizmek, kroki yapmak, taslağını çizmek, taslağını yapmak
  • sketch:eskiz, eskizini çizmek, kabaca açıklamak, kabataslak çizim, kabataslak çizmek, kısa güldürü, kısa hikâye, kroki, kroki yapmak, skeç, taslağını çizmek, taslağını yapmak, taslak
  • skewed:eğik, eğilmiş, eğri, yamuk
  • singsong:cansız, cansız ritim, cansız söylemek, hazırlıksız konser, monoton bir sesle söylemek, tekdüze, tekdüze bir tonda konuşmak, tekdüze ritim, temposu değişmeyen
  • skid:fren çarığı, kızak, kızak yapma, patinaj, patinaj yapmak, sağlama almak, savrulma, savrulmak, takoz, takoz koymak, yana kaymak
  • skiagraphy:röntgen ışınları ile fotoğrafçılık
  • ski:kayak, kayak yapmak, kaymak, ski
  • skidmark:fren izi, kayma izi
  • skewering:şişe geçirmek, şişlemek
  • sink:alçalmak, alçaltmak, azalmak, azaltmak, basmak, batak, bataklık, batırmak, batmak, çökmek, çukur, dalmak, durumu bozulmak, düşmek, düşürmek, fakirleşmek, fenalaşmak, feragat etmek, gömmek, gömülmek, hafiflemek, inmek, işlemek, kafasına girmek, kazmak, kırılmak, kötüleşmek, lağım çukuru, lavabo, mahvetmek, musluk taşı, örtbas etmek, pislik çukuru, saplanmak, unutulmak, vazgeçmek, yatırmak, yer kapağı, yerleştirmek
  • skewer:şiş, şişe geçirmek, şişlemek
  • skies:en yüksek nokta, gökler, gökyüzü, tepe nokta
  • skilled:becerikli, eli yatkın, marifetli, usta, ustalık gerektiren, vasıflı, yetenekli
  • skiing:kayak yapma, kayakçılık
  • skillfully:ustaca
  • skill:beceri, beceriklilik, hüner, kabiliyet, maharet, marifet, ustalık, yetenek
  • sippet:ekmek parçası, tirit, yemeğe doğranmış ekmek
  • skidproof:kaymaz, savrulmaz
  • skiff:hafif kayık, iskif, kik, yarış kayığı
  • skillful:becerikli, hünerli, kabiliyet gerektiren, usta, ustalık gerektiren, yetenekli
  • skimping:az vermek, cimrilik etmek, kısmak
  • skilful:becerikli, kabiliyet gerektiren, marifetli, usta, ustalık gerektiren, yetenekli
  • skint:cebi delik, meteliksiz
  • skinned:deri gibi, derili, derisi soyulmuş, kabuk bağlamış, yüzülmüş
  • sipping:azar azar içmek, çekmek, yudum yudum içmek, yudumlamak
  • skilly:becerikli, hünerli, su gibi çorba, yavan çorba
  • skimmings:demir hurdası, kaymak, köpük, sütün kaymağı
  • skim:göz gezdirmek, kayar gibi gitmek, kaymağını almak, köpüğünü almak, sekmek, sektirmek, sıyırıp geçmek, sıyırmak, su üzerinde kaydırmak, yağını almak
  • skimmer:düzleme kürekli makine, kepçe, kevgir, yarış kayığı
  • skinnny:bir deri bir kemik, cılız, cimri, çok zayıf, derimsi, eli sıkı, sıska
  • skimp:az, az vermek, cimri, cimrilik etmek, eksik, kısmak, kıt, yetersiz
  • sirenian:semendergillerden hayvan
  • skipping:atlama, sekme, sıçrama, zıplama
  • skirmishing:çarpışmak, çatışmak
  • skin:cilt, cimri, dazlak, deri, derisini yüzmek, kabuğunu soymak, kabuk, kaplama, kazıklamak, post, sıyırıp çıkarmak, sıyırmak, soymak, ten, tulum, zar
  • skimming:kaymağını alma
  • sit:binmek, burnunu sürtmek, konmak, kuluçkaya yatmak, modellik yapmak, oturmak, oturtmak, oturuma katılmak, poz vermek, sınava girmek, tam oturmak, toplanmak, tünemek, yola getirmek
  • skinflint:cimri, pinti
  • skirmisher:avcı, çatışan kimse
  • sitcom:durum komedisi
  • skintight:çok dar, daracık, vücuda oturan
  • skinflicks:seks filmi
  • skirted:çevrili, etekli
  • skirting:eteklik kumaş, kenar, sınır
  • skitter:ok gibi fırlamak, sekerek gitmek, sıçramak, su sıçratarak gitmek, suda sıçrayarak gitmek
  • site:açmak, konum, mekân, mevki, oturtmak, sahne, yer, yerleşim yeri, yerleştirmek
  • skis:kayaklar
  • skink:kum kertenkelesi, skink
  • skivvy:hizmetçi, hizmetçi gibi çalışmak
  • skulked:fırsat kollamak, gizlenmek, kaytarmak, kötü niyetle gizlenmek, sinsice dolaşmak, yan çizmek
  • skit:dokundurma, esprili iğneleme, hicivli yazı, parodi
  • skittish:ateşli, azgın, gergin, hoppa, oynak, ürkek, yaramaz
  • skivvies:hizmetçi, hizmetçi gibi çalışmak
  • sizable:büyükçe, oldukça büyük
  • skittles:çelik çomak, dokuz kuka oyunu
  • skinner:deri yüzücü
  • skydiving:paraşütü hemen açmadan atlama, skydiving
  • skittles!:lanet olsun!, saçma!
  • skullcap:bere, kafatasının üst bölümü, takke
  • skyjacker:hava korsanı, uçak kaçıran kimse
  • skyline:şehrin silueti, ufuk çizgisi
  • sizes:apre, beden, boy, boyut, büyüklüğüne göre ayırmak, büyüklük, çiriş, çirişlemek, numara, ölçü, önemli miktar, şapka astar tutkalı, sertleştirmek, tutkal, tutkallamak
  • skive:elmas traşlama, ince ince yarmak, kaytarmak, kösele yontma, traşlamak, yontmak
  • skinny:bir deri bir kemik, cılız, cimri, çok zayıf, derimsi, eli sıkı, sıska
  • skiver:işini asan, kaytaran, kösele yontma bıçağı, sahtiyan
  • skylark:çocuk gibi oynamak, muziplik yapmak, şamata yapmak, tarlakuşu
  • skyjack:hava korsanlığı, uçak kaçırma, uçak kaçırmak
  • skyjacking:hava korsanlığı, uçak kaçırma
  • skyward:gökyüzüne doğru, gökyüzüne doğru olan, havaya doğru, havaya doğru olan
  • sizing:büyüklüğüne göre ayırmak, çirişlemek, sertleştirmek, tutkallamak
  • slab:beton yol, beysbolde vuruş, büyük yassı taş, gülünç derecede hassas, hamdemir, kalın dilim, kalın tabaka, kalın tabaka yapmak, levha, levha yapmak, plaka, plâka haline getirmek
  • skirl:çığlık, çığlık atmak, gayda çalmak, gayda sesi, gayda sesi çıkarmak
  • skyless:bulutlu, kapalı
  • skulduggery:hilekârlık, komplo, üçkâğıtçılık
  • slack:ağır, boşluk, çözmek, durgun, durgun su, durgunluk, durulmak, gayretsiz, gevşek, gevşeklik, gevşemek, gevşetmek, halatın gevşek ucu, ihmalci, kaloma, kesat, kömür tozu, koyvermek, laçka, laçkalaşmak, mıymıntı, mola, söndürmek, tembel, tembellik etmek, teneffüs, toz kömür, uyuşuk, yavaşlatmak
  • skylight:aydınlık, tavan penceresi, tepe penceresi
  • slabbing:kalın tabaka yapmak, levha yapmak, plâka haline getirmek
  • sizzle:çıtır çıtır yanmak, cızırdama, cızırdamak, cızırtı, cızırtı yapmak, hışırdamak
  • skirmish:çarpışma, çarpışmak, çatışma, çatışmak, karşı karşıya gelme
  • slackening:gevşeme, gevşetici
  • skyrocketed:birden artmak, fırlamak
  • skulker:kötü niyetle gizlenen kimse, saklanan kimse, sinsi kimse, yan çizen kimse
  • slacker:miskin, tembel, uyuşuk
  • slackness:boşluk, durgunluk, gevşeklik, kesatlık, miskinlik, tembellik
  • slacking:çözmek, durulmak, gevşemek, gevşetmek, koyvermek, laçkalaşmak, söndürmek, tembellik etmek, yavaşlatmak
  • skidlid:kask, motorsiklet kaskı
  • skiting:eteklik kumaş, kenar, sınır
  • skyscraper:gökdelen
  • skylarking:çocuk gibi oynamak, muziplik yapmak, şamata yapmak
  • slake:gidermek, söndürmek
  • slalom:slalom, zikzaklı kayma
  • slag:basit kadın, cüruf, cüruf haline getirmek, cüruflaşmak, dışık, fahişe, kömür kırıntısı, mucur, mucur olmak
  • slaked:gidermek, söndürmek
  • skillet:kızartma tavası, saplı tencere, tava
  • sky:bölge, gök, gökyüzü, hava, hava sahası, havaya atmak, iklim, sema, yukarı asmak, yükseğe atmak
  • slap:aniden, ansızın, azarlamak, birden, çarpmak, çatmak, çıkışmak, hakaret, hızla, pat diye, şamar, şamar atmak, şaplak, şaplak atmak, şaplak vurmak, sille, suratına gelmek, tokat, tokatlamak, yüzüne vurmak
  • slapjack:krep, tatlı krep
  • skyrocket:birden artmak, fırlamak, havai fişek
  • slam:acımasızca eleştirmek, çarparak kapatmak, çarparak koymak, çarpma sesi, çarpmak, fark atmak, fırça atmak, sayı almadan biten el, şelem, sövmek, veryansın etmek, yenmek, yerden yere vurmak
  • slang:argo, argo konuşmak, azarlamak, küfretmek, meslek argosu
  • slanderer:iftiracı, kötüleyen kimse
  • skills:beceri, beceriklilik, hüner, kabiliyet, maharet, marifet, ustalık, yetenek
  • skyway:asma yol, havayolu
  • slapped:azarlamak, çarpmak, çatmak, çıkışmak, şamar atmak, şaplak atmak, şaplak vurmak, suratına gelmek, tokatlamak, yüzüne vurmak
  • skywards:gökyüzüne doğru, havaya doğru
  • slated:arduvaz kaplamak, azarlamak, belirlemek, cezalandırmak, kararlaştırmak, kınamak, önermek, şiddetle eleştirmek
  • slanderous:iftiralı, karalayıcı, kötüleyen
  • slanted:çarpıtmak, eğilimi olmak, eğmek, meyilli olmak, sapmak, yönelmek
  • slash:ağır eleştiri, ağır eleştirmek, aşırı kesinti, kamçı vuruşu, kamçılamak, kesik, kesinti yapmak, kesmek, kılıçla yol açmak, kırbaçlamak, ormanda harap edilmiş alan, rasgele vurmak, uzun yara, yara açmak, yarmak, yırtık, yırtmaç, yırtmaç yapmak, yırtmak
  • skimmed:göz gezdirmek, kayar gibi gitmek, kaymağını almak, köpüğünü almak, sekmek, sektirmek, sıyırıp geçmek, sıyırmak, su üzerinde kaydırmak, yağını almak
  • slacks:bol pantolon
  • slashing:acımasız, ağır, çok güzel, engel, imha edici, mani, muhteşem, şiddetli, tahrip
  • slant:bakış, çarpıtmak, eğiklik, eğilim, eğilimi olmak, eğilimli, eğim, eğimli, eğmek, eğrilik, göz ucuyla bakma, meyil, meyilli, meyilli olmak, meyilli yüzey, sapmak, yönelmek
  • slaking:gidermek, söndürmek
  • slats:kaburgalar, kıç
  • slanting:eğik, eğilimli, eğri, meyilli, verev
  • skimpy:az, cimri, eksik, kıt, yetersiz
  • slate:aday listesi, arduvaz, arduvaz kaplamak, azarlamak, barut rengi, belirlemek, cezalandırmak, film çekim tahtası, kararlaştırmak, kayağantaş, kayağantaşından yapılmış, kınamak, önermek, şiddetle eleştirmek, yazı tahtası, yazı taşı
  • slander:çamur atmak, iftira, iftira etmek, kara çalma, kara çalmak, kötüleme, kötülemek, yerme, yermek
  • slathered:bolca yaymak, çok harcamak, har vurup harman savurmak, kalın sürmek
  • slapdash:baştan savma, düşüncesiz, düşüncesizce, kayıtsızca, lakayt, lakayt bir şekilde, umursamaz, umursamazca
  • slam!:bam!, çat!, güm!
  • slatternly:hırpani, hırpani bir şekilde, pasaklı, pasaklı bir halde
  • slashed:ağır eleştirmek, kamçılamak, kesinti yapmak, kesmek, kılıçla yol açmak, kırbaçlamak, rasgele vurmak, yara açmak, yarmak, yırtmaç yapmak, yırtmak
  • skip:antrenör, asmak, atlama, atlamak, atlatmak, atlayarak geçmek, balık sandığı, bidon, hademe, kaçmak, kaptan, kaytarmak, kırmak, kova, menajer, sekmek, sıçrama, sıçramak, taşıma kafesi, teklemek, zıplama, zıplamak
  • slaughter:boğazlamak, bozguna uğratma, bozguna uğratmak, kan dökme, katletmek, katliam, kesim, kesmek, kılıçtan geçirmek, kırım, kıyım, mahvetme, mahvetmek, toplu katliam, toplu katliam yapmak
  • slantwise:çapraz, meyilli, meyilli olarak, verev, verevlemesine
  • slaughtering:boğazlamak, bozguna uğratmak, katletmek, kesmek, kılıçtan geçirmek, mahvetmek, toplu katliam yapmak
  • slaughtered:boğazlamak, bozguna uğratmak, katletmek, kesmek, kılıçtan geçirmek, mahvetmek, toplu katliam yapmak
  • slangy:argo, argolu, küfürlü
  • slaty:arduvaz gibi, arduvazlı, barut rengi
  • slatey:arduvaz gibi, arduvazlı, barut rengi
  • skipped:asmak, atlamak, atlatmak, atlayarak geçmek, kaçmak, kaytarmak, kırmak, sekmek, sıçramak, teklemek, zıplamak
  • slater:arduvaz döşeyici
  • slavishly:körü körüne
  • slaver:ağzının suyu akmak, esir tüccarı, köle gemisi, köleci, salya, salyası akmak, yaltaklanmak
  • slavery:ağır iş, angarya, esaret, esir tutma, kölelik, kulluk
  • slantways:çapraz, meyilli olarak, verevlemesine
  • slaughterhouse:kesimhane, kıyım, mezbaha, toplu katliam
  • slattern:hırpani kadın, pasaklı kadın, sürtük
  • slayer:katil
  • slavonian:slovenya, slovenyalı
  • skipper:antrenör, kaptan, menajer, uskumru turnası
  • slaving:didinmek, eşek gibi çalışmak, köle gibi çalışmak
  • slavic:slav, slav dili, slavca
  • sledge:balyoz, dövme çekici, kızağa binmek, kızak, kızakla gitmek, kızakla taşımak
  • slather:bolca yaymak, çok harcamak, har vurup harman savurmak, kalın sürmek
  • slaughterer:kasap, katil
  • sledding:kızakla taşıma
  • skirmishes:çarpışma, çarpışmak, çatışma, çatışmak, karşı karşıya gelme
  • slaw:lahana salatası
  • sleazier:adi, çürük, hırpani, kalitesiz, kılıksız
  • slathers:bol miktar, çok miktar
  • slaying:katletmek, katliam yapmak, öldürmek
  • sleek:besili, biçimli, düzlemek, gösterişli, ipek gibi, kaypak, parlak, parlak tüylü, parlatmak, perdahlamak, pırıl pırıl, pürüzsüz, pürüzsüzleştirmek, şık, yağcı, yüze gülücü
  • slavering:ağzının suyu akmak, salyası akmak, yaltaklanmak
  • sledgehammer:balyoz, çok kuvvetli, şiddetli, yıkıcı
  • skirt:baştan savmak, değinmemek, eksik etek, etek, etek ile örtmek, eteklik, kenar, kenar mahalle, kenarından geçmek, kenarını bastırmak, varoş
  • sleep:çok hızlı dönmek, fırıl fırıl dönmek, gecelemek, kalmak, kış uykusu, ölüm, uyku, uyku hali, uyuklamak, uyuma, uyumak, yatacak yer sağlamak
  • sleekness:düzgünlük, parlaklık
  • sleeper:çıkış yapan film, pijama, sürümsüz mal, travers, uyku tulumu, uykucu, uyuyan kimse, yataklı vagon
  • slav:slav
  • slavishness:adilik, dalkavukluk, köpeklik, körü körüne itaat
  • sleeker:besili, biçimli, gösterişli, ipek gibi, kaypak, parlak, parlak tüylü, pırıl pırıl, pürüzsüz, şık, yağcı, yüze gülücü
  • skittle:dokuz kuka şişesi, kuka
  • sleepwalker:uyurgezer
  • sleepy:çürümeye başlamış, durgun, hareketsiz, mahmur, miskin, mıymıntı, uyku sersemi, uykulu, uykusu gelmiş, uyuşuk
  • sleepiness:durgun olma, iyi işlememe, uykulu olma, uykusu olma, uyuklama
  • slave:didinmek, eşek gibi çalışmak, esir, köle, köle gibi çalışmak, kul
  • sleeking:düzlemek, parlatmak, perdahlamak, pürüzsüzleştirmek
  • sleepwear:pijama mağazası
  • skulk:fırsat kollamak, gizlenmek, kaytarmak, kötü niyetle gizlenmek, sinsice dolaşmak, yan çizmek
  • sleeved:kollu
  • sleeveless:kolsuz
  • sleeping:uyku, uyuma, uyumaya yarayan, uyutan, uyuyan
  • sleeve:ek bileziği, kol, kol düzeni, yen, zıvana
  • slay:katletmek, katliam yapmak, öldürmek
  • sleepyhead:ayakta uyuyan kimse, uykulu çocuk
  • sleigh:atlı kızak, atlı kızakla gitmek
  • slew:bataklık arazi, çevirmek, çok miktar, devir yaptırmak, devretmek, döndürmek, dönmek, fazla miktar, yığın
  • skull:kafatası, kurukafa
  • sleepwalking:uyurgezerlik
  • sliced:dilimlenmiş, dilimli
  • slenderize:incelmek, inceltmek
  • sled:kızak
  • skunk:alçak herif, aşağılık kimse, kokarca, mahvetmek, yenmek
  • sleet:karla karışık yağmur, sulu kar, sulu kar yağmak, sulusepken, sulusepken yağmak
  • slid:akıp gitmek, kaybolup gitmek, kaydırmak, kaymak, kötü yola düşmek, sıvışmak
  • slicking:düzeltmek, düzlemek, düzleştirmek, kayganlaştırmak
  • sleuth:detektif, detektiflik yapmak, hafiye, iz sürmek, polis köpeği, takip etmek
  • sleight:aldatmaca, beceri, el becerisi, el çabukluğu, hokkabazlık, ustalık
  • skycoach:hava otobüsü
  • slimdown:perhiz, rejim
  • sleuthing:detektiflik yapmak, iz sürmek, takip etmek
  • slightest:azıcık, belli belirsiz, hafif, karaktersiz, küçük, narin, önemsiz, öylesine, sudan, üstünkörü, zayıf, zayıf karakterli
  • slighting:geçiştirmek, hafife almak, hakaret etmek, hiçe saymak, ihmal etmek, önemsememek, saygısızlık etmek
  • slipcover:kılıf, kitabın kâğıt kabı
  • slighter:azıcık, belli belirsiz, hafif, karaktersiz, küçük, narin, önemsiz, öylesine, sudan, üstünkörü, zayıf, zayıf karakterli
  • slender:az, ince, ince belli, narin, sınırlı, ufak tefek, yetersiz
  • slacken:boşlamak, durgunlaşmak, gevşemek, gevşetmek, hız kesmek, koyvermek, laçka etmek, sakinleşmek, söndürmek, tembellik etmek, yavaşlamak, yavaşlatmak
  • slicer:dilimleme makinesi, dilimleyici
  • sling:askı kayışı, askıya almak, asmak, atmak, bocurgat, bocurgat halatı ile çekmek, cinli koktelyl, halatla çekmek, kol askısı, sapan, sapanla atma, sapanla atmak, sling
  • slime:balçık, çamur, çamurla sıvamak, çamurlamak, sümük, sümüksü madde, yağcı, yaltakçı
  • slightly:belli belirsiz, çok az, hafifçe, hafiften, kuvvetsizce
  • slipknot:ilmek, ilmik
  • slily:çaktırmadan, el altından, kurnazca, muzipçe, şeytanca, sinsice
  • slightness:hafiflik, incelik, kuvvetsizlik, narinlik, önemsizlik
  • slenderness:anca yetme, incelik, kısıtlı olma, kuvvetsizlik, narinlik, yetersizlik
  • slain:katletmek, katliam yapmak, öldürmek
  • slices:biçmek, bölmek, dilim, dilimlemek, dilimlenmek, dilmek, hisse, kesme vuruşu, kesme vuruşu yapmak, kesmek, pay, servis spatulası, spatula
  • slink:erken doğmak, erken doğurmak, gizlice yürümek, sinsice sokulmak, yavrusunu düşürmek
  • slipcase:kitabın kâğıt kabı, kitap kabı
  • slingbacks:arkası açık iskarpin
  • slept:çok hızlı dönmek, fırıl fırıl dönmek, gecelemek, kalmak, uyuklamak, uyumak, yatacak yer sağlamak
  • slaphappy:dertsiz tasasız, kendinden geçmiş, neşeli, şaşkın, sersemlemiş
  • slimily:salya sümük, sümüğü akarak, yaltaklanarak
  • slinky:daracık, gizli, gizli kapaklı işleri olan, sinsi, vücuda oturan
  • slicker:şık giyimli dolandırıcı, şık giyimli şehirli, yağmurluk
  • slippers:tekerlek çarığı, terlik
  • slingshot:katapult, mancınık, sapan
  • slip:aksilik, aşı kalemi, atlatmak, ayağı kaymak, çıta, çözülmek, erken doğmak, evlat, gaf, geçirmek, gemi kızağı, gerilemek, gizlice vermek, hata, hata yapmak, kaçırmak, kaçmak, kaybetmek, kaydırmak, kayış, kayma, kaymak, koçan, külot, salıvermek, serbest bırakmak, sıyırmak, sürçme, sürçmek, tasma kayışı, toprak kayması, yanılmak, yanlışlık, yastık kılıfı
  • slimness:azlık, incelik, kıtlık, narinlik, yetersizlik, zayıflık
  • slide:agraf, akıp gitmek, dia, heyelan, kayak yeri, kaybolup gitmek, kaydırmak, kayış, kayma, kaymak, kızak, kızak yolu, kötü yola düşmek, lâm, patensiz kayma, sıvışmak, slayt, sürgü, toka, toprak kayması
  • slapping:azarlamak, çarpmak, çatmak, çıkışmak, şamar atmak, şaplak atmak, şaplak vurmak, suratına gelmek, tokatlamak, yüzüne vurmak
  • sliminess:kayganlık, sümüklülük, sümüksülük, yaltaklanma, yapışkanlık
  • slipshod:baştan savma, dikkatsiz, özensiz, pasaklı, yarım yamalak
  • slipping:kayış, kayma
  • slipperiness:güvenilmezlik, kayganlık, kaypaklık
  • slipway:gemi kızağı, kızak
  • slipstick:sürgülü hesap cetveli
  • sliding:değişken, hareketli, kayan, kayış, kayma, kızaklı, sürgülü
  • slapstick:hokkabazlık, kaba komedi, şakşak
  • slither:kayarak gitmek, kaymak, sürünerek ilerlemek
  • slithery:kayan, kaygan, kayıcı
  • slit:dar aralık, kesik, kesmek, sökmek, sökülmek, yarık, yarılmak, yarmak, yırtık, yırtılmak, yırtmaç, yırtmak
  • slipup:aksilik, gaf, hata, sürçme, yanılma, yanlışlık
  • slimline:ince ve kullanışlı
  • slobbery:abartılı, aşırı duygusal, ıslak, salya akıtan, salyalı, salyası akan, vıcık vıcık
  • slat:çıta, lata, tiriz
  • slobber:ağzından akmak, ağzının suyu akmak, aşırı duygusal sözler, salya, salya sümük öpmek, salyası akmak
  • slimming:incelme, rejim yapma, zayıflama
  • sloe:çakaleriği, karaçalı, yaban eriği
  • slop:ağzını şapırdatarak yemek, bol ceket, bol gömlek, çamurlu su birikintisi, çamurlu suda koşmak, dökmek, döküp saçmak, domuz yemi, höpürdeterek içmek, iğrenç sözler, sıçratmak, suda yürümek
  • slogging:çalışıp didinmek, çok çalışmak, dövmek, hızlı vurmak, sert vurmak, vurmak, zahmetli iş yapmak, zorlanmak
  • slogan:parola, reklâm sloganı, savaş çığlığı, slogan
  • slating:ağır eleştiri, azar, eleştiri, sert eleştiri
  • sloppiness:çamurluluk, ıslaklık, komik derecede hassaslık, pasaklılık, şapşallık
  • slimy:balçıklı, çamur gibi, çamurlu, iğrenç, iki yüzlü, pis, sümüklü, sümüksü, yaltakçı
  • sloth:miskinlik, tembellik, üşengeçlik, uyuşukluk, yakalı tembel hayvan
  • slot:av izi, delik, delik açmak, geyik izi, oluk, oturtmak, sıra, yarık, yarık açmak, yer, yerine oturtmak, yerleştirmek, yiv, yoluna koymak
  • slog:çalışıp didinmek, çok çalışmak, dövmek, gayret, hızlı vurmak, hızlı vuruş, sert vurmak, sert vuruş, sert yumruk, vurmak, yorucu yürüyüş, zahmetli iş, zahmetli iş yapmak, zorlanmak
  • slinking:erken doğmak, erken doğurmak, gizlice yürümek, sinsice sokulmak, yavrusunu düşürmek
  • slavey:hizmetçi
  • slouchy:eğri, gevşek, hımbıl, kambur gibi, sarkık, uyuşuk, uyuz
  • sliver:ince kesmek, incecik ayrılmak, kıymak, kıymık, kıymık yapmak, uzun ince parça, yün eğirme
  • slouch:beceriksiz, hımbıl hımbıl yürüme, kambur durma, kambur durmak, omuzlarını sarkıtmak, sarkıtmak, sarkma, sarkmak, tembel
  • slough:batak, bataklık, değiştirilen deri, deri değiştirmek, gölet, gömlek, kabuk bağlamak, ölü deri, pul pul olmak, sıyrılmak, soyulan deri, su birikintisi, umutsuzluk, üzerinden atmak, üzüntü
  • sloop:küçük yelkenli, şalopa
  • slowspeed:yavaş, yavaş işleyen
  • slavish:adi, aşağılık, köle gibi, köpek gibi, tıpatıp aynı
  • slogger:ağır işçi, eşek gibi çalışan işçi, sert vuran kimse
  • slouching:eğri, gevşek, hımbıl, kambur gibi, sarkık, uyuşuk, uyuz
  • slosh:çalkalamak, çalkalanmak, çamur, çamurda yürümek, çamurlu kar, çamurlu su, eriyen kar, haşat etmek, içmek, pestilini çıkarmak, sıçratmak, suda yürümek, sulu çamur
  • sloughy:kabuklu
  • slothful:miskin, tembel, üşengeç, uyuşuk
  • slope:bayır, eğim, eğim yapmak, eğimli olmak, eğimli yer, eğri koymak, meyil, meyilli olmak, omuza asmak, şev, şevlendirmek, yamaç, yokuş
  • :ağır, ağır akan, ağır ilerleyen, ağırkanlı, cansız, halsiz, miskin, mıymıntı, mızmız, sıkıcı, tembel
  • sleazy:adi, çürük, hırpani, kalitesiz, kılıksız
  • sloshed:kafası dumanlı, sarhoş
  • slovakia:slovakya
  • slue:büyük miktar, çevirmek, çok miktar, devretmek, döndürmek, dönmek
  • slow:ağır, eli ağır, geç, geç anlayan, geç olan, geri, geri kalmış, hızı azaltan, kesat, sıkıcı, uzun süren, yavaş, yavaşlamak, yavaşlatmak
  • sloping:eğik, eğimli, eğri, meyilli, şevli
  • sloughing:deri değiştirme
  • sluggishness:cansızlık, tembellik, uyuşukluk
  • sleepless:dikkatli, huzursuz, uyanık, uykusuz
  • slugabed:çok uyuyan kimse, yataktan çıkmayan kimse
  • slovene:sloven, slovence
  • slug:bir yudum içki, işlenmemiş metal parçası, kabuksuz sümüklüböcek, kesme kurşun, kütle ölçüsü, linotip baskı harf dizisi, mıymıntı, sahte jeton, sert vurmak, sert vuruş, sert yumruk, sert yumruk atmak, sümüklüböcek, tembel, tembellik etmek
  • slugger:sert vuran oyuncu, yumruğu sert boksör
  • slops:pis su, sulu yemek, ucuz elbise, ucuz hazır elbise
  • slovak:slovak, slovakça
  • sluice:akmak, bent kapağı, bentlere kapak takmak, bol suyla yıkamak, çok su dökmek, savak, su akışını düzenleyen araç, yıkama suyu kanalı, yıkamak
  • sleeplessness:dikkatlilik, huzursuzluk, uyanıklık, uykusuzluk
  • sly:kurnaz, muzip, şeytan, sinsi, tilki gibi
  • slovenliness:derbederlik, şapşallık
  • sluggard:miskin, tembel, uykucu
  • sluicegate:bent kapağı
  • slovenia:slovenya
  • sloven:kılıksız kimse, pasaklı, şapşal
  • slurp:ağzını şapırdatarak yemek, höpürdeterek içmek, şapırdatarak yemek
  • sleeps:çok hızlı dönmek, fırıl fırıl dönmek, gecelemek, kalmak, kış uykusu, ölüm, uyku, uyku hali, uyuklamak, uyuma, uyumak, yatacak yer sağlamak
  • smallholder:küçük çiftçi, küçük çiftlik sahibi
  • slovenly:baştan savma, hırpani bir şekilde, hırpani kılıklı, kılıksız, kılıksızca, kötü yapılmış, pasaklı, şapşal, şapşalca, savsak, sünepe, yarım yamalak
  • slum:fakir semt, gecekondu, gecekondu mahallesi, gecekonduda yaşmak, kenar mahalle, yoksul ev
  • slumbering:pineklemek, uyuklamak, uyumak
  • slowdown:ağırlaşma, işi yavaşlatma, yavaşlama, yavaşlatma
  • slowness:ağırlık, hafiflik, yavaşlık
  • slurping:ağzını şapırdatarak yemek, höpürdeterek içmek, şapırdatarak yemek
  • sleuthhound:polis köpeği
  • smalls:iç çamaşırı, iç çamaşırları
  • slugs:bir yudum içki, işlenmemiş metal parçası, kabuksuz sümüklüböcek, kesme kurşun, kütle ölçüsü, linotip baskı harf dizisi, mıymıntı, sahte jeton, sert vurmak, sert vuruş, sert yumruk, sert yumruk atmak, sümüklüböcek, tembel, tembellik etmek
  • slumber:pinekleme, pineklemek, uyuklama, uyuklamak, uyumak
  • slump:ani düşüş, birden düşme, birden düşmek, çökme, çökmek, durgunluk, düşme, ekonomik kriz, kaymak, pat diye düşmek, toprak kayması
  • slowpoke:ağırdan alan kimse, ağırkanlı kimse, anlama özürlü kimse, mankafa, mıymıntı, uyuşuk tip
  • slub:az bükmek, az bükülmüş eğirilecek yün, eğirmeye hazır hale getirmek, eğirmeye hazır yün
  • slyly:kurnaz, muzip, şeytan, sinsi, tilki gibi
  • slice:biçmek, bölmek, dilim, dilimlemek, dilimlenmek, dilmek, hisse, kesme vuruşu, kesme vuruşu yapmak, kesmek, pay, servis spatulası, spatula
  • smarts:acımak, ağrı, ağrımak, canı yanmak, sızlamak, yanmak
  • slushy:abartılı ve saçma, aşırı duygusal, çamurlu, sulu, vıcık vıcık
  • slowwitted:geç anlayan, kalın kafalı, mankafa
  • slur:ağzında gevelemek, ağzında yuvarlama, ağzında yuvarlamak, ayıp, hakaret, iç içe yazma, iki notayı birleştirmek, kargacık burgacık yazma, kirletmek, kötü telaffuz etme, kötü telâffuz etmek, leke, leke sürmek, lekelemek, notaları birleştirerek çalmak, notaları birleştirme, okunaksız yazmak, ses kaydırma imi, ses kaydırması
  • smalt:kobalt mavisi, kobalt oksitli cam
  • sluiceway:savak
  • slyness:hile, kurnazlık, şeytanlık, sinsilik
  • slicing:dilimleme, dilme, doğrama
  • smashed:fitil gibi sarhoş, sarhoş, uçmuş, uyuşturucunun etkisi altında
  • slut:dişi köpek, fahişe, kancık, küçük orospu, orospu, pasaklı kadın, pis kadın, sürtük
  • sludgy:çamurlu, vıcık vıcık
  • slurred:ağzında gevelemek, ağzında yuvarlamak, iki notayı birleştirmek, kirletmek, kötü telâffuz etmek, leke sürmek, lekelemek, notaları birleştirerek çalmak, okunaksız yazmak
  • smarten:canlandırmak, sağını solunu toplamak, süslemek, üstünü başını düzeltmek
  • slumberous:pinekleyen, uykucu, uyuklayan, uyuyan
  • smacked:şaklatmak, şamar atmak, şapır şupur öpmek, şapırdatmak, şaplak atmak, şaplatmak, tokatlamak
  • slicked:düzeltmek, düzlemek, düzleştirmek, kayganlaştırmak
  • smeary:lekeli, yağlı
  • slurring:ağzında gevelemek, ağzında yuvarlamak, iki notayı birleştirmek, kirletmek, kötü telâffuz etmek, leke sürmek, lekelemek, notaları birleştirerek çalmak, okunaksız yazmak
  • sluggish:ağır, ağır akan, ağır ilerleyen, ağırkanlı, cansız, halsiz, miskin, mıymıntı, mızmız, sıkıcı, tembel
  • sluttish:hırpani, pasaklı, pis
  • smattering:az buçuk bilgi, çat pat bilme, yüzeysel bilgi
  • smackers:dolar, şapır şupur öpüş, şapırtılı öpücük, şaplak, sterlin
  • smacking:şapır şupur, şapırtılı, şiddetli
  • slim:az, azıcık, ince, ince belli, incelmek, kilo vermek, kurnaz, narin, rejim yapmak, rejimle zayıflamak, yetersiz, zayıf, zayıflamak, zayıflatmak
  • smirch:karalama, kir, kirletmek, leke, leke sürme, lekelemek
  • slurs:ağzında gevelemek, ağzında yuvarlama, ağzında yuvarlamak, ayıp, hakaret, iç içe yazma, iki notayı birleştirmek, kargacık burgacık yazma, kirletmek, kötü telaffuz etme, kötü telâffuz etmek, leke, leke sürmek, lekelemek, notaları birleştirerek çalmak, notaları birleştirme, okunaksız yazmak, ses kaydırma imi, ses kaydırması
  • sluing:çevirmek, devretmek, döndürmek, dönmek
  • smacker:dolar, şapır şupur öpüş, şapırtılı öpücük, şaplak, sterlin
  • smell:hissetmek, ima, koklama, koklamak, kokmak, koku, koku alma duyusu, koku almak, kokusunda olmak, kokusunu almak, kötü kokmak, pis koku, sezmek
  • smalltime:önemsiz
  • slipper:tekerlek çarığı, terlik, terlikle dövmek
  • smaller:daha küçük
  • smokeless:dumansız
  • smallclothes:çocuk elbisesi, iç çamaşırı, kısa pantolon
  • smarmy:sırnaşık, sulu, yalaka, yaltakçı, zevk vermeyen
  • slumping:toprak kayması
  • smelled:hissetmek, koklamak, kokmak, koku almak, kokusunda olmak, kokusunu almak, kötü kokmak, sezmek
  • smeller:burun, buruna atılan yumruk
  • slippery:akılda kalıcı olmayan, güvenilmez, hassas, hatırlanması zor, kayan, kaygan, kaypak, zor anlaşılır
  • smallish:küçücük, küçükçe, ufacık, ufakça
  • smoker:sigara içen kimse, sigara içilen bölüm, sigara tiryakisi
  • smallness:adilik, az miktar, basitlik, dar görüşlülük, küçüklük, önemsizlik, ufaklık
  • smarty:bilmiş, çokbilmiş, ukalâ
  • slums:fakir semt, gecekondu mahallesi, kenar mahalle
  • smooching:öpüşerek dans etmek, öpüşmek, öpüşüp koklaşmak
  • smite:cezasını vermek, etkilemek, tutulmak, vurulmak, yakalanmak
  • slippy:aceleci, çabucak, kaygan, kayıcı
  • smallwares:hırdavat
  • slushed:bulaştırmak, çalkalanmak, çamurda ilerlemek, sıçratmak, suda yürümek, yağlamak
  • smoothed:düzeltmek, düzlemek, düzleştirmek, kolaylaştırmak, sakinleşmek, sakinleştirmek, süt liman olmak, yumuşatmak
  • smasher:darbe, güzel kız, kırıcı eleştiri, müthiş şey
  • smallpox:çiçek, çiçek hastalığı
  • smith:demirci, nalbant
  • slipstream:pervane rüzgârı
  • smartness:akıllılık, beceriklilik, eli yatkınlık, hazırcevaplık, kibarlık, kurnazlık, şiddet, şıklık, uyanıklık, zekilik, zerâfet
  • smooth:akıcı, düz, düzeltmek, düzgün, düzlemek, düzleştirmek, hoş, huzur veren, kolay, kolaylaştırmak, mükemmel, pürüzsüz, sakin, sakinleşmek, sakinleştirmek, şık, sinekkaydı, süt liman olmak, tatlı, yumuşak, yumuşatmak
  • slyboots:akıl kumkuması, kurnaz
  • smoothies:güler yüzlü kimse, iki yüzlü, yüze gülen kimse
  • smashup:çarpışma, çöküş, iflas, kaza, parçalanma, yere çakılma
  • smearing:bulaşmak, bulaştırmak, iftira atmak, kaybolmak, kirletmek, lekelemek, pislemek, pislenmek, sürmek, yağ bulaştırmak
  • smock:büzgü yapmak, büzgülü bol gömlek, hamile gömleği, iş önlüğü, önlük
  • slob:çamur, kılıksız kimse, pasaklı tip, sersem, sevimsiz tip
  • smeared:bulaşmak, bulaştırmak, iftira atmak, kaybolmak, kirletmek, lekelemek, pislemek, pislenmek, sürmek, yağ bulaştırmak
  • smoother:akıcı, düz, düzgün, hoş, huzur veren, kolay, mükemmel, pürüzsüz, sakin, şık, sinekkaydı, tatlı, yumuşak
