İngilizce soru sorun, soruları cevaplandırın, puan toplayın. Topladığınız puanlarla hediyeler kazanın!

T ile Başlayan İngilizce Kelimeler ve Anlamları


Türkiye’nin En İyi Online İngilizce Eğitim Sistemi Konuşarak Öğren’den Ücretsiz Konuşma Dersi Almak İçin Tıklayın !

Konuşarak Öğren'i Ücretsiz Deneyin

T ile başlayan İngilizce kelimeler ve anlamlarını aşağıda sıraladık. 1000 adet en çok kullanılan t harfi ile başlayan İngilizce kelime listesi;

  • ta!:teşekkürler!
  • tab:çıkıntı, etiket, flâpa, şerit, spolet, uç
  • tabard:cüppe
  • tabasco:acı biber sosu, acı kırmızı biber, tabasko
  • tabby:acuze, çizgili, çizgili kumaş, çizgili yapmak, geçkin kız, harç, hârelendirmek, kız kurusu, tekir
  • tabernacle:beden, çadır, muhafaza, ruhun geçici olarak kaldığı beden, sığınak, sinagog, tapınak
  • tabes:zayıflama
  • tablature:duvar resmi, kaldırım resmi, resim, tablatura
  • table:cetvele yazmak, çizelge, ertelemek, göstermek, listeye geçirmek, masa, masadakiler, masaya koymak, sofra, sunmak, tabla, tablet, tablo, tartışmaya sunmak
  • tableau:görülmeye değer sahne, grafik, resim, tablo
  • tableaux:görülmeye değer sahne, grafik, resim, tablo
  • tablecloth:masa örtüsü, sofra örtüsü
  • tablecloths:masa örtüsü, sofra örtüsü
  • tableland:plato, yayla
  • tablespoon:çorba kaşığı, servis kaşığı, yemek kaşığı
  • tablet:hap, kalıp, kitabe, levha, plaka, tablet, yazıt
  • tablets:hap, kalıp, kitabe, levha, plaka, tablet, yazıt
  • tableware:sofra takımı
  • tabling:cetvele yazmak, ertelemek, göstermek, listeye geçirmek, masaya koymak, sunmak, tartışmaya sunmak
  • tablishment:tesis, tesis etme kurum
  • tabloid:az ve öz, hap, kısa ve öz, küçük gazete, sıkıştırılmış, tablet, yassı
  • taboo:konuşulamaz, konuşulmasını yasaklamak, tabu, tabulaştırmak, yasak, yasaklamak, yasaklanmış şey
  • tabor:dümbelek, dümbelek çalmak
  • taboret:kasnak, tabure
  • tabouret:kasnak, tabure
  • tabs:çıkıntı, etiket, flâpa, şerit, spolet, uç
  • tabu:konuşulması yasak, konuşulması yasak şey, tabu, tabulaştırmak, yasak, yasaklamak, yasaklı
  • tabular:cetvele göre hesaplanmış, çizelge halinde, masa şeklinde, üstü traşlanmış, yassı
  • tabulate:cetvel haline koymak, çizelgeye geçirmek
  • tabulation:çizelgeye geçirme, listeleme, rakam tablosu
  • tabulator:tabulator
  • tach:takometre
  • tachograph:kilometre saati, takograf
  • tachometer:hızölçer, takometre
  • tacit:konuşmayan, sessiz, söylenmeden anlaşılan, sözsüz
  • taciturn:sessiz, suskun
  • taciturnity:sessizlik, suskunluk
  • tack:besin, birleştirmek, çakmak, eklemek, geçici olarak tutturma, gemiyi çevirmek, iri başlı küçük çivi, katmak, raptiye, raptiyelemek, rüzgâra karşı volta vurma, rüzgâra karşı volta vurmak, teyellemek, tutturmak, yiyecek, yol, yöntem
  • tacked:birleştirmek, çakmak, eklemek, gemiyi çevirmek, katmak, raptiyelemek, rüzgâra karşı volta vurmak, teyellemek, tutturmak
  • tacking:teyel
  • tackle:başarmak, becermek, donanım, durdurma, ele almak, girişmek, iç oyuncu, koşum takımı, koyulmak, palanga, takım, topu ayağından almak, tutma, uğraşmak, yakalamak
  • tackling:başarmak, becermek, ele almak, girişmek, koyulmak, topu ayağından almak, uğraşmak, yakalamak
  • tacks:besin, birleştirmek, çakmak, eklemek, geçici olarak tutturma, gemiyi çevirmek, iri başlı küçük çivi, katmak, raptiye, raptiyelemek, rüzgâra karşı volta vurma, rüzgâra karşı volta vurmak, teyellemek, tutturmak, yiyecek, yol, yöntem
  • tacky:dökülmüş, ıslak, pejmürde, yapış yapış, yırtık pırtık
  • tact:dokunma, incelik, nabza göre şerbet verme, ortama göre davranma
  • tactful:diplomatça, düşünceli, ince ruhlu, nasıl davranacağını bilen
  • tactical:taktik, tedbirli, ustaca plânlanmış
  • tactician:tabiyeci, taktikçi
  • tactics:tabiye, taktik
  • tactile:dokunma, dokunsal, dokunulur, elle tutulur
  • tactility:dokunulurluk, elle tutulurluk
  • tactless:düşüncesiz, kaba, patavatsız
  • tactlessly:düşüncesizce, patavatsızca
  • tactlessness:patavatsızlık
  • tactual:dokunma, dokunsal, dokunulur, elle tutulur
  • tadpole:iribaş, kurbağa yavrusu
  • taffy:bonbon, iltifat, şeker, şekerleme, yağcılık
  • tag:ayakkabı kulağı, bağcık ucu, birleştirmek, ceza makbuzu, elim sende oyunu, etiket, etiket takmak, etiketlemek, isimlik, isimlik takmak, kafiye bulmak, kırkmak, kovalamaca, kovalamak, künye, meşhur lâf, perçem, peşinden koşturmak, peşini bırakmamak, püskül, saçak, ünlü söz
  • tagalong:kovalamak, peşini bırakmamak
  • tagged:birleştirmek, etiket takmak, etiketlemek, isimlik takmak, kafiye bulmak, kırkmak, kovalamak, peşinden koşturmak, peşini bırakmamak
  • tagger:etiketleyen kimse
  • tagging:birleştirmek, etiket takmak, etiketlemek, isimlik takmak, kafiye bulmak, kırkmak, kovalamak, peşinden koşturmak, peşini bırakmamak
  • tahitian:tahiti, tahiti dili, tahitili
  • taiga:tayga
  • tail:arka, azalmak, gütmek, izlemek, kıç, kuyruğu ile tutmak, kuyruk, kuyruk takmak, kuyrul yapmak, peşine takılan kimse, peşine takılmak, sapını ayıklamak, şartlı tasarruf, sınırlı sahiplik, uç
  • tailback:araba kuyruğu
  • tailboard:arka kapak, bagaj kapağı
  • tailcoat:frak
  • tailed:kuyruklu
  • tailend:arka uç, kıç, son
  • tailender:nal toplayan yarışçı, sonuncu
  • tailfin:kuyruk, kuyruk yüzgeci
  • tailgate:arka kapak, bagaj kapağı, çok yakın gitmek, öndeki arabanın dibinden gitmek, savak havuzu alt kapağı
  • tailing:azalmak, gütmek, izlemek, kuyruğu ile tutmak, kuyruk takmak, kuyrul yapmak, peşine takılmak, sapını ayıklamak
  • tailings:harman artığı saman, posa, tortu
  • tailless:kuyruksuz
  • taillight:arka lâmba, stop lâmbası
  • tailor:adapte etmek, dikmek, terzi, uydurmak, yakıştırmak
  • tailored:ısmarlama, özel dikilmiş
  • tailoress:bayan terzi, kadın terzi
  • tailoring:terzilik
  • tailormade:ısmarlama, ısmarlama elbise, münasip, terzi elinden çıkmış, terzi işi, terziye diktirilmiş, uygun
  • tailors:adapte etmek, dikmek, terzi, uydurmak, yakıştırmak
  • tailor’s:adapte etmek, dikmek, terzi, uydurmak, yakıştırmak
  • tailpiece:keman sapının ucu, son kısım
  • tailplane:arka kanatçık
  • tails:frak
  • tailspin:döne döne düşme, hengâme, kargaşa, panik
  • taint:ahlâkını bozmak, bozmak, bozukluk, bozulma, bozulmak, bulaştırmak, hastalık bulaştırmak, iz, kokuşma, kokuşmak, kusur, leke, lekelemek, yozlaşma
  • tainted:kokmuş, kusurlu, lekeli
  • taintless:kusursuz, lekesiz, tertemiz
  • takeaway:paket, paket servisi olan restoran
  • takedown:parçalara ayırma, sökme, sökülebilir
  • taken:tutulmuş
  • takeoff:atlama, başlangıç, havalanma, kalkış, karikatür, sıçrama, start, taklit
  • takeout:paket, paket servisi olan, paket servisi olan restoran, tasfiye
  • takeover:devir, devralma, ele geçirme
  • taker:alıcı, bahse giren kimse, müşteri, toplayıcı
  • taking:alış, alma, bulaşıcı, çalkalanma, cazip, çekici, ele geçirme, heyecan, ilginç, sallanma, telaş
  • takings:gelir, hasılat, kazanç
  • talaria:kanatlı ayakkabı
  • talc:talk
  • talcum:talk pudrası
  • tale:dedikodu, efsane, hikâye, kıssa, masal, öykü, rivayet, yalan
  • talebearer:dedikoducu
  • talebearing:dedikoduculuk
  • talent:eski para ve tartı sistemi, kabiliyet, marifet, yetenek, yetenekli kimse
  • talented:hünerli, kabiliyetli, marifetli, yetenekli
  • talentless:kabiliyetsiz, yeteneksiz
  • tales:dedikodu, efsane, hikâye, kıssa, masal, öykü, rivayet, yalan
  • taleteller:dedikoducu, hikâyeci, masalcı, yalancı
  • taliped:yumru ayaklı
  • talipes:yumru ayak
  • talisman:tılsım
  • talismanic:tılsım gibi, tılsımla ilgili
  • talk:dedikodu, görüşme, görüşmek, hoşbeş, konuşma, konuşmak, laf, sohbet, söylenti, söz
  • talkative:çenebaz, çenesi düşük, dilli, geveze, konuşkan
  • talkativeness:gevezelik, konuşkanlık
  • talked:görüşmek, konuşmak
  • talker:konuşan, konuşkan kimse, konuşmacı
  • talkie:sesli film
  • talking:konuşan, konuşma
  • talks:dedikodu, görüşme, görüşmek, hoşbeş, konuşma, konuşmak, laf, sohbet, söylenti, söz
  • talky:geveze, konuşkan
  • tall:abartarak, abartılı, boylu boslu, övünerek, uzun, uzun boylu, yüksek
  • tallboy:konsol, yüksek komidin
  • tallest:abartılı, boylu boslu, uzun, uzun boylu, yüksek
  • tallies:çentik, çetele, çetelesini tutmak, etiket, kertik, sayıların yazıldığı kâğıt, sayım yapmak, saymak, seri numarası, uymak, vira etmek
  • tallish:uzunca, uzunca boylu
  • tallness:uzun boyluluk, uzun olma
  • tallow:besiye çekmek, donyağı, mum yağı, mum yağı ile yağlamak, semirtmek, yağ, yağ bağlatmak
  • tallowing:besiye çekmek, mum yağı ile yağlamak, semirtmek, yağ bağlatmak
  • tallowy:donyağı gibi, yağlı
  • tally:çentik, çetele, çetelesini tutmak, etiket, kertik, sayıların yazıldığı kâğıt, sayım yapmak, saymak, seri numarası, uymak, vira etmek
  • tallyman:puantör, taksitle satış yapan kimse
  • talon:kilit anahtar yatağı, pençe
  • talons:kilit anahtar yatağı, pençe
  • talus:aşık kemiği, ayak bileği, meyil
  • tamable:ehlileşir, evcilleşir
  • tamarin:pembe maymun
  • tamarind:demirhindi
  • tamarisk:ılgın
  • tambour:davul, gergef, kasnağa gerip işlemek, kasnak, silindir şeklindeki parça
  • tambourine:tef
  • tame:cesaretini kırmak, ehli, ehlileştirmek, ekili, ekmek, evcil, evcilleştirmek, işlemek, tatsız, uslandırmak, uslu, uysal, yumuşatmak
  • tamed:cesaretini kırmak, ehlileştirmek, ekmek, evcilleştirmek, işlemek, uslandırmak, yumuşatmak
  • tameness:evcillik, itaat, monotonluk, söz dinlerlik, uysallık
  • tamer:hayvan evcilleştirici, hayvan terbiyecisi
  • tamerlane:timurlenk
  • taming:evcilleştirme, uslandırma
  • tammy:bere
  • tamp:bastırıp sıkıştırmak, çamurla tıkamak
  • tamper:karışmak, kurcalamak, rüşvetle kandırmak
  • tampered:karışmak, kurcalamak, rüşvetle kandırmak
  • tampering:karışmak, kurcalamak, rüşvetle kandırmak
  • tamping:bastırıp sıkıştırmak, çamurla tıkamak
  • tampon:tampon, tampon ile temizlemek, tampon koymak, tıkaç, tıkamak, tıpa
  • tan:bronzlaşmak, bronzlaşmış cilt, dövmek, güneşlenmek, kamçılamak, meşe kabuğu, sepileme, sepilemek, taba rengi, tabaklama, tabaklama ile ilgili, tabaklamak, yanık ten, yanmak
  • tandem:art arda dizili, birbiri ardına koşulu olarak, iki kişilik bisiklet, peşpeşe sıralı, tandem
  • tang:ağızda kalan tad, keskin koku, madeni ses, prazvana, suyosunu, tıngırtı
  • tangent:tanjant, teğet
  • tangential:tanjanta ait, teğet, teğetsel, yüzeysel
  • tangerine:mandalina
  • tangibility:dokunulurluk, gerçek olma, somutluk
  • tangible:elle tutulur, gerçek, hissedilir, maddi, somut
  • tangle:arapsaçı, arapsaçına çevirmek, dolaşık şey, dolaşıklık, dolaştırmak, düğüm, içinden çıkılmaz hale getirmek, karışıklık, karıştırmak
  • tangled:arapsaçına çevirmek, dolaştırmak, içinden çıkılmaz hale getirmek, karıştırmak
  • tangling:arapsaçına çevirmek, dolaştırmak, içinden çıkılmaz hale getirmek, karıştırmak
  • tango:tango, tango yapmak
  • tank:benzin deposu, depo, depoya koymak, fotoğraf banyo kabı, hapishane, hazne, sarnıç, su deposu, tank, tüp
  • tankage:depo tortusu, deponun hacmi, depoyu doldurma, depoyu doldurma ücreti, mezbaha artıkları
  • tankard:büyük bira bardağı, maşrapa
  • tanked:kafayı çekmiş, sarhoş
  • tanker:tanker
  • tanned:bronzlaşmış, tabaklanmış, yanık tenli
  • tanner:altı penilik para, sepici, tabakçı
  • tannery:tabakhane
  • tannic:tanenli
  • tannin:mazı tozu, tanen
  • tanning:bronzlaşma, dayak atma, dövme, güneşlenme, tabaklama, yanma
  • tansy:solucan otu
  • tantalising:boşuna umutlandıran, gösterip de vermeyen
  • tantalization:boşuna ümit verme, gösterip vermeme, kuyruk sallama
  • tantalize:gösterip de vermemek, umutlandırıp vermemek
  • tantalizing:boşuna umutlandıran, gösterip de vermeyen
  • tantalum:tantal
  • tantalus:kilitli içki şişesi
  • tantamount:aynı değerde, eşit
  • tantivy:acele gitme, alelacele, av narası, dörtnala, dörtnala gitme
  • tantrum:aksilik, öfke nöbeti, sinir
  • tantrums:aksilik, öfke nöbeti, sinir
  • tap:bağlantı, bağlantı kurmak, bar, çeşme, fıçı, fıçıdan doldurulmuş içki, hafif vuruş, hafifçe dokunmak, hafifçe vurmak, kaçak hat çekmek, musluğu açmak, musluk, musluk takmak, para sızdırmak, pençe, pençe vurmak, pıtırtı, step dansı yapmak, suyunu akıtmak, tıkırdatmak, tıkırtı, tıklatma, tıklatmak, tıpa takmak, vücutta biriken suyu alma, yat borusu