  • smack:canlı balık tutan tekne, doğruca, hafif tad, iz, lezzet, şak, şaklatmak, şamar, şamar atmak, şap, şap diye, şapır şupur, şapır şupur öpmek, şapır şupur öpüş, şapırdama, şapırdatmak, şapırt, şapırtı, şaplak, şaplak atmak, şaplatmak, tam olarak, tek direkli balıkçı teknesi, tokat, tokatlamak, tümüyle, tutam
  • smote:cezasını vermek, etkilemek, tutulmak, vurulmak, yakalanmak
  • smearcase:saçma
  • smeltery:dökümcülük, dökümhane
  • smog:dumanlı sis
  • sloped:eğim yapmak, eğimli olmak, eğri koymak, meyilli olmak, omuza asmak, şevlendirmek
  • smelling:kokan, koklama, koklayan
  • smug:kendini beğenmiş, kendisiyle gurur duyan, şık, temiz giyimli
  • smallest:en küçük
  • smother:baskı altında kalma, bastırmak, boğarak öldürmek, boğmak, boğucu duman, boğucu madde, boğulmak, kontrol altına almak, yenilmek, yoğun duman
  • smelly:kokmuş, kötü kokan, pis kokulu
  • smoothie:güler yüzlü kimse, iki yüzlü, yüze gülen kimse
  • smoke:afyon, duman, duman tabakası, is yapmak, sigara, sigara içme, sigara içmek, tütme, tütmek, tütsülemek, tüttürme, tüttürmek
  • sloppy:çamurlu, cıvık, gülünç derecede hassas, ıslak, pasaklı, sulu, yarım yamalak
  • smelt:arıtmak, döküm yapmak, eritmek, gümüş balığı, osmerus
  • smut:açık saçık konuşma, iftira etmek, is, is yapmak, kara, kara çalmak, karalamak, kurum, pislik, sürme hastalığı
  • smartest:açıkgöz, akıllı, anasının gözü, becerikli, büyük, canlı, gösterişli, güzel, hoş, kafası çalışan, keskin, kurnaz, önemli, sert, şiddetli, şık, ukalâ, uyanık, yakışıklı, yeni, zeki
  • smelter:dökümcü, tasfiye fırını
  • smoothest:akıcı, düz, düzgün, hoş, huzur veren, kolay, mükemmel, pürüzsüz, sakin, şık, sinekkaydı, tatlı, yumuşak
  • smoothness:akıcılık, düzgünlük, kayganlık, pürüzsüzlük, tatlılık, yumuşaklık
  • smarting:acımak, ağrımak, canı yanmak, sızlamak, yanmak
  • smithereens:küçük parçalar, parçacıklar
  • slowcoach:ağırkanlı kimse, geri kafalı kimse, mankafa, miskin, uyuşuk tip
  • smirk:cezalandırmak, pişmiş kelle gibi sırıtmak, sırıtma, sırıtmak, yapmacık gülümseme, yapmacık gülümsemek, zorla gülümsemek
  • smuggle:gizlice çıkarmak, gizlice sokmak, gümrükten mal kaçırmak, kaçakçılık yapmak
  • smudges:bulaşmak, bulaştırmak, duman lekesi, is lekesi, is olmak, kara olmak, karalamak, kirlenmek, lekelemek, lekelenmek
  • smashing:ağır, mükemmel, müthiş, olağanüstü, şiddetli
  • smoking:duman çıkaran, sigara içen, sigara içilen, sigara içme, tüten, tütme
  • slowly:ağır, ağır ağır, yavaş yavaş, yavaşça
  • smugness:kendini beğenmişlik
  • smithy:demirci, demirci dükkânı, nalbant dükkânı
  • sludge:kirli motor yağı, lâgım pisliği, parça parça deniz buzu, sulu çamur, vıcık vıcık çamur, yapış yapış çamur
  • smuggled:kaçak
  • smelting:döküm, maden eritme
  • smolder:dumansız yanmak, için için yanan ateş, için için yanmak, içten içe olmak
  • smoked:füme, tütsülenmiş
  • slumbers:pinekleme, uyku, uyuklama
  • snaggy:budaklı, dibi ağaç kökleri ile dolu
  • smuggling:kaçakçılık, kaçırma
  • smilax:saparma
  • snaffling:aşırmak, hafif gem vurmak, yürütmek
  • smoothly:düzgünce, kolayca, pürüzsüzce, sarsıntısızca, yumuşacık bir şekilde
  • smoky:duman çıkaran, duman rengi, dumanlı, dumansı, koyu füme, tüten
  • slush:aşırı duygusallık, bulaştırmak, çalkalanmak, çamur, çamurda ilerlemek, değersiz şey, eriyen kar, kâğıt hamuru, makine yağı, sıçratmak, suda yürümek, sulu çamur, sulu kar, yağ, yağlamak
  • snafued:darmadağın etmek, karmakarışık etmek
  • snake:kıvrıla kıvrıla gitmek, yılan, yılan gibi gitmek
  • smithery:demircilik, nalbantlık
  • snagged:budaklı, dibi ağaç kökleri ile dolu
  • snap:ani, ani şey, anlık, anlık şey, beklenmedik, birden, çarparak kapamak, çarpma sesi, çat çat eden, çat diye, çat sesi, çatırdamak, çatırdayan, çıkışmak, çıtçıt, enerji, gayret, havada kapmak, içindekilerle satın almak, ısırma, ısırmak, ısırmaya çalışmak, kırılmak, kırmak, kolay iş, koparmak, kopça, kopma, kopmak, pat diye söylemek, patlamak, şaklamak, şaklatmak, şıklatmak, şipşak, şipşak fotoğraf, şipşak fotoğraf çekmek, sürpriz, terslemek, zencefilli bisküvi
  • smothered:bastırmak, boğarak öldürmek, boğmak, boğulmak, kontrol altına almak, yenilmek
  • smoothing:düzeltmek, düzlemek, düzleştirmek, kolaylaştırmak, sakinleşmek, sakinleştirmek, süt liman olmak, yumuşatmak
  • smatterer:az buçuk bilen kimse, yarım yamalak bilen kimse
  • snapdragon:aslanağzı, noelde oynanan bir oyun
  • snarled:arapsaçına çevirmek, birbirine girmek, birbirine katmak, hırıltı yapmak, hırlamak, homurdanmak, karıştırmak, karmakarışık olmak, sinirle söylemek, söylenmek
  • smocking:büzgü, petek biçiminde iğne işi
  • snapping:çarparak kapamak, çatırdamak, çıkışmak, havada kapmak, içindekilerle satın almak, ısırmak, ısırmaya çalışmak, kırılmak, kırmak, koparmak, kopmak, pat diye söylemek, patlamak, şaklamak, şaklatmak, şıklatmak, şipşak fotoğraf çekmek, terslemek
  • smuggler:gümrük kaçakçısı, kaçakçı
  • smothering:bastırmak, boğarak öldürmek, boğmak, boğulmak, kontrol altına almak, yenilmek
  • smear:bulaşmak, bulaştırmak, iftira, iftira atmak, kaybolmak, kir, kirletmek, lâm üzerine sürülen madde, leke, lekelemek, pislemek, pislenmek, pislik, simir, sürme, sürmek, yağ bulaştırmak
  • snicker:gülmesini tutamama, gülmesini tutamamak, kıs kıs gülmek, kişneme, kişnemek
  • snazzy:modaya uygun, şık
  • sneaky:alçak, gizli, gizliden gizliye, hırsızlama, içten içe, korkak, sinsi
  • smokescreen:esrar perdesi, kamuflaj dumanı, yapay sis
  • snare:kapan, kapana kıstırmak, kıskaç, trampet kirişi, tuzağa düşürmek, tuzak, tuzak kurmak
  • snafu:allak bullak, darmadağın etmek, darmadağınık, darmadağınıklık, karışıklık, karmakarışık, karmakarışık etmek
  • smoulder:dumansız yanmak, için için yanan ateş, için için yanmak, içten içe olmak
  • smells:hissetmek, ima, koklama, koklamak, kokmak, koku, koku alma duyusu, koku almak, kokusunda olmak, kokusunu almak, kötü kokmak, pis koku, sezmek
  • sneak:alçak, çalmak, gammazlamak, gizlice girmek, gizlice yapmak, ispiyon, ispiyonlamak, korkak, sessizce sokulmak, sinsi kimse, sinsi tip, yürütmek
  • sniff:burnuna çekme, burnuna çekmek, burnunu çekme, burnunu çekmek, burun kıvırma, burun kıvırmak, çekilen miktar, koklama, koklamak, kokusunu almak, sezmek
  • snide:art niyetli, küçümseyen, sahte, taklit
  • smoldering:dumansız yanmak, için için yanmak, içten içe olmak
  • snatched:çabucak yapmak, fırsattan istifade etmek, kaçırmak, kapışmak, kapmak, koparmada kaldırmak, koparmak, yakalamak, zorla almak
  • smudged:bulaşmak, bulaştırmak, is olmak, kara olmak, karalamak, kirlenmek, lekelemek, lekelenmek
  • snag:budak, çıkık uç, engel, engellemek, fırlak diş, kırık diş, nehir dibine saplı ağaç, takılmak, takmak, tökezlemek
  • smile:gülmek, gülümseme, gülümseme ile karşılık vermek, gülümsemek, gülüş, parlamak, tebessüm, tebessüm etmek
  • sneeze:aksırık, aksırma, aksırmak, hapşırma, hapşırmak
  • sniffle:burnunu çekmek, burun çekme
  • sniffing:koklama
  • smooch:öpüşerek dans etmek, öpüşmek, öpüşüp koklaşmak
  • snatching:kapış, kapma
  • snagging:engellemek, takılmak, takmak, tökezlemek
  • smudgy:isli, kirli, lekeli
  • smiling:gülen, güler yüzlü, gülümseyen, tebessüm eden
  • sniffy:burnu havada, kendini beğenmiş, kibirli, kötü kokulu, pis kokan
  • snigger:gülmesini tutamama, gülmesini tutamamak, kıs kıs gülmek, kişneme, kişnemek
  • snakebite:yılan ısırığı, yılan sokması
  • smudging:bulaşmak, bulaştırmak, is olmak, kara olmak, karalamak, kirlenmek, lekelemek, lekelenmek
  • sneakers:lastik ayakkabı, spor ayakkabısı
  • snaking:kıvrıla kıvrıla gitmek, yılan gibi gitmek
  • snipped:makasla kesmek, makaslamak, zımbayla delmek
  • smitten:abayı yakmış, etkilenmiş, tutulmuş, vurulmuş, yakalanmış
  • sneerer:alaycı kimse, küçümseyen kimse
  • snaky:hain, sinsi, yılan gibi, yılanlarla dolu, yılanlı
  • snivel:ağlamak, ağlayıp sızlanma, burnunu çekerek ağlamak, burnunu çekmek, burun çekme, numaradan ağlama, sümük
  • snakeskin:yılan derisi
  • smutty:açık saçık, müstehcen, sürmeli
  • snipe:bataklık çulluğu, gizlenerek ateş etmek, siperden ateş etmek, su çulluğu, su çulluğu avlamak
  • smokestack:baca, baca borusu
  • sniveling:acınacak halde olan, ağlamaklı, ağlayıp sızlanan, ağlayıp sızlanma, burun çekme, çabuk ağlayan
  • snaffle:aşırmak, hafif gem, hafif gem vurmak, yürütmek
  • snapped:çarparak kapamak, çatırdamak, çıkışmak, havada kapmak, içindekilerle satın almak, ısırmak, ısırmaya çalışmak, kırılmak, kırmak, koparmak, kopmak, pat diye söylemek, patlamak, şaklamak, şaklatmak, şıklatmak, şipşak fotoğraf çekmek, terslemek
  • sneaking:alçak, gizli, gizliden gizliye, hırsızlama, içten içe, korkak, sinsi, sinsilik
  • snivelling:acınacak halde olan, ağlamaklı, ağlayıp sızlanan, ağlayıp sızlanma, burun çekme, çabuk ağlayan
  • smudge:bulaşmak, bulaştırmak, duman lekesi, is lekesi, is olmak, kara olmak, karalamak, kirlenmek, lekelemek, lekelenmek
  • sniping:gizlenerek ateş etmek, siperden ateş etmek, su çulluğu avlamak
  • snap!:çat!, şak!
  • sneakingly:alçakça, gizli, gizliden gizliye, içten içe, korkakça, sinsice
  • snappy:atik, çabuk, canlı, hazır, hızlı, kıpır kıpır, şık, yerinde
  • smugger:kendini beğenmiş, kendisiyle gurur duyan, şık, temiz giyimli
  • sniveler:ağlayıp sızlanan kimse
  • snog:öpüşüp koklaşmak, sarmaş dolaş öpüşmek
  • sniveller:ağlayıp sızlanan kimse
  • snappish:aksi, alaycı, gıcık, huysuz, kızgın, ukalâ
  • sneers:alay, alayla gülümsemek, gülmek, küçümsemek, küçümseyerek gülme
  • snarlup:birbirine girme, karışıklık, keşmekeş
  • smutch:kara leke, kirletmek, koyu leke, lekelemek, pisletmek
  • snooze:kestirmek, kısa uyku, şekerleme, şekerleme yapmak, uyuklama, uyuklamak, uyumak
  • snobbish:snob, züppe tavırlı
  • snorter:burnundan soluyan hayvan, burnundan soluyan kimse, fırtına, gürültülü iş, mükemmel şey, tok sözlü kimse
  • snooping:her şeye burnunu sokma
  • snarling:hırıltı, hırıltılı, hırlama
  • snickering:kıs kıs gülme
  • snatch:am, an, çabucak yapmak, cinsel ilişki, çok kısa süren şey, fırsattan istifade etmek, ilişkiye girme, kaçırmak, kadın cinsel organı, kapışmak, kapma, kapmak, kısa süre, koparmada kaldırmak, koparmak, kuku, parça, yakalama, yakalamak, zorla almak
  • snack:aperatif, hafif yemek, meze, pay
  • snoring:gırgır
  • snowed:abartılı konuşarak etkilemek, kar yağmak, karla kaplamak
  • snowfall:kar yağışı, kar yağışı miktarı, yağış miktarı
  • snooty:kendini beğenmiş, kibirli, küçümseyen, mağrur, tepeden bakan
  • snatchy:ara sıra olan, düzensiz, kısa süreli
  • sniper:gizlenerek ateş eden kimse, pusucu, siperden ateş eden asker
  • sneer:alay, alayla gülümsemek, gülmek, küçümsemek, küçümseyerek gülme
  • snacks:aperatif, hafif yemek, meze, pay
  • snowman:kardan adam
  • snort:burnundan soluma, burnundan solumak, homurdanma, homurdanmak, öfkeyle burnundan solumak
  • snitch:aşırmak, çalmak, fitnelemek, hakkında bilgi vermek, ispiyonlamak
  • snowstorm:kar fırtınası, tipi
  • snippets:bölük pörçük parçalar, ufak tefek şeyler
  • snick:çentik, çentmek, kesik, kesmek
  • snowfla:iri kar tanesi, kar taneciği, kuşbaşı kar
  • snood:kurdele, saç kurdelesi
  • snail:salyangoz, salyangoz dişli çarkı, sümüklüböcek, uyuşuk tip, yavaş hareket eden kimse
  • snowmobile:kar arabası, karmobil
  • snipping:makasla kesmek, makaslamak, zımbayla delmek
  • snowy:kar beyazı, kar gibi, kar yağışlı, karlı
  • snifter:balon bardak, bir yudum, kanyak kadehi
  • snowplow:kar temizleme aracı, kayakla kar sıçratma
  • snapshot:ani ateş, enstantane fotoğraf, nişan almadan edilen ateş, şipşak fotoğraf, şipşak fotoğrafını çekmek
  • snoot:burun, surat, yüz
  • soaker:sağanak
  • snuffles:burnundan konuşma, burnundan konuşmak, burnunu çekme, burnunu sesli çekmek, genizden konuşma, gürültüyle burnunu çekmek, hırıltılı solumak, koklama, sesli nefes almak
  • snoopy:her işe burnunu sokan, meraklı
  • snuggery:çalışma odası, kuytu yer, özel oda
  • snowshoe:kar ayakkabısı ile yürümek
  • snotty:aşağılık, asteğmen, kendini beğenmiş, öfkeli, sümüklü
  • sniggering:kıs kıs gülme
  • snoozing:kestirmek, şekerleme yapmak, uyuklamak, uyumak
  • snarl:arapsaçı, arapsaçına çevirmek, birbirine girmek, birbirine katmak, hırıltı yapmak, hırlamak, homurdanma, homurdanmak, homurtu, kargaşa, karışıklık, karıştırmak, karmakarışık olmak, keşmekeş, sinirle söylemek, söylenme, söylenmek
  • soap:sabun, sabunlamak
  • snuffing:burnuna çekmek, enfiye çekmek, koklamak, kokusunu almak, yanmış mum ipini kesmek
  • snob:snob, züppe
  • snouted:burunlu
  • soaking:banmak, çekmek, çok içmek, demlemek, emmek, ıslanmak, ıslatmak, kazıklamak, sarhoş olmak, sırılsıklam olmak, suya sokmak, yumruk atmak
  • snorty:küçük gören
  • sneering:alaycı, küçümseyen, küçümseyerek gülen
  • soapdish:sabunluk
  • soapstone:sabuntaşı
  • soak:alkol krizi, ayyaş, banmak, çekme, çekmek, çok içmek, demlemek, emme, emmek, içkici, ıslanma, ıslanmak, ıslatma, ıslatmak, kazıklamak, sağanak, sarhoş olmak, sırılsıklam olmak, suya sokmak, yumruk atmak
  • snooker:bir tür bilardo
  • snowcap:kolibri
  • sneezing:aksırmak, hapşırmak
  • soapiness:dalkavukluk, sabunlu olma, yağcılık
  • snot:aşağılık kimse, sümük
  • soapsuds:köpüklü su, sabun köpükleri
  • soaring:havada süzülme, ideal, tırmanan, yüce, yükselen
  • snuffbox:enfiye kutusu
  • snorting:burnundan solumak, homurdanmak, öfkeyle burnundan solumak
  • sober:ağırbaşlı, akla yatkın, aklını başına getirmek, aşırıya kaçmayan, ayıltmak, ciddi, gösterişsiz, içkide aşırıya kaçmayan, makul, mat, ölçülü, sade
  • snickersnee:büyük bıçak
  • snowdrift:rüzgârla oluşan kar yığını
  • sobs:hıçkıra hıçkıra ağlama, hıçkıra hıçkıra ağlamak, hıçkırarak ağlamak, hıçkırık, hıçkırıklara boğulma, hıçkırıklara boğulmak, hıçkırma, hıçkırmak, iç çeke çeke ağlamak
  • snuffle:burnundan konuşma, burnundan konuşmak, burnunu çekme, burnunu sesli çekmek, genizden konuşma, gürültüyle burnunu çekmek, hırıltılı solumak, koklama, sesli nefes almak
  • sobersides:aşırı ciddi kimse, fazla ağırbaşlı kimse
  • snip:çok ucuz şey, kelepir, kolay iş, kolay kazanılan şey, makasla kesilmiş parça, makasla kesme, makasla kesmek, makaslamak, önemsiz kimse, zımbayla delmek
  • snout:burun, duy, hortum, ispiyoncu, kovan, muhbir, ön kısım, tütün
  • snugger:bakımlı, dar, daracık, düzenli, gizli, güvenli, küçük, kuytu, rahat, saklı, sıcacık, yeterli
  • snowslide:çığ
  • snippet:makasla kesilmiş parça
  • snow:abartılı konuşarak etkilemek, eroin, kar, kar yağmak, karla kaplamak, karlanma, kokain
  • sob:hıçkıra hıçkıra ağlama, hıçkıra hıçkıra ağlamak, hıçkırarak ağlamak, hıçkırık, hıçkırıklara boğulma, hıçkırıklara boğulmak, hıçkırma, hıçkırmak, iç çeke çeke ağlamak
  • sobbingly:hıçkıra hıçkıra
  • socialise:kamulaştırmak, kaynaşmak, sohbet etmek, sosyalleştirmek
  • snuffy:aksi, düzensiz, enfiye gibi, enfiyeli, ters
  • sobbing:hıçkıra hıçkıra
  • sobriety:ağırbaşlık, itidal
  • snug:bakımlı, camadan vurmak, dar, daracık, düzenli, gizli, güvenli, küçük, kuytu, rahat, rahat ettirmek, rahatını sağlamak, saklı, sıcacık, yeterli
  • snowball:çığ gibi büyümek, gitgide büyüyen şey, gittikçe artmak, kartopu, kartopu çiçeği, kartopu oynamak, kartopuna tutmak
  • snips:çok ucuz şey, kelepir, kolay iş, kolay kazanılan şey, makasla kesilmiş parça, makasla kesme, makasla kesmek, makaslamak, önemsiz kimse, zımbayla delmek
  • social:sosyal, toplu halde yaşayan, toplumcul, toplumsal
  • socialistic:sosyalist
  • soaked:banmak, çekmek, çok içmek, demlemek, emmek, ıslanmak, ıslatmak, kazıklamak, sarhoş olmak, sırılsıklam olmak, suya sokmak, yumruk atmak
  • snowballing:çığ gibi büyümek, gittikçe artmak, kartopu oynamak, kartopuna tutmak
  • snobbery:züppelik
  • socket:duy, göz çukuru, kovan, oyuk, priz, soket
  • socialized:kamulaştırmak, kaynaşmak, sohbet etmek, sosyalleştirmek
  • socıal:sosyal, toplu halde yaşayan, toplumcul, toplumsal
  • socializing:kamulaştırmak, kaynaşmak, sohbet etmek, sosyalleştirmek
  • sociability:girişkenlik, sokulganlık, sosyallik
  • socks:çorap
  • snowbird:eroinman, kar ispinozu, kokainman
  • sociable:arkadaş canlısı, çevresi geniş, divan, eğlenceli, fayton tipi araba, girişken, hoşsohbet, sokulgan, sosyal, toplumcul
  • socialising:kamulaştırmak, kaynaşmak, sohbet etmek, sosyalleştirmek
  • society:çevre, dernek, sosyete, topluluk, toplum
  • snoop:burnunu sokmak, gizlice aramak, hafiye, her işe burnunu sokan kimse, merakla gözetlemek, meraklı, meraklı taze
  • socialist:sosyalist, toplumcu
  • snowflake:iri kar tanesi, kar taneciği, kuşbaşı kar
  • sodas:gazlı içecek, gazoz, kola, soda
  • sociology:sosyoloji, toplumbilim
  • sofabed:çekyat, yataklı kanâpe
  • sod:çim, çimen, çimle kaplamak, herif, homoseksüel, homoseksüellik, ibne, oğlancı
  • sock:ayakkabı keçesi, çorap, dayak, dövmek, kısa çorap, mantar taban, soket, soket çorap, tokat, tokat atmak, tokatlamak, vurmak, vuruş
  • snootiness:kibir
  • socialization:kamulaştırma, sosyalleştirme
  • snowwhite:bembeyaz, kar beyazı, kar gibi
  • sodomist:sodomist
  • socle:kaide, temel
  • sodden:anlamsız, çok ıslak, fitil gibi sarhoş, hamur gibi, sarhoş, sırılsıklam
  • soever:her kim olursa, her ne kadar, herhangi
  • snore:horlama, horlamak, horultu
  • softening:beyin sulanması, beyin zarının yumuşaması, yumuşama
  • snuff:burnuna çekme, burnuna çekmek, enfiye, enfiye çekmek, koklamak, kokusunu almak, mum ipinin yanık ucu, yanmış mum ipini kesmek
  • soldered:lehimle tutturmak, lehimlemek, lehimlenmek
  • sodding:çimle kaplamak
  • sofa:kanepe, sedir
  • snorkel:şnorkel, şnorkelle yüzmek
  • soffit:kemeralt yüzeyi, üst eşik
  • softhearted:merhametli, yufka yürekli
  • soldier:asker, askerlik yapmak, beyaz karınca, er, işçi, nefer
  • snuggle:kıvrılıp yatmak, kıvrılmak, kucaklamak, sarılıp yatmak, sarılmak, sarınıp yatmak, sokulmak, yanına kıvrılmak
  • sodomy:cinsel sapıklık, homoseksüellik, oğlancılık
  • softer:alkolsüz, belli belirsiz, cıvık, hafif, ılıman, kafasız, mankafa, müşfik, pes, sevgi dolu, sıvı, sulu, tatlı, uysal, yumuşak, yumuşak başlı
  • soh:sol
  • software:bilgisayar programı, yazılım
  • snowbank:kar tepeciği
  • soiree:akşam partisi, gece matinesi, suare
  • solely:bir tek, sadece, sırf, yalnızca
  • snuggling:kıvrılıp yatmak, kıvrılmak, kucaklamak, sarılıp yatmak, sarılmak, sarınıp yatmak, sokulmak, yanına kıvrılmak
  • softhead:aptal, mankafa
  • soften:gevşemek, gönlünü almak, kısmak, sindirmek, yatıştırmak, yumuşamak, yumuşatmak, zayıflatmak
  • soil:arazi, gübre, kir, kirlenmek, kirletmek, lağım pisliği, leke, leke sürmek, lekelemek, namusunu kirletmek, pisletmek, pislik, taze otla beslemek, toprak, ülke, vatan, yeşillik yedirmek
  • soiled:kirli
  • soirée:akşam partisi, gece matinesi, suare
  • snowplough:kar temizleme aracı, kayakla kar sıçratma
  • solenoid:mıknatıslı bobin, solenoit
  • soiling:kirlenmek, kirletmek, leke sürmek, lekelemek, namusunu kirletmek, pisletmek, taze otla beslemek, yeşillik yedirmek
  • soapbox:sabun sandığı, sandık, sokak kürsüsü
  • softwood:kozalaklı ağaçlar, tahtası yumuşak ağaçlar, yumuşak kereste
  • solarize:güneş ışığı ile tedavi etmek, güneşte bırakıp bozmak, güneşte bırakmak
  • sold:aldatmak, beğenilmek, ele vermek, kazıklamak, satılmak, satmak, sattırmak
  • snows:kar yağışı
  • solfa:gam, gam notalarını sesle vermek, nota işaretleri, nota sistemi, notaları okumak, notaya bakarak okuma, notaya bakarak okumak
  • solicit:asılmak, baştan çıkarmaya çalışmak, davetkâr konuşmak, dilemek, ısrarla istemek, istemek, kışkırtmak, tahrik etmek, yalvarmak
  • sojourn:bir süre için kalma, bir süre kalmak, geçici olarak kalma, geçici olarak kalmak
  • sobriquet:lakap, takma ad
  • solar:güneş, solar
  • soldering:lehimleme
  • solicitudes:dert, endişelendiren konu
  • snowslip:çığ
  • solidary:birlik olan, dayanışma içinde olan
  • sojourner:geçici olarak kalan kimse, konuk, misafir
  • solidarity:beraberlik, birlik, dayanışma
  • soccer:futbol
  • solder:lehim, lehimle tutturmak, lehimlemek, lehimlenmek
  • snub:haddini bildirmek, hakaret, kalkık uçlu, kötü davranma, kötü davranmak, kötü söz, küçük düşürmek, terslemek, yönünü değiştirmek
  • soldierly:asker gibi, askerce, askeri
  • solidification:katılaşma, katılaştırma
  • solace:avunma, avuntu, avutmak, teselli, teselli etmek
  • solidungulate:sert tırnaklı, toynaklı
  • socialisation:kamulaştırma, sosyalleştirme
  • solicitation:davetkâr konuşma, ısrarla isteme, istem, kışkırtma, rica, taciz etme, talep
  • soluble:çözümlenebilir, çözümü mümkün, çözünür, erir, halledilebilir
  • soakage:çektiği sıvı miktarı, ıslanma, ıslatma
  • soldiery:asker takımı, askerler, askerlik
  • solidify:katı hale getirmek, katılaşmak, katılaştırmak, kuvvetlenmek, pekişmek, pekiştirmek, sağlamlaştırmak, sertleşmek, sertleştirmek
  • solatium:tazminat
  • soliloquy:kendi kendine konuşma, monolog
  • socialism:sosyalizm, toplumculuk
  • solipsism:solipsizm, tekbencilik
  • solution:ara verme, çare, çıkar yol, çözelti, çözüm, çözünme, eriyik, halletme, solüsyon
  • soapy:dalkavuk, sabunlu, yağcı
  • solecistic:dilbilgisi kurallarına uymayan, hatalı, kural dışı, kuralsız
  • solmization:solfej, solfej yapma
  • solemnize:kıymak, resmen gerçekleştirmek, resmileştirmek, törenle kutlamak
  • soliped:sert tırnak, sert tırnaklı, toynak, toynaklı
  • socialize:kamulaştırmak, kaynaşmak, sohbet etmek, sosyalleştirmek
  • solitaire:tek kişilik dama, tek kişilik kâğıt oyunu, tek taş, yüzükte tek taş
  • solvable:çözümlenebilir, çözümü mümkün, çözünür, halledilebilir
  • solemnity:ağırbaşlılık, ciddiyet, dini tören, dinsel tören, tören
  • soar:artmak, dimdik yükselmek, fırlamak, göz dikmek, gözü yükseklerde olmak, havada süzülmek, süzülmek, tırmanmak, uçmak, yüksekten uçmak, yükselmek
  • soloist:solist, solo çalan sanatkâr, soloist
  • solicitude:endişe, ihtimam, ilgi, kaygı, özen, vesvese
  • solon:hakim
  • sociologist:sosyolog, toplumbilimci
  • solstice:gündönümü
  • sobering:ayılma
  • solidity:dayanıklılık, ekonomik saygınlık, güvenilirlik, katılık, metanet, sağlamlık, sertlik
  • sombreness:hüzün, karanlık, kasvet, koyuluk, loşluk
  • solved:çözülmüş
  • solid:aynı türden, birbirine bağlı, birlik olan, bütün, cisimsel, eksiksiz, güvenilir, katı, katı cisim, koyu, kübik, masif, metin, mükemmel, sağlam, sağlam karakterli, sert, som, tam, tek parça, türdeş, üç boyutlu cisim, üç boyutluluk, yekpare
  • somberness:hüzün, karanlık, kasvet, koyuluk, loşluk
  • solstitial:gündönümü
  • soda:gazlı içecek, gazoz, kola, soda
  • socialite:sosyetenin renkli siması
  • solitarily:bir tek, yalnız, yalnız olarak, yapayalnız
  • somatic:bedensel, fiziksel, vücut
  • someday:bir gün, gelecekte, günün birinde
  • solitary:bir tek, ıssız, kimsesiz, münzevi, tek, yalnız, yalnız yaşayan
  • solving:çözme, halletme
  • sodium:sodyum
  • sockets:duy, göz çukuru, kovan, oyuk, priz, soket
  • somebody:bazısı, biri, birisi, kimisi, kimse, önemli kimse, şahsiyet
  • something:bir şey, önemli bir şey
  • sommersaulting:perende atmak, takla atmak
  • solo:solo, tek başına, tek kişilik, tek kişilik oyun, tek kişinin yaptığı, tek olarak, yalnız, yalnız uçuş, yalnızca
  • somnambulate:uykuda gezmek, uyurgezer olmak
  • sodomise:sodomize etmek
  • sonance:ses, seslilik
  • sodomite:homoseksüel, oğlancı
  • sometimes:ara sıra, arada sırada, bazen
  • solvency:ödeme gücü, ödeyebilme
  • softened:gevşemek, gönlünü almak, kısmak, sindirmek, yatıştırmak, yumuşamak, yumuşatmak, zayıflatmak
  • somnambulism:uyurgezerlik
  • songstress:kadın şarkıcı, kantocu, şantöz, şarkıcı
  • songbird:ötücü kuş
  • softball:beysbole benzer top oyunu, beysbolun küçük sahada oynananı
  • somatopsychic:ruh ve beden, ruh ve bedenle ilgili
  • softy:aptal, aşırı duygusal kimse, hanım evlâdı, sümsük, sünepe
  • sonny:oğlum
  • son:çocuk, erkek evlât, oğlum, oğul
  • songster:ötücü kuş, şarkı kitabı, şarkıcı
  • sonic:ses, ses dalgaları ile ilgili, sesle ilgili, sonik
  • softness:cıvıklık, gevşeklik, sevecenlik, tatlılık, uysallık, yumuşaklık
  • somber:hüzünlü, iç karartıcı, karamsar, karanlık, kasvetli, koyu, loş
  • soggy:çamur, hamur gibi, hantal, uyuşuk, vıcık vıcık
  • sonority:ses verme, ses verme niteliği, ses yüksekliği
  • songbook:şarkı kitabı
  • somersault:perende, perende atmak, salto, takla, takla atmak
  • soilage:taze ot, yeşillik
  • sol:sol
  • sons:çoluk çocuk, erkekler, oğullar
  • somewhat:az çok, bir dereceye kadar, bir miktar, bir parça, bir tür, biraz, birazcık, oldukça
  • soldiering:asker olma, askerlik, askerlik yapma
  • sonobuoy:sonarlı şamandıra
  • somewhere:bir yerde, bir yere, herhangi bir yerde
  • solicited:asılmak, baştan çıkarmaya çalışmak, davetkâr konuşmak, dilemek, ısrarla istemek, istemek, kışkırtmak, tahrik etmek, yalvarmak
  • solarium:güneş banyosu yapılan yer, solaryum
  • somnolent:uyku basmış, uyku getiren, uyuklayan, uyuşukluk yapan
  • solicitor:acenta, avukat, hukuk görevlisi, reklâm ajansı, savcı
  • sonometer:sesölçer, sonometre
  • sole:bekâr, biricik, dil balığı, kaide, özel, pençe vurmak, taban, taban koymak, tek, yalnız, yeğâne
  • song:güfte, ötme, ötüş, şakıma, şarkı, şarkı söyleme, şarkı sözü, şiir, türkü
  • solicitors:acenta, avukat, hukuk görevlisi, reklâm ajansı, savcı
  • solecism:aykırılık, dilbilgisi hatası, görgüsüzlük, gramer yanlışı, kuraldışılık
  • soon:biraz sonra, birazdan, çabuk, çok geçmeden, erken, erkenden, hemen, neredeyse, pek yakında, seve seve, yakında
  • solidified:katı hale getirmek, katılaşmak, katılaştırmak, kuvvetlenmek, pekişmek, pekiştirmek, sağlamlaştırmak, sertleşmek, sertleştirmek
  • solemn:ağırbaşlı, ciddi, heybetli, kutsal, merasimli, muhteşem, önemli, resmi, törenle yapılan, yasal
  • soothsaying:gaipten haber verme, kâhinlik, kehanet, kehanette bulunma
  • solidifying:katı hale getirmek, katılaşmak, katılaştırmak, kuvvetlenmek, pekişmek, pekiştirmek, sağlamlaştırmak, sertleşmek, sertleştirmek
  • solicitous:arzulu, dikkatli, endişeli, istekli, özen gösteren, sabırsız, tedirgin, vesveseli
  • soothing:dinlendirici, huzur veren, rahatlatıcı, sakinleştirici, teskin edici, yatıştırıcı
  • solitude:ıssızlık, tek başınalık, tenhalık, yalnızlık
  • solids:katı maddeler
  • sop:bandırmak, ıslatmak, rüşvet, sus payı, suya bandırmak, tirit, yemeğin suyuna banmak
  • soph:ikinci sınıf öğrencisi
  • sophia:sofya
  • solomon:hazreti süleyman
  • soothsayer:gaipten haber veren kimse, kâhin
  • sophisticated:bilge, bilgili, çok yönlü, çokbilmiş, düşünceli, entellektüel, gelişmiş, içerikli, ileri, kaşarlanmış, komplike, kültürlü, pişkin, sofistike, tecrübeli, yapmacık
  • sophistic:safsatalı, sofistçe
  • solve:aydınlatmak, çözmek, çözüm bulmak, çözümlemek, halletmek
  • sophisticate:bilge, bilgili kimse, entellektüel, hayat adamı, hayat tecrübesi kazandırmak, kaşarlanmak, kaşarlanmış kimse, pişmek, saflığını bozmak, safsata karıştırmak, tecrübe kazanmak
  • sophism:bilgicilik, safsata, sofizm
  • sophy:iran hükümdarı
  • sopping:sırılsıklam
  • sombrero:geniş kenarlı şapka
  • sorcerer:afsuncu, büyücü, sihirbaz
  • sophistication:bilmişlik, çok yönlülük, düşüncelilik, entellektüellik, ilerilik, ince davranış, kapsamlılık, kaşarlık, kültürlülük, pişkinlik, yapmacıklık
  • solvent:çözgen, çözücü, çözümleyen, çözümleyici, eritici, eritken, gevşetici, ödeme gücü olan, ödeyebilir, rahatlatıcı
  • sordine:ses kırıcı, surdin
  • soporific:uyutucu, uyutucu ilaç
  • sordid:alçak, aşağılık, çıkarcı, cimri, para canlısı, pis, sefil
  • some:acayip, amma, aşağı yukarı, bazı, bazıları, bazısı, bir, bir dereceye kadar, bir parça, bir takım, biraz, civarında, çok, çok iyi, epey, herhangi bir, kimi, kimisi, ne biçim, süper, takriben, yaklaşık
  • soprano:soprano, soprano sesli sanatçı
  • soppy:aşırı duygusal, ıslak, sentimental, sırılsıklam, su gibi, sulugöz, yağmurlu, zayıf kişilikli
  • sorceress:büyücü kadın
  • sombre:hüzünlü, iç karartıcı, karamsar, karanlık, kasvetli, koyu, loş
  • sorcery:büyü, büyücülük, sihir
  • sore:acıyan, ağrılı, ağrıyan, alıngan, feci şekilde, fena halde, hassas, iltihaplı, kırgın, kızgın, öfkeli, şiddetle, vahim, yara, yaralı
  • sorb:üvez ağacı
  • sorority:hemşirelik, kardeşlik, kız öğrenci yurdu, kızlar birliği, rahibelik
  • somehow:bir şekilde, bir türlü, her nasılsa, her nedense, herhangi bir şekilde, nasıl olursa
  • someplace:bir yerde, bir yere
  • sordidness:adilik, çıkarcılık, cimrilik, pislik, sefalet
  • somnambulist:uyurgezer
  • sorely:acılı bir biçimde, çok, feci şekilde, fena halde, şiddetle
  • sorehead:alıngan kimse, asabi kimse, çabuk sinirlenen kimse
  • soreness:ağrı
  • someone:biri, birisi, kimse, önemli kimse, şahsiyet
  • sorrowful:acı, acıklı, acılı, hazin, hüzünlü, kederli, üzgün, üzücü
  • sorption:emilme, emme, içine çekme, kendini verme, soğurma
  • sonant:sesli, sesli harf, ünlü
  • sorrel:al donlu at, doru, doru at, kızıl kahverengi, kula at, kuzukulağı
  • sonnet:on dört mısralı şiir, sone
  • sorghum:süpürge darısı
  • sorrowing:matem tutmak, üzülmek, yas tutmak
  • somerset:britanya’nın bir kontluğu
  • sorter:ayıklayıcı, ayırıcı, sınıflayıcı, tasnifçi
  • soot:is, is lekesi yapmak, is yapmak, kurum, kurum bulaştırmak
  • sorry!:afedersin!, afedersiniz!, maalesef!, özür dilerim!, üzgünüm!
  • sometime:bazen, bir ara, bir gün, eski, eskiden, günün birinde, önceki, sabık
  • soothe:dindirmek, sakinleştirmek, teskin etmek, yatıştırmak
  • sororicide:kardeş katili, kızkardeş katili, kızkardeşini öldürme
  • sorry:acınacak halde, pişman, saçma, sudan, üzgün, üzüntülü, zavallı
  • sos:s.o.s.
  • somniferous:uyuşturucu, uyutucu
  • sortie:bombardıman uçuşu, çıkış, çıkış harekâtı yapmak, hücum, limandan çıkmak, sorti, sorti yapmak
  • sot:ayyaş, ayyaş olmak, ayyaşlık yapmak, bekri, sarhoş
  • soothsay:kâhinlik yapmak, kehanette bulunmak
  • sou:beş kuruş, metelik
  • soubriquet:lakab, takma ad
  • sottish:ayyaş, bekri, içkiden aptallaşmış, kafayı bulmuş, küfelik, sarhoş
  • somnolence:ağırlık çökmesi, uyku basması, uyku hali, uyuklama, uyuşukluk
  • soulless:can sıkıcı, cansız, duygusuz, hissiz, monoton, ruhsuz, sıkıcı
  • soundbox:gramofon ses kutusu, seslendirme odası
  • sophist:bilgici, safsatacı, sofist
  • sounds:ağzını aramak, anlam, araştırmak, belli etmek, boğaz, çalınmak, çalmak, derıne dalmak, etki, etki bırakmak, gürültü, haliç, iskandil etmek, koy, melodi, muayene etmek, ses, ses çıkarmak, ses vermek, solungaç, sonda ile muayene, sonda ile yoklamak, sondayla bakmak, söylemek, yüzme kesesi
  • soundless:gürültüsüz, sessiz
  • souffle:hırıltı, sufle
  • sough:hışırdamak, hışırtı, inlemek, uğuldama, uğuldamak, uğultu
  • sonar:deniz radarı, sonar
  • sophistry:safsata
  • soupcon:azıcık miktar, bir damlacık, bir parça, birazcık, tutam
  • soughing:hışırdamak, inlemek, uğuldamak
  • soundness:doğruluk, esenlik, geçerlilik, iyi durumda olma, mükemmellik, sağlamlık, sağlık, yasallık
  • souk:çarşı
  • sonata:sonat
  • sourish:ekşi, ekşice, ekşimsi, mayhoş
  • souring:ekşime
  • sorcerous:büyülü
  • soupçon:azıcık miktar, bir damlacık, bir parça, birazcık, tutam
  • sought:aramak, aranmak, araştırmak, çıkarmaya çalışmak, istemek, kazanmaya çalışmak, öğrenmeye çalışmak, peşinde koşmak, uğraşmak
  • soused:içkili, sarhoş
  • source:kaynak, kaynakça, memba, menşe, yararlanılan kaynak
  • sonorous:çınlayan, dolgun, ses çıkaran, ses veren, tantanalı, tınlayan, yankılı
  • southeast:güneydoğu
  • sourness:burukluk, ekşilik, hırçınlık, huysuzluk, nahoşluk, suratsızlık, yüzü gülmeme
  • sorting:sınıflama, sınıflandırma, türlere göre ayırma
  • soured:bozmak, bozulmak, ekşimek, hayatı zehir olmak, huysuzlaşmak, kesilmek, somurtmak, surat asmak, zehir etmek, zehir olmak
  • soul:can, gönül, kimse, kişi, öz, ruh, timsal
  • sousing:ıslatmak, salamuraya bastırmak, suya bastırmak, suya daldırmak, tuzlu suya bastırmak
  • sourdough:hamur mayası, maden arayıcısı, maya
  • sonsy:balık etinde, cıvıl cıvıl, etine dolgun, şirin, tombul, uğurlu
  • soyabean:soya, soya fasulyesi
  • south:güney, güney rüzgârı, güneyden, güneyden esen, güneye, lodos
  • sorts:ayıklamak, ayırmak, çeşit, çözümlemek, halletmek, harf takımı, kalite, punto, sınıf, sınıflandırmak, tasnif etmek, tip, tür
  • sourishness:mayhoşluk
  • :can, gönül, kimse, kişi, öz, ruh, timsal
  • southerly:güney, güneydeki, güneyden, güneyden esen, güneye, güneye doğru, güneye doğru olan
  • southeastern:güneydoğu
  • sooth:gerçek, hakikat
  • soybean:soya, soya fasulyesi
  • southeasterly:güneydoğu, güneydoğu yönünde, güneydoğudan olan, güneydoğuya, güneydoğuya doğru olan
  • sounder:alıcı, iskandil
  • souse:ayyaş, içki alemi, ıslatmak, salamura, salamura yapma, salamuraya bastırmak, sarhoşluk, suya bastırmak, suya daldırmak, tuzlama, tuzlu suya bastırmak
  • soundly:adamakıllı, doğruca, sağ salim, selâmetle
  • southpaw:solak, solu güçlü boksör
  • southeastward:güneydoğu, güneydoğu bölgesi, güneydoğuya doğru, güneydoğuya doğru olan, keşişleme, keşişleme yönünde
  • sooty:isli, kara, külrengi, kurumlu, siyah
  • southwest:güneybatı, güneybatıdan, güneybatıya
  • spaceborne:uydu bağlantılı, uydu ile yapılan, uzay, uzayda bulunan
  • sounding:çınlayan, derinlik ölçme, iskandil, iskandil etme, öten, ötme, şatafatlı, ses getirici, ses yapan, sesli, tantanalı, tınlama, tınlayan, yankılanan
  • southeaster:güneydoğu rüzgârı, keşişleme
  • southwestward:güneybatı yönünde, güneybatı yönünde olan, güneybatıdan, güneybatıya
  • souslik:tarla sincabı
  • southeastwards:güneydoğu yönünde, güneydoğuya doğru
  • sophomore:ikinci sınıf öğrencisi, ikinci yıl öğrencisi
  • sown:ekili
  • spacers:ara halkası, ara levhası, aralık tuşu, espas tuşu
  • soundproof:ses geçirmez, ses geçirmez yapmak, ses yalıtımı yapmak
  • southern:güney, güneyli
  • sovereignty:bağımsızlık, büyüklük, egemenlik, hakimiyet, saltanat, yücelik
  • southernly:güney, güneydeki, güneye doğru, güneye doğru olan
  • souteneur:pezevenk
  • sorbet:meyve püresi, şerbet
  • spacecraft:uzay aracı, uzay gemisi
  • sources:kaynak, kaynakça, memba, menşe, yararlanılan kaynak
  • spade:bahçe küreği, bel, hadım edilmiş hayvan, kürek, maça, top arabası mahmuzu
  • southmost:en güneydeki
  • sovran:egemen, egemen güç, hakim, hükümdar, mutlâk, padişah
  • southward:güneye doğru, güneye doğru olan
  • sordino:ses kırıcı, surdin
  • southernmost:en güneydeki
  • spaceship:uzay aracı, uzay gemisi
  • soutane:papaz cüppesi
  • spain:ispanya
  • southwestern:güneybatı, güneybatıdaki
  • sov’ran:egemen, egemen güç, hakim, hükümdar, mutlâk, padişah
  • sovereign:bağımsız, bağımsız ülke, birebir, çok büyük, egemen, egemen güç, etkili, hükümdar, iktidardaki, iktidardaki parti, ingiliz altın lirası, kral, mükemmel, mutlâk, padişah, yüce
  • sorrow:acı, dert, gam, keder, matem, matem tutmak, şanssızlık, tasa, üzücü olay, üzülmek, üzüntü, yas tutmak
  • southwester:geniş kenarlı gemici şapkası, güneybatı rüzgârı, lodos
  • spacial:uzaya ait, uzaysal
  • souvenir:andaç, hatıra, hatıra eşya
  • spangled:pullamak, pullarla süslemek
  • spacer:ara halkası, ara levhası, aralık tuşu, espas tuşu
  • sox:ayakkabı keçesi, çorap, dayak, kısa çorap, mantar taban, soket, soket çorap, tokat, vuruş
  • soya:soya, soya fasulyesi
  • sort:ayıklamak, ayırmak, çeşit, çözümlemek, halletmek, harf takımı, kalite, punto, sınıf, sınıflandırmak, tasnif etmek, tip, tür
  • sou’wester:geniş kenarlı gemici şapkası, güneybatı rüzgârı, lodos
  • spaghetti:arapsaçı, karmakarışıklık, spagetti
  • souvenirs:andaç, hatıra, hatıra eşya
  • spado:hadım etme, kısırlaştırılmış hayvan, kısırlaştırma
  • spanish:ispanyol, ispanyolca, ispanyollar
  • spaceflight:uzay uçuşu
  • spaceman:astronot, uzay adamı, uzaylı
  • sorted:ayıklamak, ayırmak, çözümlemek, halletmek, sınıflandırmak, tasnif etmek
  • sovereignity:bağımsızlık, büyüklük, egemenlik, hakimiyet, saltanat, yücelik
  • span:an, arabaya koşmak, çift koşumlu at, çifte koşulmuş öküz, germek, içermek, kanat genişliği, kapsamak, karış, karışla ölçmek, karışlamak, kiriş, kısa süre, kolların genişliği, mesafe, sera, sıkıca bağlamak, süre, uzatmak, üzerine köprü kurmak
  • sowing:ekim, ekme
  • spall:kıymık, parçacık, parçalamak, parçalanmak, taş parçası, yonga
  • spanned:arabaya koşmak, germek, içermek, kapsamak, karışla ölçmek, karışlamak, sıkıca bağlamak, uzatmak, üzerine köprü kurmak
  • spalpeen:alçak herif
  • sortilege:büyü, sihir
  • spacewalk:uzay yürüyüşü, uzayda yürüyüş
  • soy:soya, soya fasulyesi, soya salçası
  • spa:içmeler, ılıca, kaplıca, kaplıca şehri, spa
  • spank:kıçına şaplak atmak, popoya vurulan tokat, şaplak, şaplak atmak
  • spanner:anahtar, ingiliz anahtarı
  • spark:ateşleme, ateşlemek, belirti, elektrikçi, gemi telsizcisi, harekete geçirmek, hovarda, kıvılcım, kıvılcım saçmak, kur yapmak, teşvik etmek, uyandırmak, züppe
  • soso:idare eder, şöyle böyle
  • spadework:belleme, zahmetli hazırlık işi
  • spangle:pul, pullamak, pullarla süslemek
  • soybeans:soya, soya fasulyesi
  • spanking:çok, çok büyük, hızlı koşan, muazzam, oldukça, pek, popoya tokat, şaplak, sert, şiddetli
  • sparerib:az etli domuz kaburgası, kaburga
  • spans:an, arabaya koşmak, çift koşumlu at, çifte koşulmuş öküz, germek, içermek, kanat genişliği, kapsamak, karış, karışla ölçmek, karışlamak, kiriş, kısa süre, kolların genişliği, mesafe, sera, sıkıca bağlamak, süre, uzatmak, üzerine köprü kurmak
  • spanning:arabaya koşmak, germek, içermek, kapsamak, karışla ölçmek, karışlamak, sıkıca bağlamak, uzatmak, üzerine köprü kurmak
  • soulful:aşırı hassas, duygulu, duygusal, içli
  • sozzled:körkütük sarhoş, sarhoş
  • spareness:azlık, sıskalık, yetersizlik, zayıflık
  • sparkler:donanma fişeği, havai fişek, parlak mücevher
  • sparklingly:ışıl ışıl
  • spar:ağız kavgası, ağız kavgası etmek, billur, boks maçı, boks maçı yapmak, boks yapmak, direk, horoz dövüşü, kanat ana kirişi, kavga etmek, münakaşa etmek, seren, tartışma, tartışmak
  • spasmodic:aralıklı, daldan dala konan, kasıla kasıla, kasılma ile ilgili, sarsıla sarsıla olan, süreksiz olan
  • soundboard:rezonans gövdesi, yankı tahtası
  • spareribs:az etli domuz kaburgası, kaburga
  • sparklet:kıvılcım, soda kapsülü, zerre
  • spacing:ara, aralık
  • sparse:aralıklı, seyrek
  • spare:ayırmak, az, az kullanan, bağışlanmak, boş, canını bağışlamak, cimri, eli sıkı, esirgemek, fazla, harcamamak, hasis, idareli kullanmak, ihtiyat, kaçınmak, kıymamak, korumak, öldürmemek, sıska, tutumlu olmak, yedek, yedek parça, yetersiz, zayıf
  • sparring:antreman maçı, fikir tartışması, tartışma
  • spasms:ağrı, çırpınma, kasılma, spazm
  • soup:çorba, et suyu, fotoğraf banyo ilacı, motor gücü, nitrogliserin, yoğun sis
  • spaciousness:ferahlık, genişlik, havadarlık
  • spasm:ağrı, çırpınma, kasılma, spazm
  • sparseness:aralıklı olma, kıtlık, seyreklik
  • sparingness:idareli kullanma, önlem, tedbir, tutum, tutumluluk
  • sparrow:serçe
  • spastic:beyin felci olan kimse, kasılımlı, spastik, spastik kimse
  • speacial:ayrıcalıklı, geçici polis, günün yemeği, has, olağanüstü, özel, özel baskı, özel indirim, özel muhabir, özel sayı, özel tren, özel yayın, özellikli, spesiyalite
  • soupy:çorba gibi, sulu
  • spaniard:ispanyol
  • spat:ağız kavgası, ağız kavgası etmek, atışma, atışmak, istiridye yumurtası, kısa tozluk, küçük istridye, münakaşa, şamar, şaplak, yumurta bırakmak
  • sparsity:aralıklı olma, kıtlık, seyreklik
  • sparking:ateşlemek, harekete geçirmek, kıvılcım saçmak, kur yapmak, teşvik etmek, uyandırmak
  • spawn:döl, durmadan doğurmak, meydana getirmek, ortaya çıkmak, yavrulamak, yumurta, yumurtlamak
  • sparrowhawk:atmaca
  • spearheading:başı çekmek, önayak olmak, öncülük etmek
  • southerner:güney eyalet yerlisi, güneyli
  • spaniel:spanyel
  • spattering:çamur atmak, kirletmek, lekelemek, sıçramak, sıçratmak
  • spatter:çamur atmak, çamur lekesi, kirletmek, lekelemek, sağanak, sıçramak, sıçratmak, sıçrayan çamur, sıçrayan şey
  • spatula:mala, spatula
  • spaying:kısırlaştırmak
  • spartan:cesur, cesur kimse, sert, sparta, spartalı, yiğit
  • spearmen:mızrakçı
  • sow:dikmek, dişi domuz, ekmek, erimiş maden oluğu, saçmak, tohum ekmek
  • sparkling:akıllı, ışıl ışıl, köpüklü, köpüren, parlak, parlak zekâlı, parlama, parlayan, pırıl pırıl, zeki
  • speciality:ayrıcalık, ihtisas, mühürlü sözleşme, özel anlaşma, özel ilgi, özel şey, özel ürün, özellik, özgü şey, spesiyalite, uzmanlık
  • spearmint:bahçe nanesi, nane
  • spay:kısırlaştırmak
  • speaker:hopârlör, konuşmacı, meclis başkanı, sözcü, spiker
  • spate:akın, kalabalık, sağanak, sel, su taşkını
  • specialising:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • spaced:ara vermek, aralık bırakmak, aralıklı dizmek, boşluk bırakmak, espas koymak
  • specific:belirli, belli, kendine özgü, kesin, özel, özel amaçlı ilaç, özel ilaç, özellikli, özgül, spesifik
  • sparkplug:buji
  • special:ayrıcalıklı, geçici polis, günün yemeği, has, olağanüstü, özel, özel baskı, özel indirim, özel muhabir, özel sayı, özel tren, özel yayın, özellikli, spesiyalite
  • spear:kargı, mızrak, mızrak saplamak, mızraklamak, mızraklı adam, sivri yapraklı bitki, zıpkın
  • speaking:akıcı, berrak, dokunaklı, etkileyici, konuşan, konuşma
  • spathe:gonca yaprağı, yen
  • spacewoman:astronot, kadın astronot, uzaylı kadın
  • specializes:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • sparks:elektrikçi, gemi telsizcisi
  • spectacle:garip davranış, görüntü, görünüş, manzara, oyun, piyes
  • spec:spekülasyon
  • specialist:cober, mütehassıs, uzman, uzman doktor
  • spawning:çoğalan, üreyen, yumurta döken, yumurta dökme, yumurtlama, yumurtlayan
  • specializer:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • specie:demir para, madeni para, nakit, sikke
  • spacious:bol bol, ferah, geniş, havadar
  • specter:hayal, hayalet, kuruntu, ürkütücü şey, vesvese
  • spearing:mızrak saplamak, mızraklamak
  • specialisation:ihtisas, uzmanlaşma
  • specialize:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • specify:açıkça belirtmek, ayrıntıları ile belirtmek, belirlemek, belirtmek, maddeler halinde sıralamak, spesifize etmek
  • speakeasy:gizli bar, gizlice içki satılan yer
  • spadeful:kürek dolusu
  • specieis:çeşit, cins, ortak özellikleri olan grup, tür
  • spectral:hayalet gibi, hayali, spektral, tayfla ilgili
  • specified:açıkça belirtmek, ayrıntıları ile belirtmek, belirlemek, belirtmek, maddeler halinde sıralamak, spesifize etmek
  • specialty:ayrıcalık, ihtisas, mühürlü sözleşme, özel anlaşma, özel ilgi, özel şey, özel ürün, özellik, özgü şey, spesiyalite, uzmanlık
  • specifications:ayrıntılarıyla belirtme, belirleme, belirtme, beyanname, şartname, tanımlama, tarif
  • speck:benek, benek yapmak, beneklemek, küçük leke, leke yapmak, nokta, zerre
  • speakers:hopârlör, konuşmacı, meclis başkanı, sözcü, spiker
  • species:çeşit, cins, ortak özellikleri olan grup, tür
  • spanker:çok büyük şey, hızlı at, insan azmanı, iri yarı tip, muazzam şey, randa yelkeni
  • spectre:hayal, hayalet, kuruntu, ürkütücü şey, vesvese
  • specimen:acayip kimse, göstermelik, ilginç tip, model, numune, örnek, simge, tahlil, tip
  • specifying:açıkça belirtmek, ayrıntıları ile belirtmek, belirlemek, belirtmek, maddeler halinde sıralamak, spesifize etmek
  • specifics:özel amaçlı ilaç, özel ilaç
  • specked:benek yapmak, beneklemek, leke yapmak
  • spearhead:başı çekmek, mızrak ucu, önayak olmak, öncü, öncü asker, öncülük etmek
  • sparing:az kullanan, idare, idareli, kaçınma, tutumlu
  • speciousness:aldatıcılık, dış görünüşün aldatıcılığı, yanıltıcılık
  • speech:anlatma, demeç, dil, hitabe, konuşma, konuşma şekli, konuşma yeteneği, nutuk, savunma, ses, şive, söylev, söz söyleme
  • specs:gözlük
  • specular:aynaya özgü olan, spekuluma ait, yansıtıcı
  • speckled:benekli, çilli
  • spectecular:dikkat çekici, gösterişli, göz alıcı, hayret verici manzara, muhteşem, olağanüstü, olağanüstü manzara, şaşırtıcı
  • specialization:ihtisas, uzmanlaşma
  • sparkle:göz kamaştırmak, ışık saçmak, ışıldamak, ışıma, ışımak, kıvılcım saçmak, köpürmek, parıldamak, parlak zekâ, parlama, parlamak, parlayış, pırıltı
  • spectacled:gözlüklü
  • spectator:izleyici, seyirci
  • speeches:anlatma, demeç, dil, hitabe, konuşma, konuşma şekli, konuşma yeteneği, nutuk, savunma, ses, şive, söylev, söz söyleme
  • speculations:borsada oynama, kuramsal düşünme, spekülasyon, tahmin, teori
  • speckless:beneksiz, çilsiz
  • spectrograph:spektrograf, tayfçeker
  • specialized:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • spectators:izleyici, seyirci
  • spatchcock:hemen kesilip kızartılan tavuk, kesip hemen kızartmak, lâf sokmak, sokmak
  • spectrogram:spektrogram
  • speechless:dili tutulmuş, dilsiz, kelimelere dökülemeyen, nutku tutulmuş, sessiz, sözle ifade edilemeyen, sözsüz, suskun
  • speculator:borsa yatırımcısı, spekülatör
  • spectacles:gözlük
  • speechifier:kafa şişiren kimse, nutuk çeken kimse
  • specifiation:ayrıntılarıyla belirtme, belirleme, belirtme, beyanname, şartname, tanımlama, tarif
  • speedwell:yavşanotu
  • spatial:uzaya ait, uzaysal
  • spectrum:göz kamaştıktan sonraki görüntü, spektrum, tayf
  • speedo:hızölçer, takometre
  • speedboat:sürat teknesi
  • spectacular:dikkat çekici, gösterişli, göz alıcı, hayret verici manzara, muhteşem, olağanüstü, olağanüstü manzara, şaşırtıcı
  • speeding:hız yapma, hızlı gitme, sürat yapma
  • specious:aldatıcı, görünüşte iyi olan, yanıltıcı
  • spatterdash:kısa tozluk
  • spell:afsun, alımlılık, anlamına gelmek, büyü, büyüleme, büyülemek, büyülenme, çalışma sırası, çekıcilik, diye okunmak, dönem, etkilemek, hecelemek, imlâsını yazmak, kısa mesafe, kısa süre, kriz, nöbet, nöbetini devretmek, sihir, sıra, tılsım, vardiya, yerine çalışmak
  • speculation:borsada oynama, kuramsal düşünme, spekülasyon, tahmin, teori
  • speller:imlâ kılavuzu, yazım kurallarına uyan kimse
  • speculum:madeni ayna, spekulum
  • speeds:amfitamin, başarı, başarılı olmak, çabukluk, devir sayısı, hız, hız yapmak, hızlandırmak, hızlı olma, hızlılık, ışığa duyarlık, sürat, süratli gitmek, uğurlamak, uyarıcı, vites, yolcu etmek, yolunu açık etmek
  • spellbinding:büyülemek, etkilemek
  • speckle:benek, benek yapmak, beneklemek, çil, lekelemek, nokta
  • spends:etkisini azaltmak, geçirmek, harcamak, para harcamak, sarfetmek, sperm dökmek, tüketmek
  • spavin:atın dizinin şişmesi
  • speechify:kafa şişirmek, nutuk çekmek, söylev vermek
  • spells:afsun, alımlılık, anlamına gelmek, büyü, büyüleme, büyülemek, büyülenme, çalışma sırası, çekıcilik, diye okunmak, dönem, etkilemek, hecelemek, imlâsını yazmak, kısa mesafe, kısa süre, kriz, nöbet, nöbetini devretmek, sihir, sıra, tılsım, vardiya, yerine çalışmak
  • speed:amfitamin, başarı, başarılı olmak, çabukluk, devir sayısı, hız, hız yapmak, hızlandırmak, hızlı olma, hızlılık, ışığa duyarlık, sürat, süratli gitmek, uğurlamak, uyarıcı, vites, yolcu etmek, yolunu açık etmek
  • speedup:çabuklaşma, hızlanma, üretim artışı
  • spend:etkisini azaltmak, geçirmek, harcamak, para harcamak, sarfetmek, sperm dökmek, tüketmek
  • spectroscope:spektroskop, tayfölçer
  • spendthrift:mirasyedi, müsrif, savurgan, tutumsuz
  • speak:göstermek, haberleşmek, konuşma yapmak, konuşmak, ses çıkarmak, söylemek, söz söylemek
  • sperm:balina yağı, ispermeçet, meni, sperm, sperma
  • speediness:acelecilik, çabukluk, hızlı olma, hızlılık, sürat
  • speechlessness:sessizlik, suskunluk
  • spermary:erbezi, haya, testis
  • spermatic:sperma, testis
  • speeder:aşırı hız yapan sürücü, hız yapan sürücü, hızlandırıcı, sürat regülatörü
  • spearman:mızrakçı
  • sphacelation:kangren
  • speedy:çabuk, hızlı, seri, süratli
  • speedometer:hız göstergesi, hızölçer, takometre
  • spesific:belirli, belli, kendine özgü, kesin, özel, özel amaçlı ilaç, özel ilaç, özellikli, özgül, spesifik
  • speedway:hız limiti olmayan yol, sürat pisti, yarış pisti
  • spf:spf
  • spermological:spermatolojik, tohumlama
  • specialise:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • sphacelous:kangren olmuş, kangrenli
  • sphagnum:bataklık yosunu
  • spellbound:büyülenmiş
  • sphacelate:çürümek, kangren olmak
  • spew:istifrağ etmek, kusma, kusmak, kusturmak
  • spellbind:büyülemek, etkilemek
  • specializing:ayırmak, değiştirmek, ihtisas yapmak, özel amaçla yapmak, özel olarak yapmak, özelleştirmek, uzmanlaşmak
  • spherical:küre biçiminde, küre şeklinde, küresel
  • spice:bahar, baharat, baharat koymak, çeşni, çeşni katmak, heyecan, heyecan katmak, ilginçleştirmek
  • spheric:göksel, küresel, yüce, yüksek
  • spheroidic:küremsi, küreye benzer
  • sphenoid:ense kemiğine ait, kama biçimli billur, kama şeklinde, sfenoid
  • spheriform:küre biçiminde, küre şeklinde
  • spelling:heceleme, imlâ, yazılış, yazım
  • spherics:küresel geometri
  • specially:bilhassa, özel olarak, özellikle
  • spiderman:örümcek adam, yüksekte çalışan inşaat işçisi
  • spile:ağaç özsuyunu akıtma oluğu, fıçı tapası, musluk takmak, tapa, tapa takmak, tıkamak
  • spicy:açık saçık, acılı, baharatlı, baharlı, çekici, çeşnili, esprili, kokulu, nükteli, şık
  • spherule:kürecik, ufak küre
  • spheroidal:küremsi, küreye benzer
  • spender:harcayan, müsrif
  • spica:başak, sivri uç
  • specification:ayrıntılarıyla belirtme, belirleme, belirtme, beyanname, şartname, tanımlama, tarif
  • sphinx:anlaşılmaz kimse, esrarengiz kimse, gizemli kimse, sfenks
  • spidery:incecik ve uzun, örümcek gibi, örümcekli
  • spiderweb:çekici tuzak, örümcek ağı
  • spheroidical:küremsi, küreye benzer
  • spending:harcama
  • spiflicate:dayak atmak, dövmek
  • speculate:kuramsal olarak düşünmek, spekülasyon yapmak, tahminde bulunmak
  • spickandspan:çok şık, gıcır gıcır, iki dirhem bir çekirdek, taptaze, tertemiz, yepyeni
  • spiffing:çok güzel, mükemmel, şık
  • spillikin:mikado oyunu
  • spillikins:mikado çöpleri, mikado kemikleri
  • sphincter:büzgen kas, büzücü kas, sfinkter
  • spermatozoon:sperm, sperma hücresi
  • spill:açığa vurmak, akıtmak, dökmek, dökülmek, düşme, düşürme, düşürmek, düşüş, saçılmak, saçmak, serpmek, söylemek, tapa, tıkaç, tutuşturma kâğıdı, tutuşturma tahtası, üstünden atmak, üzerinden atma
  • speculating:kuramsal olarak düşünmek, spekülasyon yapmak, tahminde bulunmak
  • spigot:ağaç musluk, fıçı tapası, tıkaç
  • spikes:çivili ayakkabı, krampon, kramponun çivileri
  • spined:dikenli, kılçıklı, omurgalı
  • spilth:dökme, dökülen şey, dökülme, dökülmüş madde
  • sphinxlike:anlaşılmaz, gizemli, ifadesiz, sfenks gibi
  • spicate:başak biçiminde, başaklı
  • spilled:açığa vurmak, akıtmak, dökmek, dökülmek, düşürmek, saçılmak, saçmak, serpmek, söylemek, üstünden atmak
  • speculative:kuramsal, kurgusal, kuruntulu, spekülatif, şüpheli, teorik, vesveseli
  • spikenard:hint sümbülü, hint sümbülü yağı
  • spinel:spinel
  • spinet:çimbalo, eski tip küçük piyano, spinet
  • spin:çakmak, çevirme, çevirmek, devir, diklemesine indirmek, döndürmek, dönme, dönmek, dönüş, eğirmek, fırıl fırıl çevirmek, fırıl fırıl dönmek, iplik yapmak, kaybettirmek, kısa gezinti, kurutma makinesinde kurutmak, örmek, tasarlamak, uydurmak, vril yapmak
  • spices:baharat, baharatlar
  • spiced:baharatlı, baharlı, kokulu
  • spillway:sıvı akma yolu
  • speedily:çabucak, çabuk bir şekilde, hızla
  • spiky:çivili, dik kafalı, dikenli, inatçı, keskin, sert, sivri uçlu
  • spineless:cesaretsiz, iradesiz, kılçıksız, omurgasız
  • spinous:dikenli, iğne gibi, iğneli, sivri
  • spinnaker:kotra yelkeni
  • spiciness:baharatlılık, esprililik, müstehcenlik
  • spider:ayaklı tava, fayton, istavroz dişlisi, örümcek
  • spinal:belkemiği, belkemiğine ait
  • speleology:mağara bilimi, speleoloji
  • spilling:açığa vurmak, akıtmak, dökmek, dökülmek, düşürmek, saçılmak, saçmak, serpmek, söylemek, üstünden atmak
  • spinner:dönen balık yemi, eğiren kimse, eğirme makinesi, ip eğirici, ipekböceğinin ip üreten organı, olta ucuna takılan kaşık, örümceğin ip üreten organı, örümcek, topaç
  • spiracle:hava deliği, solungaç yarığı, solunum deliği
  • spinneret:ipekböceğinin ip üreten organı, örümceğin ip üreten organı
  • spicular:diken gibi, iğne gibi, sivri uçlu
  • spifflicate:dayak atmak, dövmek
  • spine:belkemiği, diken, filiz, iğne, irade, kılçık, kitap sırtı, omurga, sürgün
  • spelter:çinko, tutya
  • spinsterhood:evde kalmışlık, evlenmemiş olma, yaşı geçmişlik
  • spinsterly:evde kalmış gibi, evde kalmışlar gibi, evlenmemiş, yaşlı kızlar gibi
  • spired:sivri, sivri tepeli
  • spicule:diken, iğne, iğne gibi şey, spikül
  • spinster:evde kalmış kız, evlenmemiş kadın, kız kurusu, yaşlı kız
  • spike:alkol katmak, başağa benzer çiçek başı, başak, delmek, falya deliğini tıkamak, heyecanlandırmak, ince topuk, iri çivi, krampon ile yaralamak, sivri demir ile delmek, sivri uç, sivri uçlu demir, tahta sokmak, tıkamak, uskumru yavrusu, uzun çivilerle tutturmak, yavru geyik boynuzu
  • spinose:dikenli, iğne gibi, iğneli, sivri
  • spelunk:mağaraları araştırmak
  • spiry:helezoni, sarmal, sivri, sivri tepeli, spiral
  • spiral:bobin, enflasyon sarmalı, helezon, helezon çizerek gitmek, helezonik, helozoni yay, sarmal, sarmal hareket, sarmal hareket etmek, sarmal yapmak, spiral, spiral yay, yay şeklinde
  • spiritedness:canlılık, şevk, zindelik
  • spiel:konuşma, laf, laf kalabalığı, satıcı ağzı, söz
  • spiked:alkollü, başaklı, çivili, içki katılmış
  • spiraling:helezon çizerek gitmek, sarmal hareket etmek, sarmal yapmak
  • spiritualism:ispritizma, metafizik düşünce, ruhanilik, ruhlara inanma, spiritualizm, tinselcilik
  • spent:bitkin, bitmiş, etkisiz, harcanmış, spermlerini boşaltmış, yorgun, yumurtlamayı bitirmiş, zayıf
  • spitefully:kindarca, nispet olsun diye
  • spiritual:akıllı, akli, dini, düşünsel, esprili, manevi, ruhani, ruhsal, tanrısal, zeki
  • spirituous:alkollü, damıtılmış, ispirtolu
  • spieler:dolandırıcı, kumarbaz
  • spillover:taşmak
  • spirant:nefes sürtünmesi ile çıkan
  • spitz:pomeranya köpeği
  • spermaceti:balina yağı, ispermeçet
  • spiritualize:manevi anlam vermek, manevi değer kazandırmak, tinselleştirmek
  • splashboard:çamurluk
  • splashed:cup diye düşmek, reklâmını yapmak, serpiştirmek, serpmek, sıçramak, sıçratmak, sürmek, suya çarpmak, yağmak, yıkamak, yıkanmak
  • spilt:açığa vurmak, akıtmak, dökmek, dökülmek, düşürmek, saçılmak, saçmak, serpmek, söylemek, üstünden atmak
  • spiffy:çok güzel, mükemmel, şık
  • spirited:canlı, cesur, esprili, güçlü, hevesli, heyecanlı, huylu, mizaçlı, neşeli, nükteli
  • spiv:karaborsacı, kirli para kazanan kimse, vurguncu, yasadışı para kazanan kimse
  • splayfooted:düztaban
  • sphere:alan, çevre, gökyüzü, katman, küre, sınıf, tabaka, yerküre, yuvar
  • spiritualty:dinsellik, kiliseye ait olma, manevilik, ruhanilik, tinsellik
  • spleen:dalak, hınç, huysuzluk, hüzün, kaçıklık, karasevda
  • spinach:ıspanak, saçma, saçmalık
  • spinney:çalılık, koru
  • spirt:can, canlandırmak, cesaret, cesaretlendirmek, gerçek anlam, güç, hayalet, heveslendirmek, insan, ispirto, maneviyat, neşe, neşelendirmek, örnek insan, özel durum, peri, ruh, ruh hali, şevk, üstünlük
  • splanchnic:iç organlara ait, iç organlarla ilgili
  • sphericity:küre şeklinde olma, küresellik
  • spitfire:asabi kimse, ateş püsküren kimse, çabuk parlayan kimse, püsküren volkan, sönmemiş volkan
  • spleenless:dalaksız, iyi huylu, iyi niyetli
  • splashing:cup diye düşmek, reklâmını yapmak, serpiştirmek, serpmek, sıçramak, sıçratmak, sürmek, suya çarpmak, yağmak, yıkamak, yıkanmak
  • spindlelegs:çırpı bacaklar, ince uzun bacaklar, leylek bacaklar, uzun bacaklı kimse
  • spinsterish:evde kalmış gibi, evde kalmışlar gibi, evlenmemiş, yaşlı kızlar gibi
  • spite:garez, hıncını almak, inat, kin, kin gütmek, nispet, üzmek, zarar vermek
  • splattering:şapır şupur yıkanmak, serpiştirmek, serpmek, sıçramak, sıçratmak, su sıçratarak yıkanmak, yağmak
  • spheroid:küremsi, küremsi cisim, küreye benzer
  • spittle:salya, tükürük
  • splitting:acı, aşırı, bölme, bölünme, çok komik, delice, farkı paylaştırma, gülmekten öldüren, kahkahalara boğan, keskin, ortalama rakamda anlaşma, şiddetli, yarılma, yarma
  • splendent:gösterişli, ışıklı, parlak, şaşaalı
  • spiny:çatallı, dikenli, güçlüklerle dolu, kılçıklı
  • spindleshanks:çırpı bacaklar, ince uzun bacaklar, leylek bacaklar, uzun bacaklı kimse
  • spittoon:tükürük hokkası
  • spleenish:aksi, huysuz, karasevdalı, melankolik
  • splashy:benek benek, çamurlu, heyecan uyandıran, ıslak, lekeli, rengârenk, sansasyonel, sıçratan, sıçrayan, sükseli
  • splotch:benek, bulaştırmak, leke, lekelemek
  • splendor:görkem, ihtişam, parlaklık
  • spirit:can, canlandırmak, cesaret, cesaretlendirmek, gerçek anlam, güç, hayalet, heveslendirmek, insan, ispirto, maneviyat, neşe, neşelendirmek, örnek insan, özel durum, peri, ruh, ruh hali, şevk, üstünlük
  • spindly:cılız, çırpı gibi, çok zayıf ve uzun, çöp gibi, leylek gibi
  • spicery:baharat
  • splashdown:uzay gemisinin denize inişi
  • splendidness:görkem, gösteriş, parlaklık, şaşaa
  • splay:dışa doğru eğim, dışa doğru genişletmek, dışa doğru genişleyen, geniş, genişlemek, kaba, şev, şevli, şevli yapmak, taraklı, tuhaf, yayılmak, yayvan, yerinden çıkarmak
  • spoils:artık, avanta, döküntü, kalıntı, memuriyet
  • spire:çan kulesi tepesi, döne döne çıkma, helezon, helezoni kabuk ucu, ince ve uzun ot sapı, ince ve uzun sap sürmek, kule gibi yükselmek, minare külâhı, sarmal hareket, sivrilmek, tepe kısım
  • spiritism:ispritizm, ruhlara ve tanrıya inanma, spiritualizm, tinselcilik
  • spindle:asitmetre, bir iplik uzunluk ölçüsü, dingil, eksen, iğ, iğağacı, iş, kromozomların bağlandığı lifler, mil, yoğunluk ölçer
  • splendiferous:acayip, göz alıcı, mükemmel, müthiş
  • spliced:birbirine eklemek, eklemek, evlendirmek, uçlarını birleştirmek
  • splayfoot:düztaban, taraklı ayak
  • spokeshave:kürekçi rendesi, parmaklık rendesi
  • splintery:kıymık gibi, kıymıklı, parçalı
  • spiritist:ispritizmaya inanan kimse, ruhlara inanan kimse
  • spiritless:cansız, cesaretsiz, korkak, pısırık, ruhsuz, sönük
  • splenetic:aşırı titiz, aşırı titiz tip, dalağa ait, dalağından rahatsız kimse, dalak, dalak hastası kimse, huysuz, meraklı
  • spindling:cılız, çırpı gibi, çok zayıf ve uzun, çöp gibi, leylek gibi
  • spline:eğri cetveli, kama, oluk, şaft dişi, şerit, tahta şerit, yiv
  • spleenful:aksi, huysuz, karasevdalı, melankolik
  • spirits:alkol, alkollü içkiler
  • splurging:gösteriş yapmak, hava atmak, para saçmak, savurganlık yapmak
  • spiritualist:cinci, ruhlara inanan kimse, spiritualist, tinselci
  • splenic:dalak, dalaktaki
  • spines:belkemiği, diken, filiz, iğne, irade, kılçık, kitap sırtı, omurga, sürgün
  • splinterproof:bomba parçalarını geçirmez, çatlamaz, dağılmaz, kırılmaz
  • spongy:delikli, gözenekli, sünger gibi, süngersi, yumuşak
  • splintered:dağılmak, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • spirituality:dinsellik, kiliseye ait olma, manevilik, ruhanilik, tinsellik
  • spirochaete:spiroket
  • spoil:avanta, berbat etmek, bozmak, bozulmak, çalıntı mal, çürümek, dozunu kaçırmak, ganimet, kaçırmak, kazanç, mahrum etmek, memuriyet, nazlı alıştırmak, şımartmak, tadını kaçırmak, yağma, yağma etmek, yağma malı, yüz verip şımartmak
  • spinning:döndürme
  • splint:arduvazlı kömür, cebire, cebire ile bağlamak, kemik içindeki çıkıntı, kırık tahtası, kırık tahtası ile bağlamak, maşalı pim, nasır
  • splodge:benek, bulaştırmak, leke, lekelemek
  • spoiling:bozma, bozucu
  • splutter:akmak, boğulmak, çabuk ve anlaşılmaz konuşmak, çıtırdamak, çıtırtı, cızırdamak, cızırtı, cızırtı yapmak, fışkırtmak, konuşurken tükürükler saçma, konuşurken tükürükler saçmak, mürekkep akıtmak, öfkeyle saçmalama, saçma sapan konuşma, saçmak, sıçramak, sıçratmak, tükürükler saçarak konuşma, tükürükler saçarak konuşmak
  • spit:basmak, bir bel boyu derinlik, çıkarmak, çiseleme, çiselemek, çıtırdamak, cızırdamak, denize uzanan kara parçası, fokurdamak, haykırmak, kopya, kum tepecikli kumsal, saçmak, salya, serpiştirmek, şiş, şişe geçirmek, şişlemek, söylemek, tıpatıp aynı, tıslama, tıslamak, tükürme, tükürmek, tükürük
  • sponsal:balayı, düğün, evlenme
  • splash:benek, çamur sıçraması, cup diye düşmek, fışırtı, fiyaka, hava, içkiye katılan soda, reklâmını yapmak, sansasyon, şapırtı, serpiştirme, serpiştirmek, serpme, serpmek, sıçrama, sıçramak, sıçratmak, su lekesi, su sesi, su sıçratma, sükse, sürmek, suya çarpma sesi, suya çarpmak, yağmak, yıkamak, yıkanmak
  • sponginess:sünger gibi olma
  • splendour:görkem, ihtişam, parlaklık
  • sponge:alkolik, asalak, asalaklık etmek, ayyaş, beleşçi, içkici, mayalı kabarık hamur, otlakçı, otlakçılık etmek, pandispanya, sünger, süngerle silmek, uskunca fırçası
  • spoiled:berbat, berbat olmuş, bozulmuş, nazlı, nazlı büyütülmüş, şımarık, şımartılmış
  • sponging:başkasının sırtından geçinme, otlakçılık, süngerle silme
  • spiteful:cadaloz, kinci, kindar, nispetçi
  • splasher:çamurluk, kalkan, siper
  • sponsorship:destek, himaye, kefillik
  • splice:birbirine ekleme, birbirine eklemek, çok içki içme, ek yeri, eklemek, evlendirmek, geçme, iki ucunu birleştirme, uçlarını birleştirmek
  • sponger:asalak, bedavacı, beleşçi, kumaş nemeleme, kumaş nemeleme makinesi, otlakçı, süngerci, süngerci kayığı
  • spontaneous:çabuk büyüyen, doğal, düşünmeden yapılan, içten gelen, kendiliğinden olan, otomatik olarak olan
  • spookish:hayalet gibi, tekin olmayan
  • sponsorial:arka çıkan, destekleyen, finanse eden, kefil olan
  • spitefulness:kincilik, kindarlık, kötülük
  • splashes:benek, çamur sıçraması, cup diye düşmek, fışırtı, fiyaka, hava, içkiye katılan soda, reklâmını yapmak, sansasyon, şapırtı, serpiştirme, serpiştirmek, serpme, serpmek, sıçrama, sıçramak, sıçratmak, su lekesi, su sesi, su sıçratma, sükse, sürmek, suya çarpma sesi, suya çarpmak, yağmak, yıkamak, yıkanmak
  • spontaneity:doğallık, içinden gelme, içten gelme, kendiliğinden olma
  • splinter:dağılmak, kıymık, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • sponsion:devlet adına yapılan taahhüt, güvence verme, kefalet, kefil olma
  • spoons:aşık, çıkmak, divane, flört etmek, golf sopası, kaşık, kaşık şeklinde balık yemi, kaşıkla almak, kepçe, oynaşmak, zevzeklik etmek, zoka, zoka ile balık avlamak
  • spoon:aşık, çıkmak, divane, flört etmek, golf sopası, kaşık, kaşık şeklinde balık yemi, kaşıkla almak, kepçe, oynaşmak, zevzeklik etmek, zoka, zoka ile balık avlamak
  • spooked:hayalet gibi görünmek
  • spitting:tüküren, tükürme
  • splayed:taraklı, yayvan
  • spoonfeed:desteklemek, kaşıkla beslemek, nazlı büyütmek, şımartmak, teşvik etmek, üzerine titremek
  • splintering:dağılmak, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • sportswoman:bayan sporcu, sporcu
  • sponsored:arka çıkmak, desteklemek, finanse etmek, himaye etmek, kefil olmak, korumak, parasal destek sağlamak
  • spoor:av izi, av izi sürmek, hayvan ayak izi, iz sürmek
  • spoonful:kaşık dolusu
  • splash!:cup!, foş!, şap!, şıp!