  • tape:bant, bantlamak, kasede almak, kaset, kaydetmek, kurdele, şerit
  • tapeline:şerit metre
  • taper:ince mum, incelmek, lâmba yakma fitili, sivrilen şey, sivrilmek, sivriltmek, zayıf ışıklı alet
  • tapered:gittikçe incelen, konik, sivrileşen
  • tapering:gittikçe incelen, konik, sivrilen
  • tapes:bant, bantlamak, kasede almak, kaset, kaydetmek, kurdele, şerit
  • tapestries:duvara asılan işli örtü, goblen
  • tapestry:duvara asılan işli örtü, goblen
  • tapeworm:şerit, tenya
  • taping:bantlamak, kasede almak, kaydetmek
  • tapioca:tapyoka
  • tapir:tapir
  • tappet:itici supap, kol, manivela
  • tapping:dağılma, hafifçe vurma, tıklatma, vida dişi çekme
  • taproom:bar, meyhane
  • taproot:kazık kök
  • taps:bağlantı, bağlantı kurmak, bar, çeşme, fıçı, fıçıdan doldurulmuş içki, hafif vuruş, hafifçe dokunmak, hafifçe vurmak, kaçak hat çekmek, musluğu açmak, musluk, musluk takmak, para sızdırmak, pençe, pençe vurmak, pıtırtı, step dansı yapmak, suyunu akıtmak, tıkırdatmak, tıkırtı, tıklatma, tıklatmak, tıpa takmak, vücutta biriken suyu alma, yat borusu
  • tar:denizci, gemici, katran, katran sürmek, katranlamak
  • taradiddle:aptal numarası yapma, yalan
  • tarantula:tarantula, zehirli örümcek
  • taraxacum:karahindiba
  • tarboosh:fes
  • tardiness:geç kalma, gecikme, rötar, yavaşlık
  • tardy:geç, geç kalmış, gecikmiş, yavaş
  • tare:burçak, dara, darasını almak
  • target:amaç, hedef, nişan
  • targets:amaç, hedef, nişan
  • tariff:fiyat listesi, gümrük, gümrük vergisi, tarife, tarife uygulamak, vergilendirmek
  • tariffs:fiyat listesi, gümrük, gümrük vergisi, tarife, tarife uygulamak, vergilendirmek
  • tarmac:asfalt, asfalt yol, pist
  • tarn:dağ gölü
  • tarnish:donuklaşmak, donukluk, kararmak, karartı, kir, kirletmek, leke, lekelemek, matlaştırmak
  • tarnished:donuklaşmak, kararmak, kirletmek, lekelemek, matlaştırmak
  • tarnishing:kararma
  • tarp:katranlı muşamba, muşamba, tente
  • tarpan:tarpan, yaban atı
  • tarpaulin:katranlı muşamba, muşamba, tente
  • tarradiddle:aptal numarası yapma, yalan
  • tarragon:tarhun otu
  • tarred:katran sürmek, katranlamak
  • tarry:beklemek, kalmak, katran gibi, katranlı, oyalanmak
  • tarrying:beklemek, kalmak, oyalanmak
  • tarsal:ayak bileği ile ilgili, ayak bileği kemiği, gözkapağı bağdokusu ile ilgili, gözkapağı kıkırdağı
  • tarsus:ayak bileği, ayak bileği kemiği, böcek bacağının son bölütü, gözkapağı kıkırdağı, kuş bacağının üçüncü bölütü
  • tart:aksi, ekşi, keskin, kötü kız, mayhoş, sert, sokak kızı, tart, turta
  • tartan:ekose kumaş, tartan, tek direkli lâtin yelkenlisi, yapay pist
  • tartar:çetin ceviz, düzenbaz, şarap tortusu, tartarat
  • tartish:mayhoş
  • tartness:ekşilik, keskinlik, mayhoşluk, sertlik, terslik
  • task:angarya, çalıştırmak, görev, iş, iş vermek, külfet, ödev, suçlamak, yormak
  • tasking:çalıştırmak, iş vermek, suçlamak, yormak
  • taskmaster:başkasına iş yükleyen kimse, işveren, şef
  • taskwork:ağır iş, götürü iş
  • tassel:püskül, püsküllerini yolmak, püsküllerle süslemek, püskülleşmek
  • tasseled:püsküllü
  • tasselled:püsküllerini yolmak, püsküllerle süslemek, püskülleşmek
  • tassels:püskül, püsküllerini yolmak, püsküllerle süslemek, püskülleşmek
  • taste:beğeni, çeşni, lezzet, tad, tadı olmak, tadımlık miktar, tadına bakmak, tat, tatmak, yaşamak, zevk
  • tastebud:tat alma cisimciği
  • tasteful:lezzetli, zevkli
  • tasteless:lezzetsiz, tat alma yeteneği olmayan, tatsız, yavan, zevksiz
  • tastelessness:tatsızlık, zevksizlik
  • taster:çeşnici, çeşnicibaşı, tatma bardağı
  • tastes:beğeni, çeşni, lezzet, tad, tadı olmak, tadımlık miktar, tadına bakmak, tat, tatmak, yaşamak, zevk
  • tastiness:lezzetlilik, zevklilik
  • tasting:tatma
  • tasty:lezzetli, tadı güzel, zevkli
  • tatar:tatar
  • tatarian:tatar, tatarlara özgü
  • tataric:tatar, tatarlara özgü
  • tater:patates
  • tatter:çaput, paçavra
  • tattered:paramparça, üstü başı dökülen, yırtık pırtık
  • tatters:paçavralar
  • tatting:düğümlü dantel
  • tattle:ağzından kaçırmak, boşboğazlık, boşboğazlık etmek, dedikodu, dedikodu yapmak, gevezelik, gevezelik etmek
  • tattler:boşboğaz, dedikoducu
  • tattling:ağzından kaçırmak, boşboğazlık etmek, dedikodu yapmak, gevezelik etmek
  • tattoo:askeri geçit, dövme, dövme yapmak, koğuş borusu, parmaklarıyla tıkırdatma, trampet, trampet çalma
  • tattooing:dövme yapmak
  • tatty:eski püskü, yırtık pırtık
  • taught:ders vermek, eğitmek, göstermek, öğretmek, öğretmenlik yapmak, okutmak
  • taunt:alay, alay etmek, başa kakma, başına kakmak, yüze vurma, yüzüne vurmak
  • taunting:alay eden, başa kakan
  • taunts:alay, alay etmek, başa kakma, başına kakmak, yüze vurma, yüzüne vurmak
  • taupe:boz kahverengi, köstebek
  • taurine:boğa, boğa burcuna ait
  • taurus:boğa, boğa burcu, boğa takımyıldızı, öküz, öküz burcu, öküz takımyıldızı
  • taut:gergin, gerili
  • tauten:gerilmek, germek, kasmak
  • tautened:gerilmek, germek, kasmak
  • tautening:gerilmek, germek, kasmak
  • tautologic:gereksiz tekrar yapan
  • tautological:gereksiz tekrar yapan
  • tautology:gereksiz tekrar
  • tavern:bar, meyhane, taverna
  • taw:bilye, misket, misket atma çizgisi, misket oyunu, postu işleyip kösele yapmak, tuz ve şap ile işlemek
  • tawdriness:bayağılık, zevksiz gösteriş, zevksizlik
  • tawdry:bayağı, zevksiz, zevksizce süslenmiş
  • tawny:esmer, sarımsı kahverengi
  • taws:kırbaç
  • tawse:kırbaç
  • tax:haraç, harç, külfet, mahkeme masrafını belirlemek, resim, suçlamak, vergi, vergi koymak, vergilendirme, vergilendirmek, yormak, yük, yük olmak
  • taxable:vergilendirilebilir, vergilendirilen şey, vergiye tabi, vergiye tabi gelir
  • taxation:mahkeme masrafı, vergilendirme
  • taxed:mahkeme masrafını belirlemek, suçlamak, vergi koymak, vergilendirmek, yormak, yük olmak
  • taxes:haraç, harç, külfet, mahkeme masrafını belirlemek, resim, suçlamak, vergi, vergi koymak, vergilendirme, vergilendirmek, yormak, yük, yük olmak
  • taxi:taksi, taksi ile gitmek, yere yakın uçmak
  • taxi!:taksi!