  • splendid:görkemli, harika, muhteşem, mükemmel, müthiş, olağanüstü, parlak
  • sport:centilmen, eğlence, eğlenmek, gösteriş yapmak, örnek insan, övünmek, oyun, oyuncak, şaka, şaka söylemek, spor, spor yapmak, sporsever, takılmak, zevk düşkünü kimse
  • splotchy:benekli, lekeli
  • spot:ayıp, ayırt etmek, azıcık miktar, benek, benek benek olmak, benek yapmak, beneklemek, eğlence yeri, gece klübü, görmek, hemen teslim edilen, leke, lekelemek, lekelenmek, nokta, nokta yapmak, olay yeri, peşin para ile yapılan, puan, reklâm, reklâm spotu, sahne ışığı, seçmek, spot, tanımak, yer, yerine koymak, yerini saptamak, yerleştirmek, zor durum
  • spontaneousness:doğallık, içten gelme, kendiliğinden olma
  • sports:spor
  • split:ayırmak, ayrık, ayrılma, ayrılmak, ayrılmış, bölmek, bölünme, bölünmek, bölüşmek, bölüştürmek, boşanma, bozuşma, çatlak, çatlama, çatlamak, çatlamış, çatlatmak, çekip gitmek, defolup gitmek, dondurmalı tatlı, gülmekten yarılmak, hafiye, ince eleyip sık dokumak, ispiyoncu, katıla katıla gülmek, kılı kırk yarmak, kırık, kırılma, kırmak, kopma, kopmak, mahvetmek, muhbir, parçalamak, parçalanma, parçalanmak, paylaşmak, paylaştırmak, titizlenmek, yarık, yarılma, yarım parça, yarım şişe içecek, yarma, yarmak, yıkmak
  • spotless:lekesiz
  • splatter:şapır şupur yıkanmak, serpiştirmek, serpmek, sıçramak, sıçratmak, su sıçratarak yıkanmak, yağmak
  • sportive:neşeli, oyuncu, şen, sporcu, sportmen
  • spoilage:bozulma, bozulmuş şey, hasar, hurda kâğıt
  • spotter:dedektif, gözcü, mağaza güvenlik görevlisi
  • spoofing:aldatmak, dolandırmak, işletmek, kafeslemek, kandırmak, sazanlamak
  • splurge:gösteriş, gösteriş yapmak, hava, hava atmak, para saçmak, savurganlık, savurganlık yapmak
  • spotty:aynı kalitede olmayan, benekli, lekeli, noktalı, puanlı, puantiyeli, sivilceli
  • spotlight:far, sahne ışığı, spot
  • splendid!:görkemli, harika, muhteşem, mükemmel, müthiş, olağanüstü, parlak
  • sportsman:centilmen, örnek kimse, sporcu, sportmen
  • spoilsport:mızıkçı, oyunbozan
  • spoonbill:kaşıkçı balıkçıl, kaşıklı balıkçıl
  • splicing:birbirine eklemek, eklemek, evlendirmek, uçlarını birleştirmek
  • sportsmanlike:centilmence, sportmence
  • spoken:konuşan, konuşma, konuşulan
  • spoiler:hava deflektörü, hız kesici kanat, uçak fren kanadı
  • splinters:dağılmak, kıymık, parçalamak, parçalanmak, yarmak
  • spoliation:gasp, kanıtları yok etme, talan, yağma
  • spotted:benekli, kirli, lekeli, noktalı, puanlı, puantiyeli
  • spoony:hassas, zevzek
  • spoilt:berbat, berbat olmuş, bozulmuş, nazlı, nazlı büyütülmüş, şımarık, şımartılmış
  • spoke:çubuk sokarak durdurmak, fren düzeni, portatif merdiven basamağı, tekerleğe çomak sokmak, tekerlek parmaklığı
  • sponsorships:destek, himaye, kefillik
  • spouses:eş, hayat arkadaşı, karı, koca
  • spoliate:gaspetmek, talan etmek, yağmalamak
  • spontaneously:kendiliğinden
  • sportscast:spor programı yayını
  • sponsor:arka çıkan kimse, arka çıkmak, desteklemek, finanse etmek, hami, himaye etmek, kefil, kefil olmak, korumak, maddi destek sağlayan kimse, para sağlayan kimse, parasal destek sağlamak, sponsor, vaftiz anası, vaftiz babası
  • spokesman:sözcü, temsilci
  • spray:bahar dalı, çiseleme, filiz, püsküren sıvı, püskürtmek, püskürtücü, serpinti, serpmek, sprey, sprey boya ile boyamak, sprey sıkmak, sürgün
  • sprain:burkma, burkmak, burkulma, incitmek
  • sponsoring:arka çıkmak, desteklemek, finanse etmek, himaye etmek, kefil olmak, korumak, parasal destek sağlamak
  • sportscaster:spor muhabiri
  • spook:ajan, casus, hayalet, hayalet gibi görünmek, hortlak
  • sprawl:dağılma, gelişigüzel yayılan topluluk, genişlemek, sereserpe uzanmak, serilme, serilmek, uzanmak, yayılarak oturmak, yayılma, yayılmak
  • spoof:aldatma, aldatmak, dolandırma, dolandırmak, işletmek, kafa bulma, kafesleme, kafeslemek, kandırma, kandırmak, makaraya alma, sazanlama, sazanlamak
  • sporty:centilmence, gösterişli, şık, sporsever, sportif, sportmence
  • spoonfuls:kaşık dolusu
  • spooky:hayalet gibi, tekin olmayan
  • spore:kaynak, köken, spor
  • sprayer:püskürtücü, sprey
  • sprat:çaçabalığı, hamsi gibi küçük bir balık
  • sporadic:ara sıra olan, arada sırada görülen, aralıklı, tek tük
  • spread:açık, açıklık, açılmak, açmak, ara, ayırmak, bulaşma, bulaştırmak, dağılma, dağılmak, dağılmış, döşemek, ekmeğe sürülen şey, genişleme, genişlemiş, genişlik, gergin, göz alabildiğine uzanmak, iki yana açmak, iyice açılmış, kâr oranı, örtü, sapma, sermek, şişmanlık, şölen, sürmek, sürülen, sürülmek, uzanmak, uzatma, uzatmak, yayılım, yayılma, yayılmak, yayılmış, yaymak, ziyafet
  • spool:bobin, bobine sarmak, makara, makaraya sarmak
  • sportsmanship:centilmenlik, sporculuk, sportmenlik
  • spreadeagle:abartılı, aşırı milliyetçi, şoven
  • spring:atlama, bahar, birden çıkmak, bükmek, bükülmek, çarpmak, çatlak, çatlama, çatlamak, çıkmak, çıtlatmak, doğmak, eğilme, eğilmek, eğmek, esnek, esneklik, esneme, esnemek, fırlama, fırlamak, hapisten çıkarmak, ikram etmek, ilkbahar, infilak etmek, kaynak, kaynaklanmak, kemerli kubbe, köken, memba, ödemek, ortaya çıkmak, pat diye söylemek, patlamak, pınar, sıçrama, sıçramak, sökmek, sustalı, tahliye ettirmek, yay, yay gibi fırlamak, yaylanma, yaylanmak, yaylı, zemberek
  • springing:doldurma, sıçrama, tıkama, tonoz başlangıcı
  • spreading:açılma, açma, dağıtan, germe, serpme, yayma
  • sporting:av, avcılık, dürüst, spor, sportif, sportmence
  • spouse:eş, hayat arkadaşı, karı, koca
  • sprinkler:fıskiye, kutsal su kabı, püskürtücü, sulama sistemi, yağmurlama sistemi, yangın söndürücü
  • spots:hemen teslim edilen mallar, peşin para ile alınan şeyler, sahne ışıkları
  • spree:alem, cümbüş
  • springer:kemer ayağı, kemer desteği, spanyel türünden bir av köpeği
  • sprig:bahar dalı, başsız çivi, başsız çivi çakmak, delikanlı, filiz, fışkın, ince dal, ince dallarla süslemek
  • sprawling:büyüyen, genişleyen, yayılan
  • spraying:püskürtme
  • spouting:ezbere okumak, fışkırmak, fışkırtmak, heyecanla okumak, püskürmek, püskürtmek, tumturaklı konuşmak, yüksek sesle okumak
  • sprinkles:azıcık miktar, çiseleme, çiselemek, ekme, ekmek, ıslatmak, lekelemek, saçılmak, saçmak, serpinti, serpiştirmek, serpmek, sulamak, tutam
  • spotting:seçme, tanıma
  • sprinkling:azıcık miktar, ekme, serpinti, serpme, tutam
  • springs:bahar, birden çıkmak, bükmek, bükülmek, çarpmak, çatlak, çatlama, çatlamak, çıkmak, çıtlatmak, doğmak, eğilme, eğilmek, eğmek, esneklik, esneme, esnemek, fırlama, fırlamak, hapisten çıkarmak, ikram etmek, ilkbahar, infilak etmek, kaynak, kaynaklanmak, kemerli kubbe, köken, memba, ödemek, ortaya çıkmak, pat diye söylemek, patlamak, pınar, sıçrama, sıçramak, sökmek, tahliye ettirmek, yay, yay gibi fırlamak, yaylanma, yaylanmak, zemberek
  • springbok:keseli antilop
  • sprint:acele iş, hızlı koşma, hızlı koşmak, koşuşturma, koşuşturmak, sürat koşusu, sürat koşusu yapmak
  • spruceness:fiyaka, şıklık, zarafet
  • sprag:fren takozu, köstek, morina balığı, takoz
  • sprinter:kısa mesafe koşucusu, sürat koşucusu, yarışçı
  • sprouts:brüksel lâhanası
  • spousal:eş, evlenme, evlilik, nikâh, nikâha ait
  • sprinkle:azıcık miktar, çiseleme, çiselemek, ekme, ekmek, ıslatmak, lekelemek, saçılmak, saçmak, serpinti, serpiştirmek, serpmek, sulamak, tutam
  • springe:ilmekli tuzak, kapan, tuzağa düşürmek, tuzak
  • sprouted:bitmek, çimlenmek, filizlenmek
  • spun:bükülmüş, çekilmiş, eğirilmiş, inceltilmiş, iplik haline gelmiş, lifi
  • sprained:burkmak, incitmek
  • sprocket:film şeridi dişlisi, zincir dişlisi, zincir dişlisi çarkı
  • spousals:evlenme, nikâh
  • spruce:alaçam, çeki düzen vermek, düzeltmek, düzgün, ladin, şık, temiz
  • sprinkled:çiselemek, ekmek, ıslatmak, lekelemek, saçılmak, saçmak, serpiştirmek, serpmek, sulamak
  • springtime:bahar, ilkbahar
  • sprouting:filizlenen, filizlenme
  • sprinting:hızlı koşmak, koşuşturmak, sürat koşusu yapmak
  • sprightliness:canlılık, neşe
  • sprout:bitmek, çimlenmek, filiz, filizlenmek, sürgün, tomurcuk
  • spunk:alev, ataklık, cesaret, hiddet, kav, kıvılcım, öfke, yüreklilik
  • spout:balinanın su fışkırtma deliği, ezbere okumak, fışkıran su, fışkırma, fışkırmak, fışkırtmak, heyecanla okumak, ibrik ucu, içinden su akan ağız, oluk ağzı, püskürme, püskürmek, püskürtmek, tumturaklı konuşmak, yüksek sesle okumak
  • springy:canlı, elastiki, enerjik, esnek, yay gibi, yaylı, zıpkın gibi
  • spumous:köpüklü, köpüksü
  • spurious:evlilik dışı, gayri meşru, kalp, piç, sahte, suni, yapay, yapma
  • spry:açıkgöz, çevik, dinç, faal
  • sprightly:canlı, canlı biçimde, hayat dolu, neşeli, neşeli biçimde, neşeyle, şen şakrak
  • spumy:köpüklü, köpüksü
  • spur:çıkıntı, cumba, dağ kolu, dehlemek, destek, dürtmek, dürtü, güdü, mahmuz, mahmuz takmak, mahmuzla vurmak, mahmuzlamak, meyve veren kısa dal, payanda, teşvik etmek
  • spouter:fışkıran petrol kuyusu, su fışkırtan balina, tumturaklı konuşan kimse
  • sprite:cin, hayalet, peri, şakacı cin
  • spurge:sütleğen
  • spyglass:küçük dürbün, küçük teleskop, tek gözlü dürbün
  • spuriousness:sahtelik, taklit oluş
  • springiness:esneklik, yaylanma, yaylılık
  • squab:güvercin yavrusu, minder
  • spurn:geri çevirmek, hiçe saymak, reddetmek, tekme atmak, tepmek
  • sppose:düşünmek, farzetmek, gerekmek, gerektirmek, olduğuna inanmak, sanmak, saymak, tahmin etmek, varsaymak, zannetmek
  • spud:çapa, çapalamak, kazmak, kısa ve kalın şey, mala, patates, spatula
  • spurred:mahmuzlu, uzantılı
  • spurned:geri çevirmek, hiçe saymak, reddetmek, tekme atmak, tepmek
  • spurning:geri çevirmek, hiçe saymak, reddetmek, tekme atmak, tepmek
  • springtide:bahar, coşku, denizin aşırı kabarması, heyecan, ilkbahar, şiddetli met hareketi
  • spurs:mahmuzlar
  • squamose:pul pul, pullu, üzeri pul pul olan
  • spreader:anten gergisi, dağıtıcı, duş fiskiyesi, gergi, gübre serpme makinesi, iki telin arasına koyulan tahta, püskürtücü, serpici, tereyağı bıçağı, yayıcı
  • sputnik:sputnik
  • spurt:ani çıkış, fışkırma, fışkırmak, fışkırtmak, gayret, hamle, hamle yapmak, olağanüstü çaba, olağanüstü çaba göstermek, son bir çaba göstermek
  • squabbling:ağız kavgası etmek, atışmak, hırgür etmek
  • sprue:döküm cürufu, döküm deliği, tropik bir hastalık
  • springboard:sıçrama tahtası, tramplen
  • squalor:bakımsızlık, pislik, sefalet
  • squalidness:bakımsızlık, sefalet
  • squandermania:aşırı müsriflik, harcama tutkusu, israf tutkusu
  • squabble:ağız kavgası, ağız kavgası etmek, atışmak, hırgür, hırgür etmek
  • sputtering:boğulmak, çabuk ve anlaşılmaz konuşmak, cızırdamak, konuşurken tükürükler saçmak, mürekkep akıtmak, sıçramak, tükürerek konuşmak, yağ sıçratmak
  • squandering:israf, savurganlık
  • spue:istifrağ etmek, kusmak, kusturmak
  • squama:balık pulu, kabuk, pul
  • sprit:açavele gönder, seren
  • squashed:ezik
  • squeaking:cırlamak, ciyaklamak, gıcırdamak, tiz sesle bağırmak
  • spyhole:gözetleme deliği
  • squalid:bakımsız, kirli, miskin, pis, sefil
  • squash:balkabağı, bastırmak, ezme, ezmek, kabak, kalabalık, meyve suyu, pelte gibi ezilmiş olma, pelte haline getirmek
  • spume:köpük
  • squamae:balık pulu, kabuk, pul
  • sprung:bel vermiş, eğilmiş, esnek, esnemiş, yaylı
  • squeezed:baskı yapmak, ezilmek, ezmek, para sızdırmak, sığdırmak, sığmak, sıkışmak, sıkıştırmak, sıkmak, suyunu çıkarmak, tıkıştırmak, zorla almak
  • squeezing:sıkma
  • squadron:filo, süvari bölüğü, uçak filosu, zırhlı birlik
  • squalidity:bakımsızlık, sefalet
  • squeamish:alıngan, hassas, midesi hemen bulanan, titiz, zor beğenir
  • spunky:atak, çabuk kızan, cesur, öfkeli, parlayıveren, sinirli, yiğit
  • squamous:pul pul, pullu, üzeri pul pul olan
  • sputum:balgam, salya, tükürük
  • squeezer:limon sıkacağı, pres, sıkacak
  • squamate:pul pul, pullu, üzeri pul pul olan
  • squire:avukatlık ünvanı, bey, kavalye, kavalyelik yapmak, köy ağası, refakât etmek, toprak sahibi
  • squaller:cırlak, yaygaracı
  • squeeze:baskı, baskı yapmak, ezilmek, ezmek, izdiham, kucaklama, para sızdırmak, sığdırmak, sığmak, sıkışıklık, sıkışma, sıkışmak, sıkıştırma, sıkıştırmak, sıkma, sıkmak, suyunu çıkarmak, tıkıştırmak, zorla alma, zorla almak
  • spying:casusluk
  • squandered:boşa harcamak, çarçur etmek, har vurup harman savurmak, heba etmek, israf etmek, saçıp savurmak
  • spurring:dehlemek, dürtmek, mahmuz takmak, mahmuzla vurmak, mahmuzlamak, teşvik etmek
  • squirearchy:ağalık, toprak sahiplerinin yönetimi
  • squat:alçak, araziye sahip çıkmak, başkasının arazisine kurulmak, bastıbacak, bodur, bücür, çökmek, çömelme, çömelmek, çömelmiş, güdük, izinsiz yerleşme, izinsiz yerleşmek, kurulmak
  • srilanka:sri lanka
  • squalling:avazı çıktığı kadar bağırmak, cırlamak, ciyak ciyak bağırmak, feryat etmek, fırtına çıkmak, fırtına patlamak, yaygara koparmak
  • squelch:bastırmak, çamur, çamurda yürümek, çiğnemek, cıvık madde, ezmek, pestilini çıkarmak, şap şap diye yürüme, suda yürümek, susturmak
  • squabby:bodur
  • squanderer:müsrif
  • spurting:fışkırmak, fışkırtmak, hamle yapmak, olağanüstü çaba göstermek, son bir çaba göstermek
  • squirmy:iğrenç, kıvranan, kıvrılan, tiksindirici
  • squatter:çömelmiş kimse, devlet otlağını kiralayan kimse, gecekonducu, koyun sürüsü sahibi
  • stabbing:saplama
  • squalls:bağrışma, başrığma, feryat figan
  • squirarchy:ağalık, toprak sahiplerinin yönetimi
  • squad:bölük, bölüm, departman, ekip, manga, takım
  • sputter:boğulmak, çabuk ve anlaşılmaz konuşma, çabuk ve anlaşılmaz konuşmak, çıtırtı, cızırdamak, cızırtı, konuşurken tükürükler saçma, konuşurken tükürükler saçmak, mürekkep akıtmak, sıçramak, tükürerek konuşmak, yağ sıçratmak
  • squareness:dürüstlük, geri kafalılık, iri yapılılık, kare şeklinde olma
  • squirt:bücür, fışkıran su, fışkırma, fışkırmak, fışkırtma, fışkırtmak, fıskiye, kendini bir şey sanan tip, nanemolla, püskürtmek, sıçramak, sıçratmak, şırınga
  • squeezebox:akordeon
  • stabilise:dengede tutmak, dengelemek, sağlamlaştırmak, stabilize etmek
  • squatting:çömelme
  • st:aziz, sokak
  • squally:boralı, fırtınalı
  • spy:ajan, casus, casusluk etmek, gizlice gözetlemek, gözetlemek, gözlemek, hafiye, ispiyon, ispiyoncu, köstebek
  • squealler:cırlak kimse, güvercin yavrusu, ispiyoncu, muhbir
  • stabbed:bıçaklamak, delmek, hançerlemek, ihanet etmek, saplamak
  • squirm:kıvırmak, kıvranma, kıvranmak, kıvrılma, kıvrılmak
  • stabilization:denge sağlama, dengede tutma, dengeleme, stabilizasyon
  • squaw:evli kadın, kızılderili kadın, zevce
  • stabilize:dengede tutmak, dengelemek, sağlamlaştırmak, stabilize etmek
  • squander:boşa harcama, boşa harcamak, çarçur etmek, har vurup harman savurmak, heba etmek, israf, israf etmek, müsriflik, saçıp savurmak
  • squall:ani ve şiddetli rüzgâr, avazı çıktığı kadar bağırmak, bora, cırlamak, ciyak ciyak bağırmak, feryat etmek, fırtına, fırtına çıkmak, fırtına patlamak, kargaşa, kasırga, sağanak, yaygara koparmak
  • squelcher:susturucu cevap, yıkıcı darbe
  • stabilised:dengede tutmak, dengelemek, sağlamlaştırmak, stabilize etmek
  • stabilisation:denge sağlama, dengede tutma, dengeleme, stabilizasyon
  • stacking:istif
  • squeaky:cızırtılı, gıcırtılı, tiz sesli
  • stableman:seyis
  • squawk:ciyaklama, ciyaklamak, dırdır etmek, şikâyet, şikâyet etmek, viyaklama, viyaklamak
  • squared:ayarlamak, bağdaşmak, beraberliği sağlamak, dik tutmak, düzeltmek, halletmek, kare kare yapmak, kare yapmak, karelere bölmek, karesini almak, ödemek, para yedirmek, uydurmak, uymak, yerleştirmek
  • squirmed:kıvırmak, kıvranmak, kıvrılmak
  • stabiliser:dengeleyici, stabilizatör
  • stabilizer:dengeleyici, stabilizatör
  • stactometer:damla ölçeği, damlalık
  • squeal:cırlama, cırlamak, ciyaklama, gıcırdamak, gıcırtı, ihbar, ispiyon, ispiyonlamak, ortağını ihbar etmek, ötme, sızlanmak, tiz ses, tiz ses çıkarmak
  • stabling:ahır, ahır malzemesi
  • squealer:muhbir, suç ortaklarını ele veren
  • squaring:ayarlamak, bağdaşmak, beraberliği sağlamak, dik tutmak, düzeltmek, halletmek, kare kare yapmak, kare yapmak, karelere bölmek, karesini almak, ödemek, para yedirmek, uydurmak, uymak, yerleştirmek
  • squirrel:sincap
  • stableboy:seyis yamağı
  • stablefly:atsineği, karasinek
  • squeegee:cam sileceği, çekçek, fotoğraf kurutucu lastik
  • stack:baca, çatmak, daireler çizerek uçmak, egzoz, istif, istif etmek, kitap rafı, küme, kümelemek, ortak anten, tınaz, tüfek çatısı, yığın, yığmak, yüklemek
  • squealing:cırlamak, gıcırdamak, ispiyonlamak, ortağını ihbar etmek, sızlanmak, tiz ses çıkarmak
  • squats:araziye sahip çıkmak, başkasının arazisine kurulmak, çökmek, çömelme, çömelmek, izinsiz yerleşme, izinsiz yerleşmek, kurulmak
  • stager:deneyimli kimse, gedikli, kaçın kurası, kaşar
  • ssubscribe:altına yazmak, bağış olarak vermek, imzalamak, katılmak, katkıda bulunmak, onaylamak, yatırmak
  • stadium:eski roma ölçü birimi, stadyum
  • squeezable:sıkılabilir, sıkımlık, uslu, uysal
  • stacks:baca, çatmak, daireler çizerek uçmak, egzoz, istif, istif etmek, kitap rafı, küme, kümelemek, ortak anten, tınaz, tüfek çatısı, yığın, yığmak, yüklemek
  • stag:borsa yatırımcısı, damsız erkek, erkek geyik, erkeklere özel, erkeklere özel parti, iri erkek hayvan, sap, spekülasyon yapmak, spekülatör, yalnız erkekler için, yalnız gitmek
  • squib:dinamit fitili, fişek, hiciv, maytap, patlayıcı, taşlama, yergi
  • squeamishness:alınganlık, aşırı titizlik, hassaslık, midesi bulanma, zor beğenirlik
  • squawking:ciyaklamak, dırdır etmek, şikâyet etmek, viyaklamak
  • stab:bıçak gibi saplanma, bıçak yarası, bıçaklama, bıçaklamak, delmek, hançerlemek, ihanet etmek, saplama, saplamak, saplanma
  • staff:asa, baston, değnek, destek, gereç, kadro, kadro oluşturmak, kadrosu olmak, kurmay, nota çizgisi, personel, personel sağlamak, porte, uzun sap
  • staging:gösterim, iskele, mola vere vere gitme, sahneleme, sahneye koyma, yapı iskelesi
  • staggering:sarsan, sarsıcı, şaşırtıcı, sendeleme, sendeleyen, sersemletici, şok edici
  • squid:kalamar, mürekkepbalığı
  • :aziz, sokak
  • squawks:ciyaklama, ciyaklamak, dırdır etmek, şikâyet, şikâyet etmek, viyaklama, viyaklamak
  • staidness:ağırbaşlılık, ciddiyet
  • stables:ahır görevi, ahır görevine çağırma
  • staginess:abartılı davranma, yapay davranma
  • stagnate:durgun olmak, durgunlaşmak, kesat olmak
  • stagnation:cansızlık, durgunluk, hareketsizlik, kesatlık, mıymıntılık, tembellik
  • squint:eğilim, eğilimi olmak, meyilli olmak, şaşı, şaşı bakma, şaşı bakmak, şaşı olmak, şaşı yapmak, şaşılık, yan bakan, yan bakış
  • squeak:cırlama, cırlamak, ciyaklama, ciyaklamak, gıcırdamak, gıcırtı, tiz ses, tiz sesle bağırmak
  • staffed:kadro oluşturmak, kadrosu olmak, personel sağlamak
  • staining:boyalı, boyanma, kirlenme, lekeleme, lekelenme, renklendirme, renklenme, renkli
  • staccato:kesik kesik, kısa ve güçlü olarak
  • staid:ağırbaşlı, ciddi, sabit, vakur
  • stagnating:durgun olmak, durgunlaşmak, kesat olmak
  • stain:ağaca renk verme, boya, boyama, boyamak, boyanmak, bozma, kir, kirlenmek, kirletmek, leke, leke olmak, leke yapmak, lekeleme, lekelemek, renklendirmek
  • squelch!:şap!, vıck!
  • staged:düzenlemek, hazırlamak, sahnelemek, sahneye koymak, yönlendirmek
  • squirrels:sincap
  • stairway:merdiven
  • stacked:çatmak, daireler çizerek uçmak, istif etmek, kümelemek, yığmak, yüklemek
  • stains:ağaca renk verme, boya, boyama, boyamak, boyanmak, bozma, kir, kirlenmek, kirletmek, leke, leke olmak, leke yapmak, lekeleme, lekelemek, renklendirmek
  • stagy:abartılı, dramatik, rol yapar gibi, sahnede gibi, sahneye uygun
  • squiffy:çakırkeyif, sarhoş
  • stalagmite:stalagmit
  • stages:aşama, derece, düzenlemek, erim, etap, evre, hazırlamak, iskele, kademe, katman, menzil, mikroskop lâmı, ortam, safha, sahne, sahnelemek, sahneye koymak, tabaka, yönlendirmek, zemin
  • squirting:fışkırmak, fışkırtmak, püskürtmek, sıçramak, sıçratmak
  • stagnancy:durgunluk, hareketsizlik, kesatlık, miskinlik, tembellik
  • stakes:bahis yapmak, çıkar, destek, desteklemek, direk, işkence direği, kazığa bağlamak, kazık, kazıklarla belirlemek, menfaat, örs, ortaya konan para, pot, riske atmak, tehlikeye atmak
  • staleness:bayatlık, bitkinlik, yıpranmışlık, yorgunluk
  • squinting:şaşı, şaşılık
  • stairs:merdiven, merdivenler
  • stagey:abartılı, dramatik, rol yapar gibi, sahnede gibi, sahneye uygun
  • squish:ezmek, pelte gibi yapmak, şap şap yürümek, vıcık vıcık yerde yürümek
  • stake:bahis yapmak, çıkar, destek, desteklemek, direk, işkence direği, kazığa bağlamak, kazık, kazıklarla belirlemek, menfaat, örs, ortaya konan para, pot, riske atmak, tehlikeye atmak
  • squirming:kıvırmak, kıvranmak, kıvrılmak
  • stamen:ercik, erkeklik organı
  • stalk:ağır adımlarla yürümek, azametle yürümek, azametli yürüyüş, gizlice sokulma, gizlice sokulmak, kadeh ayağı, kol gezmek, sap, sarmak, sessizce yaklaşmak, sinsice izlemek, tüy sapı, yaprak sapı
  • stairhead:sahanlık
  • stalactite:damlataş, sarkıt, stalaktit
  • stalker:ava sokulan avcı, iz süren avcı
  • stability:ayrışmazlık, değişmezlik, denge, dengelilik, durağanlık, güvenilirlik, istikrar, kararlılık, sabitlik, sağlamlık, sarsılmazlık
  • stablemate:aynı ahırdan at, eküri
  • stalemate:çıkmaz, çıkmaza sokmak, köşeye sıkıştırmak, pata, pata etmek
  • stabilized:dengede tutmak, dengelemek, sağlamlaştırmak, stabilize etmek
  • staggered:aşamalı, çakışmayacak şekilde düzenlenmiş, dereceli
  • staled:bayatlamak, bozulmak, eskimek, işemek
  • stammer:kekeleme, kekelemek, kekeleyerek söylemek, kekemelik
  • stableness:ayrışmazlık, değişmezlik, durağanlık, istikrar, kalıcılık, kararlılık, sabitlik, sarsılmazlık
  • stale:bayat, bayatlamak, bitkin, bozuk, bozulmak, çiş, eskimek, eskimiş, işemek, sidik, tükenmiş, vadesi geçmiş, yorgun
  • stalkless:sapsız
  • stammerer:kekeme
  • stamped:mühürlü
  • stalkinghorse:avcının arkasına saklandığı at, bahane, göstermelik aday, paravan
  • stadia:arazi ölçüm aleti, stadya sürgülü cetvel
  • stammering:kekeleme, kekeleyen, kekeme, kekemelik
  • stall:ahır, bahanelerle aldatma, durmak, geciktirmek, hız kaybedip düşme, hızı kesilerek düşmek, hızı kesilmek, koltuk, oyalama, oyalamak, park yeri, saplanmak, sargı, stand, stop etmek, tezgâh, vakit kazanmaya çalışma, zaman kazanmak
  • stalks:ağır adımlarla yürümek, azametle yürümek, azametli yürüyüş, gizlice sokulma, gizlice sokulmak, kadeh ayağı, kol gezmek, sap, sarmak, sessizce yaklaşmak, sinsice izlemek, tüy sapı, yaprak sapı
  • stance:durum, duruş, vaziyet
  • stalling:durmak, geciktirmek, hızı kesilerek düşmek, hızı kesilmek, oyalamak, saplanmak, stop etmek, zaman kazanmak
  • stanchion:destek, desteklemek, direk, taşımak, tutmak
  • staffing:kadro oluşturmak, kadrosu olmak, personel sağlamak
  • stalwart:gözüpek, güçlü, güvenilir, korkusuz, kuvvetli, sağlam
  • stallion:aygır, damızlık at
  • standardise:ayarlamak, standartlaştırmak, tek tip yapmak, titre etmek
  • stage:aşama, derece, düzenlemek, erim, etap, evre, hazırlamak, iskele, kademe, katman, menzil, mikroskop lâmı, ortam, safha, sahne, sahnelemek, sahneye koymak, tabaka, yönlendirmek, zemin
  • standardised:ayarlamak, standartlaştırmak, tek tip yapmak, titre etmek
  • stampede:ayaklandırmak, bozgun, çil yavrusu gibi dağılma, izdiham, izdiham yaratmak, korkutarak dağıtmak, panik, panik yaratmak, toplu telaş, ürküterek kaçırmak, zorlamak
  • stagecoach:menzil arabası, posta arabası
  • stalls:ahır, bahanelerle aldatma, durmak, geciktirmek, hız kaybedip düşme, hızı kesilerek düşmek, hızı kesilmek, koltuk, oyalama, oyalamak, park yeri, saplanmak, sargı, stand, stop etmek, tezgâh, vakit kazanmaya çalışma, zaman kazanmak
  • stamping:ayak basma, dökme kalıbı, mühürleme, presleme, preslenmiş saç eşya
  • standardisation:ayarlama, standardizasyon, standartlaştırma, tek tip yapma, titrasyon
  • stagger:bocalama, bocalamak, çakışmayacak şekilde düzenleme, çakışmayacak şekilde düzenlemek, derecelendirmek, kulvar farkı, sendeleme, sendelemek, sersemleme, sersemlemek, tereddüd etmek, tökezlemek, yalpalama, yalpalamak
  • standards:ayar, bayrak, derece, dik destek, kalite, miyar, model, norm, ölçü, ölçüt, payanda, sancak, sembol, seviye, standart
  • stanch:durdurmak, emin, güvenilir, hava ve su geçirmez, kesmek, sadık, sağlam
  • standardized:ayarlamak, standartlaştırmak, tek tip yapmak, titre etmek
  • standardization:ayarlama, standardizasyon, standartlaştırma, tek tip yapma, titrasyon
  • standing:ayakta, ayakta durma, ayakta yapılan, daimi, dik duran, dikilen, durgun, eskilik, geçmiş, itibar, konum, mevki, sabit, saygınlık, sürekli, yer
  • stagnant:cansız, durgun, hareketsiz, mıymıntı, ruhsuz, sönük, tembel
  • standee:ayakta kalan kimse
  • standard:ayar, bayrak, derece, dik destek, dik sap üzerinde yetiştirilen, herkesçe kabul edilmiş, kalite, klasik, miyar, model, norm, normal, ölçü, ölçüt, payanda, sancak, sembol, seviye, standart, standart olarak kullanılan
  • stained:lekeli
  • standpoint:bakış açısı, görüş açısı
  • standby:beklemedeki şey, bekleyen, destek, güvenilir kimse, hazır, hazırdaki şey, hazırlık, yardım, yardımcı, yedek
  • standpat:bildiğinden şaşmamak, vazgeçmemek
  • stapes:üzengi kemiği
  • standup:ayakta yapılan, ayaküstü alınan, dik, kalkık, sert, şiddetli
  • stainless:lekesiz, paslanmaz, tertemiz
  • standardbearer:bayraktar, elebaşı, sancaktar
  • standoff:ayrılık, savma, soğukluk, uzak durma, uzaklaştırma
  • stannic:kalay, kalaysı
  • standstill:askıya alınan, askıya alınma, duraklama, duraklayan, durma, kımıldamama, sekte, sekteye uğrayan
  • stair:basamak, kademe, kat
  • starboard:sancak, sancak tarafına, sancak tarafında olan
  • star:başrolde oynamak, başrolde oynatmak, büyük, önemli, parlak, şans, star, yıldız, yıldız olmak, yıldız yapmak, yıldızlamak, yıldızlarla süslemek
  • stanhope:tek kişilik hafif araba
  • standoffish:çekingen, ilgisiz, soğuk, uzak
  • staple:ana, başlıca, başlıca mahsül, başlıca öğe, çatal çivi, çatal çivi ile tutturmak, elyaf, esas, esas ürün, hammadde, iplikçik, kapı sürgü, lif, liflerine göre ayırmak, pazar, piyasada tutulmuş, raptiye, raptiyelemek, satış yeri, sınıflamak, tel zımba, temel, yerleşmiş, zımba, zımbalamak
  • starfish:denizyıldızı
  • starched:ciddi, kolalı, resmi tavırlı, sert
  • staircase:merdiven
  • stargazer:dalgın, hayalci, hayalperest, idealist
  • starred:yıldız işaretli, yıldızı, yıldızlı, zodyak’ın etkisinde olan
  • stannous:kalay, kalaylı
  • staples:başlıca mahsül, başlıca öğe, çatal çivi, çatal çivi ile tutturmak, elyaf, esas, esas ürün, hammadde, iplikçik, kapı sürgü, lif, liflerine göre ayırmak, pazar, raptiye, raptiyelemek, satış yeri, sınıflamak, tel zımba, zımba, zımbalamak
  • stare:bakakalmak, boş boş bakmak, boşluğa bakma, boşluğa bakmak, dik dik bakmak, gözlerini dikmek, gözü dalmak, gözünü dikme, gözünü dikmek, hayretle bakmak, sabit bakış
  • stardom:starlar, ünlüler, yıldız olma, yıldızlar, yıldızlık
  • stalking:ağır adımlarla yürümek, azametle yürümek, gizlice sokulmak, kol gezmek, sarmak, sessizce yaklaşmak, sinsice izlemek
  • starlet:genç yıldız, küçük yıldız, yıldızcık
  • stars:başrolde oynamak, başrolde oynatmak, şans, star, yıldız, yıldız olmak, yıldız yapmak, yıldızlamak, yıldızlarla süslemek
  • starchy:karbonhidratlı, kolalı, nişastalı, özlü, resmi, sert, soğuk
  • stanza:dörtlük, kıta
  • starlit:yıldızların aydınlattığı, yıldızlarla aydınlanmış
  • staring:dik dik bakan, göz alıcı, göze çarpan, hareketsiz, parlak, sabit
  • starfinch:kızılkuyruk
  • stalky:çöp gibi, dayanıksız, saplı
  • starters:aperatif, başlatan kimse, başlayan kimse, marş motoru, meze, starter, yarışta çıkışı veren kimse
  • started:başlamak, başlatmak, çalışmak, çalıştırmak, çıkarmak, desteklemek, fırlamak, gevşetmek, hareket etmek, irkilmek, kalkmak, kaynaklanmak, korkutup kaçırmak, koyulmak, kurmak, tartışmaya açmak, ürkmek, ürkütmek, yola çıkmak, yöneltmek
  • stapling:çatal çivi ile tutturmak, liflerine göre ayırmak, raptiyelemek, sınıflamak, zımbalamak
  • startled:şaşıp kalmak
  • starvation:açlık, açlıktan kıvranma, açlıktan ölme, beslenme yetersizliği
  • starkers:anadan doğma, çırılçıplak
  • stark:büsbütün, ıssız, kati, kesin, sade, sert, sırf, tam, tamamen, tümüyle
  • stash:güvenli bir yere gizlemek, iyi bir yere saklamak, saklamak, son vermek
  • stamina:canlılık, dayanma gücü, güç, kuvvet, yaşama gücü
  • starch:ciddiyet, kola, kolalamak, nişasta, resmiyet, sertlik
  • :açlık, açlıktan kıvranma, açlıktan ölme, beslenme yetersizliği
  • starveling:aç, açlıktan kıvranan, açlıktan kıvranan hayvan, açlıktan ölecek halde olan, açlıktan ölecek haldeki kimse, bir deri bir kemik, sefil
  • starless:yıldızsız
  • stasis:dolaşım sisteminin durması, kan dolaşımının durması
  • starlight:yıldız ışığı, yıldızların aydınlattığı
  • staminal:dayanma gücü ile ilgili, ercik ile ilgili, hayati, yaşamsal
  • start:avantaj, başlama, başlamak, başlangıç, başlatmak, çalışmak, çalıştırmak, çıkarmak, çıkış, desteklemek, fırlama, fırlamak, gevşetmek, hareket etmek, harekete geçme, irkilmek, kalkmak, kaynaklanmak, korkutup kaçırmak, koyulmak, kurmak, sıçrama, start, tartışmaya açmak, ürkme, ürkmek, ürkütmek, yola çıkma, yola çıkmak, yöneltmek
  • starved:aç bırakmak, aç olmak, açlıktan kıvranmak, açlıktan öldürmek, açlıktan ölmek, çok acıkmak, mahrum etmek, midesi kazınmak, sefalet çekmek
  • starts:avantaj, başlama, başlamak, başlangıç, başlatmak, çalışmak, çalıştırmak, çıkarmak, çıkış, desteklemek, fırlama, fırlamak, gevşetmek, hareket etmek, harekete geçme, irkilmek, kalkmak, kaynaklanmak, korkutup kaçırmak, koyulmak, kurmak, sıçrama, start, tartışmaya açmak, ürkme, ürkmek, ürkütmek, yola çıkma, yola çıkmak, yöneltmek
  • stashing:güvenli bir yere gizlemek, iyi bir yere saklamak, saklamak, son vermek
  • starter:aperatif, başlatan kimse, başlayan kimse, marş motoru, meze, starter, yarışta çıkışı veren kimse
  • statements:açıklama, beyan, bilanço, bildirme, demeç, ifade, rapor, söz, tarife
  • statesmanship:devlet idaresi sanatı, siyaset
  • stamp:ayağını sertçe vurmak, ayağını yere vurma, basmak, bastırmak, belirti, çiğnemek, damga, damgalamak, etiketlemek, etki, ezmek, göstermek, işlemek, ıstampa, iz, izlenim, kalıp, kanıtlamak, kaşe, kaşe basmak, kazımak, marka, mühürlemek, nitelik, onaylamak, özellik, posta pulu, pul, pul yapıştırmak, pullamak, tasdik etmek, tepinme, tepinmek, yok etmek, zımba
  • statehood:eyalet olma, eyaletlik
  • stateliness:görkem, haşmet, heybet, ihtişam, lüks
  • statecraft:devlet idaresi, devletçilik
  • stated:açıklanmış, belirli, belirtilen, belirtilmiş, belli, düzenli, kayıtlı
  • starting:başlama, başlangıç, çalışma, çalıştırma, çıkış, hareket, koyulma
  • stateside:amerika’da, amerika’ya, yurtiçi görev, yurtiçinde
  • stator:duraç, sabit bobin, stator
  • stamps:ayağını sertçe vurmak, ayağını yere vurma, basmak, bastırmak, belirti, çiğnemek, damga, damgalamak, etiketlemek, etki, ezmek, göstermek, işlemek, ıstampa, iz, izlenim, kalıp, kanıtlamak, kaşe, kaşe basmak, kazımak, marka, mühürlemek, nitelik, onaylamak, özellik, posta pulu, pul, pul yapıştırmak, pullamak, tasdik etmek, tepinme, tepinmek, yok etmek, zımba
  • stateless:ülkesiz, vatansız
  • statuary:heykel, heykelcilikte kullanılan, heykeller, heykeltraş, heykeltraşlık, heykeltraşlıkla ilgili
  • statehouse:eyalet meclisi
  • :açıklama, beyan, bilanço, bildirme, demeç, ifade, rapor, söz, tarife
  • startle:afallamak, korkutmak, şaşırtmak, şaşmak, ürkmek, ürkütmek
  • statics:dinginlik bilimi, parazit, statik
  • statuesque:heykel gibi
  • statutes:hüküm, kanun, kural, nizam, statü, tüzük, yasa
  • statelily:görkemli, haşmetli, heybetli, muhteşem, yüce, yüksek
  • stand:ayağa kalkmak, ayak, ayaklı askılık, ayaklık, ayakta durmak, bulunmak, çekilmek, dayanma, dayanmak, desteklemek, devam etmek, dikilmek, direnme, direnmek, durak, durmak, durum, duruş, ekim alanı, göğüs germek, hal, ihtiyaç duymak, ısmarlamak, işyeri, kalmak, kanıtlamak, karşı koymak, katlanma, katlanmak, kürsü, ormanda yetişen ağaç, sehpa, sineye çekmek, tezgâh, tribün, üstlenmek, yer
  • stateroom:lüks kamara, özel vagon
  • statistician:istatistikçi
  • statues:heykel, statü, yontu
  • startling:korkutucu, şaşırtıcı, ürkünç, ürkütücü
  • statuette:heykelcik, küçük heykel
  • standardize:ayarlamak, standartlaştırmak, tek tip yapmak, titre etmek
  • statue:heykel, statü, yontu
  • statement:açıklama, beyan, bilanço, bildirme, demeç, ifade, rapor, söz, tarife
  • statesman:deneyimli politikacı, devlet adamı
  • staphylococcus:stafilokok
  • statutory:kanuni, meşru, resmi, yasal
  • stead:başkasının yeri, fayda, yarar, yer
  • starwheel:cırcır dişli
  • stating:açıklamak, belirlemek, belirtmek, bildirmek, bilgi vermek, ifade etmek, saptamak, söylemek
  • stationing:atamak, görevlendirmek, tayin etmek, yerleştirmek
  • steadfast:değişmez, ısrarlı, kararlı, sabit, sarsılmaz, sebatlı
  • stapler:yün tasnifçisi, yün ve elyaf satıcısı, zımba
  • stately:görkemli, haşmetli, heybetli, muhteşem, yüce, yüksek
  • stealing:çalma
  • starcrossed:şanssız, tâlihsiz
  • states:derece, paye, sınıf
  • stationmaster:istasyon şefi
  • stature:boy, endam, kişilik, önem
  • staringly:büsbütün, tamamen
  • steady!:kımıldama!, oynatma!
  • static:değişmez, dingin, durgun, parazitli, sabit, statik, statik elektrik
  • starling:köprü destek kazıkları, sığırcık
  • stationery:kırtasiye, mektup kâğıtları ve zarflar, yazı malzemesi
  • statures:boy, endam, kişilik, önem
  • status:durum, hal, konum, mevki, sosyal durum, statü
  • starry:ışıl ışıl, parlak, yıldızı, yıldızların aydınlattığı, yıldızlarla dolu, yıldızlı
  • stealthy:gizli, hırsızlama, kaçamak
  • statistics:istatistik, istatistik bilimi
  • steaming:buğulama yapmak, buğulamak, buhar çıkarmak, buharla çalışmak
  • starve:aç bırakmak, aç olmak, açlıktan kıvranmak, açlıktan öldürmek, açlıktan ölmek, çok acıkmak, mahrum etmek, midesi kazınmak, sefalet çekmek
  • statute:hüküm, kanun, kural, nizam, statü, tüzük, yasa
  • staunch:durdurmak, emin, güvenilir, hava ve su geçirmez, kesmek, sadık, sağlam
  • stearin:stearin
  • stay:alıkoyma, alıkoymak, beklemek, bırakmamak, dayanma, dayanmak, destek, destekçi, durdurmak, durma, durmak, engel, erteleme, ertelemek, gergi, germek, ikamet, ikamet etmek, istralya, kalma, kalmak, önlemek, oturma, oyalanmak, sabitlemek, ziyaret
  • starving:çok aç
  • steamboat:vapur
  • staying:kalma, oturma
  • stave:çıta, çubuk, fıçı tahtası, fıçıyı tahtalarla donatmak, kıta, nota çizgisi, portatif merdiven basamağı, porte
  • steely:çelik, çelik gibi, çelikli, katı, sağlam
  • stealthiness:gizli olma, gizlilik
  • state:açıklamak, alem, belirlemek, belirtmek, bildirmek, bilgi vermek, debdebe, devlet, devlete ait, durum, evre, eyalet, görkem, hal, ifade etmek, kitabın en güzel baskısı, konum, koşul, mevki, özel, resmi, saptamak, şart, söylemek, tek kişilik, tören
  • steed:at, savaş atı
  • steatite:sabuntaşı
  • steeper:abartılı, aşırı, dik, fahiş, inanılmaz, sarp, yalçın
  • steamed:buğulama yapmak, buğulamak, buhar çıkarmak, buharla çalışmak
  • stays:korse
  • steamer:düdüklü tencere, vapur
  • stationary:değişmeyen, hareketsiz, olduğu gibi kalan, sabit, stasyoner, yerleşik
  • steeple:çan kulesi, kule, minare külahı
  • stela:dikili taş, kitabeli dikili taş
  • steelyard:kantar, kollu kantar
  • steeplejack:baca tamircisi, kule tamircisi
  • stationed:atamak, görevlendirmek, tayin etmek, yerleştirmek
  • steakhouse:et lokantası
  • steelworks:çelik fabrikası, çelik işi
  • steeped:demlemek, doyurmak, içirmek, ıslatmak, suda bekletmek, suya koymak
  • steamroller:buharlı silindir, buharlı yol silindiri, ezici güç, ezmek, muhalefeti ezmek, silindirle düzlemek, zorla elde etmek
  • stele:dikili taş, kitabeli dikili taş, sapın orta silindiri
  • steep:abartılı, aşırı, demlemek, dik, dik yokuş, doyurmak, fahiş, içirmek, inanılmaz, ıslanma, ıslatma, ıslatma sıvısı, ıslatmak, sarp, sarp kayalık, suda bekletmek, suya koymak, uçurum, yalçın
  • steepness:diklik, sarplık, yükseklik
  • statistic:istatistik, istatistik bilimi
  • steam:buğu, buğulama yapmak, buğulamak, buhar, buhar çıkarmak, buharla çalışmak, enerji, güç, hiddet, istim, öfke
  • steer:dana, dümen kullanmak, dümenle idare etmek, idare etmek, iğdiş edilmiş boğa, öküz, sürmek, yönetilmek, yönetmek, yönlendirmek
  • steno:steno, steno ile yazmak, steno makinesi, stenografi
  • stellate:yıldız şeklinde
  • stength:askeri güç, dayanıklılık, dayanma gücü, derman, direnç, etkinlik, güç, kadro, kuvvet, önem, sertlik
  • steerage:ara güverte, dümen kullanma, dümenle idare, idare
  • steering:dümen kullanma, idare, sevk ve idare etme, yönetim
  • steersman:dümenci, serdümen
  • steamship:vapur
  • statistical:istatistiğe dayanan, istatistiksel
  • stepbrother:üvey erkek kardeş, üvey kardeş
  • stenography:steno, stenografi
  • stepdaughter:üvey kız
  • stein:bira bardağı, büyük bardak
  • stench:pis koku
  • stearic:stearik
  • staves:nota çizgileri, porteler
  • stem:çıkmak, durdurmak, engellemek, gelmek, gövde, kadeh sapı, karşı ilerlemek, kelimenin kökü, kesmek, kök, kol saati kurma düğmesi, pipo sapı, pruva, sap, sapını koparmak, set çekmek
  • stepchild:üvey çocuk, üvey evlât
  • steppe:bozkır, step
  • stenotype:steno işareti, steno makinesi, stenotip
  • step:adım, adım atmak, adımlamak, adımlayarak ölçmek, ayak izi, ayak sesi, ayak uydurma, basamak, basamaklı yapmak, basmak, derece, etmek, girişim, girmek, gitmek, hareket, kademe, nota çizgisi, önlem, plato, porte aralığı, step, tedbir, terfi, üvey, uygun adım, yürümek
  • stepdown:azaltan, düşüren
  • steel:çelik, çelik eşya, çelik gibi, çelik gibi yapmak, çelik korse şeridi, çeliklemek, duygusuz, güçlendirmek, katı, sertleştirmek
  • steadfastness:azim, metanet, sabır, sebat
  • stenographer:steno daktilo, stenograf
  • stepin:ayağa geçirilen, bağcıksız
  • stepped:adım atmak, adımlamak, adımlayarak ölçmek, basamaklı yapmak, basmak, etmek, girmek, gitmek, yürümek
  • steps:adımlar, ayak sesleri, ayaklı merdiven, merdiven, portatif merdiven, taş merdiven
  • steeplechase:engelli at yarışı, engelli koşu, engelli yarış
  • stereoscopical:stereoskopik
  • stepfather:üvey baba
  • steadier:değişmez, devamlı, düzenli, istikrarlı, oturmuş, sabit, sağlam, sakin, sarsılmaz, sürekli, titremeyen
  • stepsister:üvey kardeş, üvey kızkardeş
  • sterilisation:kısırlaştırma, mikroplardan arındırma, sterilizasyon, sterilize etme, verimsizleştirme
  • stereotyped:basmakalıp, beylik, klişeleşmiş, stereotip
  • stereography:stereografi
  • stemless:sapsız
  • stepladder:ayaklı merdiven, portatif merdiven
  • stereotype:basmakalıp söz, kalıpla basılmış eser, klişe, klişeleşmiş lâflar etmek, stereotip, stereotipi basmak, tutturmak
  • steadiness:devam, istikrar, kararlılık, metanet, sabır, sabitlik, sebat
  • stereoscopic:stereoskopik
  • sternum:göğüs kemiği
  • sterility:kısırlık, verimsizlik
  • sterile:kısır, mikropsuz, sonuçsuz, steril, verimsiz
  • stemmed:saplı
  • stereotypical:beylik
  • sterilization:kısırlaştırma, mikroplardan arındırma, sterilizasyon, sterilize etme, verimsizleştirme
  • steak:biftek
  • stertorous:hırıltılı, horultulu
  • steppingstone:atlama taşı, üzerine basılarak karşıya geçilen taş, vasıta
  • sternums:göğüs kemiği
  • sterlet:çığa balığı, çoka balığı
  • stencil:basmak, kalıp, marka basmak, marka kalıbı, model, mumlu kağıt, şablon, şablonla çizmek, stensil, teksir makinesi ile çoğaltmak
  • sterilise:kısırlaştırmak, mikroplardan arındırmak, sterilize etmek, verimsizleştirmek
  • steal:aşırmak, çaktırmadan yapmak, çalıntı eşya, çalmak, gizlice koymak, hırsızlama yapmak, hırsızlık, hırsızlık yapmak, kelepir eşya, sessizce hareket etmek
  • sterilized:mikropsuz, steril, sterilize
  • stile:çit basamağı, çit merdiveni, dikey çıta, pencere çerçevesi
  • stepwise:adım adım, oldukça yavaş, yavaşça
  • sternutator:aksırtıcı madde
  • sternness:katılık, sertlik
  • stencilled:basmak, marka basmak, şablonla çizmek, teksir makinesi ile çoğaltmak
  • sterilised:mikropsuz, steril, sterilize
  • stick:alıkoymak, ardarda atılan bombalar, asa, ayrılmamak, baston, batırmak, bıçaklamak, bırakmamak, çakılıp kalmak, çakmak, çam yarması, çıkamamak, çıkıntı yapmak, çıkmak, çıta, çubuk, dal parçası, dayanmak, değnek, delmek, direk, engel, geçirmek, hödük, iğnelemek, kandırmak, katlanmak, kol, koymak, kumpas, sadık kalmak, sap, saplamak, saplanıp kalmak, şaşırtmak, sırık, sokmak, sopa, takılıp kalmak, takılmak, takmak, tokmak, tutmak, tutturmak, uzatmak, vites kolu, yapışmak, yapıştırmak
  • stilted:tumturaklı, yapmacıklı
  • stethoscope:stetoskop
  • stealth:gizli hareket, gizli iş, gizlilik
  • stereoplate:klişe, stereotip
  • stepmother:analık, üvey anne
  • stevedore:tahliyeci, yük boşaltma işçisi, yükleme işçisi
  • sterilize:kısırlaştırmak, mikroplardan arındırmak, sterilize etmek, verimsizleştirmek
  • stimulate:canlandırmak, gayrete getirmek, sinirlendirmek, tahrik etmek, teşvik etmek, uyarmak
  • sticker:etiket, inatçı, kasap, kasap bıçağı, piyano kolu, yapışkan tip, yapıştıran kimse
  • stıck:alıkoymak, ardarda atılan bombalar, asa, ayrılmamak, baston, batırmak, bıçaklamak, bırakmamak, çakılıp kalmak, çakmak, çam yarması, çıkamamak, çıkıntı yapmak, çıkmak, çıta, çubuk, dal parçası, dayanmak, değnek, delmek, direk, engel, geçirmek, hödük, iğnelemek, kandırmak, katlanmak, kol, koymak, kumpas, sadık kalmak, sap, saplamak, saplanıp kalmak, şaşırtmak, sırık, sokmak, sopa, takılıp kalmak, takılmak, takmak, tokmak, tutmak, tutturmak, uzatmak, vites kolu, yapışmak, yapıştırmak
  • stepping:adım atmak, adımlamak, adımlayarak ölçmek, basamaklı yapmak, basmak, etmek, girmek, gitmek, yürümek
  • stickler:inatçı, titiz kimse, tutucu kimse
  • steamy:buğulu, buharlı
  • stern:acımasız, amansız, arka, arka taraf, haşin, inatçı, katı, kıç, pupa, sert, şiddetli
  • sternly:sert bir biçimde, sert sert
  • stickier:aşırı nemli, berbat, gönülsüz, inatçı, ıslak, isteksiz, kötü, rutubetli, tatsız, yapış yapış, yapışkan, yapışkanlı, zor, zorlu
  • stingy:az, cimri, hasis, kıt, paragöz, pinti
  • stepson:üvey oğul
  • sticky:aşırı nemli, berbat, gönülsüz, inatçı, ıslak, isteksiz, kötü, rutubetli, tatsız, yapış yapış, yapışkan, yapışkanlı, zor, zorlu
  • stickiness:basıklık, havanın aşırı nemli oluşu, inatçılık, yapışkanlık
  • steepen:aşırı yükseltmek, dikleşmek, dikleştirmek, fırlamak, yükselmek
  • sternutatory:aksırtıcı
  • sternutation:aksırma
  • stepup:artıran, artış, artma, yükselme, yükselten
  • stiffening:destek, dik tutan şey, kola, sertleşme
  • steerable:idare edilir, yönetilebilir
  • stinkpot:iğrenç tip, pis kokan şey
  • stiff:absürd, alkollü, aşırı yüksek, baş belâsı, ceset, çetin, dik, fahiş, gergin, içkili, inanılmaz, kabul edilemez, kati, katı, koyu, kurban, ölü, sahte banknot, sahte para, sarhoş, sarp, sert, soğuk, suç ortağı, tutulmuş, yoğun, zor, zoraki, zorlu
  • stickup:dik durmak, dikilmek, silâhlı soygun yapmak, soymak
  • stewardess:bayan kamarot, hostes, kamarot
  • stew:endişe, endişelenmek, genelev, güveç, istiridye havuzu, kapama, kendi suyunda pişirmek, kısık ateşte pişirmek, sıcak basmak, sıcaktan boğulmak, yahni
  • steroid:steroid
  • stigmata:dağlama izi, damga, dişicik başı, gözenek, iz, kusur, leke, namus lekesi, tepecik, utanç verici şey
  • stipulate:garanti etmek, koşul olarak koymak, şart koşmak, şart koymak, şartları belirlemek, taahhüt etmek
  • stellar:yıldız gibi, yıldızlara ait, yıldızlarla ilgili
  • stiffen:dengelenmek, güçlenmek, kaskatı kesilmek, katılaşmak, katılaştırmak, kolalamak, koyulaştırmak, kuvvetlendirmek, pekişmek, pekiştirmek, sabit kalmak, sertleşmek, sertleştirmek, tutulmak
  • stifling:boğucu
  • stewpan:güveç
  • steroids:steroidler
  • stigmatize:dağlamak, damgalamak, kınamak, küçük düşürmek, lekelemek
  • stiffened:dengelenmek, güçlenmek, kaskatı kesilmek, katılaşmak, katılaştırmak, kolalamak, koyulaştırmak, kuvvetlendirmek, pekişmek, pekiştirmek, sabit kalmak, sertleşmek, sertleştirmek, tutulmak
  • stirring:coşkulu, heyecan verici, heyecanlandırıcı, karıştıran, karıştırma, olaylı, renkli
  • stifled:bastırmak, boğmak, boğulmak, tıkanmak, tutmak, zaptetmek
  • stigmatic:lekeli, mercek ile ilgili, tepecikli
  • stenograph:steno, steno ile yazmak, steno makinesi, stenografi, stenotip
  • stewpot:tencere
  • steward:bulaşıkçı, erkek hostes, kâhya, kamarot, yarış organizatörü
  • stiffnecked:dik kafalı, inatçı, kibirli, yapmacıklı
  • stillbirth:ölü doğum
  • stitching:ciltlemek, dikiş yapmak, dikişle süslemek
  • stimuli:canlandırıcı, ısırgan otu tüyü, teşvik edici şey, uyandırıcı, uyarıcı
  • stillness:durgunluk, hareketsizlik, sessizlik
  • stentorian:gök gürültüsü gibi, gür
  • stewardship:bulaşıkçılık, idare, kâhyalık, kamarotluk, yöneticilik
  • stigmatized:dağlamak, damgalamak, kınamak, küçük düşürmek, lekelemek
  • stimulated:canlandırmak, gayrete getirmek, sinirlendirmek, tahrik etmek, teşvik etmek, uyarmak
  • stockholder:hisse senedi sahibi, hissedar
  • stipend:aylık, maaş, ücret
  • sticking:yapışkan, yapışkanlı
  • stimulus:canlandırıcı, ısırgan otu tüyü, teşvik edici şey, uyandırıcı, uyarıcı
  • stereo:klişe, müzik seti, sağlam, stereo, stereo plak, stereofonik, stereoskopik fotoğraf, teyp, üç boyutlu
  • stickle:inat etmek, pürüz çıkarmak, tereddüd etmek, titiz davranmak
  • stinger:arı iğnesi, içe oturan söz, iğne, incitici davranış, ısırgan otu, kırıcı söz, sokan hayvan
  • stimulating:tahrik edici, uyarıcı
  • stippling:noktalarla resim yapmak, noktalarla yapmak
  • stinging:acıtan, iğneleyici, incitici, ısıran, kaşındıran, kaşındırıcı, keskin, kırıcı, şiddetli, sızlatan, sokan, sokma
  • sticks:alıkoymak, ardarda atılan bombalar, asa, ayrılmamak, baston, batırmak, bıçaklamak, bırakmamak, çakılıp kalmak, çakmak, çam yarması, çıkamamak, çıkıntı yapmak, çıkmak, çıta, çubuk, dal parçası, dayanmak, değnek, delmek, direk, engel, geçirmek, hödük, iğnelemek, kandırmak, katlanmak, kol, koymak, kumpas, sadık kalmak, sap, saplamak, saplanıp kalmak, şaşırtmak, sırık, sokmak, sopa, takılıp kalmak, takılmak, takmak, tokmak, tutmak, tutturmak, uzatmak, vites kolu, yapışmak, yapıştırmak
  • stereophonic:stereo, stereofonik
  • stinko:küfelik, sarhoş
  • stigma:dağlama izi, damga, dişicik başı, gözenek, iz, kusur, leke, namus lekesi, tepecik, utanç verici şey
  • stinking:berbat, iğrenç, kokmuşluk, kötü, küfelik, pis kokan, pis kokulu, rezil, sarhoş
  • stipule:yaprak sapı dibindeki yaprakçık
  • stink:berbat olmak, iğrenç kokmak, iğrenç olmak, kokmak, kokusundan anlamak, kokutmak, kötü kokmak, kötü olmak, pis kokmak, pis koku, ucuz parfüm
  • stiffness:ağdalı oluş, dik kafalılık, inatçılık, katılık, kıvam, koyuluk, resmiyet, sertlik
  • sterilizer:sterilizatör
  • stinky:kokmuş, kötü kokulu
  • stipple:noktalarla resim yapma, noktalarla resim yapmak, noktalarla yapılan resim, noktalarla yapmak
  • stigmatise:dağlamak, damgalamak, kınamak, küçük düşürmek, lekelemek
  • stirps:aile, soy, sülale
  • stinker:çok kalitesiz şey, gıcık, iğrenç kokan kimse, iğrenç şey, kötü koku, leş gibi kokan kimse, pis kokan şey, sinir bozucu tip, zor şey
  • stigmatised:dağlamak, damgalamak, kınamak, küçük düşürmek, lekelemek
  • sterling:gerçek, hakiki, pound, saf, som, sterlin
  • stinted:kısıtlı, sınırlı
  • stockings:çorap
  • stilettos:iğne topuk, ince topuk, kama
  • stirrup:marsipet ayağı, u şeklinde mengene, üzengi
  • stipulation:garanti edilen şey, kayıt, koşul, şart, şart koşma, taahhüt
  • stiletto:iğne topuk, ince topuk, kama
  • stewed:ağır ateşte pişirilmiş, fazla demlenmiş, fitil gibi, küfelik, sarhoş, yahni
  • stockyard:ağıl
  • stipendiary:maaşlı, maaşlı hakim, ücretli
  • stockstill:durgun, hareketsiz
  • stillborn:başlamadan biten, geleceği olmayan, ilerleme göstermeyen, ölü doğmuş
  • stitches:bıçak gibi saplanan acı, ciltlemek, dikiş, dikiş yapmak, dikişle süslemek, giyecek, ilmek, ilmik, sancı
  • stirred:karıştırılmış
  • stillage:ayak, sehpa
  • stewing:endişelenmek, kendi suyunda pişirmek, kısık ateşte pişirmek, sıcak basmak, sıcaktan boğulmak
  • stogie:ince ve uzun puro
  • stipulated:garanti etmek, koşul olarak koymak, şart koşmak, şart koymak, şartları belirlemek, taahhüt etmek
  • stiltbird:kıyı koşarı
  • stock:atkı, basmakalıp, besi, boyunduruk, bulundurmak, damızlık, depolamak, dipçik, et suyu, et suyuna çorba, gövde, hammadde, hayvan mevcudu, hisse senedi, kızak, kütük, malzeme, mevcut, nesil, payanda, repertuardaki, sap, şebboy, sermaye, soy, standart, stok, stok yapmak, stoklamak, sürmek, tahvil, takmak, varlık, yığmak
  • stirrer:harç makinası, karıştırma odası
  • stocky:bodur, kısa ama sağlam yapılı, tıknaz
  • stilt:cambaz ayaklığı, kıyı koşarı, sütun
  • stickleback:dikenli balık
  • stiltedness:aşırı resmiyet, yapmacıklık
  • stipulations:garanti edilen şey, kayıt, koşul, şart, şart koşma, taahhüt
  • stokehole:kazan dairesi, ocak kapağı
  • stocking:çorap
  • stoat:as, gelincik, kakım
  • stimulates:canlandırmak, gayrete getirmek, sinirlendirmek, tahrik etmek, teşvik etmek, uyarmak
  • stolid:ağırkanlı, duyarsız, duygusuz, vurdumduymaz
  • stickling:inat etmek, pürüz çıkarmak, tereddüd etmek, titiz davranmak
  • sting:acı, acı çekmek, acı olmak, acı söz, acımak, acıtmak, azap, batma, canını yakmak, güç, içine oturmak, iğne, incitmek, ısırgan otu tüyü, ısırma, ısırmak, ızdırap, kazıklamak, kırmak, kışkırtmak, koymak, şiddet, sızı, sızlamak, sızlatmak, sokma yarası, sokmak, tahrik etmek, yakma, yanmak, zehir dişi
  • stirpes:aile, atalar, soy, sülale
  • stockman:ambarcı, kilerci, mağaza sorumlusu
  • stimulation:dürtü, tahrik, teşvik, uyarım, uyarma
  • stockade:cezaevi, hapishane, kazıklarla set yapmak, kazıklarla yapılmış set, şarampol
  • stomachache:karın ağrısı, mide ağrısı
  • stinginess:cimrilik, hasislik, pintilik
  • stiffener:canlandırıcı, güçlendirici, katılaştırıcı, sertleştirici
  • stolon:kol
  • stitch:bıçak gibi saplanan acı, ciltlemek, dikiş, dikiş yapmak, dikişle süslemek, giyecek, ilmek, ilmik, sancı
  • stoical:acılara katlanan, metin, stoacı
  • stippled:noktalarla resim yapmak, noktalarla yapmak
  • stockroom:ambar, depo
  • stinkard:iğrenç kokan kimse, leş gibi kokan kimse, pis kokan hayvan
  • stipulates:garanti etmek, koşul olarak koymak, şart koşmak, şart koymak, şartları belirlemek, taahhüt etmek
  • stiffer:absürd, alkollü, aşırı yüksek, çetin, dik, fahiş, gergin, içkili, inanılmaz, kabul edilemez, kati, katı, koyu, sarhoş, sarp, sert, soğuk, tutulmuş, yoğun, zor, zoraki, zorlu
  • stiver:değersiz şey, önemsiz şey
  • stocked:bulundurmak, depolamak, stok yapmak, stoklamak, sürmek, takmak, yığmak
  • stoicism:acılara göğüs germe, metin olma, stoacılık, stoik felsefe
  • stoa:revak sütunlu giriş, saçak altı
  • stolidity:ağırkanlılık, duyarsızlık, duygusuzluk, soğukluk, vurdumduymazlık
  • stocks:atkı, boyunduruk, bulundurmak, damızlık, depolamak, dipçik, et suyu, et suyuna çorba, gövde, hammadde, hayvan mevcudu, hisse senedi, kızak, kütük, malzeme, nesil, payanda, sap, şebboy, sermaye, soy, stok, stok yapmak, stoklamak, sürmek, tahvil, takmak, varlık, yığmak
  • stifle:bastırmak, boğmak, boğulmak, diz, diz eklemi, tıkanmak, tutmak, zaptetmek
  • stodge:ağır yemek, ağıra giden davranış, doyurucu yemek, oburca yemek, sıkıcı şey, tıka basa yemek, tıkınmak
  • stonecutter:taş yontucu, taşçı
  • stoke:ateşçilik yapmak, ateşe kömür atmak, ateşi karıştırmak, atıştırmak, tıka basa doldurmak
  • stockbreeder:besici, sığır yetiştiricisi
  • stoned:çekirdekleri çıkarılmış, sarhoş, taşlanmış, uyuşturucu almış, uyuşturucunun etkisi altında
  • stocktaking:envanter yapma, mal sayımı, stok sayımı
  • stockbroker:borsa simsarı, borsa tellâlı, broker
  • stimulant:canlandırıcı, içki, tahrik eden şey, uyaran, uyarıcı, uyarıcı ilaç
  • stole:atkı, şal, uzun ve bol giysi
  • stoic:acılara katlanan, acılara katlanan kişi, metin, stoacı
  • stomach:hazmetmek, heves, iştah, istek, karın, katlanmak, mide, sindirmek, sineye çekmek
  • stockpiled:stok yapmak, stoklamak
  • stonewalling:defans, sıkı savunma, siyasi engelleme
  • stoniness:sertlik, taş gibilik, taşlılık, taştan yapılmış olma
  • stint:az vermek, esirgemek, görev, had, iş, kısıtlamak, kısmak, limit, mahrum etmek, ölçü, sınır
  • stoma:ağız, gözenek
  • stone:çekirdeğini çıkarmak, çekirdek, değerli taş, dolu tanesi, haya, taş, taş döşemek, taşa tutmak, taşlamak, taştan, testis
  • stoker:ateşçi, kömür atma makinesi
  • stopgap:eğreti, eğreti tedbir, geçici, geçici önlem, yasak savma
  • stonyhearted:taş kalpli
  • stoning:taşa tutma, taşlama
  • stipe:sap, uzantı
  • stolen:aşırmak, çaktırmadan yapmak, çalmak, gizlice koymak, hırsızlama yapmak, hırsızlık yapmak, sessizce hareket etmek
  • stonewall:muhalefet yapmak, sıkı savunma, sıkı savunma yapmak, taş duvar
  • stonemason:taş ustası, taşçı
  • stood:ayağa kalkmak, ayakta durmak, bulunmak, çekilmek, dayanmak, desteklemek, devam etmek, dikilmek, direnmek, durmak, göğüs germek, ihtiyaç duymak, ısmarlamak, kalmak, kanıtlamak, karşı koymak, katlanmak, sineye çekmek, üstlenmek
  • stoop:alçalmak, eğilme, eğilmek, eğmek, hızla alçalıp avına vurmak, kambur durma, kambur durmak, kapı önü verandası, öne doğru eğilmek, öne eğilme, sundurma, tenezzül etmek
  • stoplight:kırmızı ışık, stop lambası
  • stomp:ayağıyla ezmek, basmak, tepinmek, yere vurmak
  • stir:canlanmak, canlılık, delik, hapishane, hareket ettirmek, hareketlenme, heyecan, heyecana kapılmak, heyecanlandırmak, heyecanlanmak, karışıklık, karıştırma, karıştırmak, kaynaşma, kımıldamak, kımıldatmak, kıpırdatmak, kodes, oynatmak, patırtı, telaş, uyandırmak, uyanmak
  • stoneware:kumlu taştan kap
  • stool:büyük aptes, dışkı, filizlenen kütük, kaka, kök sürgünü, lazımlık, oturak, tabure, yeni budanmış dal
  • stopcock:musluk
  • stopper:dikkat çeken şey, durdurucu, tapa, tıkaç, tıkaç takmak, tıpa, tıpa takmak
  • stony:duygusuz, soğuk, taş gibi, taş kalpli, taşlı, taştan yapılmış, zalim
  • stooping:alçalma
  • stitched:ciltlemek, dikiş yapmak, dikişle süslemek
  • stopped:tıkanık
  • stop:alıkoymak, bırakmak, bitmek, devam etmemek, dindirmek, dolgu yapmak, durak, duraklama, duraksama, durdurmak, durma, durmak, engel, istasyon, kalmak, kapamak, kesilmek, kesmek, mercek perdesi, mola yeri, nokta, noktalama işareti, noktalamak, savmak, son vermek, stop etme, stop ettirmek, tıkamak, ünsüz ses
  • stoolpigeon:çığırtkan güvercin, ispiyoncu, muhbir, polis casusu
  • stops:alıkoymak, bırakmak, bitmek, devam etmemek, dindirmek, dolgu yapmak, durak, duraklama, duraksama, durdurmak, durma, durmak, engel, istasyon, kalmak, kapamak, kesilmek, kesmek, mercek perdesi, mola yeri, nokta, noktalama işareti, noktalamak, savmak, son vermek, stop etme, stop ettirmek, tıkamak, ünsüz ses
  • stop!:dur!