  • taxicab:taksi
  • taxidermist:post dolduran kimse
  • taxidermy:hayvan doldurma, tahnitçilik
  • taxidriver:taksi şoförü, taksici
  • taxiing:taksi ile gitmek, yere yakın uçmak
  • taximan:taksi şoförü, taksici
  • taximeter:taksimetre
  • taxing:mahkeme masrafını belirlemek, suçlamak, vergi koymak, vergilendirmek, yormak, yük olmak
  • taxiway:hızlanma pisti
  • taxpayer:vergi mükellefi
  • taxpayers:vergi mükellefi
  • tea:çay, esrar
  • teabag:çay poşeti
  • teach:ders vermek, eğitmek, göstermek, öğretmek, öğretmenlik yapmak, okutmak
  • teachable:öğrenmeye hevesli, öğretilebilir
  • teacher:hoca, öğretmen
  • teaches:ders vermek, eğitmek, göstermek, öğretmek, öğretmenlik yapmak, okutmak
  • teaching:ders, öğretim, öğretme, öğretmenlik
  • teacup:çay fincanı
  • teahouse:çay salonu, çayevi
  • teak:hint meşesi, tik ağacı
  • teakettle:çaydanlık
  • teal:çamurcun, tatlısu ördeği
  • team:ekip, koşmak, koşum hayvanları, kuş sürüsü, takım, takım halinde yapmak, takım kurmak, tim
  • teamed:koşmak, takım halinde yapmak, takım kurmak
  • teammate:takım arkadaşı
  • teamster:kamyon şoförü, yük arabacısı
  • teamwork:ekip çalışması, takım çalışması
  • teapot:demlik
  • tear:camdaki defo, fırlamak, gözyaşı, hırpalanmak, hızla koşmak, koparmak, kopmak, paralamak, yarık, yarılmak, yarmak, yırtık, yırtılmak, yırtmak, yolmak
  • tearaway:ayırmak, koparmak, kurtarmak
  • teardown:sökmek
  • teardrop:gözyaşı, gözyaşı damlası
  • tearful:acıklı, ağlamaklı, ağlayan, dertli, gözü yaşlı, üzgün
  • teargas:gözyaşartıcı gaz
  • tearing:çılgınca, kocaman, müthiş
  • tearjerker:acıklı film, acıklı hikâye
  • tearoom:çay bahçesi, çay salonu, çayevi
  • tears:gözyaşı
  • tease:baş belâsı, ditmek, kabartmak, kızdırıp kimse, kızdırmak, sataşmak, takılan kimse, takılmak
  • teasel:kumaş kabartıcı, tarakotu, tarakotuyla kabartmak, taramak
  • teaselling:tarakotuyla kabartmak, taramak
  • teaser:kızdıran kimse, muzip kimse, takılan kimse
  • teasing:alay, muzip, muziplik, takılma
  • teaspoon:çay kaşığı, tatlı kaşığı
  • teat:emzik, meme, meme başı, meme ucu
  • teatime:çay saati, kuşluk vakti
  • teazel:kumaş kabartıcı, tarakotu
  • teazle:kumaş kabartıcı, tarakotu
  • tecently:bu günlerde, geçenlerde, son günlerde, yakınlarda, yeni
  • technic:kurallı, teknik, teknoloji, teorik, uygulama, yasal, yöntem
  • technical:kurallı, teknik, teorik, yasal
  • technicalities:teknik ayrıntı, teknik özellik, teknik terimlerin kullanılması
  • technicality:teknik ayrıntı, teknik özellik, teknik terimlerin kullanılması
  • technically:teknik bakımdan, teknik olarak
  • technician:tekniker, teknisyen, uzman
  • technics:teknik, uygulama, yöntem
  • technigue:teknik, usul, yöntem
  • technique:teknik, usul, yöntem
  • techniques:teknik, usul, yöntem
  • technocracy:teknokrasi
  • technocrat:teknokrat
  • technological:teknolojik
  • technologies:teknoloji, uygulayımbilim
  • technologist:teknoloji uzmanı
  • technology:teknoloji, uygulayımbilim
  • techy:alıngan, asabi, çabuk kızan
  • tectonic:tektonik, yapısal
  • tectonics:inşaat bilgisi, tektonik, yapı sanatı
  • ted:otları çevirerek kurutmak
  • tedious:bıktırıcı, can sıkıcı, sıkıcı
  • tedium:bezginlik, bıkkınlık, can sıkıntısı, sıkıntı
  • tee:golf topunun koyulduğu yer, t biçimindeki şey, t şeklinde
  • teem:bol olmak, boşalmak, boşaltmak, dökmek, dökülmek, dolu olmak, hamile olmak, kaynamak, meyve vermek, yavrulamak
  • teeming:bol olmak, boşalmak, boşaltmak, dökmek, dökülmek, dolu olmak, hamile olmak, kaynamak, meyve vermek, yavrulamak
  • teen:delikanlı, genç, gençlerle ilgili
  • teenager:delikanlı, genç
  • teens:gençler, yeniyetmelik
  • teeny:delikanlı, genç, minicik, minik, ufacık
  • teenyweeny:mini mini, minicik, minik, ufacık
  • teeter:bocalamak, sallanmak, sendelemek
  • teetering:bocalamak, sallanmak, sendelemek
  • teeth:damak zevki, diş, pütür, sert yüzey, sevme, tırtık
  • teethe:diş çıkarmak
  • teething:diş çıkarma, diş çıkarma ile ilgili
  • teetotal:içki karşıtı, yeşilaycı
  • teetotaler:içki karşıtı kimse, yeşilaycı
  • teetotalism:içki içmeme, içkiye karşı olma
  • teetotaller:içki karşıtı kimse, yeşilaycı
  • teetotum:fırdöndü, topaç
  • teg:iki yaşındaki kuzu
  • tegg:iki yaşındaki kuzu
  • tegular:tuğla gibi, tuğla şeklinde
  • tegument:tohum zarı, zar
  • tehee:kıs kıs gülme, kıs kıs gülmek, küçümseyerek gülme, küçümseyerek gülmek
  • tela:ağsı zar
  • telamon:heykel sütun
  • telary:ağ yapan, ağa ait, ağsı
  • telecast:televizyon yayını, televizyonda yayınlamak, yayınlamak
  • telecasting:televizyonda yayınlamak, yayınlamak
  • telecommunication:telekomünikasyon
  • telecommunications:telekomünikasyon
  • telefilm:televizyon filmi
  • telegenic:telejenik, televizyona uygun
  • telegram:telgraf
  • telegraph:belli etmek, ima etmek, isim panosu, panoda göstermek, telgraf, telgraf çekmek, telgraf makinesi, telgrafla göndermek
  • telegrapher:telgrafçı
  • telegraphic:kısa ve öz, telgraf gibi, telgrafa uygun
  • telegraphist:telgrafçı
  • telegraphy:telgrafçılık
  • telekinesis:telekinezi
  • telemeter:telemetre, uzaktan ölçüm cihazı
  • teleology:erekbilim, teleoloji
  • telepathic:telepati ile ilgili, telepatik
  • telepathy:telepati, uzaduyum
  • telephone:telefon, telefon etmek, telefonda söylemek
  • telephones:telefon, telefon etmek, telefonda söylemek
  • telephonic:telefona ait, telefona uygun
  • telephonist:santral memuru, telefoncu
  • telephony:santral memurluğu, telefonculuk
  • telephoto:telefoto, telefotografi, telefotografik
  • telephotography:telefotografi
  • teleplay:televizyon oyunu
  • teleprinter:telem
  • teleprompter:akıl defteri
  • telescope:dürbün, iç içe geçmek, teleskop
  • telescopic:iç içe geçen, teleskopik
  • telescreen:ekran, televizyon ekranı
  • teletypewriter:telem
  • teleview:televizyon izlemek, televizyon seyretmek, televizyonda görmek
  • televiewer:izleyici, seyirci
  • televise:televizyonda göstermek, yayınlamak
  • televising:televizyonda göstermek, yayınlamak
  • television:televizyon
  • televisions:televizyon
  • televisor:seyirci, televizyon alıcısı
  • telex:teleks, teleks çekmek, teleksle göndermek
  • telgraph:belli etmek, ima etmek, isim panosu, panoda göstermek, telgraf, telgraf çekmek, telgraf makinesi, telgrafla göndermek
  • tell:açığa çıkarmak, anlatmak, ayırt etmek, bildirmek, demek, emretmek, haber vermek, söylemek
  • teller:anlatan, banka memuru, söyleyen, veznedar
  • telling:belli eden, etkili, söyleme, tesirli
  • tellotype:elektrikli telgraf makinesi, telgraf
  • tells:açığa çıkarmak, anlatmak, ayırt etmek, bildirmek, demek, emretmek, haber vermek, söylemek
  • telltale:dedikoducu, işe giriş saatini yazan makine, ispiyoncu, sahte, sayaç, sırrı açığa vuran kimse, yalan
  • tellural:yerküresel, yersel
  • tellurian:yerkürede yaşayan kimse, yersel
  • telluric:tellüre ait
  • tellurium:tellür
  • telly:televizyon, televizyon alıcısı
  • telpher:teleferik, teleferikle yapılan
  • telson:telzon
  • telstar:haberleşme uydusu, telstar
  • temerity:cüret, korkusuzluk, küstahlık
  • temp:geçici personel