  • store:akılda tutmak, ambar, ardiyeye koymak, bellek, bolluk, depo, depolamak, doldurmak, dükkân, hafıza, hafızaya almak, hazine, içermek, mağaza, mevcut, stok, yüklemek
  • stockpile:hammadde stoğu, stok yapmak, stoklamak, stoklanan hammadde, yedeklik stok
  • stored:akılda tutmak, ardiyeye koymak, depolamak, doldurmak, hafızaya almak, içermek, yüklemek
  • stopping:dolgu, durdurma, kesilme, tıkama
  • stools:büyük aptes, dışkı, filizlenen kütük, kaka, kök sürgünü, lazımlık, oturak, tabure, yeni budanmış dal
  • storage:ambar, ardiye ücreti, depo, depolama, saklama
  • stoppage:alıkoyma, durdurma, durma, işi durdurma, kabız, kesinti, kesme, peklik, stopaj, tatil, tıkama, tıkanıklık, tıkanma
  • storey:kat
  • stockpot:et suyu tenceresi
  • stores:bolluk, erzak, hazine, kumanya, levazım
  • stooped:alçalmak, eğilmek, eğmek, hızla alçalıp avına vurmak, kambur durmak, öne doğru eğilmek, tenezzül etmek
  • storied:hikâye edilmiş, katlı, öykünün resimleri ile süslenmiş, tarihsel önemi olan
  • stoppering:tıkaç takmak, tıpa takmak
  • stout:azimli, büyük, cesur, güçlü, iri yarı, kahraman, kalın, kuvvetli, sağlam, sert bira, şişman, siyah bira, tıknaz, yiğit
  • storming:fırtına gibi esmek, hücum etmek, kıyameti koparmak, öfkelenmek, saldırmak, şiddetli esmek, taarruz etmek, zorla girmek
  • stodgy:ağır, bıktırıcı, hantal, sıkıcı, sindirimi güç
  • storekeeper:ambarcı, dükkâncı, kilerci, mağaza sorumlusu
  • storeyed:katlı
  • stopwatch:kronometre
  • stories:efsane, hikâye, kat, makale, martaval, masal, öykü, rivayet, söylenti
  • storehouse:ambar, antrepo, ardiye, hazine
  • stove:dezenfekte etmek, fırın, limonluk, ocak, sera, soba, sobada ısıtmak, sobada kurutmak, tütsülemek
  • storybook:hikâye kitabı, masal kitabı, öykü kitabı
  • stokehold:kazan dairesi
  • storeys:kat
  • storm:fırtına, fırtına gibi esmek, hücum, hücum etmek, kargaşa, kasırga, kıyamet, kıyameti koparmak, öfke, öfkelenmek, saldırmak, şiddetli esmek, taarruz etmek, telaş, zorla girmek
  • storeroom:ambar, depo, kiler
  • story:efsane, hikâye, kat, makale, martaval, masal, öykü, rivayet, söylenti
  • storing:akılda tutmak, ardiyeye koymak, depolamak, doldurmak, hafızaya almak, içermek, yüklemek
  • strabismus:şaşılık
  • stouthearted:cesur, kahraman, yiğit
  • stoking:ateşçilik yapmak, ateşe kömür atmak, ateşi karıştırmak, atıştırmak, tıka basa doldurmak
  • stow:durdurmak, gemide saklanmak, istif etmek, istiflemek, kaçak olarak binmek, kaçınmak, neta etmek, sakınmak, susturmak, vazgeçmek, yerleştirmek
  • stowaway:gemiye kaçak binen yolcu, kaçak yolcu
  • stormy:fırtınalı, heyecanlı, şiddetli
  • straggler:avare, başıboş hayvan, birliğini kaybetmiş asker, dağınık yetişen bitki, geride kalan, gruptan ayrılan kimse, sona kalan, sürüden ayrılan hayvan
  • stoup:büyük bardak, kutsal su kabı, maşrapa
  • strafing:azarlama, bombalama, bombardıman etme, kınama
  • straightforward:açık, basit, doğru sözlü, dürüst, hilesiz, kolay
  • stomacher:korsaj
  • straddle:apışıp kalmak, ata biner gibi oturma, ata biner gibi oturmak, bacakları ayırma, bacaklarını açarak durma, bacaklarını açarak durmak, bacaklarını ayırarak yürümek, çift opsiyon işlemi, iki arada bir derede kalmak, iki tarafı da idare etmek
  • straggle:dağılmak, dağınık olmak, konudan sapmak, sürüden ayrılmak, yoldan sapmak
  • storyteller:hikâyeci, masalcı, öykücü, palavracı
  • straightedge:düz mastar, kıl cetvel
  • stoutness:cesaret, irilik, kalınlık, kararlılık, sağlamlık, sebat, şişmanlık, yiğitlik
  • straggling:avare, başıboş, dağınık
  • stonecutting:taş yontma
  • straightforwardness:açıklık, doğruluk, dürüstlük, kolaylık
  • straightaway:yarış çizgisi
  • straitening:daraltmak, darboğaza sokmak, sıkıştırmak, sıkmak
  • stowage:istif ücreti, istif yeri, istifleme, yük
  • straightening:doğrulmak, doğrultmak, doğrusunu açıklamak, düzelmek, düzeltmek, düzleştirmek, kalkmak, yoluna girmek, yoluna koymak
  • strafe:azarlamak, bombalamak, bombardıman etmek, kınamak
  • strained:gergin, kasılmış, süzülmüş, zoraki
  • straitjacket:aşırı sıkma, çok sıkmak, deli gömleği, deli gömleği giydirmek, kısıtlama, sınırlamak
  • stoneless:çekirdeksiz
  • stramonium:tatula
  • straits:darlık, sıkıntı, üzüntü, yokluk
  • straighten:doğrulmak, doğrultmak, doğrusunu açıklamak, düzelmek, düzeltmek, düzleştirmek, kalkmak, yoluna girmek, yoluna koymak
  • straightness:açık sözlülük, doğruluk, dürüstlük, düz olma
  • straggly:avare, başıboş, dağınık, geride kalan, seyrek
  • straining:süzme
  • stooge:acemi, acemi olmak, alet olan kimse, herif, ikiliden gülünç duruma düşeni, muhbir, şamar oğlanı, yamak, yardakçı
  • strangled:bastırmak, boğarak öldürmek, boğazlamak, boğmak, gelişimini engellemek, tutmak
  • strand:aşama, başarısızlığa uğramak, boncuk dizisi, bükmek, halat bükümü, ip teli, iplik, karaya oturmak, karaya oturtmak, kıyı, saç teli, saç tutamı, sahil, telini koparmak
  • strake:borda kaplamasının bir sırası
  • strainer:filtre, süzgeç
  • strait:boğaz, dar, darboğaz, geçit, kısıtlı, sıkı, sıkıntı, sınırlı, üzüntü, yokluk
  • straightforwardly:delikanlı gibi
  • strange:acayip, acemi, bilinmeyen, garip, işe yabancı, tuhaf, yabancı
  • stopover:ara istasyon, konaklama, mola
  • strapped:bantlamak, kayışla bağlamak, kayışla bilemek, kayışla dövmek, sarmak
  • stratagem:kurnazlık, savaş hilesi
  • strangely:garip biçimde
  • strangle:bastırmak, boğarak öldürmek, boğazlamak, boğmak, gelişimini engellemek, tutmak
  • strangeness:acayiplik, gariplik, tuhaflık, yabancılık
  • straiten:daraltmak, darboğaza sokmak, sıkıştırmak, sıkmak
  • strangest:acayip, acemi, bilinmeyen, garip, işe yabancı, tuhaf, yabancı
  • stoppered:tıkaç takmak, tıpa takmak
  • stratification:kat kat olma, katmanlaşma, tabakalara ayrılma, toplumsal sınıf düzeni
  • stratospheric:astronomik, çok büyük, stratosfer ile ilgili, stratosferik
  • strapper:etine dolgun kız, iri yarı ve dinç kimse
  • stranglehold:bastırma, boğazından yakalama, engelleme
  • straphanger:ayaktaki yolcu
  • straitlaced:bağnaz, dar görüşlü, mutaassıp, tutucu
  • strangulate:boğmak, dolaşımı engellemek, sıkmak
  • stopple:tapa, tapa ile tıkamak, tıkaç, tıkaç ile tıkamak, tıkamak, tıpa
  • stratiform:tabaka şeklindeki
  • straying:ayrılmak, başıboş dolaşmak, cızırtı yapmak, dolaşmak, gezinmek, parazit yapmak, sapmak, yoldan sapmak, yolunu kaybetmek
  • strapping:bant, dalyan gibi, etine dolgun, iri yarı ve dinç, kayış koşumu, kayışla dayak, kayışlar, taş gibi, yara bandı
  • strap:bağlama bileziği, bant, bantlamak, kayış, kayışla bağlamak, kayışla bilemek, kayışla dövmek, kemer, kemerle dövme, kütikül, sarmak, şerit, tasma
  • stratch:acele ile toplanmış, acele ile yazmak, avanssız, başlangıç çizgisi, çekilmek, çıkarmak, çizgi, çizik, çızıktırma, cızırdamak, çizmek, derme çatma, gelişigüzel, gıcırtı, karalamak, kaşıma sesi, kaşımak, kaşınmak, kazımak, rasgele, sıyrık, tırmalamak, tırnaklamak
  • stranded:başarısız olmuş, karaya oturmuş, sıkıntıda, sıkışmış, yolda kalmış
  • strata:katlar
  • stratosphere:stratosfer
  • stork:leylek
  • strategies:kurnazlık, savaş bilimi, strateji, taktik
  • stratified:kat kat olmuş, katmanlı, tabakalı
  • strategic:şartlara uygun, savaş stratejisine uygun, stratejik
  • stratus:katmanbulut, stratus
  • strangers:acemi, işin yabancısı, yabancı
  • streaked:çizgi çizgi, damarlı, değişken
  • strawberries:çilek, kırmızı burun
  • storytellers:hikâyeci, masalcı, öykücü, palavracı
  • stream:akarsu, akım, akıntı, akıp gitmek, akıtmak, akmak, aralıksız sürmek, çay, dalgalanmak, dere, nehir, sel, sürmek, uçuşmak
  • strategy:kurnazlık, savaş bilimi, strateji, taktik
  • streamlined:aerodinamik, aerodinamik şekilli, elverişli, modern, şık
  • straw:çöp, hasır, hasır işi, hasır şapka, kamış, önemsiz şey, pipet, saman, saman çöpü
  • streaming:gruplandırma, gruplara ayırma
  • strangulation:boğma, boğulma, düğümlenme
  • storywriter:hikâyeci
  • streaky:çizgi çizgi, çizgili, damarlı, değişken
  • streamline:aerodinamik, aerodinamik şekil, aerodinamik şekilde yapmak, aerodinamik şekilli, akış çizgisi, kolaylaştırmak, modernize etmek, uygun hale getirmek
  • stratify:katmanlaşmak, tabakalaşmak, tabakalı yapmak, toplumsal sınıfları oluşturmak
  • streching:gerilme, germe
  • strayed:avare, başıboş, serseri, yoldan sapmış, yolunu kaybetmiş
  • streamlet:çay, derecik
  • stratagems:kurnazlık, savaş hilesi
  • stovepipe:silindir şapka, soba borusu
  • strenuously:gayretle, şiddetle, yorucu bir biçimde
  • streamlining:aerodinamik şekilde yapmak, kolaylaştırmak, modernize etmek, uygun hale getirmek
  • stratum:katman, sosyal tabaka, tabaka
  • strengthened:desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kuvvetlenmek, sağlamlaştırmak, takviye etmek, yükseltmek
  • strengtheners:destek olan kimse, güçlendirici ilaç, takviye edici şey
  • strays:cızırtı, parazit
  • streamer:bandrol, flama, fors, ışık huzmesi, kâğıt şerit, manşet
  • stowing:istif, istifleme
  • striation:çizgi çizgi olma, çizik çizik oluş, şeritli oluş, yivli oluş
  • strech:abartmak, aralıksız süre, arayı açmak, çekmek, esneklik, esneme, esnetmek, geniş yer, genişleme, gerginlik, gerinme, gerinmek, germek, hapis süresi, sermek, süre, uzamak, uzatma, uzatmak, yayılmak, yaymak, yeterli gelmek, yetmek, zorlamak
  • strawberry:çilek, kırmızı burun
  • stria:çizgi, ince çizgi, yiv
  • strengthening:güçlendirici, güçlendirme, kuvvet verici, kuvvetlendirici, kuvvetlendirme, pekiştirme, takviye, takviye edici, teyit, yükseltici, yükseltme
  • strecher:ayakkabı kalıbı, gergi, kasnak, oturak, sedye, teskere, tuval
  • strengthen:desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kuvvetlenmek, sağlamlaştırmak, takviye etmek, yükseltmek
  • straitened:muhtaç, sıkışmış
  • strictly:açıkçası, doğrusu, katı bir biçimde, kesinlikle, sert bir biçimde, tam anlamıyla, tam olarak
  • street:cadde, sokak
  • streak:acele etmek, belirti, çırılçıplak geçmek, çizgi çizgi boyamak, damar, düzensiz çizgi, hızlı gitmek, ışın, iz, kısa süre, meç, şimşek
  • strictness:katılık, sertlik, sıkı disiplin
  • streptococcus:streptokok
  • strengthless:güçsüz, kuvvetsiz, takâtsiz
  • streetwalker:fahişe, orospu
  • stranger:acemi, işin yabancısı, yabancı
  • stroller:avare, bebek arabası, gezginci, katlanır bebek arabası
  • strenuous:ağır, çalışkan, faal, gayretli, şiddetli, yorucu
  • strengthens:desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kuvvetlenmek, sağlamlaştırmak, takviye etmek, yükseltmek
  • strictures:eleştiri, kınama, tenkit
  • streptomycin:streptomisin
  • strengths:askeri güç, dayanıklılık, dayanma gücü, derman, direnç, etkinlik, güç, kadro, kuvvet, önem, sertlik
  • stretched:gergin
  • strangling:bastırmak, boğarak öldürmek, boğazlamak, boğmak, gelişimini engellemek, tutmak
  • stricken:eli ayağı tutmayan, felakete uğramış, muzdârip, tutulmuş, uğramış, üzgün, yakalanmış, yaralı
  • stronghold:iyi korunan yer, kale, sığınak
  • streptomycine:streptomisin
  • strident:cırlak, ciyak ciyak, gıcırdayan, rahatsız edici, tiz
  • stricture:daralma, eleştiri, idrar yolu tıkanması, kanal daralması
  • stressed:baskı yapmak, önemle belirtmek, sıkıştırmak, tonlamak, vurgulamak
  • strict:harfi harfine, hoşgörüsüz, katı, müsamahasız, mutlâk, otoriter, sert, sıkı, tam
  • stratigraphy:stratigrafi, tarihsel jeoloji
  • strickle:ölçeği doldurup silmek, ölçek sileceği, orak bileme aleti
  • strongly:çok, fazlasıyla, kuvvetle, kuvvetlice, sertçe, şiddetle, son derece
  • stressing:baskı yapmak, önemle belirtmek, sıkıştırmak, tonlamak, vurgulamak
  • strides:gelişme
  • strife:anlaşmazlık, bozuşma, çekişme, ihtilaf, kavga
  • stretchable:gerilebilir
  • strikebreaker:grev kırıcı
  • strawy:saman gibi, samanlı
  • stringent:bağlayıcı, dar, sert, sıkı, sıkıntıda olan, zorlayıcı, zorlu
  • stroppy:aksi, huysuz, küstah, saygısız
  • strew:dağıtmak, saçmak, serpiştirmek, serpmek, yaymak
  • strikeout:bulmak, buluş yapmak, gitmek, icat etmek, kulaç atmak, silmek, takibetmek, üzerini çizmek, yola koyulmak, yüzmek
  • striking:çarpan, çarpıcı, dikkat çekici, göz alıcı, grev yapan, grevdeki, şaşırtıcı, vuran
  • stretching:gerilme, germe
  • stringency:darlık, sertlik, şiddet, sıkılık, sıkıntı, sıkışıklık
  • streaks:acele etmek, belirti, çırılçıplak geçmek, çizgi çizgi boyamak, damar, düzensiz çizgi, hızlı gitmek, ışın, iz, kısa süre, meç, şimşek
  • strings:telli çalgılar, yaylı sazlar
  • struck:grevde
  • strewing:serpme
  • striker:ateşleyici, atış yapan oyuncu, çalar saat çekici, forvet, grevci, horoz, ileri alan oyuncusu, vurucu
  • string:aldatmak, bağ, bağcık, bağlamak, damar, dizi, dizmek, düzenlemek, germek, ip, ipe dizmek, kandırmak, kılçık, kılçıklarını ayıklamak, kiriş, kordon, koşul, lif, şart, sicim, sıra halinde gitmek, sıralamak, takmak, tel, yay, yutturmak
  • striated:çizgili, yivli
  • stringer:dayanma profilleri, kiriş, tel takan kimse
  • streetcar:tramvay
  • stripe:çeşit, cins, çizgi, çizgi çizgi yapmak, çizgilemek, çizgili kumaş, çubuk, kamçı darbesi, rütbe, şerit, sopa darbesi, tür
  • structural:organik, yapı, yapısal
  • strike:basmak, beklenmedik başarı, bulmak, çakmak, çalma, çalmak, çarpmak, çıkarmak, etki bırakmak, gelip çatmak, gibi gelmek, gözüne ilişmek, grev, grev yapmak, hava saldırısı, hesap bakiyesini tespit etmek, indirmek, isabet etmek, işlemek, izlenim bırakmak, kök salmak, maden bulma, nükleer saldırı, petrol bulma, sokmak, takınmak, vurgun, vurma, vurmak, vuruş, yeretmek, yolunu tutmak
  • striving:çabalamak, didinmek, gayret etmek, mücâdele etmek, uğraşmak
  • strode:aşmak, ata biner gibi oturmak, atlayarak geçmek, geçip gitmek, uzun adımlarla yürümek, yürüyerek geçmek
  • stricter:harfi harfine, hoşgörüsüz, katı, müsamahasız, mutlâk, otoriter, sert, sıkı, tam
  • striptease:striptiz
  • streetcleaner:çöpçü, sokak temizleme makinesi
  • strives:çabalamak, didinmek, gayret etmek, mücâdele etmek, uğraşmak
  • structuralism:yapısalcılık
  • strobe:stroboskop
  • stringy:ip gibi, iplik iplik, kılçıklı, lifli, tel tel
  • strolling:gezinme
  • stride:aşmak, ata biner gibi oturmak, atlayarak geçmek, bir adımlık mesafe, geçip gitmek, uzun adım, uzun adımlarla yürüme, uzun adımlarla yürümek, yürüyerek geçmek
  • stroking:okşamak, sıvazlamak, vurmak
  • strenghten:desteklemek, güçlendirmek, kuvvetlendirmek, kuvvetlenmek, sağlamlaştırmak, takviye etmek, yükseltmek
  • stroke:başarı, çarpma, darbe, davranış, felç, fırça darbesi, hareket, inme, okşama, okşamak, okşayış, saat vuruşu, sıvazlamak, tarz, vurmak, vuruş
  • structured:bütün olarak düşünmek, planlamak
  • stripped:açmak, boşaltmak, çıkarmak, kazımak, örtüsünü kaldırmak, soymak, soyunmak, striptiz yapmak, sütünü iyice sağmak, tahliye etmek, üstünü çıkarmak
  • strokes:başarı, çarpma, darbe, davranış, felç, fırça darbesi, hareket, inme, okşama, okşamak, okşayış, saat vuruşu, sıvazlamak, tarz, vurmak, vuruş
  • strongroom:hazine odası
  • stringcourse:kiriş
  • stroll:ağır ağır gezinmek, dolaşmak, gezinmek, gezinti
  • strength:askeri güç, dayanıklılık, dayanma gücü, derman, direnç, etkinlik, güç, kadro, kuvvet, önem, sertlik
  • strong:ağır, alkollü, demir gibi, güçlü, güçlü olarak, gür, iradeli, istekli, istikrarlı, keskin, kıvrak, koyu, kuvvetle, kuvvetli, sağlam, sert, şiddetle, şiddetli, yetenekli
  • structuring:bütün olarak düşünmek, planlamak
  • stripping:soyunma
  • strongarm:şiddete başvurmak, zor kullanan, zor kullanmak
  • studiousness:çalışkanlık, gayret, heves, istek
  • strongest:ağır, alkollü, demir gibi, güçlü, gür, iradeli, istekli, istikrarlı, keskin, kıvrak, koyu, kuvvetli, sağlam, sert, şiddetli, yetenekli
  • stripteaser:striptizci
  • strengthener:destek olan kimse, güçlendirici ilaç, takviye edici şey
  • stronger:ağır, alkollü, demir gibi, güçlü, gür, iradeli, istekli, istikrarlı, keskin, kıvrak, koyu, kuvvetli, sağlam, sert, şiddetli, yetenekli
  • strut:çalım, çalımla yürümek, destek, kurumla yürüme, kurumla yürümek, payanda, payanda ile desteklemek
  • strongbox:çelik kasa, kasa
  • strontium:stronsiyum
  • stuffing:dolgu, dolma, dolma içi, güç, iç, özgüven, vatka
  • strophe:bent, kıta
  • stroma:bağdokusundan oluşan kısım, stroma
  • strenuousness:çaba, çalışkanlık, faaliyet, gayret, yoruculuk
  • strongwilled:inatçı, iradeli, kararlı
  • struts:çalım, çalımla yürümek, destek, kurumla yürüme, kurumla yürümek, payanda, payanda ile desteklemek
  • strung:aldatmak, bağlamak, dizmek, düzenlemek, germek, ipe dizmek, kandırmak, kılçıklarını ayıklamak, sıra halinde gitmek, sıralamak, takmak, yutturmak
  • strop:kayış, kayışa sürerek bilemek, makara ipi, ustura kayışı
  • stumped:afallatmak, ezmek, kafa tutmak, meşin kalemle çizmek, meydan okumak, ödemek, seçim propagandası yapmak, sorularıyla şaşırtmak, topallayarak yürümek
  • strongheaded:dik kafalı, inatçı, serkeş
  • struggled:boğuşmak, çabalamak, çalışmak, çırpınmak, debelenmek, mücâdele etmek, savaşmak, uğraşmak
  • streptococci:streptokok
  • strory:efsane, hikâye, kat, makale, martaval, masal, öykü, rivayet, söylenti
  • strove:çabalamak, didinmek, gayret etmek, mücâdele etmek, uğraşmak
  • stubble:anız, anızlı tarla, biçilen tarlada kalan kökler, fırça gibi sakal, traşı gelmiş sakal
  • strutting:çalım, çalım satarak yürüyen, destekleme, hindi gibi kabaran, kurumla yürüme, payanda vurma
  • strumpet:fahişe, orospu
  • strum:acemice çalmak, kötü çalma, kötü çalmak, kulak tırmalayan ses, tıngırdatmak, tıngırtı
  • structure:bina, bünye, bütün olarak düşünmek, planlamak, yapı
  • stress:basınç, baskı, baskı yapmak, gerginlik, gerilme, önem, önemle belirtmek, sıkıştırmak, stres, tonlama, tonlamak, vurgu, vurgulama, vurgulamak
  • struggle:boğuşma, boğuşmak, çaba, çabalama, çabalamak, çalışmak, çırpınma, çırpınmak, debelenmek, gayret, mücâdele, mücâdele etmek, savaş, savaşmak, uğraş, uğraşma, uğraşmak, zahmet
  • stucco:dış kaplama, sıva, sıva ile kaplamak, sıva ile süslemek
  • stubbornness:dik kafalılık, inat, inatçılık
  • structurize:yapılaştırmak
  • stressful:gergin, stresli
  • struma:guatr, sıraca
  • stubborness:dik kafalılık, inat, inatçılık
  • stuck:alıkoymak, ayrılmamak, batırmak, bıçaklamak, bırakmamak, çakılıp kalmak, çakmak, çıkamamak, çıkıntı yapmak, çıkmak, dayanmak, delmek, geçirmek, iğnelemek, kandırmak, katlanmak, koymak, sadık kalmak, saplamak, saplanıp kalmak, şaşırtmak, sokmak, takılıp kalmak, takılmak, takmak, tutmak, tutturmak, uzatmak, yapışmak, yapıştırmak
  • studfarm:hara
  • stumbling:ayağı takılmak, dili sürçmek, günah işlemek, günaha girmek, hata yapmak, sendelemek, sürçmek, tökezlemek, yanılmak
  • stub:bastırıp söndürmek, izmarit, kalan kök, kalem artığı, kesilen ağacın kalan kütüğü, koçan, köklerden temizlemek, kökünden sökmek, taşa çarpmak, vurmak
  • stretch:abartmak, aralıksız süre, arayı açmak, çekmek, esneklik, esneme, esnetmek, geniş yer, genişleme, gerginlik, gerinme, gerinmek, germek, hapis süresi, sermek, süre, uzamak, uzatma, uzatmak, yayılmak, yaymak, yeterli gelmek, yetmek, zorlamak
  • stud:azgın erkek, damızlık, damızlık at, damızlıklar, hara, iri başlı çivi, krampon, saplama, tavan yüksekliği, yaka düğmesi
  • student:araştırıcı, gözlemci, öğrenci, stajyer
  • strychnine:striknin
  • stuff:aldatmak, doldurmak, eşya, hammadde, hamur, içini doldurmak, kaçak içki, kâğıt hamuru, kandırmak, kazıklamak, kereste, kumaş, madde, öz, saçma, saçmalık, şey, sürmek, tıka basa yemek, tıkamak, tıkınmak, tıkıştırmak, tıkmak, uyuşturucu, yünlü kumaş, zırva
  • stretcher:ayakkabı kalıbı, gergi, kasnak, oturak, sedye, teskere, tuval
  • stubborn:aksi, azimli, dediğim dedik, dik başlı, dirençli, inatçı, vazgeçmeyen
  • stumper:kaleci, kazık soru, kışkırtıcı, propagandacı, zor soru
  • studbook:atın soyağacı defteri, atların şecere defteri
  • studio:atölye, set, stüdyo, stüdyo daire
  • studentship:burs, öğrencilik
  • striate:çizgi çizgi yapmak, çizgiler oluşturmak, çizgili, yivler yapmak, yivli
  • stumble:ayağı takılmak, dili sürçmek, günah işlemek, günaha girmek, hata, hata yapmak, sendeleme, sendelemek, sürçme, sürçmek, tökezlemek, yanılmak
  • studious:çalışkan, dikkatli, gayretli, hevesli, üzerinde çalışılmış, yapmacık
  • stumping:afallatmak, ezmek, kafa tutmak, meşin kalemle çizmek, meydan okumak, ödemek, seçim propagandası yapmak, sorularıyla şaşırtmak, topallayarak yürümek
  • stringed:ipe dizilmiş, telli, yaylı
  • studying:araştırmak, çabalamak, çalışma yapmak, çalışmak, eğitimini görmek, gayret etmek, gözetmek, incelemek, öğrenmek, okumak, saygılı olmak
  • stung:acı çekmek, acı olmak, acımak, acıtmak, canını yakmak, içine oturmak, incitmek, ısırmak, kazıklamak, kırmak, kışkırtmak, koymak, sızlamak, sızlatmak, sokmak, tahrik etmek, yanmak
  • stultification:aptallaştırma, ket vurma
  • stuffy:alıngan, basık, boğucu, bunaltıcı, dargın, havasız, kendini beğenmiş, kibirli, küf kokulu, küs, mutaassıp, sıkıcı, tıkalı, tıkanmış, tutucu
  • study:araştırma, araştırma konusu, araştırmak, çabalamak, çalışma, çalışma odası, çalışma yapmak, çalışmak, deneme, eğitimini görmek, eskiz, etüt, gayret etmek, görülecek şey, gözetmek, inceleme, incelemek, öğrenim, öğrenmek, okumak, ön çalışma, rol ezberleme, saygılı olmak, tahsil, taslak, tetkik
  • stunk:berbat olmak, iğrenç kokmak, iğrenç olmak, kokmak, kokusundan anlamak, kokutmak, kötü kokmak, kötü olmak, pis kokmak
  • stultify:aptal durumuna düşürmek, aptallaştırmak, çürütmek, etkisini azaltmak, iptal etmek, küçük düşürmek, rezil etmek
  • strip:açmak, bant, boşaltmak, çıkarmak, çubuk, dilim, forma, kazımak, örtüsünü kaldırmak, pist, şerit, soymak, soyunma, soyunmak, striptiz, striptiz yapmak, sütünü iyice sağmak, tahliye etmek, üstünü çıkarmak, uzun ve dar parça
  • stuffiness:alınganlık, boğuculuk, burun tıkanıklığı, havasızlık, kendini bir şey sanma, kibirlilik, sıkıcılık, tıkanıklık, tutuculuk
  • stumpy:bodur, güdük, kısa
  • stultifying:aptal durumuna düşürmek, aptallaştırmak, çürütmek, etkisini azaltmak, iptal etmek, küçük düşürmek, rezil etmek
  • stunts:akrobatik uçuş, akrobatik uçuş yapmak, bodur bırakmak, büyümesine engel olmak, dikkat çekici reklam yapmak, gösteri uçuşu, hüner, marifet, numara
  • stunted:bodur
  • stunt:akrobatik uçuş, akrobatik uçuş yapmak, bodur bırakmak, büyümesine engel olmak, dikkat çekici reklam yapmak, gösteri uçuşu, hüner, marifet, numara
  • stump:afallatmak, bacak, ezmek, izmarit, kafa tutmak, kök kalıntısı, kriket kale kazığı, küçücük kalmış parça, küçülmüş kurşunkalem, kütük, meşin kalem, meşin kalemle çizmek, meydan okumak, ödemek, seçim propagandası yapmak, sorularıyla şaşırtmak, tahta bacak, topallayarak yürümek, yarım parça
  • striped:çizgi çizgi, çizgili
  • stumer:karşılıksız çek, sahte çek, sahte para
  • stunting:akrobatik uçuş yapmak, bodur bırakmak, büyümesine engel olmak, dikkat çekici reklam yapmak
  • stun:afallatmak, şaşırtmak, sersemletmek
  • stripling:delikanlı, genç adam
  • stupefaction:şaşalama, sersemleme, uyuşma, uyuşukluk
  • stunned:afallanmış, ağzı açık kalmış, serseme dönmüş
  • stupe:sıcak kompres, sıcak kompres yapmak
  • stunter:akrobat, cambaz, gösteri pilotu
  • strive:çabalamak, didinmek, gayret etmek, mücâdele etmek, uğraşmak
  • stupefying:bunaltıcı
  • stupidest:aptal, aptalca, beyinsiz, kafasız, saçma, salak, sersem
  • striven:çabalamak, didinmek, gayret etmek, mücâdele etmek, uğraşmak
  • stunning:çarpıcı, çekici, hayret verici, müthiş, nefis, serseme çeviren
  • stupefacient:sersemletici, sersemletici ilaç, uyuşturucu, uyuşturucu ilaç
  • stupid:aptal, aptalca, beyinsiz, kafasız, saçma, salak, sersem
  • stupidly:ahmakça, aptalca, ukalâca
  • stupidity:ahmaklık, akılsızlık, aptalca hareket, aptallık, sersemlik
  • stutterer:kekeme
  • strongman:diktatör, güçlü adam, nüfuzlu adam
  • sturdiness:dayanıklılık, güçlülük, gürbüzlük, metanet, sağlamlık
  • stuntman:dublör
  • stupor:baygınlık, bilinçsizlik, kendinden geçme, sersemleme, sersemlik, uyuşukluk
  • styling:modaya uygun yapma, model yaratma, stilize etme
  • stuttering:kekeleme, kekemelik
  • stutter:gevelemek, kekelemek, kekeleyerek söylemek, kekemelik, teklemek
  • stye:arpacık, itdirseği
  • structureless:plansız, yapısız
  • stylist:desinatör, modacı, stile önem veren yazar, stilist, üslupçu
  • stylistic:biçimsel, üslupla ilgili
  • stupendous:hayret verici, muazzam, muhteşem, müthiş
  • style:ad takmak, biçim, boyuncuk, çeşit, çıkıntı, demek, dizayn etmek, kalem, kalem ucu, mil, moda, model yaratmak, pikap iğnesi, şekil vermek, şekillendirmek, şıklık, sonda, stil, stilize etmek, takvim biçimi, tarz, teknik, tip, ünvan
  • struggling:boğuşmak, çabalamak, çalışmak, çırpınmak, debelenmek, mücâdele etmek, savaşmak, uğraşmak
  • sty:ahır gibi ev, arpacık, domuz ahırı, itdirseği, pis yer
  • styled:ad takmak, demek, dizayn etmek, model yaratmak, şekil vermek, şekillendirmek, stilize etmek
  • stylization:stilizasyon
  • strumming:acemice çalmak, kötü çalmak, tıngırdatmak
  • stylet:cerrah mili, keski, kıl gibi ince organ, küçük hançer, oyma bıçağı
  • stylish:havalı, modaya uygun, şık, zarif
  • stylishness:havalılık, modaya uygunluk, zarafet
  • stubbly:anızlı, fırça gibi, tıraşı gelmiş
  • stylize:gelenekleştirmek, stilize etmek, üslup kazandırmak
  • styler:desinatör, modacı, modelist, stilist
  • stubby:ağaç kökleri ile dolu, anızlı, fırça gibi, güdük, kısa ve kalın, kütük gibi, tıraşı gelmiş
  • stylized:gelenekleştirmek, stilize etmek, üslup kazandırmak
  • studhorse:aygır, damızlık at
  • suable:dava edilebilir, dava sebebi olan, mahkemeye verilebilir
  • studied:kasıtlı, prova edilmiş, sahte, üzerinde çalışılmış, yapmacık, zoraki
  • styptic:kan kesici, kanamayı durdurucu, kanamayı durdurucu ilaç
  • sub:altına, altında, içinde, içine, önünde, önüne, yardımcı, yerine geçmek, yerini doldurmak
  • suasive:dalkavukça, gönül alıcı, ikna edici, razı edici
  • subcommittee:alt komite, alt kurul
  • suave:hoş, nazik, tatlı, tatlı dilli
  • suavity:nezaket, sevimlilik, tatlı dillilik, tatlılık
  • studies:araştırmalar, çalışmalar, incelemeler
  • subacid:buruk, ekşice, mayhoş, sertçe
  • subcontract:alt sözleşme
  • suasion:gönlünü alma, ikna etme, razı etme, tatlı dille kandırma
  • subdivide:bir kez daha bölmek
  • subconscious:bilinçaltı, şuuraltı
  • subaltern:alt, ast, ikincil, teğmen
  • stuffed:doldurulmuş, dolmuş, içi doldurulmuş, tıkalı, tıkanmış
  • subduing:baskı yapmak, bastırmak, boyun eğdirmek, hafifletmek, kontrolüne almak, zorlamak
  • subcutaneous:derialtı
  • subheading:alt başlık, bölüm başlığı
  • subdue:baskı yapmak, bastırmak, boyun eğdirmek, hafifletmek, kontrolüne almak, zorlamak
  • subjacent:altındaki, alttaki, temel olan
  • subaqua:sualtı
  • stunner:afet, çekici kimse, harika şey, yakışıklı
  • subjectivity:öznellik
  • subculture:alt kültür
  • subdued:bastırılmış, düşük, hafif, itaat etmesi sağlanmış, zorlanmış
  • subhuman:insanca olmayan, insandan aşağı
  • stupefied:afallatmak, bunaltmak, şaşırtmak, sersemletmek, uyuşturmak
  • subjected:boyun eğdirmek, çektirmek, etmek, maruz bırakmak, mecbur etmek
  • subjugation:boyun eğdirme
  • sublime:asil, büyük, görkemli, olağanüstü, son derece, süblimleşmek, süblimleştirmek, ulu, ulvileşmek, yüce, yücelmek, yüceltmek, yükselmek
  • sublimity:haşmet, yücelik
  • stupefy:afallatmak, bunaltmak, şaşırtmak, sersemletmek, uyuşturmak
  • subjection:bağımlılık, boyun eğme, hükmü altına alma, itaat
  • subjectivism:öznelcilik, subjektivizm
  • subjoin:eklemek, ilave etmek, iliştirmek
  • subhead:alt başlık, bölüm başlığı
  • sublimate:süblime, süblimleşme ile elde edilen ürün, süblimleştirmek, yüceltmek
  • sublunar:ay altında bulunan, dünyadaki
  • sturdy:azimli, dayanıklı, güçlü, gürbüz, sağlam, sebatlı, yapılı
  • sublimated:süblimleştirmek, yüceltmek
  • subjective:kişisel bakış açısı ile ilgili, öznel, sübjektif, yalnız hasta tarafından algılanan
  • subjugate:boyun eğdirmek, maruz bırakmak, yenmek, zaptetmek
  • submerge:bastırmak, batırmak, batmak, daldırmak, örtmek, sular altında bırakmak
  • sturgeon:mersin balığı
  • sublessee:devren kiralayan kimse, ikinci el kiracı
  • submitted:maruz
  • subjugated:boyun eğdirmek, maruz bırakmak, yenmek, zaptetmek
  • stylo:dolmakalem, stilo
  • submersed:batık, dalmış, gizli, örtülü, sualtı, sualtında yetişen, sualtındaki
  • submersible:denizaltı, su basabilir, sualtında gidebilir, sualtında kalabilir
  • submerged:batık, gizli, örtülü, sualtı, sualtındaki
  • stylograph:dolmakalem, stilo
  • submitting:arzetmek, boyun eğmek, ibraz etmek, itaat etmek, kendini adamak, öne sürmek, önermek, sunmak, teslim etmek
  • submerging:batış
  • subjunctive:dilek kipi, dilek kipi ile ilgili
  • subscribe:altına yazmak, bağış olarak vermek, imzalamak, katılmak, katkıda bulunmak, onaylamak, yatırmak
  • subordinated:bağlamak, desteklemek, emrine vermek
  • stylus:boyuncuk, çıkıntı, kayıt iğnesi, kopya kalemi, mil, pikap iğnesi, taş kalem
  • submissive:alçakgönüllü, boyun eğen, itaatkâr, uysal
  • subornation:yalancı şahitliğe teşvik
  • subsection:altbölüm, dal, kol
  • sublease:devren kira, devren kiralamak, kiracı iken kiraya vermek, kiracıdan kiralama
  • subscriber:abone, bağış yapan kimse, imzalayan, katılımcı, katkıda bulunan, onaylayan
  • subrogation:borçlu iken alacaklı durumuna geçme, halefiyet
  • submittal:boyun eğme, sunuş, teslim olma
  • stymie:alt etmek, bozmak, engellemek, taş koymak
  • submissiveness:alçakgönüllülük, itaatkârlık, uysallık
  • subsequently:arkadan, daha sonra, sonra, sonradan
  • subsequent:daha sonraki, müteakip, sonraki
  • sublet:devren kiraya vermek, kiracı iken kiraya vermek
  • subscribers:abone, bağış yapan kimse, imzalayan, katılımcı, katkıda bulunan, onaylayan
  • subsequence:altdizi, arkası gelme, sonradan gelme
  • subserve:hizmet etmek, işine yaramak
  • subarctic:güney kutup dairesine yakın, yarı arktik
  • subordinates:ast, bağlamak, desteklemek, emrine vermek, madun
  • subsidiaries:bağlı kimse, yan kuruluş, yardımcı
  • subservient:hizmet eden, itaat eden, uşak ruhlu, yaranmaya çalışan, yararlı
  • subliminal:bilinçaltı, bilinçaltı ile algılanan, bilinçdışı
  • subcontractor:taşeron
  • subscriptions:abone ücreti, aidat, imzalama, katılım, katılım taahhüdü, katkı, onaylama
  • subservience:hizmet etme, itaat etme, sırnaşma, yaranma
  • subordination:bağlılık, ikinci derecede önemli olma, itaat
  • subdivision:altbölüm, bir daha bölme
  • subsidise:iane vermek, mali destek sağlamak, para yardımı yapmak, sübvansiyon sağlamak
  • subsidize:iane vermek, mali destek sağlamak, para yardımı yapmak, sübvansiyon sağlamak
  • submission:alçakgönüllülük, arz, boyun eğme, ibraz, iddia, iddia konusu şey, itaat, sunuş, teslim olma, tevazu
  • subsidising:iane vermek, mali destek sağlamak, para yardımı yapmak, sübvansiyon sağlamak
  • subside:alçalmak, çökelmek, çökmek, dibe çökmek, geçmek, sakinleşmek, yatışmak, yığılmak
  • subedit:yayına hazırlamak
  • suborn:aklını çelmek, rüşvetle kandırmak, yalan ifade verdirmek, yalancı şahitlik yaptırmak
  • substantive:ad, asli, dayanıklı, isim, isim olarak kullanılan, isim şeklinde olma, sabit, sağlam, varlık belirten
  • subsidy:devlet desteği, para yardımı, sübvansiyon
  • subsidizing:iane vermek, mali destek sağlamak, para yardımı yapmak, sübvansiyon sağlamak
  • submit:arzetmek, boyun eğmek, ibraz etmek, itaat etmek, kendini adamak, öne sürmek, önermek, sunmak, teslim etmek
  • subsistence:geçim, geçim parası, geçinip gidecek kadar gelir, harcırah, nafaka, varlık, varoluş, yaşamını sürdürme
  • subjectiveness:öznellik
  • subsiding:alçalmak, çökelmek, çökmek, dibe çökmek, geçmek, sakinleşmek, yatışmak, yığılmak
  • subrogate:yerine geçirmek, yerine geçmek, yerini almak
  • sublimation:süblimleşme, süblimleştirme, ulvileştirme, yüceltme
  • subnormal:geri zekâlı, normal altı, normalin altında, normalin altında olan
  • subtler:çözümü zor, hoş, ince, incelikli, tatlı, ustaca yapılmış, zeki, zekice
  • subsoil:toprakaltı
  • substantial:besleyici, dayanıklı, gerçek, hemen hemen tam, mevcut, önemli, özlü, sağlam, var olan
  • substances:ana fikir, asıl mesele, cisim, esas, güçlülük, içerik, madde, öz, özlülük, sağlamlık, servet, zenginlik
  • submarine:denizaltı
  • subsidiary:bağımlı, bağlı kimse, ikinci derecede, ikincil, tâli, yan kuruluş, yardımcı
  • subordinate:alt, ast, bağlamak, bağlı, desteklemek, emrindeki, emrine vermek, madun, tabi, yan
  • substratum:alt tabaka, altkatman, öz, taban, temel
  • substance:ana fikir, asıl mesele, cisim, esas, güçlülük, içerik, madde, öz, özlülük, sağlamlık, servet, zenginlik
  • substitute:başka sözcüğün yerine geçen sözcük, bedel, temsilci, vekil, yedek oyuncu, yerine geçen kimse, yerine geçirmek, yerine geçmek, yerine kullanmak, yerini almak
  • substandard:normalin altında, standartların altında
  • subtotal:ara toplam, kısmi toplam
  • subspecies:altcins
  • submersion:batırma, batma, daldırma, dalma, su baskını
  • subterranean:gizli, toprak altındaki, yeraltı
  • substantiated:doğrulamak, gerçekleştirmek, kanıtlamak, neden göstermek
  • subordinative:tamlama, tamlayıcı
  • subsumption:içerme, kapsama, kapsamına alma, sınıflandırma
  • substantiating:doğrulamak, gerçekleştirmek, kanıtlamak, neden göstermek
  • success:başarı, başarılı kimse, sonuç, sükse
  • substantially:aslında, esasen, gerçekte, oldukça, özünde
  • subordinating:bağlamak, desteklemek, emrine vermek
  • succeeding:başarılı olmak, başarıya ulaşmak, başarmak, sonra gelmek, varisi olmak, yerine geçmek
  • subsume:içermek, kapsamak, sınıflandırmak
  • subpena:celp kâğıdı, mahkeme çağırmak, mahkeme çağrısı
  • subtopia:banliyö, varoş
  • substantiation:gerçekleme, gerçekleştirme, ispat, kanıtlama, realize etme
  • succession:ardışık olma, birbirini izleme, intikal, silsile, sıra, üst üste olma, vekâlet, veraset, yerine geçme
  • subpoena:celp kâğıdı, mahkeme çağırmak, mahkeme çağrısı
  • subtenant:devren kiralayan kimse, kiracının kiracısı
  • succinctness:kısa ve özlü olma, özlülük
  • subtility:anlaşılmazlık, incelik, kılı kırk yarma, kurnazlık, ustalık, zekilik
  • subsidies:devlet desteği, para yardımı, sübvansiyon
  • suburban:banliyö, banliyöde oturan, banliyöde oturan kimse, kenar mahalleli, kenar mahalleli kimse
  • substitutional:bedel, ikâme, vekâleten, yedek
  • such:böyle, böylesine, bu gibi, bu tür, çok, o gibi, o kadar, oldukça, öyle, öylesine
  • subtitling:altyazı yazmak
  • subscription:abone ücreti, aidat, imzalama, katılım, katılım taahhüdü, katkı, onaylama
  • sucker:asalak, emme organı, emme şeker, enayi, fışkın, kıç yalayıcı, lolipop, meme emen hayvan, piç, salak, süt kuzusu, tulumba pistonu, vantuz, yağcı, yolunacak kaz
  • subtle:çözümü zor, hoş, ince, incelikli, tatlı, ustaca yapılmış, zeki, zekice
  • subsonic:ses altı, sesten hızlı giden, sesten hızlı uçan uçak
  • subvention:devlet desteği, sübvansiyon
  • substructure:altyapı, taban, temel
  • sudation:ter, ter atma, terleme
  • subtracting:çıkarma yapmak, çıkarmak
  • subsidence:alçalma, azalma, çökme, hafifleme
  • suckle:bakmak, beslemek, emzirme, emzirmek, meme vermek
  • subtropical:astropikal
  • substantiate:doğrulamak, gerçekleştirmek, kanıtlamak, neden göstermek
  • subverted:devirmek, düzeni bozmak, huzuru bozmak, yıkmak
  • subterfuge:bahane, hile, kaçamak
  • sudatory:terleme, terlemeyi sağlayan, terletici, terleyen
  • subsist:geçindirmek, geçinip gitmek, geçinmek, mevcut olmak, var olmak, varlığını sürdürmek, yaşamak
  • subversion:altüst etme, harap olma, hükümeti devirme, yıkılma
  • suburb:banliyö, kenar mahalle, varoş
  • suckling:meme emen bebek, süt bebeği, süt kuzusu
  • substation:şube
  • subzero:sıfırın altında
  • subterraneous:gizli, toprak altındaki, yeraltı
  • succour:destek kuvvetleri, imdadına yetişmek, imdat, yardım, yardıma gelenler, yardıma gelmek, yardıma koşmak, yardımına gelmek, yardımına koşmak
  • substantiality:besleyicilik, büyüklük, dayanıklılık, gerçek değer, önem, öz, sağlamlık, zenginlik
  • suffering:acı, acı çeken, cefa, çeken, çile, dert, dertli, elem, ızdırap, ızdırap çeken, kıvranma
  • succeeded:başarılı olmak, başarıya ulaşmak, başarmak, sonra gelmek, varisi olmak, yerine geçmek
  • sudan:sudan
  • substition:ikame, vekil tayin etme, yer değiştirme, yerine geçme, yerine koyma, yerini alan şey
  • successful:başarılı
  • subtract:çıkarma yapmak, çıkarmak
  • substitution:ikame, vekil tayin etme, yer değiştirme, yerine geçme, yerine koyma, yerini alan şey
  • suck:anafor, anne sütü, çekmek, elde etmek, emilen şey, emiş, emme, emme sesi çıkarmak, emmek, girdap, içim, içine çekmek, kıç yalayıcı, nefes çekmek, özümlemek, sağlamak, sızdırmak, soğurmak, su yerine hava çekmek, yağcı, yudum
  • sufferings:acı, cefa, çile, dert, elem, ızdırap, kıvranma
  • successors:halef, varis
  • sudatorium:ter atma odası, terleme odası
  • substituting:yerine geçirmek, yerine geçmek, yerine kullanmak, yerini almak
  • sudorific:terletici, terletici ilaç
  • subtrahend:çıkan
  • subsuming:içermek, kapsamak, sınıflandırmak
  • sucrose:sakaroz, şeker
  • sufficiently:yeterince, yeterli derecede
  • succory:hindiba
  • subtile:hoş, ince, kolay farkedilmez, kurnaz, tatlı, usta, ustaca yapılmış, zeki
  • suede:süet
  • suffeance:dayanma, göz yumma, katlanma, müsamaha, tahammül
  • suburbia:kenar mahalleler, kenar mahallelerde oturanlar
  • subtilization:inceliklere dikkat etme, inceltme, seyreltme
  • sudanese:sudan, sudanlı
  • suffocate:boğmak, boğulmak, bunalmak, hava alamamak, söndürmek, tıkanmak
  • succulent:dinç, dolgun, etli, lezzetli, özlü, sulu
  • subtilize:ince farklara dikkat etmek, incelmek, inceltmek, seyreltmek
  • sufferer:acı çeken kimse, çeken kimse, dertli kimse, hasta, kazazede, kurban
  • sufferable:çekilir, dayanılabilir, katlanılır
  • suburbs:banliyö, kenar mahalle, varoş
  • suddenly:aniden, ansızın, birden, birdenbire, pat diye
  • subtitle:altyazı, altyazı yazmak, ikinci başlık
  • suffocation:boğulma, bunalma
  • succumbing:dayanamamak, karşı koyamamak, ölmek, pes etmek, yenilmek
  • subvert:devirmek, düzeni bozmak, huzuru bozmak, yıkmak
  • suffered:acı çekmek, acısını çekmek, çekmek, cezasını çekmek, göz yummak, izin vermek, katlanmak, kıvranmak, zarar görmek, zayiat vermek
  • suffocating:boğucu, bunaltıcı
  • subversive:huzur bozucu, tahrip edici, yıkıcı
  • subtlety:anlaşılmazlık, ince eleyip sık dokuma, incelik, kurnazlık, ustalık, zekilik
  • sue:dava açmak, istemek, kur yapmak, mahkemeye vermek, rica etmek, ricada bulunmak, talep etmek
  • sugaring:kompliman yapmak, şeker katmak, tatlı sözler etmek
  • sucking:acemi, ana kuzusu, emen, emici, emme, olgunlaşmamış, sütten kesilmemiş
  • subway:alt geçit, metro, tünel
  • sugared:ballandırılmış, şekerli
  • succeed:başarılı olmak, başarıya ulaşmak, başarmak, sonra gelmek, varisi olmak, yerine geçmek
  • suffragan:yardımcı piskopos
  • suffrage:oy, oy hakkı, seçme hakkı
  • subtraction:çıkarma, kesinti
  • sugary:şeker gibi, şekerli, tatlı, yapmacık tatlı, yüze gülücü
  • suddenness:ani olma, aniden olma, birdenbire olma
  • successfully:başarılı olarak
  • suffused:bürümek, kaplamak, saklamak, üzerine yayılmak
  • suing:dava açmak, istemek, kur yapmak, mahkemeye vermek, rica etmek, ricada bulunmak, talep etmek
  • successive:ardışık, peşpeşe, üst üste olan
  • suffuse:bürümek, kaplamak, saklamak, üzerine yayılmak
  • successor:halef, varis
  • suite:devamı, maiyet, suit, süit, suit oda, takım
  • suds:bira, köpük, köpüklü bira, sabun köpüğü
  • sudden:ani, ansızın olan, beklenmedik, umulmadık
  • sugar:iltifat, kompliman, kompliman yapmak, para, şeker, şeker katmak, şekerim, tatlı söz, tatlı sözler etmek, tatlım
  • succinct:az ve öz, kısa, özlü
  • succor:destek kuvvetleri, imdadına yetişmek, imdat, yardım, yardıma gelenler, yardıma gelmek, yardıma koşmak, yardımına gelmek, yardımına koşmak
  • sugarplum:bonbon, pohpohlama, şeker kaplı meyve, şekerleme
  • suiting:takım elbise kumaşı, tayyör kumaşı
  • suggestive:akıl çelen, fikir verici, hatırlatıcı, imalı, müstehcen, telkin edici
  • suffer:acı çekmek, acısını çekmek, çekmek, cezasını çekmek, göz yummak, izin vermek, katlanmak, kıvranmak, zarar görmek, zayiat vermek
  • sudoriferous:ter, terleten, terletici
  • sugarloaf:kelle şeker
  • succulence:lezzetlilik, sulu olma
  • suchlike:benzeri, böylesi, bu gibi
  • suggestiveness:açık saçıklık, anlamlılık, imalılık, müstehcenlik
  • sulfate:sülfat
  • suffice:kâfi gelmek, yeterli olmak, yetmek
  • sucked:çekmek, elde etmek, emme sesi çıkarmak, emmek, içine çekmek, nefes çekmek, özümlemek, sağlamak, sızdırmak, soğurmak, su yerine hava çekmek
  • sudsy:köpüklü, sabunlu
  • succumb:dayanamamak, karşı koyamamak, ölmek, pes etmek, yenilmek
  • suggestion:az miktar, fikir, hatırlatma, ima, iz, öneri, önerme, tavsiye, teklif, telkin, telkin etme
  • suitable:elverişli, münasip, uyan, uygun, yerinde
  • sulfur:kükürt, kükürtlemek, sarı lahana kelebeği, sülfür, sülfür sarısı
  • sufficently:yeterince, yeterli derecede
  • sufficent:elverişli, kâfi, nitelikli, yeter, yeterli, yeterli kalite
  • sufferance:dayanma, göz yumma, katlanma, müsamaha, tahammül
  • sullying:kirleten
  • sucks:anafor, anne sütü, çekmek, elde etmek, emilen şey, emiş, emme, emme sesi çıkarmak, emmek, girdap, içim, içine çekmek, kıç yalayıcı, nefes çekmek, özümlemek, sağlamak, sızdırmak, soğurmak, su yerine hava çekmek, yağcı, yudum
  • suicide:intihar, intihar eden kimse
  • sulkiness:somurtkanlık
  • sulfuretted:kükürtlü
  • suggestions:az miktar, fikir, hatırlatma, ima, iz, öneri, önerme, tavsiye, teklif, telkin, telkin etme
  • sugarless:şekersiz
  • sufficiency:elverişlilik, kifayet, uygunluk, yeterli miktar, yeterlik
  • sultanate:padişahlık, saltanat, sultanlık
  • suction:emiş gücü, emme, indükleme, vakum, vakumlu
  • suit:dava, evlenme teklifi, hoşuna gitmek, istek, iyi gelmek, iyi gitmek, kostüm, kur, kur yapma, memnun etmek, rica, takım, takım elbise, uydurmak, uygun düşmek, uygun olmak, uymak, uyum sağlamak, uyuşmak, yakışmak, yaramak, yaraşmak
  • sullen:aksi, can sıkıcı, iç karartıcı, kapalı, kasvetli, somurtkan, suratsız
  • sulking:somurtma
  • suggests:akla getirmek, aşılamak, fikir vermek, ima etmek, izlenimini uyandırmak, öne sürmek, önermek, sezdirmek, tavsiye etmek, teklif etmek, telkin etmek
  • suffusion:gizlenme, kızarma, kızartı, saklanma, yayılma, yayma
  • suggest:akla getirmek, aşılamak, fikir vermek, ima etmek, izlenimini uyandırmak, öne sürmek, önermek, sezdirmek, tavsiye etmek, teklif etmek, telkin etmek
  • summarize:kısaltmak, özet çıkarmak, özetlemek
  • sued:dava açmak, istemek, kur yapmak, mahkemeye vermek, rica etmek, ricada bulunmak, talep etmek
  • suitcases:bavul, çanta, valiz
  • sulphide:sülfid, sülfürlü bileşim
  • sulphurize:kükürt katmak, kükürtlemek, vulkanize etmek
  • suited:elbiseli, takımlı, uygun, yeterli
  • sugarcane:şekerkamışı
  • summarizing:özetleme
  • suggested:akla getirmek, aşılamak, fikir vermek, ima etmek, izlenimini uyandırmak, öne sürmek, önermek, sezdirmek, tavsiye etmek, teklif etmek, telkin etmek
  • suet:içyağı
  • sullied:kirletmek, lekelemek
  • summers:gençlik çağı, hayatın baharı, kapı üstü kirişi, pencere üstü kirişi, refah dönemi, taban kirişi, yaz, yaz boyunca beslemek, yazı geçirmek
  • sulphury:kükürt gibi, kükürte ait
  • sulfureous:kükürtlü, kükürtsü, sülfür sarısı
  • suicidal:intihar gibi, intihar niteliğinde, intihara ait, intiharla ilgili
  • suint:lanolin
  • summery:yaz gibi, yaza ait, yazlık
  • sufficient:elverişli, kâfi, nitelikli, yeter, yeterli, yeterli kalite
  • sulphate:sülfat, sülfatlamak
  • summoner:haberci, kurye, ulak
  • sultriness:boğuculuk, sıcak ve rutubetli oluş
  • sulfuric:kükürtlü, sülfürik
  • suitability:elverişlilik, uygun olma, uygunluk, yakışırlık, yerindelik
  • suits:dava, evlenme teklifi, hoşuna gitmek, istek, iyi gelmek, iyi gitmek, kostüm, kur, kur yapma, memnun etmek, rica, takım, takım elbise, uydurmak, uygun düşmek, uygun olmak, uymak, uyum sağlamak, uyuşmak, yakışmak, yaramak, yaraşmak
  • summoning:çağırmak, çağırtmak, çağrı yapmak, celp etmek, gelmesini emretmek, toplamak
  • suffix:eklemek, sonek, sonek olarak yazmak, sonuna eklemek
  • sulphureous:kükürtlü, kükürtsü, sülfür sarısı
  • summons:çağrı, celp, celp kâğıdı, davet, teslim ol çağrısı
  • sum:adet, doruk, esas, hesap, matematik problemi, meblağ, miktar, netice, öz, özet, sonuç, toplam, tutar, yekun
  • sulfurous:ateşli, hararetli, kükürtlü, kükürtsü, sülfür sarısı
  • sulks:küsme, somurtkanlık, surat etme
  • suitcase:bavul, çanta, valiz
  • sumptuousness:görkem, ihtişam, lüks, masraflı olma, tutumsuzluk
  • suffocated:boğmak, boğulmak, bunalmak, hava alamamak, söndürmek, tıkanmak
  • sumac:sumak
  • sundries:çeşitli eşyalar, öteberi, ufak tefek eşyalar
  • summarising:özetleme
  • sulk:küsme, küsmek, somurtkanlık, somurtma, somurtmak, surat asmak, surat etme, surat etmek
  • sulky:asık suratlı, bir kişilik, huysuz, iki tekerlekli at arabası, küsmüş, somurtkan, suratsız, sürücülü, tek kişilik
  • suitor:davacı, dilekçe sahibi, evlenmek isteyen kimse, talip
  • sunblock:güneş koruması
  • sufic:eklemek, sonek, sonek olarak yazmak, sonuna eklemek
  • summering:yaz boyunca beslemek, yazı geçirmek
  • sunglasses:güneş gözlüğü
  • summarized:kısaltmak, özet çıkarmak, özetlemek
  • sulphuret:kükürt katmak, kükürtle karıştırmak, sülfid
  • sully:kirletmek, lekelemek
  • sulphite:sülfit
  • sugarcoat:şeker kaplamak, şekerle kaplamak
  • sunfish:ay balığı, güneş balığı
  • sunburned:bronz, güneş yanığı olmuş, güneşte kızarmış, güneşte yanmış
  • sunk:çökük, çukur, gömme, gömülü, içine çökük
  • summerhouse:çardak, kameriye, yazlık, yazlık ev
  • sulphuric:kükürtlü, sülfürik
  • summer:gençlik çağı, hayatın baharı, kapı üstü kirişi, pencere üstü kirişi, refah dönemi, taban kirişi, yaz, yaz boyunca beslemek, yazı geçirmek, yazla ilgili
  • sulphur:kükürt, kükürtlemek, sarı lahana kelebeği, sülfür, sülfür sarısı
  • suggestible:etki altında kalabilir, etkilenebilir, önerilebilir, teklif edilebilir
  • sunhat:geniş kenarlı şapka, güneş şapkası
  • sunburnt:bronz, güneş yanığı olmuş, güneşte kızarmış, güneşte yanmış
  • sunlamp:jüpiter lâmbası, morötesi ışınlar veren lâmba, ultraviyole ışınları lâmbası
  • sump:lağım çukuru, maden ocağı su kuyusu, yağ karteli
  • sulphurous:ateşli, hararetli, kükürtlü, kükürtsü, sülfür sarısı
  • summerly:yaz gibi, yazlık
  • sulphurate:kükürt katmak, kükürtlemek, vulkanize etmek
  • suggesting:akla getirmek, aşılamak, fikir vermek, ima etmek, izlenimini uyandırmak, öne sürmek, önermek, sezdirmek, tavsiye etmek, teklif etmek, telkin etmek
  • sunder:ayırma, ayırmak, ayrılma, ayrılmak, koparmak, kopma, kopmak
  • sunrise:gündoğumu, güneşin doğuşu
  • sunproof:güneş geçirmez, ışık geçirmez
  • sunbathe:güneş banyosu yapmak, güneşlenmek
  • sumach:sumak
  • sunroof:sunroof, tepe penceresi
  • sunbaked:güneşte kurutulmuş
  • sultan’s:paçalı tavuk, padişah, sultan
  • sullenness:aksilik, asık suratlılık, kasvet, sıkıcılık, somurtkanlık, terslik
  • sunbeam:güneş ışını
  • sunstroke:güneş çarpması
  • sunshine:güneş, güneş ışığı, neşe
  • summariness:kısalık, özetleme
  • sunbath:güneş banyosu
  • sunspot:çil, güneş lekesi, güneşli tatil beldesi
  • sultry:ateşli, boğucu, cinsel istek uyandıran, hararetli, ihtiraslı, sıcak ve nemli, tutkulu
  • sulphonic:sülfonik
  • sunup:gündoğumu, güneşin doğuşu
  • sunblind:güneş tentesi, güneşlik, tente
  • superabundance:aşırı bolluk, çok fazla miktar
  • summation:hülasa, özet, özetleme, toplam, toplama
  • sundae:dondurma, sundea
  • summary:kestirme, kısa, kısaltma, özet, özetlenmiş, özlü, seri
  • sultan:paçalı tavuk, padişah, sultan
  • superb:alâ, harikulâde, muhteşem, mükemmel, müthiş
  • sunburn:bronzlaşma, güneş yanığı, güneşten yanma
  • superadd:daha da eklemek, katmak
  • summertime:yaz, yaz saati, yaz zamanı
  • superficial:ayrıntısız, dış, iki boyutlu, üstünkörü, yarım yamalak, yüzeysel
  • sunglow:güneş ışığı, şafak, tan, yakıcı güneş ışığı
  • sultana:çekirdeksiz kuru üzüm, padişahın kızı, sultan, sultani, valide sultan
  • summit:doruk, tepe nokta, zirve
  • supercharged:aşırı yüklemek, fazla yüklemek, kompresörle güçlendirmek
  • sundial:güneş saati
  • supercharge:aşırı yüklemek, fazla yüklemek, kompresörle güçlendirmek
  • summon:çağırmak, çağırtmak, çağrı yapmak, celp etmek, gelmesini emretmek, toplamak
  • supercilious:kendini beğenmiş, kibirli, mağrur, tepeden bakan
  • sunken:batan, batık, batırılmış, çökük, çukurdaki, gömme, içine çökük, sualtındaki
  • sumpter:yük, yük beygiri, yük beygiri sürücüsü
  • summarise:kısaltmak, özet çıkarmak, özetlemek
  • sundiel:güneş saati
  • supercool:aşırı soğutmak
  • superficies:dış görünüş, satıh, yüzey
  • sun:gün, güneş, güneş ışığı, güneşe sermek, güneşlendirmek, güneşlenmek, güneşte bırakmak, yıl
  • sunnier:aydınlık, güneşli, neşeli, parlak
  • suntanned:bronzlaşmış, güneşte yanmış
  • sums:hesap, hesaplama
  • summerlike:yaz gibi, yaza ait, yazlık
  • superfluities:fazlalık, gereksiz şey
  • sunny:aydınlık, güneşli, neşeli, parlak
  • sundered:ayırmak, ayrılmak, koparmak, kopmak
  • superfluous:bol bol, fazla, gereksiz
  • superabundant:aşırı çok, bol bol, çok fazla, gereğinden fazla
  • superhero:süper kahraman
  • sunday:pazar, pazar günü, pazarları yapılan, zevk için yapılan
  • sumptuous:görkemli, ihtişamlı, lüks, masraflı, pahalı, pahalıya mal olan
  • sunset:çöküş, gün batımı, güneşin batışı, gurup, son
  • sundowner:akşam içkisi, serseri
  • sup:akşam yemeği yemek, kaşıkla içmek, yudum, yudum yudum içmek, yudumlamak
  • superannuated:emekli, eski kafalı, eskimiş, modası geçmiş, yaşlılıktan emekli edilmiş
  • sundew:böcek yiyen, güneş gülü
  • sundering:ayırmak, ayrılmak, koparmak, kopmak
  • superior:asil, başrahip, ilgisiz, kibirli, satırın üstüne basılmış, üst, üstteki, üstün, üstün kimse, üstünlük taslayan, yüksek
  • superintendance:bakma, denetim, gözetim, kontrol
  • sunflower:ayçiçeği, gündöndü, günebakan
  • superannuation:emekli maaşı, emekli olma, emeklilik
  • superbly:çok güzel, harikulâde
  • superintending:bakmak, denetlemek, kontrol etmek
  • sundown:gün batımı, güneşin batışı, gurup
  • sundry:bir takım, çeşitli, muhtelif, türlü
  • superheat:fazla ısıtmak, kızdırmak
  • sunlight:güneş ışığı
  • superheated:fazla ısıtmak, kızdırmak
  • supermarket:süpermarket
  • supercharger:süperkompresör
  • sunless:güneşsiz
  • sung:çağırmak, çınlamak, ıslık gibi ses çıkarmak, okumak, ötmek, şakımak, şarkı söylemek, söylemek, uğuldamak, vınlamak, vızıldamak
  • sunlit:aydınlık, güneşli
  • superphosphate:süperfosfat
  • superphysical:doğaüstü
  • suntanning:bronzlaşma, güneşte yanma
  • supereminence:aşırı üstünlük, üstün kâlite, üstünlük
  • supernumerary:ekstra, fazla, fazlalık, figüran, ihtiyaç fazlası işçi
  • superseded:ayağını kaydırmak, yerine geçmek, yerini almak
  • sunshade:güneşlik, şemsiye
  • sunstruck:güneş çarpmış
  • suntan:bronz ten, bronzlaşmak, bronzlaşmış ten, yanık ten
  • supersaturate:aşırı doyurmak, çok ıslatmak
  • super:aşırı, başkomiser, bina sorumlusu, birici sınıf mal, birinci sınıf, denetmen, fazlalık, figüran, gözetmen, ihtiyaç fazlası kimse, kaliteli şey, kapıcı, kontrolör, mükemmel, polis şefi, sesüstü yinelenimli alıcı, süper, üstün
  • supererogation:görevinden fazlasını yapma, işgüzarlık, istenenden fazlasını yapma
  • superable:çaresi bulunur, hakkından gelinir, yenilebilir
  • superposition:çakışma, çakıştırma, üst üste olma, üstüne koyma
  • superannuate:emekli etmek, emekliye ayırmak, yaş haddinden emekli etmek
  • supersede:ayağını kaydırmak, yerine geçmek, yerini almak
  • superficiality:yüzeyde kalış, yüzeysellik
  • supercargo:armatör vekili, yük memuru
  • superabound:aşırı çok bulunmak, bol bulunmak, fazlasıyla bulunmak
  • supersaturated:aşırı doymuş
  • supercharging:aşırı yüklemek, fazla yüklemek, kompresörle güçlendirmek
  • superpose:çakıştırmak, üst üste koymak, üst üste yapmak, üstüne koymak
  • superfine:çok ince, çok zarif, son derece güzel
  • superclass:üst sınıf
  • supervisors:danışman, denetmen, gözetmen, müdür, müfettiş, şef, supervisor, yönetici
  • superelevation:kaldırma, yükseltme
  • supersedeas:engel, infazın geciktirilmesi, temyiz, üst mahkeme emri
  • superfatted:çok yağlı
  • supervise:bakmak, denetlemek, gözetmek, idare etmek, nezaret etmek, yönetmek
  • supersonic:sesten hızlı, sesten hızlı uçak, sesüstü, sesüstü şey, süpersonik uçak
  • superheating:fazla ısıtmak, kızdırmak
  • superconductive:süper iletken
  • supper:akşam yemeği, hafif akşam yemeği
  • supererogatory:fuzuli, gereksiz, işgüzarca yapılan, işin gereğinden fazlaca yapılan
  • superhuman:insanüstü
  • superimposed:eklemek, üst üste getirmek, üst üste yapmak, üstüne koymak
  • supersession:yer değiştirme, yerine geçirme, yerine geçme, yerini alma
  • supplementation:ek, ekleme, ilave
  • superintend:bakmak, denetlemek, kontrol etmek
  • superficially:derinlemesine olmadan, iki boyutlu bir şekilde, üstünkörü bir şekilde, yüzeysel olarak
  • supplement:bütünler açı, ek, eklemek, ilave, ilave etmek, tamamlamak, tamamlayıcı
  • superiority:büyüklük, kendini beğenme, meziyet, üstün olma, üstünlük
  • superfluity:bolluk, çokluk, fazlalık, gereksiz şey
  • supervene:eklenmek, gelivermek, hemen gelmek, izlemek, sonra olmak
  • superpower:aşırı güçlü, süper devlet, süper güç, süper güçlü
  • superman:insanüstü insan, süpermen
  • supplier:ihtiyacı karşılayan, satıcı
  • superheterodyne:sesüstü yinelenimli alıcı, sesüstü yinelenimli alıcıya ait
  • superscribe:dışına yazmak, üstüne yazmak
  • superhet:sesüstü yinelenimli alıcı
  • supplying:donatım, donatma
  • supine:den halinde isim fiil, gevşek, i halinde isim fiil, lâkayt, sırtüstü yatan, uyuşuk, yatay
  • supplementing:eklemek, ilave etmek, tamamlamak
  • supernormal:müstesna, normalüstü, olağanüstü
  • suppliers:ihtiyacı karşılayan, satıcı
  • superimpose:eklemek, üst üste getirmek, üst üste yapmak, üstüne koymak
  • superseding:ayağını kaydırmak, yerine geçmek, yerini almak
  • superhighway:otoban, sürat yolu
  • supplemental:bütünler, bütünleyici, ek, ilave, ilave edilen, katma, tamamlayıcı
  • supplicating:rica etmek, yalvarmak
  • supersensitive:aşırı duygusal, aşırı hassas
  • supposition:faraziye, sanı, tahmin, varsayım, zan
  • superintendent:başkomiser, bina sorumlusu, denetmen, kapıcı, kontrolör, müfettiş, polis şefi
  • supportable:çekilir, dayanıklı, dayanılabilir, desteklenebilir, kanıtlanabilir
  • superstition:batıl inanç, batıl itikat, boş inanç, hurafe
  • superintendence:bakma, denetim, gözetim, kontrol
  • supplements:bütünler açı, ek, eklemek, ilave, ilave etmek, tamamlamak, tamamlayıcı
  • suppression:baskı, bastırma, durdurma, gizleme, kesme, önleme, örtbas etme, sindirme, tutma
  • superstructure:üst düzey ilişkiler, üst güverte, üstyapı
  • suppress:baskı altına almak, bastırmak, dindirmek, durdurmak, hasıraltı etmek, önlemek, ortadan kaldırmak, örtbas etmek, yayınlanmasını yasaklamak, zaptetmek
  • supernal:tanrısal
  • supported:destekli
  • superstitious:batıl inançla ilgili, batıl inançları olan
  • superlative:en üstün, en üstün derece, en yüksek, en yüksek miktar, enüstünlük derecesi, mükemmel
  • supplicant:dilekçe sahibi, rica eden, yalvaran
  • suprarenal:böbreküstü, böbreküstü bezi
  • supervisor:danışman, denetmen, gözetmen, müdür, müfettiş, şef, supervisor, yönetici
  • supernatural:doğaüstü, doğaüstü şey, mucizevi, olağanüstü
  • supervision:denetleme, gözetim, idare, kontrol, nezaret, teftiş
  • supporter:arka, arka çıkan kimse, bileklik, destek, destek olan kimse, destekçi, haya bağı, korse, lehdar, sponsor, suspansuvar, taraftar, yardımcı
  • supra:yukarıda, yukarıda geçen
  • supertax:ek gelir vergisi, ek vergi, katma vergi, munzam vergi
  • supplicate:rica etmek, yalvarmak
  • superscription:dışındaki yazı, ünvan, üstündeki yazı
  • supplanting:alt etmek, ayağını kaydırmak, gölgede bırakmak, yerine geçmek, yerini almak
  • supports:altlık, arka, arka çıkma, bakmak, cesaret vermek, dayamak, dayanak, destek, destek olmak, desteklemek, doğrulama, doğrulamak, geçindirmek, güç vermek, ısrar etmek, kanıtlamak, kuvvetlendirmek, özendirmek, para sağlamak, para yardımı yapmak, payanda, sürdürmek, takviye, takviye etmek, taraftarı olmak, tutmak, üstlenmek, yardım, yardım etmek, yardımcı oyuncu, yardımcı oyuncular, yardımcı rolde oynamak
  • supplant:alt etmek, ayağını kaydırmak, gölgede bırakmak, yerine geçmek, yerini almak
  • surface:cilalamak, dış görünüş, düzleştirmek, gün ışığına çıkmak, kanat, meydana çıkmak, ortaya çıkmak, üst, yüzey, yüzeye çıkarmak, yüzeye çıkmak, yüzeysel
  • supplicatory:niyaz eden, yalvaran, yalvarış niteliğindeki
  • supplication:niyaz, rica, yalvarış, yalvarma
  • superstratum:üst katman, üst tabaka
  • suppliant:dilekçe sahibi, rica eden, yalvaran
  • surd:asam, rasyonel olmayan, rasyonel olmayan sayı, sessiz, tam sayının karekökü, ünsüz
  • suppose:düşünmek, farzetmek, gerekmek, gerektirmek, olduğuna inanmak, sanmak, saymak, tahmin etmek, varsaymak, zannetmek
  • supple:elastik, esnek, esnetmek, kıvrak, uysal, uyumlu, yumuşak, yumuşatmak
  • surfboat:dalgalara dayanıklı kayık
  • supporters:arka, arka çıkan kimse, bileklik, destek, destek olan kimse, destekçi, haya bağı, korse, lehdar, sponsor, suspansuvar, taraftar, yardımcı
  • supposed:farzedilmiş, sözde, sözümona, varsayılan, zannedilen
  • supervising:bakmak, denetlemek, gözetmek, idare etmek, nezaret etmek, yönetmek
  • surged:dalga dalga ilerlemek, dalgalanmak, kabarmak
  • suppuration:cerahat, iltihap, irin
  • supplementary:bütünler, bütünleyici, ek, ilave, katma, tamamlayıcı
  • :baskı altına almak, bastırmak, dindirmek, durdurmak, hasıraltı etmek, önlemek, ortadan kaldırmak, örtbas etmek, yayınlanmasını yasaklamak, zaptetmek
  • supporting:destek, destek olan, destekleme, destekleyen, kanıtlayıcı, kuvvet verici, yardımcı
  • supposing:düşünmek, farzetmek, gerekmek, gerektirmek, olduğuna inanmak, sanmak, saymak, tahmin etmek, varsaymak, zannetmek
  • surmise:kanı, kuşku, kuşkulanmak, sanmak, şüphe, tahmin, tahmin etmek, zannetmek
  • supervisory:denetleyici, yönetim ile ilgili, yönetsel
  • surgeon:askeri doktor, cerrah, gemi doktoru, operatör
  • supremacy:büyüklük, egemenlik, enüstünlük, üstünlük, yücelik
  • support:altlık, arka, arka çıkma, bakmak, cesaret vermek, dayamak, dayanak, destek, destek olmak, desteklemek, doğrulama, doğrulamak, geçindirmek, güç vermek, ısrar etmek, kanıtlamak, kuvvetlendirmek, özendirmek, para sağlamak, para yardımı yapmak, payanda, sürdürmek, takviye, takviye etmek, taraftarı olmak, tutmak, üstlenmek, yardım, yardım etmek, yardımcı oyuncu, yardımcı oyuncular, yardımcı rolde oynamak
  • supremely:fevkalade, mükemmel biçimde
  • suppositional:farazi, sanılan, varsayıma dayanan, zannedilen
  • supposititious:değiştirilmiş, farazi, sahte, sanılan, varsayıma dayanan, zannedilen
  • surpassed:aşmak, baskın çıkmak, geçmek, üstün olmak
  • suppleness:esneklik, kıvraklık, uysallık, uyumluluk, yumuşaklık
  • supremo:tam yetkili önder, tam yetkili şef, yüce önder
  • surgy:dalgalanan, inişli çıkışlı, kabaran
  • suppressed:baskı altına almak, bastırmak, dindirmek, durdurmak, hasıraltı etmek, önlemek, ortadan kaldırmak, örtbas etmek, yayınlanmasını yasaklamak, zaptetmek
  • surf:kıyıya vuran köpüklü dalgalar, sörf, sörf yapmak
  • suppository:fitil, vajinal tablet
  • suppressant:bastırıcı şey, kesici ilaç, önleyici ilaç
  • surpasses:aşmak, baskın çıkmak, geçmek, üstün olmak
  • supplies:levazım
  • surefooted:ayağını sağlam basan, kaymaz, sağlam basan, temkinli
  • suppressing:baskı altına almak, bastırmak, dindirmek, durdurmak, hasıraltı etmek, önlemek, ortadan kaldırmak, örtbas etmek, yayınlanmasını yasaklamak, zaptetmek
  • surliness:aksilik, huysuzluk, somurtkanlık
  • surfeited:aşırı yemek, tıka basa yedirmek
  • suppurating:cerahatli
  • suppurate:cerahat toplamak, iltihaplanmak, irin toplamak
  • surly:aksi, asık suratlı, huysuz, sert, somurtkan, suratsız
  • suppurative:iltihap yapan, irin oluşturan
  • surcingle:palan kolanı
  • sureness:emin olma, güven, kesinlik
  • surfing:sörf, sörf yapma
  • supreme:azami, en son, en üstün, en yüksek, kritik, son, yüce
  • surcharge:ağır yük, fazla doldurmak, fazla istemek, fazla talep, fazla vergi, fazla vergi yüklemek, fazla yükleme, fazla yüklemek, sürşarj, sürşarj basmak, yeni fiyat basma, yeni fiyat basmak
  • surcease:ara, ara vermek, bitme, bitmek, kesilme, kesilmek
  • surmountable:aşılabilir, halledilebilir, yenilebilir
  • sure:elbette, emin, güvenilir, kesin, kesinlikle, muhakkak, mutlâka, sağlam, sıkı, şüphesiz
  • surfeit:aşırı yeme, aşırı yemek, bıkkınlık, şişkinlik, tıka basa yedirmek
  • surgeons:askeri doktor, cerrah, gemi doktoru, operatör
  • surplus:artan, fazla, fazla olan, fazlalık, sermaye fazlası
  • surges:dalga dalga ilerlemek, dalgalanma, dalgalanmak, dev dalga, inip çıkma, kabarma, kabarmak, taşma
  • surcoat:cüppe, pardesü, zırh üzerine giyilen cüppe
  • surefire:başaracağı kesin olan
  • surprised:şaşırmış
  • surely:elbette, emin olarak, güvenlice, muhakkak
  • surname:lakap, lakap takmak, soyadı, soyadı vermek, takma ad
  • surmount:aşmak, halletmek, üstesinden gelmek, üzerinde olmak, yenmek
  • surveyors:anketçi, araştırmacı, bilirkişi, kamuoyu yoklaması yapan kimse, mesahacı, mimar, ölçümcü, sürveyan
  • surpass:aşmak, baskın çıkmak, geçmek, üstün olmak
  • sure!:kesinlikle!, tabii!