  • temparature:ateş, hararet, sıcaklık
  • temper:akort etmek, çeliğe su vermek, çeliğe verilen su, huy, huysuzluk, keyif, kıvam, kıvamına getirmek, öfke, ruh hali, sertleşmek, sertleştirmek, sinir, tav
  • tempera:zamklı boya
  • temperament:akort, coşku, huy, mizaç, yaradılış
  • temperamental:huy ile ilgili, maymun iştahlı, saati saatine uymayan, sağı solu belli olmayan, yaradılıştan olan
  • temperance:alkol karşıtı olma, içki içmeme, ılımlılk, ölçülü olma, ölçülülük
  • temperate:alkol almayan, ihtiyatlı, ılıman, ılımlı, ölçülü
  • temperateness:aşırıya kaçmama, içki içmeme, ılımanlık, ılımlılık, ölçülülük, perhizde olma
  • temperature:ateş, hararet, sıcaklık
  • tempering:akort etmek, çeliğe su vermek, kıvamına getirmek, sertleşmek, sertleştirmek
  • tempest:bora, fırtına, kargaşa, şiddet
  • tempestuous:çalkantılı, fırtınalı, şiddetli
  • templar:templar, temple’da oturan avukat
  • template:kalıp, şablon
  • temple:ibadethane, mabet, şakak, sinagog, tapınak
  • templet:kalıp, şablon
  • tempo:tempo
  • temporal:dünyevi, geçici, maddi, şakak, şakak kemiği, şakak kemiği ile ilgili, zaman belirten, zamana ait
  • temporarily:geçici olarak, şimdilik
  • temporariness:geçicilik
  • temporary:eğreti, geçici
  • temporize:ayak uydurmak, oyalamak, uygun zamanı kollamak, zamana uymak
  • temporizer:fırsatçı, uygun zamanı kollayan kimse, zamana uyan kimse
  • temporizing:fırsatçı, uygun zamanı kollayan, zamana ayak uyduran, zamana uyan
  • tempt:ayartmak, baştan çıkarmak, kışkırtmak, meydan okumak, özendirmek
  • temptation:ayartma, günaha girme, günaha sokma, şeytana uyma
  • tempter:baştan çıkaran kimse
  • tempting:ayartıcı, baştan çıkarıcı, cazip, çekici
  • temptress:baştan çıkaran kadın
  • tenable:savunulabilir, tutulabilir
  • tenacious:inatçı, kuvvetli, sıkı sıkı sarılmış, vazgeçmeyen, yapışkan
  • tenacity:azim, inat, sıkı sıkı sarılma, yapışkanlık
  • tenancy:kira ile tutulmuş mülk, kira süresi, kiracılık, kullanım hakkı
  • tenant:kiracı, kiralamak, kiralayan, malik, oturmak, sakin
  • tenantable:kiralanabilir, oturulabilir
  • tenanted:kiralamak, oturmak
  • tenantless:boş, kiracısız, oturulmayan
  • tenantry:kiracılar, kiracılık
  • tench:kilizbalığı
  • tend:bakmak, çalmak, eğilimi olmak, gözetmek, hizmet etmek, yatkın olmak, yönelmek, yüz tutmak
  • tended:bakmak, çalmak, eğilimi olmak, gözetmek, hizmet etmek, yatkın olmak, yönelmek, yüz tutmak
  • tendency:çalma, eğilim, eğilin, meyil, yüz tutma
  • tendentious:amacı olan, taraflı
  • tendentiousness:taraf tutma, taraflılık
  • tenderfoot:acemi, muhallebi çocuğu, toy
  • tenderhearted:merhametli, şefkâtli, yufka yürekli
  • tendering:arzetmek, etmek, sunmak, teklif etmek, teklif vermek, vermek
  • tenderloin:bonfile, domuz filetosu, sığır filetosu
  • tenderness:hassaslık, narinlik, şefkât, sevecenlik
  • tending:bakmak, çalmak, eğilimi olmak, gözetmek, hizmet etmek, yatkın olmak, yönelmek, yüz tutmak
  • tendinous:kiriş, kiriş gibi
  • tendon:kiriş, tendon
  • tendril:bıyık, filiz, sarılmaya yarayan filiz
  • tends:bakmak, çalmak, eğilimi olmak, gözetmek, hizmet etmek, yatkın olmak, yönelmek, yüz tutmak
  • tenebrous:karanlık, kasvetli, koyu
  • tenement:kiralık ev, kiralık yer, mülk
  • tenet:doktrin, ilke, inanç, öğreti
  • tenets:doktrin, ilke, inanç, öğreti
  • tenfold:on kat, on misli
  • tenner:on dolarlık banknot, on sterlinlik banknot, onluk
  • tennis:tenis
  • tenon:geçme, zıvana, zıvana açmak
  • tenor:akış, anlam, asıl suret, aslının aynı nüsha, eğilim, en tiz erkek sesi, gidiş, tenor, vade
  • tenpin:bovling, kiy oyunu, on kuka
  • tenpins:bovling, kiy oyunu, on kuka
  • tense:gergin, gerilmek, germek, kip, zaman
  • tensed:gerilmek, germek
  • tenseness:gerginlik
  • tensible:gerilebilir
  • tensile:gerilebilir, gerilme
  • tensing:gerilmek, germek
  • tensiometer:gerilimölçer, tensiyometre
  • tension:gerginlik, gerilim, gerilme, germe, heyecan
  • tensions:gerginlik, gerilim, gerilme, germe, heyecan
  • tent:çadır, cerrah mili, cerrah mili ile yoklamak, yara mili
  • tentacle:dokunaç, ercik sapı
  • tentative:belli belirsiz, deneme, deneme niteliğinde, deneysel, geçici, tecrübe, tereddüdlü
  • tentatively:deneme olarak
  • tenter:gergef, gergefe germek, gergi
  • tenterhook:gergef çivisi, gergi kancası
  • tenth:onda bir, onda biri, onuncu
  • tenting:cerrah mili ile yoklamak
  • tents:çadır, cerrah mili, cerrah mili ile yoklamak, yara mili
  • tenuous:hafif, ince, incecik, seyrek
  • tenure:görev süresi, kira süresi, kullanım hakkı, kullanma, tasarruf hakkı
  • tepee:kızılderili çadırı
  • tepid:hareketsiz, ılık
  • tepidity:ılıklık
  • tepidness:ılıklık
  • tercel:doğan, erkek doğan
  • tercentenary:üç yüzüncü yıldönümü, üç yüzüncü yıldönümü töreni, üç yüzyıllık
  • tercentennial:üç yüzyıl süren, üç yüzyılda bir olan
  • tercet:üç mısralı kıta
  • terebinth:sakız ağacı, terementi
  • tergal:arkaya ait
  • tergiversate:din değiştirmek, kaçamaklı konuşmak, parti değiştirmek
  • tergiversation:din değiştirme, döneklik, kaçamaklı söz, lâfı çevirme
  • term:adet dönemi, adlandırmak, demek, devre, doğum zamanı, dönem, ifade, isim vermek, koşul, regl dönemi, sınır taşı, söz, süre, terim
  • termagant:cadaloz, cadı, cadı kadın, şirret
  • terminal:dalın ucunda yetişen, dönem sonuna ait, gar, kutup, son, son durak, son hece, sonek, terminal, uç
  • terminally:dönem usulü ile, ölümcül derecede, son olarak, vadeli olarak
  • terminate:bitirmek, bitmek, sınır koymak, sınırlamak, sınırlanmış, son vermek, sona eren, sona ermek
  • terminated:bitirmek, bitmek, sınır koymak, sınırlamak, son vermek, sona ermek
  • terminating:bitirmek, bitmek, sınır koymak, sınırlamak, son vermek, sona ermek
  • termination:bitiş, çekim eki, iptal, sınırlama, son, son bulma, son hece, son verme, sonek
  • terminological:terminolojik, terminolojiye ait
  • terminologies:terimler, terminoloji
  • terminology:terimler, terminoloji
  • terminus:amaç, erek, gar, hedef, son durak
  • termite:beyaz karınca, divik, termit
  • terms:fiyat, koşullar, samimiyet, şartlar, ücret, yakınlık
  • termtime:dönem sonu tatili, sömestr tatili
  • tern:deniz kırlangıcı, üç parçalı şey, üç rakamlı numara, üçlü
  • ternary:üç atomlu, üç parçalı, üçerli, üçlü
  • ternate:üç parçalı, üçerli, üçlü
  • terra:yerküre, yeryüzü
  • terrace:balkon, seki, set çekmek, sıralı evler, sıralı evler yapmak, taraça, teras, tribün, yüksek düzlük
  • terraced:sekili, taraçalı, teraslı
  • terracotta:kiremit rengi, pişmiş lüleci çamuru, pişmiş lüleci çamurundan yapılmış
  • terrafirma:kara, toprak
  • terrain:arazi, yer
  • terraneous:toprak, yer
  • terrazzo:çimento mozaiği
  • terrene:dünya, topraklı, topraktan
  • terrestrial:dünyada var olan şey, dünyasal, karasal, yeryüzüne ait
  • terrible:berbat, çok kötü, korkunç, müthiş
  • terribleness:berbatlık, çok kötü olma, korkunçluk
  • terribly:aşırı, berbat bir şekilde, son derece
  • terrier:emlâk kaydı, gönüllü asker, terriyer
  • terrific:çok güzel, korkunç, müthiş, olağanüstü
  • terrified:çok korkmuş, dehşete düşmüş, dehşete kapılmış, korkmuş