  • surfaces:cilalamak, dış görünüş, düzleştirmek, gün ışığına çıkmak, kanat, meydana çıkmak, ortaya çıkmak, yüzey, yüzeye çıkarmak, yüzeye çıkmak
  • surprisingly:hayret uyandıracak şekilde, şaşırtıcı biçimde
  • surety:engellemek, garanti, garantör, güvence, kefil, kesinlik, teminât
  • surplusage:artan, dava ile ilgisiz iddia, fazla kısım, fazlalık
  • surplice:cüppe
  • surely!:tabii!
  • surrender:bırakma, bırakmak, boyun eğmek, feragat, feragat etmek, iade, iptal etme, kapılmak, kendini bırakmak, pes etmek, teslim, teslim etme, teslim etmek, teslim olma, teslim olmak, vazgeçme, vazgeçmek
  • surgery:ameliyathane, cerrahlık, muayenehane
  • surfacing:cilalamak, düzleştirmek, gün ışığına çıkmak, meydana çıkmak, ortaya çıkmak, yüzeye çıkarmak, yüzeye çıkmak
  • suspect:güvenmemek, hakkında kötü düşünmek, kuşkulanmak, kuşkulu, sanık, şüphe etmek, şüphelenmek, şüpheli, zanlı
  • surfacer:perdah makinesi, planya makinesi
  • surrealistic:sürrealist
  • surrounded:çevrili
  • susceptibility:alınganlık, duyarlılık, hassaslık
  • surgical:ameliyat, cerrahi, tıbbi
  • surfboard:sörf, surfboard
  • suspend:ara vermek, askıya almak, asmak, durdurmak, ertelemek, görevden uzaklaştırmak, iptal etmek, sonraki akorda uzatmak, uzaklaştırma vermek, uzaklaştırmak
  • suspensive:ara verdirici, askıya alınan, durdurucu, ertelenen, erteleyici, tereddüdlü, uzaklaştırıcı
  • surveyed:araştırmak, bakmak, harita çizimi için ölçmek, incelemek, muayene etmek, ölçmek, yoklamak
  • surfriding:sörf yapma
  • surrounding:çevreleyen, etrafını saran, kuşatan, kuşatma
  • surge:dalga dalga ilerlemek, dalgalanma, dalgalanmak, dev dalga, inip çıkma, kabarma, kabarmak, taşma
  • suspects:güvenmemek, hakkında kötü düşünmek, kuşkulanmak, sanık, şüphe etmek, şüphelenmek, şüpheli, zanlı
  • surtax:ek vergi, ek vergi koymak, katma vergi
  • suspender:askı
  • surveys:anket, araştırmak, bakma, bakmak, etüt, genel bakış, harita çizimi için ölçmek, harita çizme, inceleme, incelemek, muayene, muayene etmek, ölçme, ölçmek, tetkik, yoklamak
  • surging:dalgalanan, dalgalanma, inişli çıkışlı, kabaran, kabarma
  • surroundings:çevre, çevre halkı, dolay, etraf, etraftakiler, muhit
  • surprise:baskın, beklenmedik, hayret, hayret ettirmek, oyuna getirmek, şaşırtmak, şaşkınlık, sürpriz, sürpriz yapmak
  • suspenseful:endişeli, merak içinde, şüpheli
  • sustaining:besleyen, besleyici, destekleyen
  • suspenders:jartiyer, pantolon askısı
  • surveillance:gözaltı, gözetim, gözetleme, izleme, nezaret
  • susceptible:alıngan, duyarlı, duygulu, duygusal, elverişli, hassas, kolay aşık olan, müsait, şıpsevdi
  • surpassing:baskın çıkan, üstün olan
  • suspension:ara verme, asılma, askıya alma, asma, boykot, durdurma, durdurulma, el çektirme, erteleme, süspansiyon, tehir, uzaklaştırma
  • surprising:hayret verici, şaşırtıcı
  • suspicion:az miktar, belli belirsiz şey, damla, işkil, iz, kuşku, şüphe, şüphelenme, vehim
  • :anket, araştırmak, bakma, bakmak, etüt, genel bakış, harita çizimi için ölçmek, harita çizme, inceleme, incelemek, muayene, muayene etmek, ölçme, ölçmek, tetkik, yoklamak
  • susurrant:fısıltılı, hışırtılı
  • surrealist:gerçeküstücü, sürrealist
  • suspensory:asıcı, asıcı bağ, asıcı kas, asılı, askı, ertelenen, kasık bağı, suspensuar
  • surpluses:artan, fazla, fazlalık, sermaye fazlası
  • sustain:çekmek, cesaret vermek, desteklemek, devam ettirmek, doğrulamak, finanse etmek, geçindirmek, güç vermek, hakkını vererek yapmak, iyi oynamak, kabul etmek, katlanmak, maruz kalmak, notayı uzatmak, onaylamak, para sağlamak, sürdürmek, taşımak, uğramak
  • survey:anket, araştırmak, bakma, bakmak, etüt, genel bakış, harita çizimi için ölçmek, harita çizme, inceleme, incelemek, muayene, muayene etmek, ölçme, ölçmek, tetkik, yoklamak
  • suspiciousness:şüphecilik, şüpheli olma, şüphelilik
  • suspended:ara verilmiş, asılı, asılmış, askıya alınmış, asma, ertelenmiş, geçici olarak durmuş, görevden alınmış, uzaklaştırılmış
  • susurration:fısıltı
  • surveying:etüt etme, inceleme, ölçme
  • suspiciously:kuşkuyla, şüphelenerek, şüpheli biçimde, şüpheyle
  • svelte:fidan gibi, ince yapılı
  • surreptitious:el altından, gizli, hırsızlama, kaçamak
  • suspire:iç çekmek, nefes almak
  • surveyor:anketçi, araştırmacı, bilirkişi, kamuoyu yoklaması yapan kimse, mesahacı, mimar, ölçümcü, sürveyan
  • suspense:askıya alma, belirsizlik, endişe, erteleme, kararsızlık, merakla bekleme, merakta kalma, muallak, tereddüd
  • suzerain:hükmeden, hüküm süren, hükümdar, uyruğu olunan kimse
  • survive:daha uzun yaşamak, dayanmak, geriye kalmak, göğüs germek, hayatta kalmak, kalmak, sağ kalmak, yadigâr kalmak
  • sutler:orduya yiyecek satan satıcı, orduyu takip eden satıcı
  • swage:çekiçleme, dövmek, kalıpta dövmek, maden dövme, maden dövme kalıbı
  • surrogate:vekil, yerine geçen kimse
  • swab:alçak, alçak herif, bez, bulaşık bezi, ilaçlı pamuk, paçavra, palas turpa, paspas bezi, tahta bezi, tayfa, temizlik bezi
  • survived:daha uzun yaşamak, dayanmak, geriye kalmak, göğüs germek, hayatta kalmak, kalmak, sağ kalmak, yadigâr kalmak
  • sustentation:besin, besleme, destekleme, geçim, geçindirme, nafaka, yaşatma
  • swaggerer:artist, atıcı, dayı, kasıntı tip, palavracı
  • suzerainty:hükmetme, hüküm sürme, hükümdarlık
  • swallowed:altında kalmak, bastırmak, belli etmemek, caymak, dönmek, ezberlemek, geri almak, içine çekmek, inanmak, sineye çekmek, yutkunmak, yutmak, zaptetmek
  • swabia:suabiya
  • surround:çevirme, çevirmek, çevreleme, çevrelemek, etrafını çevirmek, etrafını sarmak, kuşatma, kuşatmak, sarmak, şöminenin etrafındaki dekorlar, sürgün avı
  • swamping:batırmak, çiğnemek, hiçe saymak, yenmek
  • swain:aşık, çoban, köylü delikanlı
  • suture:derz, dikiş, dikiş atmak, dikiş atmaya yarayan ip, dikiş yeri, dikmek, ek yeri
  • swabian:suabiya, suabiya dili, suabiyalı
  • swami:hindu din bilgini, hoca
  • swag:çalıntı mal, çiçekli asma dekor, yağma
  • survival:daha uzun yaşama, hatıra, hayatta kalma, kalma, sağ kalma, yadigâr
  • swap:değiş tokuş, değiş tokuş etmek, değiştirmek, karşılıklı bahsetmek, karşılıklı değiştirme, takas, trampa
  • swaddle:kundağa sarmak, kundak, kundaklamak, sarmak
  • swash:çalkalama, çalkalamak, çalkalanma, çalkalanmak, çalkantı
  • suturing:dikiş atmak, dikmek
  • swagger:artist, caka, caka satmak, çalım, dayı, dayılanmak, hava atmak, havalı, horozlanmak, kasıla kasıla yürümek, kasılmak, kasıntı, kırıtmak, kurum, şık
  • swagman:çapulcu, serseri
  • surviving:geride kalan, geriye kalan, hayatta kalan, kalan, sağ kalan
  • swanky:gösterişçi, gösterişli, havalı, şık
  • sweats:ağır çalışmak, angarya, az paraya çalışmak, sömürmek, ter, ter dökmek, ter döktürmek, ter yapmak, terden ıslatmak, terleme, terlemek, terletmek, zor iş, zorlamak, zorlanmak
  • sward:çim, çimen, çimenlik
  • swearword:küfür, lanet, sövgü
  • swabber:hantal herif, temizleyici
  • swaggering:dayılık taslayan, fiyakalı, hava atan, horozlanan, kasıntı
  • swamp:batak, bataklık, batırmak, çiğnemek, hiçe saymak, yenmek
  • survivor:geride kalan, hayatta kalan, kazazede, kurtulan, sağ kalan, varis
  • swart:esmer, yağız, yanık tenli
  • swatted:ezmek, vurmak, vurup ezmek
  • sweepstakes:çekiliş, müşterek bahis, piyango
  • sweating:karın tokluğuna çalıştırma, sömürme, terleme
  • swallow:altında kalmak, bastırmak, belli etmemek, boğaz, çatal kuyruk, caymak, dönmek, ezberlemek, frak, geri almak, içine çekmek, inanmak, kırlangıç, kırlangıç kuyruğu, kuyruklu kelebek, sineye çekmek, yudum, yutak, yutkunmak, yutma, yutmak, zaptetmek
  • swallowing:kanma, yutma
  • swampy:bataklık, bataklıklı
  • susceptive:alan, alıngan, duyarlı, duygusal, hassas, kabul eden, müsait
  • swashbuckler:atıcı, farfara, kabadayı, kavgacı kahraman, palavracı
  • swatting:ezmek, vurmak, vurup ezmek
  • sweet:ahenkli, asitsiz, cici, güzel, güzel koku, hoş, kolay, kükürtsüz, lezzetli, melodik, mis gibi, nazik, rahat, şeker, şekerli, sevimli, şirin, tat, tatlı, tatlı şey, tatlılık, verimli, yumuşak başlı, zevk
  • sweeper:çöpçü, defans arkası oyuncu, halı temizleme makinesi, mayın tarayıcı, sokak süpürücü
  • swallows:frak
  • swan:kuğu
  • swapping:değiş tokuş etmek, değiştirmek, karşılıklı bahsetmek
  • suspicions:az miktar, belli belirsiz şey, damla, işkil, iz, kuşku, şüphe, şüphelenme, vehim
  • swashbuckling:farfaracı, palavracı, palavracılık
  • sweeps:ayaktakımı, çerçöp, döküntü, kırıntı, kırpıntı, süprüntü
  • sweeten:şeker koymak, tatlandırmak, tatlılaşmak, tatlılaştırmak, yumuşamak
  • sweeteners:sakarin, tatlandırıcı
  • swamped:batırmak, çiğnemek, hiçe saymak, yenmek
  • swank:çalım, fiyaka, gösteriş, gösteriş yapmak, hava, hava atmak, şıklık
  • swaraj:hindistan milli istiklâli
  • suspicious:güvenilmez, kuşkucu, kuşkulu, şüpheci, şüphelenen, şüpheli
  • swastika:gamalı haç
  • sweetie:şekerleme, sevgili, tatlı
  • sweetheart!:canım!, cicim!, şekerim!, sevgilim!
  • sweetheart:aşık, sevgili
  • swarded:çim, çim kaplı
  • swarf:talaş
  • swanneck:deve boynu boru, kuğu boynu
  • suspiration:iç çekme, nefes alma
  • swedes:isveçli, sarı şalgam
  • sweeties:şekerleme, tatlı
  • sweetie!:canım!, cicim!, şekerim!, sevgilim!, tatlım!
  • swiftness:çabukluk, hız, sürat, tezlik
  • swarthiness:bronzluk, esmerlik, yanık tenlilik
  • swat:ezmek, sineklik, vurma, vurmak, vurup ezme, vurup ezmek, vuruş
  • swarming:cirit atmak, -den geçilmemek, dolup taşmak, kaynamak, kovanı terketmek, oğul vermek, sarılarak tırmanmak, tırmanmak, toplanmak, üşüşmek, yığılmak
  • sussex:benekli kırmızı tavuk, sussex kontluğu
  • sweepstake:çekiliş, ikramiye, müşterek bahis, piyango
  • sweetmeat:pasta, şekerleme, tatlı
  • sweetly:hoş, hoş bir şekilde, kibarca, nazikçe, sevimli bir şekilde, şirin şirin, tatlı bir şekilde, tatlı tatlı, yumuşakça
  • swatch:kumaş örneği, parça kumaş
  • swear:ant içmek, kalaylamak, küfretmek, lânet okuma, sövmek, sövüp saymak, yemin etmek, yemin ettirmek, yeminle söylemek
  • swarthy:esmer, yağız, yanık tenli
  • swindler:dalavereci, dolandırıcı, kazıkçı, üçkâğıtçı
  • sustained:aralıksız, devamlı, kabul edilmiş, sönümsüz, sürekli, uzatmalı
  • sweet!:şekerim!, tatlım!
  • sweetness:güzel koku, hoş koku, naziklik, nezaket, sevimlilik, şirinlik, tatlılık, tazelik, yumuşaklık
  • sweety:şekerleme, sevgili
  • swathe:bandaj, biçilmiş ekin yığını, çevrelemek, kundak bağı, kundaklamak, kuşak, orakla bir defada biçilen yer, sargı, sarıp sarmalamak, sarmak
  • sustenance:besin, besleme, besleyici değer, destek, gıda, yardım, yaşatma
  • swath:orakla bir defada biçilen yer, tırpanla biçilmiş ekin yığını
  • sweatshirt:kazak, sweatshirt
  • sweetpea:bezelye, ıtırşahi
  • sweetbread:özden, uykuluk
  • swelled:büyümüş, kabarmış, şişmiş
  • swine:domuz
  • swaying:aklını çelmek, eğilimi olmak, eğmek, etki etmek, etkilemek, hükmetmek, hüküm sürmek, meyilli olmak, sallanmak, saptırmak, sarsılmak, üzerinde etkisi olmak, yönlendirmek
  • swatter:sineklik
  • swarm:arı kümesi, cirit atmak, -den geçilmemek, dolup taşmak, kaynamak, kovanı terketmek, oğul, oğul vermek, sarılarak tırmanmak, sürü, tırmanmak, toplanmak, üşüşmek, yığılmak, yığın
  • sweatshop:çalışma şartları kötü işyeri, çok çalıştıran işyeri
  • swig:bir dikişte içme, bir yudum, bir yudumda içmek, içme, içmek, kafaya dikmek, kafayı çekme
  • sweeter:ahenkli, asitsiz, cici, güzel, hoş, kolay, kükürtsüz, lezzetli, melodik, mis gibi, nazik, rahat, şekerli, sevimli, şirin, tatlı, verimli, yumuşak başlı
  • swift:çabuk, çabuk geçen, çevik, ebabil, eli çabuk, hızlı, kara sağan, süratli, tez canlı
  • swipe:çalmak, geçirmek, hızla vurmak, kuvvetle vurmak, kuvvetli vuruş, tokatlamak
  • swearing:ant içme, küfretme, küfür, küfürbaz, küfürbazlık, lanet okuma, sövgü, sövüp sayma, yemin etme
  • sway:aklını çelmek, dalgalanma, egemenlik, eğilimi olmak, eğmek, etki, etki etmek, etkilemek, hükmetme, hükmetmek, hüküm sürmek, idare, meyilli olmak, sallanma, sallanmak, saptırmak, sarsılmak, tesir, üzerinde etkisi olmak, yönlendirmek
  • swede:isveçli, sarı şalgam
  • sweatsuit:antreman giysisi, eşofman, idman elbisesi
  • swimming:dönen, yüzme, yüzmeye yarayan, yüzücülük, yüzüş
  • sweetscented:hoş kokulu, mis kokan, tatlı kokulu
  • swill:bol suyla yıkamak, bulaşık suyu, çalkalama, çalkalamak, çok içmek, domuz yemi, durulama, iğrenç yemek, kafayı çekmek, kalitesiz şey, mutfak artıkları
  • swirl:anafor, döne döne gitmek, fırıl fırıl döndürmek, fırıl fırıl dönmek, girdap, girdap gibi dönmek, karışıklık, saç tepesi
  • sweater:kazak, köle gibi çalıştıran patron, sömüren işveren, süveter
  • sweetener:sakarin, tatlandırıcı
  • sweat:ağır çalışmak, angarya, az paraya çalışmak, sömürmek, ter, ter dökmek, ter döktürmek, ter yapmak, terden ıslatmak, terleme, terlemek, terletmek, zor iş, zorlamak, zorlanmak
  • sweep:azametle yürümek, baca temizleyicisi, çıkrık, dönemeç, erim, etki alanı, ezip geçmek, geniş alan, hepsini alma, hepsini almak, hızla yayılmak, kerata, kıvrılmak, kıvrım, mayın tarama, mayın taramak, ocakçı, önüne katmak, ortadan kaldırmak, rezil, salınarak geçmek, salınmak, sert esmek, silip süpürme, silip süpürmek, süpürme, süpürmek, süpürüp atmak, sürükleme, sürüklemek, tarama, taramak, tarayıcı, temizleme, temizlemek, uzamak, üzerinde gezinmek
  • swindle:dalavere, dolandırıcılık, dolandırma, dolandırmak, hile ile almak, hile yapmak, tokatlamak, üçkâğıt
  • swinepox:domuz suçiçeği, suçiçeği
  • swimmeret:yüzgeç ayak
  • swishing:hışırdamak, kırbaçlamak, şaklatmak, sopa ile dövmek, vınlamak
  • swimmingly:hızla, kolayca, tereyağından kıl çeker gibi, tıkırında, yolunda
  • sweaty:su gibi, ter gibi, terletici, terli, zorlu
  • sweetening:tatlandırıcı
  • sweepings:süprüntü
  • swindling:dolandırma, üçkâğıtçılık
  • swing:asılarak idam edilmek, asılmak, asmak, başarmak, becermek, çark etmek, döndürmek, dönme, dönmek, dönüş, esneklik, etkileyerek kandırmak, fırlatmak, hareket alanı, ipe çekilmek, ritim, ritm, salıncak, salınım, salınma, salınmak, sallama, sallamak, sallandırmak, sallanma, sallanmak, sapma, sapmak, sarkıtmak, savurmak, sendelemek, sving, tempo, yalpalamak, yön değiştirme, yumruk savurmak
  • switching:akım verme, elektrik verme, makas değiştirme, manevra
  • swedish:isveç, isveç dili, isveç halkı, isveççe, isveçliler
  • swimsuit:mayo
  • sweety!:canım!, cicim!, şekerim!, sevgilim!, tatlım!
  • sweets:şekerleme
  • sweeping:coşkulu, ezici, genel, geniş bir alanı kapsayan, geniş kapsamlı, köklü, nefes kesici, radikal, sert esen, şiddetli, süpüren
  • swinging:açık, canlı, değişken, eşini paylaşan, etkili, hareketli, inip çıkan, kuvvetli, ritmik, salınan, salınım, sallama, sallanan, sallanma
  • swinish:domuz gibi, hayvan gibi, kaba
  • switchman:makasçı
  • swiss:gravyer peyniri, isviçre, isviçre halkı, isviçre muslini, isviçreli
  • swelter:bunalmak, cehennem, hararet, sıcak basmak, sıcaktan bayılmak, sıcaktan bunalma, terleme, terlemek, yanma, yanmak
  • sweltering:aşırı sıcak, bayıltıcı, bunaltıcı, sıcaktan bunalan
  • sweetened:şekerli
  • swiping:çalmak, geçirmek, hızla vurmak, kuvvetle vurmak, tokatlamak
  • swish:gösterişli, havalı, hışırdamak, hışırtı, homoseksüel, ibne, kamçılama, kırbaçlamak, lüks, şaklama, şaklatmak, şık, şıpırdı, sopa ile dövmek, vınlamak
  • swimmer:yüzgeç, yüzme organı, yüzücü
  • swop:değiş tokuş, değiş tokuş etmek, değiştirmek, karşılıklı bahsetmek, karşılıklı değiştirme, takas, takas etmek, trampa
  • switchback:lunapark tren yolu, zikzaklı yol
  • swerve:caymak, çelmek, döndürmek, dönmek, ödün vermek, sapmak, saptırmak, vazgeçmek, yoldan çıkmak
  • sweetshop:pastane, şekerci dükkânı
  • swoop:baskın, baskın yapmak, saldırma, saldırmak, üstüne çullanma, üstüne çullanmak
  • syllabicate:hecelemek, hecelere ayırmak
  • swordfish:kılıçbalığı
  • swinger:eşini paylaşan kimse, hayatın tadını çıkaran kimse, hızlı yaşayan kimse, savurarak vuruş, svingci
  • syllabize:hecelemek, hecelere ayırmak
  • switchboard:elektrik dağılım tablosu, telefon santrali
  • swifter:çabuk, çabuk geçen, çevik, eli çabuk, hızlı, süratli, tez canlı
  • swelling:abartılı, çıban, kabaran, kabarık, kabarma, kabartı, şiş, şişirilmiş, şişirme, şişkinlik, şişlik, şişme, yükselme, yükseltme, yumru
  • swot:çok çalışma, çok çalışmak, hafızlamak, inek öğrenci, inekleme, ineklemek, kafa patlatmak
  • syllabify:hecelemek, hecelere ayırmak
  • syllogism:kıyas, tasım
  • symmetrical:bakışık, simetrik
  • swingletree:araba falakası
  • swivel:dönen, döner, fırdöndü, mil üzerinde döndürmek, mil üzerinde dönmek
  • swiftly:çabucak, çabuk, hızla, süratle
  • sweltry:aşırı sıcak, bayıltıcı, bunaltıcı, sıcaktan bunalan
  • symbolical:sembolik, simgesel
  • sybarite:eğlence düşkünü, hovarda, zevk düşkünü
  • sylph:güzel kız, hava perisi, ince ve narin kız
  • swipes:ucuz bira
  • symphonist:senfoni bestecisi, senfoni sanatçısı, senfonist
  • swoon:baygınlık, baygınlık geçirmek, bayılma, bayılmak
  • swing!:çabuk ol!, defol!, hızlan!, yaylan!
  • swept:azametle yürümek, ezip geçmek, hepsini almak, hızla yayılmak, kıvrılmak, mayın taramak, önüne katmak, ortadan kaldırmak, salınarak geçmek, salınmak, sert esmek, silip süpürmek, süpürmek, süpürüp atmak, sürüklemek, taramak, temizlemek, uzamak, üzerinde gezinmek
  • symbolise:sembol ile belirtmek, sembolize etmek, sembolü olmak, simgelemek, simgesi olmak, temsil etmek
  • sycophantic:dalkavukluk gibi, yağcı gibi
  • sylphish:ince, narin, zarif
  • switcheroo:şaşırtıcı değişim
  • symphony:ahenk, harmoni, senfoni, uyum
  • swooning:baygınlık geçirmek, bayılmak
  • swingle:keten tokmağı, tokmaklamak
  • symbolized:sembol ile belirtmek, sembolize etmek, sembolü olmak, simgelemek, simgesi olmak, temsil etmek
  • swerving:caymak, çelmek, döndürmek, dönmek, ödün vermek, sapmak, saptırmak, vazgeçmek, yoldan çıkmak
  • sylviculture:ağaç yetiştirme, ormancılık
  • switches:çubuk, değişim, değişme, değişmek, değiştirme, değiştirmek, dönmek, dönüşme, dönüştürme, düğme, elektrik düğmesi, ince dal, makas, makas değiştirmek, sallamak, şalter, sopa, takma saç örgüsü, vurmak, yer değiştirmek
  • sylphlike:ince, narin, zarif
  • synchronise:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • swords:güç, kılıç, pala, silâh gücü, yetki
  • switchblade:sustalı
  • sword:güç, kılıç, pala, silâh gücü, yetki
  • swim:baş dönmesi, derin ve bol balıklı su, dolmak, dönmek, ıslatmak, taşmak, yüzdürmek, yüzme, yüzmek
  • symbolism:formülize etme, sembolizm, semboller, simgecilik, simgelerle ifade etme
  • symbiosis:ortakyaşama, ortakyaşarlık, sembiyoz
  • swordsman:eskrimci, iyi kılıç kullanan kimse, kılıç ustası, silâhşör
  • synchronized:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • swordplay:eskrim, kılıç kullanma, kılıç oyunu, söz düellosu
  • swob:alçak, aşağılık kimse, bulaşık bezi, ilaçlı pamuk, paspas bezi, temizlik bezi
  • symmetric:bakışımlı, simetrik
  • swinge:dövmek, kamçılamak, kırbaçlamak, vurmak
  • symbolization:simgeleme
  • symptom:araz, belirti, bulgu, işaret, semptom
  • sycamore:çınar, çınar yapraklı akçaağaç, firavun inciri
  • synergistic:birbirine bağlı, etkileşen, karşılıklı etkili olan
  • sworn:ant içmek, kalaylamak, küfretmek, lânet okuma, sövmek, sövüp saymak, yemin etmek, yemin ettirmek, yeminle söylemek
  • swordsmanship:eskrimcilik, kılıcı iyi kullanma, silâhşörlük
  • sympathize:acımak, aynı acıyı hissetmek, başsağlığı dilemek, etkileşmek, halden anlamak, sempati duymak, sempatizanı olmak, tarafını tutmak, yakınlık duymak, yakınlık göstermek
  • sympathy:acıma, acısını paylaşma, duygudaşlık, halden anlama, ilgi, sempati, sevgi
  • swingeing:ağır, büyük
  • syntonize:ayarlamak, uydurmak
  • synopsis:ilk üç incil, özet
  • syllabary:hece işaretleri listesi
  • sycophancy:dalkavukluk, yağcılık
  • sybaritic:eğlence ve lüks merakı ile ilgili
  • synchronism:eşzamanlılık, senkronizm, tarih sırasıyla düzenleme
  • symptomatology:hastalık belirtileri, semptomataloji
  • swirling:döne döne gitmek, fırıl fırıl döndürmek, fırıl fırıl dönmek, girdap gibi dönmek
  • syphilitic:frengi, frengili, frengiye ait
  • syllabic:hece, hece ölçüsüyle yazılmış, heceli, hecesel
  • synthetic:çekimli, sentetik, suni, yapay
  • sycophant:dalkavuk
  • syllable:hece, hecelemek, nota, seslem
  • synchrony:eşzamanlı olma
  • synagogue:havra, sinagog
  • switch:çubuk, değişim, değişme, değişmek, değiştirme, değiştirmek, dönmek, dönüşme, dönüştürme, düğme, elektrik düğmesi, ince dal, makas, makas değiştirmek, sallamak, şalter, sopa, takma saç örgüsü, vurmak, yer değiştirmek
  • syllabus:ders özeti, ders programı, liste, müfredat
  • syphilis:frengi, sifilis
  • symbol:işaret, sembol, simge
  • sympathiser:sempati duyan kimse, sempatizan, taraftar, yandaş
  • syncopal:baygınlık, bayılma
  • swollen:kabarık, şişkin, şişmiş
  • syncarp:bileşik meyve
  • symbolic:sembolik, simgesel
  • syriac:suryanice
  • sylphy:ince, narin, zarif
  • syncopated:orta heceyi yutmak, ritmi birden değiştirmek, senkop ile değiştirmek
  • symphonic:senfonik
  • swore:ezeli, kan, yeminle verilen, yeminli
  • synchronization:eşzaman kılma, ses ve görüntüyü eşleme
  • syringa:beyaz yasemin, ful, leylak
  • symbolize:sembol ile belirtmek, sembolize etmek, sembolü olmak, simgelemek, simgesi olmak, temsil etmek
  • synod:kavuşma, kavuşum, kilise meclisi, rahipler meclisi
  • sylvan:ağaçlık, orman, ormanlık
  • symposium:konuyla ilgili çok yazarlı yayın, konuyla ilgililerin tümü, seminer, sempozyum
  • synoptic:ilk üç incil ile ilgili, konuyu aynı yönden ele alan, özet niteliğinde
  • synchronize:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • syrup:aşırı duygusal üslup, koyu şerbet, şurup
  • sympathetic:aynı duyguları paylaşan, aynı hisseden, cana yakın, diğerinden etkilenen, duygudaş, halden anlayan, ortak, sempatik, sempatik sinir, sempatik sistem, sempatizan, ses titreşimi ile çıkan, sevimli, taraftar
  • symetrical:bakışık, simetrik
  • symbols:işaret, sembol, simge
  • syntactic:sözdizimi kuralları ile ilgili, sözdizimsel
  • synchronised:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • synthetize:sentez yapmak, sentezlemek
  • syzygy:karşı konum, kavuşma konumu
  • syncopation:hece yutumu, içses düşmesi, orta hecesi düşmüş sözcük, ritmin birden değişmesi, senkop
  • sympathise:acımak, aynı acıyı hissetmek, başsağlığı dilemek, etkileşmek, halden anlamak, sempati duymak, sempatizanı olmak, tarafını tutmak, yakınlık duymak, yakınlık göstermek
  • symptoms:araz, belirti, bulgu, işaret, semptom
  • symmetry:ahenk, bakışım, simetri, uyum
  • syringe:enjekte etmek, enjektör, şırınga, şırınga etmek, şırınga ile yıkamak
  • sympton:araz, belirti, bulgu, işaret, semptom
  • synchronizing:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • syndicalism:sendikacılık, sendikalizm
  • sympathizer:sempati duyan kimse, sempatizan, taraftar, yandaş
  • syrinx:fistül, göğüs gırtlağı, östaki borusu, panflüt
  • synchronisation:eşzaman kılma, ses ve görüntüyü eşleme
  • sympathies:başsağlığı, ilgi, sevgi, taziye
  • system:ağ, düzen, evren, katman, şebeke, sistem, usul, vücut, yapı, yöntem
  • synonym:anlamdaş sözcük, eşanlamlı sözcük, sinonim
  • syndic:cenevre sulh yargıcı, komite üyesi, müşavir
  • symptomatic:belirti niteliğinde, bulgu niteliğinde
  • syndicate:devlet memurları birliği, kartel, kartelleştirmek, sendika, sendika aracılığı ile satmak, sendikalaştırmak, şirketleştirmek
  • symphonious:ahenkli, uyumlu
  • syndication:sendika kurma, sendikalaşma, yazıyı gazeteye satma
  • synonyms:anlamdaş sözcük, eşanlamlı sözcük, sinonim
  • sync:senkronize etme, senkronize etmek, ses ve hareket uyumu sağlama
  • syntax:kanıtlanım teorisi, sentaks, sözdizimi, sözdizimi kuralları
  • synonymous:anlamdaş, aynı anlamlı, eşanlamlı, sinonim
  • synovia:sinovya
  • synchromesh:senkromeç, senkromeç vites sistemi, senkron vites dişlisi
  • synchronising:aynı anda olmak, eşzaman kılmak, eşzamanlamak, eşzamanlı olmak, senkronize etmek
  • syntony:birbirine uydurma, çevreye uyma, frekansını ayarlama, rezonans
  • syncopate:orta heceyi yutmak, ritmi birden değiştirmek, senkop ile değiştirmek
  • syphon:basınçlı soda şişesi, çekmek, sifon, sifonla çekmek, sıvı akış borusu
  • syrupy:aşırı duygusal, şurup gibi, şuruplu
  • systematist:sistem kuran kimse, sistemci, sisteme bağlı kimse
  • syncope:baygınlık, senkop
  • syrian:suriye, suriyeli
  • synchronous:aynı frekanslı, aynı yörüngede hareket eden, aynı zamanlı, eşzamanlı, senkron, senkronize
  • systemic:vücuda ait, vücut ile ilgili
  • syndrome:hastalık belirtileri, sendrom
  • systematical:düzenli, sistematik, sistemli, yöntemli
  • syntheses:bireşim, sentez
  • syntactical:sözdizimi kuralları ile ilgili, sözdizimsel
  • synthesis:bireşim, sentez
  • synthetical:çekimli, sentetik, suni, yapay
  • synthesize:sentez yapmak, sentezlemek
  • systematic:düzenli, sistematik, sistemli, yöntemli
  • syria:suriye
  • systematize:sistematikleştirmek, sisteme göre düzenlemek, sistemleştirmek
  • systematized:sistematikleştirmek, sisteme göre düzenlemek, sistemleştirmek

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.

X

Online Canlı Ders

Çağrı Hoca ile İngilizce cümle kurma canlı dersi İçin son 3 dakika 45 saniye.