  • terrify:çok korkutmak, dehşete düşürmek, ödünü patlatmak
  • terrifying:çok korkutucu, dehşetli, korkunç
  • terrigenous:topraktan meydana gelen
  • territorial:bölgesel, gönüllü asker, kara, karada olan, ülkesel, yerel
  • territory:arazi, bölge, toprak, ülke, yarı saha
  • terror:dehşet, korkutan şey, terör, yaramaz çocuk
  • terrorise:dehşete düşürmek, korkutmak
  • terrorising:dehşete düşürmek, korkutmak
  • terrorism:terörizm
  • terrorist:terörist
  • terrorization:korkutma, yıldırma
  • terrorize:dehşete düşürmek, korkutmak
  • terrorized:dehşete düşürmek, korkutmak
  • terrorizing:dehşete düşürmek, korkutmak
  • terry:havlu kumaş, kesilmemiş düğüm
  • terrycloth:havlu kumaş
  • terse:kısa ve öz, özlü, veciz
  • terseness:kısa ve öz olma, özlülük
  • tertiary:üçüncü derecede, üçüncü zamana ait
  • terzetto:üçlü
  • tessellate:mozaik döşemek
  • tessellated:mozaik kaplı
  • test:analizini yapmak, deneme, denemek, denetim, deney, kontrol etmek, kriter, maden eritme potası, miyar, ölçü, sert kabuk, sınamak, sınav, tahlil, test, test yapmak, yoklamak
  • testacean:kabuklu, kabuklu hayvan
  • testaceous:kabuklu, kabuksu, kiremit rengi
  • testament:ahit, inançların açıklanması, vasiyet, vasiyetname
  • testamentary:vasiyetname ile ilgili, vasiyetname ile verilen
  • testator:vasiyet eden, vasiyetçi
  • testatrix:vasiyet eden, vasiyetçi
  • tested:denenmiş, test edilmiş
  • tester:deneme ürünü, deneyen, gölgelik, tente, test cihazı, test eden kimse
  • testes:erbezleri, hayalar, taşaklar, testisler
  • testicle:erbezi, haya, taşak, testis
  • testicles:hayalar, taşaklar
  • testification:doğrulama, şahadet, teyit
  • testify:doğrulamak, ifade vermek, şahitlik etmek, tanıklık etmek
  • testily:aksice, haşin bir şekilde, ters olarak
  • testimonial:başarı belgesi, bonservis, takdirnâme
  • testimony:ifade verme, şahadet, şahitlik, tanıklık, vahiy
  • testiness:aksilik, alınganlık, asabilik
  • testing:deneme, test
  • testis:erbezi, haya, taşak, testis
  • tests:analizini yapmak, deneme, denemek, denetim, deney, kontrol etmek, kriter, maden eritme potası, miyar, ölçü, sert kabuk, sınamak, sınav, tahlil, test, test yapmak, yoklamak
  • testy:aksi, alıngan, asabi, sinirli
  • tetchy:alıngan, hırçın, huysuz
  • teteatete:başbaşa, başbaşa görüşme, karşılıklı, yüz yüze, yüz yüze görüşme
  • tether:bağlamak, ip, köstek, urgan, zincir
  • tethered:bağlamak
  • tethers:bağlamak, ip, köstek, urgan, zincir
  • tetrad:dört, dört değerli atom, dörtlü
  • tetragon:dört açılı şekil, dörtgen
  • tetragonal:dört açılı, dörtgen şeklinde
  • tetrahedron:dört üçgen yüzlü şekil, dört yüzlü şekil
  • tetralogy:dört oyunluk seri
  • tetrameter:dört vezinli mısra
  • tetter:bir cilt hastalığı, temriye
  • teutonic:almanlara ait, cermen dili, cermenlere ait, tipik alman
  • texan:teksas’a özgü, teksaslı
  • texas:teksas
  • text:incil’den kısa bölüm, konu, metin, tekst, yazının aslı
  • textbook:ders kitabı
  • textile:dokuma, dokunmuş kumaş, tekstil
  • textiles:dokuma, tekstil
  • texts:incil’den kısa bölüm, konu, metin, tekst, yazının aslı
  • textual:düzyazı gibi, kelimesi kelimesine, metne ait
  • textural:dokuma ile ilgili, dokusal, yapısal
  • texture:bünye, doku, dokuma özelliği, yapı
  • thai:tai dili, tayland, tayland dili, taylandlı
  • thailand:tayland
  • thalassic:denize ait
  • thalidomide:uyuşturucu bir ilaç
  • thallium:talyum
  • thames:thames
  • than:-dan, -den, göre
  • thank:şükretmek, teşekkür, teşekkür etmek
  • thankful:minnettar, müteşekkir, teşekkür borçlu
  • thankfulness:minnet, şükran
  • thanking:şükretmek, teşekkür etmek
  • thankless:nankör
  • thanks:şükür, teşekkür
  • thanks!:şükür, teşekkür
  • thanksgiving:şükretme
  • that:böyle, bu kadar, diye, için, ki, o, o kadar, öteki, şu
  • thatch:darmadağınık saç, kamışla kaplamak, karışık saç, saman dam örtüsü, saman ile örtmek
  • thatched:kamışla kaplamak, saman ile örtmek
  • thatching:kamışla kaplamak, saman ile örtmek
  • thaw:açılma, açılmak, açmak, buzları çözülme, buzu çözülmek, erime, erimek, eritmek, ısınma, rahatlatmak
  • thawed:açılmak, açmak, buzu çözülmek, erimek, eritmek, rahatlatmak
  • thawing:açılmak, açmak, buzu çözülmek, erimek, eritmek, rahatlatmak
  • theater:alan, ameliyathane, amfi, sinema, tiyatro
  • theatergoer:tiyatrosever
  • theatre:alan, ameliyathane, amfi, sinema, tiyatro
  • theatregoer:tiyatrosever
  • theatrical:abartılı, dramatik, tiyatroya ait, yapmacık
  • theatricals:amatör oyunlar, amatörlerin sahnelediği oyunlar
  • theatrics:dramatize etme sanatı, yapmacık heyecan gösterisi
  • thee:sana, sen, seni
  • theft:aşırma, çalma, hırsızlık
  • thein:tein
  • theine:tein
  • their:onların
  • theirs:onlarınki
  • theism:allah’a inanma, tanrıcılık, teizm
  • theist:allah’a inanan kimse, tanrıya inanan kimse, teist
  • them:onlar, onlara, onları
  • thematic:içerikli, konu ile ilgili, melodi ile ilgili, tema ile ilgili
  • theme:içerik, konu, melodi, motif, ödev, tanıtım müziği, tema
  • themselves:kendileri, kendilerine, kendilerini
  • themseves:kendileri, kendilerine, kendilerini
  • then:demek, o halde, o zaman, o zamanki, o zamanlarki, ondan sonra, öyleyse, zira
  • thence:böylece, bu yüzden, o yüzden, o zamandan, ondan dolayı, oradan
  • thenceforth:o zamandan beri, ondan beri
  • thenceforward:o zamandan beri, ondan beri
  • theocracy:din yönetimi, teokrasi
  • theodolite:teodolit
  • theologian:ilahiyatçı
  • theological:ilâhiyat, ilâhiyatla ilgili
  • theologist:ilahiyatçı
  • theology:ilahiyat, tanrıbilim
  • theorem:kuram, teorem
  • theoretic:kuramsal, nazari, teorik
  • theoretical:kuramsal, nazari, teorik
  • theoretician:kuramcı, nazariyeci
  • theoretics:nazariyat, nazariye
  • theories:kuram, nazariye, teori
  • theorist:kuramcı, nazariyeci
  • theorize:farzetmek, kuramlaştırmak
  • theorizing:farzetmek, kuramlaştırmak
  • theory:kuram, nazariye, teori
  • theosophy:teosofi
  • therapeutic:iyileştirici, tedavi edici, tedaviyle ilgili, terepâtik
  • therapeutical:tedavi edici, tedaviyle ilgili, terepâtik
  • theraphy:iyileştirme, tedavi, terapi
  • therapist:doktor, terapist
  • therapy:iyileştirme, tedavi, terapi
  • there:o konuda, orada, oralarda, oraya, şurada, şuradaki
  • there!:o konuda, orada, oralarda, oraya, şurada, şuradaki
  • thereabout:aşağı yukarı, civarında, oralarda, yaklaşık olarak
  • thereabouts:civarında, oralarda, yaklaşık olarak
  • thereafter:ondan sonra, sonra
  • thereat:o nedenle, o sırada, o zamanda, orada
  • thereby:dolayısıyle, o münasebetle
  • therefore:bu nedenle, bu yüzden, bundan dolayı, bunun için, o yüzden, onun için
  • therefrom:bundan, ondan, oradan
  • therein:içinde, o konuda, orada
  • thereinafter:sonraki bölümde, sonraki kısımda
  • thereof:bu nedenle, bu yüzden, ondan
  • thereon:bunun üzerine, onun üzerine
  • thereto:ayrıca, ona, oraya
  • thereunder:onun altına, onun altında
  • thereupon:bunun sonucu olarak, bunun üzerine
  • therewith:bunun sonucu olarak, bunun üzerine, derhal, onunla
  • therewithal:aynı zamanda, bununla beraber, keza
  • therm:ısı birimi, kalori
  • thermae:hamamlar, ılıcalar, kaplıcalar
  • thermal:sıcak, termal, termik
  • thermic:termik
  • thermochemistry:termokimya
  • thermocouple:ısıl çift
  • thermodynamics:termodinamik
  • thermometer:derece, termometre
  • thermometers:derece, termometre
  • thermomether:derece, termometre
  • thermopile:ısıpil
  • thermoplastic:termoplastik, termoplastik yapı malzemesi
  • thermos:termos
  • thermosetting:ısı ile sertleşen
  • thermostat:termostat
  • thesaurus:hazine, kelime hazinesi, sözlük
  • these:bunlar
  • thesis:önerme, sav, tez, vurgulu hece
  • thespian:oyuncu, tiyatrocu, tiyatroya ait
  • thews:adaleler, kaslar, kuvvet, sinirler
  • they:insanlar, onlar
  • thick:aşırı, belirgin, boğuk, dumanlı, en çok olduğu yer, en heyecanlı yeri, fazla, kalın, kalın kafalı, kalınlık, koyu, sık, sisli, yakın, yoğun
  • thicken:içinden çıkılmaz olmak, kalınlaşmak, kalınlaştırmak, karışmak, koyulaşmak, koyulaştırmak, sıklaşmak, sıklaştırmak, yoğunlaşmak, yoğunlaştırmak
  • thickened:içinden çıkılmaz olmak, kalınlaşmak, kalınlaştırmak, karışmak, koyulaşmak, koyulaştırmak, sıklaşmak, sıklaştırmak, yoğunlaşmak, yoğunlaştırmak
  • thickener:kalınlaştırıcı, koyulaştırıcı, yoğunlaştırıcı
  • thickening:kalınlaşma, katılaşmış yer, şişlik, yoğunlaşma, yoğunlaştırma
  • thicker:aşırı, belirgin, boğuk, dumanlı, fazla, kalın, kalın kafalı, koyu, sık, sisli, yakın, yoğun
  • thickest:aşırı, belirgin, boğuk, dumanlı, fazla, kalın, kalın kafalı, koyu, sık, sisli, yakın, yoğun
  • thicket:çalılık, sık ağaçlık
  • thicketed:çalı kaplı, sık ağaçlı
  • thickhead:mankafa
  • thickheaded:aptal, kalın kafalı, mankafa
  • thickish:kalınca
  • thickly:kalın bir şekilde, kalınca, koyuca, sık
  • thickness:kalınlık, koyuluk, sıkıcılık, sıklık, yoğunluk
  • thickset:sık dikilmiş, tıknaz
  • thickskin:aldırış etmeyen, duyarsız
  • thickskinned:kalın derili, kalın kabuklu, umursamaz, vurdumduymaz
  • thickskulled:kalın kafalı
  • thickwitted:kalın kafalı
  • thief:hırsız
  • thieve:çalmak, hırsızlık yapmak
  • thievery:çalıntı mal, hırsızlık
  • thieves:hırsızlar
  • thieving:çalmak, hırsızlık yapmak
  • thievish:çalmaya alışmış, hırsıza benzer, hırsızlık gibi
  • thigh:but, kalça, uyluk
  • thighbone:kalça kemiği, uyluk kemiği
  • thighs:but, kalça, uyluk
  • thiller:heyecanlı hikâye, heyecanlı oyun
  • thimble:radansa, yüksük
  • thimbleful:azıcık, yüksük dolusu
  • thin:boş, ince, incelmek, inceltmek, seyrek, seyrekleşmek, seyrelmek, sudan, verimsiz, zayıf, zayıflamak
  • thine:senin, seninki
  • thing:eşya, kimse, konu, şey, yaratık
  • things:eşyalar, giysiler, işler, palto, şapka
  • thingumabob:dalga, ne derler, şey, zımbırtı
  • thingumajig:dalga, ne derler, şey, zımbırtı
  • thingummy:dalga, ne derler, şey, zımbırtı
  • think:aklından geçirmek, anmak, düşünmek, planlamak, sanmak, saymak, tasavvur etmek, zannetmek
  • thinkable:düşünmeye değer, düşünülebilir
  • thinker:düşünür, filozof
  • thinkers:düşünür, filozof
  • thinking:düşünce, düşünen, düşünme, fikir, tasavvur
  • thinks:aklından geçirmek, anmak, düşünmek, planlamak, sanmak, saymak, tasavvur etmek, zannetmek
  • thinned:incelmek, inceltmek, seyrekleşmek, seyrelmek, zayıflamak
  • thinner:daha ince, inceltici, tiner
  • thinness:hafiflik, incelik, seyreklik, zayıflık
  • thinning:inceltme
  • thinskin:alıngan
  • thinskinned:duyarlı, duygulu, hassas, ince derili
  • third:üçte bir, üçüncü
  • thirdly:üçüncü olarak
  • thirst:arzu, hararet, şiddetli istek, susama, susamak, susuzluk
  • thirstier:istekli, kurak, susamış, susatam, susuz
  • thirstiness:susamışlık, susuzluk
  • thirsting:susamak
  • thirsty:istekli, kurak, susamış, susatam, susuz
  • thirteenth:on üçte bir, on üçüncü
  • thirties:otuzlu yaşlar, otuzlu yıllar
  • thirtieth:otuzda bir, otuzuncu
  • thirty:otuz
  • this:böyle, bu, bu kadar
  • thistle:devedikeni
  • thistly:diken gibi, dikenli
  • thither:oradaki, oraya
  • thole:dayanmak, ıskarmoz, kabul etmek
  • tholepin:ıskarmoz
  • thong:kırbaçlamak, sırım, sırım takmak, sırımla bağlamak, tokyo
  • thoracic:göğüse ait
  • thorax:göğüs, göğüs kafesi
  • thorn:diken
  • thornbush:diken, dikenli çalı
  • thorny:belâlı, çetrefilli, diken gibi, dikenli, zorlu
  • thorough:eksiksiz, kusursuz, mükemmel, tam
  • thoroughbred:bilgili, gösterişli, kültürlü, safkan, şık, soylu
  • thoroughfare:geçit, işlek cadde, suyolu, yol
  • thoroughgoing:eksiksiz, kusursuz, mükemmel, tam
  • thoroughly:adamakıllı, ayrıntılarıyla, en ince ayrıntısına kadar, iyice, tamamen
  • thoroughness:kusursuzluk, mükemmellik, tamlık, titizlik
  • thoroughpaced:her şeye uygun, her türlü yürüyüşe alışkın, iyi eğitilmiş
  • those:onlar, şunlar
  • thou:sen
  • though:gerçi, karşın, olduğu halde, olsa da, rağmen, -sa bile, yine de
  • thoughfulness:dalgınlık, dikkatli olma, düşüncelilik, özen gösterme
  • thoughout:baştan başa, boyunca, her tarafında, süresince
  • thought:az şey, düşünce, düşünme, felsefe, fikir, görüş, ilgi, kanı, niyet, özen, sanı, sanılan
  • thoughtful:dalgın, dikkatli, düşünceli, özenli
  • thoughtfulness:dalgınlık, dikkatli olma, düşüncelilik, özen gösterme
  • thoughtless:bencil, düşüncesiz, patavatsız, tasasız
  • thoughtlessly:düşüncesizce, patavatsızca
  • thoughtlessness:düşüncesizce edilmiş lâf, düşüncesizlik, kaygısızlık
  • thoughts:az şey, düşünce, düşünme, felsefe, fikir, görüş, ilgi, kanı, niyet, özen, sanı
  • thousand:bin
  • thousandfold:bin kat, bin katı
  • thousands:bin
  • thousandth:binde bir, bininci
  • thraldom:esaret, kölelik
  • thrall:esir, köle, kölelik
  • thralldom:esaret, kölelik
  • thrash:dayak atmak, denize karşı seyretmek, dövmek, harman dövmek, kıvranmak, yenmek
  • thrashed:dayak atmak, denize karşı seyretmek, dövmek, harman dövmek, kıvranmak, yenmek
  • thrasher:batöz, harman dövücü, harmancı, sapan balığı
  • thrashing:dayak, yenilgi
  • thrawn:biçimsiz, huysuz
  • thread:arasından geçmek, ince çizgi, ipe dizmek, iplik, iplik geçirmek, kaplamak, lif, takmak, tel, vida dişi, vidaya diş açmak
  • threadbare:bayat, çok eskimiş, eski püskü, kabak tadı veren
  • threaded:dişli
  • threader:ipe dizmeye yarayan alet, pafta, vidaya diş açma makinesi
  • threads:arasından geçmek, ince çizgi, ipe dizmek, iplik, iplik geçirmek, kaplamak, lif, takmak, tel, vida dişi, vidaya diş açmak
  • thready:incecik, ip gibi, ipliksi, tel tel
  • threat:adak, gözdağı, korkutma, tehdit, tehlike
  • threaten:gözdağı vermek, gözünü korkutmak, korkutmak, tehdit etmek, tehlike belirtisi olmak
  • threatened:gözdağı vermek, gözünü korkutmak, korkutmak, tehdit etmek, tehlike belirtisi olmak
  • threatening:endişe verici, tehdit, tehdit eden, tehditkâr
  • threats:adak, gözdağı, korkutma, tehdit, tehlike
  • threefold:üç kat, üç katı, üç katlı, üç misli, üçlü
  • threescore:altmış
  • threesome:üç kişilik, üçlü, üçlü grup, üçlü oyun
  • threnode:ağıt, cenaze şarkısı
  • threnody:ağıt, cenaze şarkısı
  • thresh:harman dövmek
  • threshed:harman dövmek
  • thresher:batöz, harman dövücü
  • threshing:harman, harman dövme
  • threshold:eğik, eşik
  • thrice:tekrar tekrar, üç defa, üç kere
  • thrift:azla yetinme, deliotu, deniz lâvantası, idare, tutumluluk
  • thriftiness:azla yetinme, tasarruf, tutumluluk
  • thriftless:müsrif, savurgan, tutumsuz
  • thriftlessness:müsriflik, savurganlık, tutumsuzluk
  • thrifty:idareli, kanaatkâr, tutumlu
  • thrill:etkilemek, heyecan, heyecan verici şey, heyecanlandırmak, heyecanlanmak, titreme, titremek
  • thrilled:etkilemek, heyecanlandırmak, heyecanlanmak, titremek
  • thriller:heyecanlı hikâye, heyecanlı oyun
  • thrilling:heyecan verici, heyecanlı, titreyen
  • thrills:etkilemek, heyecan, heyecan verici şey, heyecanlandırmak, heyecanlanmak, titreme, titremek
  • thrive:dallanıp budaklanmak, gelişmek, serpilmek
  • thriving:başarılı, büyüyen, gelişen
  • thro:arasından, baştan başa, baştan sona, bir uçtan bir uca, direkt, doğru, doğruca, içinden, kesintisiz, sayesinde, tamamen, yüzünden
  • throat:boğaz, dar geçit, gırtlak, oluk
  • throaty:gırtlağından konuşan, gırtlaksı, gırtlaktan gelen
  • throb:çarpıntı, çarpmak, nabız atışı, titremek, zonklama, zonklmak
  • throbbing:çarpmak, titremek, zonklmak
  • throe:ağrı, dert, sancı, sızı
  • throes:ağrı, dert, sancı, sızı
  • thrombosis:tromboz
  • throne:hükümdar olmak, taht, tahta çıkarmak, tahta çıkmak
  • thrones:hükümdar olmak, taht, tahta çıkarmak, tahta çıkmak
  • throng:çokluk, doldurmak, doluluk, izdiham, kalabalık, toplanmak, üşüşmek
  • thronged:kalabalık
  • throttle:boğaz, boğazını sıkmak, boğmak, kısma supabı, kısmak
  • throttled:boğazını sıkmak, boğmak, kısmak
  • throttling:boğazını sıkmak, boğmak, kısmak
  • through:arasından, baştan başa, baştan sona, bir uçtan bir uca, direkt, doğru, doğruca, içinden, kesintisiz, sayesinde, tamamen, yüzünden
  • throughly:baştan sona
  • throughout:baştan başa, boyunca, her tarafında, süresince
  • throughput:çıktı, veri
  • throughway:durmanın yasak olduğu otoyol
  • throve:dallanıp budaklanmak, gelişmek, serpilmek
  • throw:atış, atma, atmak, bükmek, düşürme, düşürmek, fırlatma, fırlatmak, örtü, şal, vermek, yavrulamak, yer tabakasındaki çatlak
  • throwaway:atılabilir, bildiri, el ilanı
  • throwback:başarısızlık, çekme, gerileme, soya çekme
  • thrower:atan kimse, atıcı, çömlekçi ustası, ibrişim büken kimse
  • throwing:atma, fırlatma
  • thrown:atılmış, bükülmüş, fırlatılmış
  • throwster:ibrişim büken kimse
  • thru:arasından, baştan başa, baştan sona, bir uçtan bir uca, direkt, doğru, doğruca, içinden, kesintisiz, sayesinde, tamamen, yüzünden
  • thrum:acemice çalmak, parmaklarıyla trampet çalmak, püskül, saçak, saçak takmak, saçak yapmak, tıngırdatmak
  • thrumming:acemice çalmak, parmaklarıyla trampet çalmak, saçak takmak, saçak yapmak, tıngırdatmak
  • thrush:ardıçkuşu, pamukçuk, taban iltihabı
  • thrust:basınç, baskı, dürtmek, hücum, hücum etmek, itiş, itme, itme kuvveti, itmek, saldırı, saldırmak, saplama, saplamak, sokmak, süngüleme
  • thruster:agresif kimse, girişken kimse
  • thrusting:agresif, saldırgan
  • thud:pat, pat diye düşmek, pat sesi, tok ses
  • thud!:güm!, küt!, pat!
  • thudding:pat pat, pat sesi
  • thug:eşkıya, haydut, katil
  • thuggee:adam öldürme
  • thuggery:haydutluk, katillik
  • thuja:mazı ağacı
  • thulium:tülyum
  • thumb:başparmak, parmağıyla çevirmek, yıpratmak
  • thumbing:parmağıyla çevirmek, yıpratmak
  • thumbmark:başparmak izi
  • thumbnail:başparmak tırnağı
  • thumbnails:başparmak tırnağı
  • thumbprint:başparmak izi
  • thumbs:başparmak, parmağıyla çevirmek, yıpratmak
  • thumbscrew:kelebek vida
  • thumbstall:başparmak kılıfı
  • thumbtack:raptiye, resim çivisi
  • thump:güm güm vurmak, gümbürdemek, küt küt atmak, yumruk, yumruk atmak, yumruk sesi, yumruklamak
  • thumped:güm güm vurmak, gümbürdemek, küt küt atmak, yumruk atmak, yumruklamak
  • thumper:çarpıcı kimse, çarpıcı şey, katil
  • thumping:çok büyük, çok büyük olarak, kocaman
  • thunder:gök gürültüsü, gümbürdemek, gürlemek, savurmak, tehditkâr söz
  • thunderbolt:beklenmedik olay, şaşırtıcı haber, şimşek şeklinde ok, yıldırım
  • thunderclap:gök gürlemesi
  • thundercloud:fırtına bulutu
  • thundering:çok, gürleme, gürültülü, kocaman, müthiş, son derece
  • thunderous:gök gürültülü, gök gürültüsü gibi, gürleyen
  • thunderstorm:gök gürültülü fırtına, sağanak
  • thunderstorms:gök gürültülü fırtına, sağanak
  • thunderstruck:hayrete düşmüş, şaşkın, yıldırım çarpmış
  • thundery:gök gürültülü
  • thurible:buhurdan
  • thursday:perşembe
  • thus:böyle, böylece, bu nedenle, bu ölçüde, bunun için, nitekim
  • thwack:darbe, dövmek, pat küt vurma, pat küt vurmak, vuruş
  • thwart:aykırı, bozmak, çapraz, engel olmak, önlemek, sandalın oturak tahtası, yaptırmamak
  • thwarted:bozmak, engel olmak, önlemek, yaptırmamak
  • thwarting:bozmak, engel olmak, önlemek, yaptırmamak
  • thy:senin
  • thyme:kekik
  • thymus:özden, timüs
  • thyroid:kalkansı, kalkansı kıkırdak, tiroid
  • thyrsus:baküs’ün kozalak süslü değneği, çiçek salkımı, salkım çiçek
  • thyself:kendin, sen kendin
  • tiara:eski iran şahlarının taçı, papanın tacı, taç
  • tibet:tibet
  • tibia:incik kemiği, kaval kemiği
  • tic:istemsiz hareket, tik
  • tick:doğrulama işareti, işaretlemek, kene, kılıf, kot kumaş, kredi, saat sesi, saniye, tık tık etmek, tıkırdamak, tıkırtı, veresiye
  • ticker:cesaret, saat, yürek
  • ticket:bilet, ehliyet, etiket, etiketlemek, fiş, parti aday listesi, parti programı, trafik cezası
  • ticketed:etiketlemek
  • ticketing:etiketlemek
  • ticking:kalın bez, tık tık, yastık kılıfı kumaşı
  • tickle:eğlendirmek, gıdık alma, gıdıklamak, gıdıklanma, gıdıklanmak, güldürmek
  • tickler:borç defteri, güç durum, karbüratör düğmesi, nazik mesele
  • tickling:gıdıklama
  • ticklish:alıngan, gıdık alır, gıdıklanır, hassas, nazik
  • tickly:alıngan, gıdık alır, gıdıklanır, hassas, nazik
  • tidal:gelgit ile ilgili
  • tidbit:en güzel parça, nefis lokma
  • tidbits:en güzel parça, nefis lokma
  • tiddler:küçük balık
  • tiddly:çakırkeyif, küçük, ufak
  • tide:akıntı ile yüzmek, akış, cereyan, eğilim, gelgit, met, met cezir, mevsim, meyil
  • tides:gelgit
  • tidewater:gelgit suyu
  • tidiness:düzenlilik, düzgünlük
  • tidings:haber, havadis
  • tidy:çok, çöp sepeti, derli toplu, düzenli, epey, ıvır zıvır kutusu, sandâlye arkası örtüsü, şık, temiz, tertipli
  • tidyness:düzenlilik, düzgünlük
  • tie:ayak bağı, bağ, bağlamak, bağlantı, berabere kalma, berabere kalmak, beraberlik, boyunbağı, düğüm, düğümlemek, engel, eşit oy almak, evlendirmek, kiriş, kravat, lata, oy eşitliği, sınırlamak
  • tied:bağlanmış, bağlı
  • tier:aşama, dizi, rütbe, sıra
  • tierce:sabah duası saati, üçlü seri
  • tiers:aşama, dizi, rütbe, sıra
  • ties:ayak bağı, bağ, bağlamak, bağlantı, berabere kalma, berabere kalmak, beraberlik, boyunbağı, düğüm, düğümlemek, engel, eşit oy almak, evlendirmek, kiriş, kravat, lata, oy eşitliği, sınırlamak
  • tieup:bağ, bağlantı, beraberlik, durma, kesatlık, ortaklık, tıkanıklık
  • tiff:atışma, gücenme, kızma
  • tiffin:hafif yemek, ikindi kahvaltısı
  • tige:sütun gövdesi
  • tiger:kana susamış kimse, kaplan, resmi elbiseli araba uşağı
  • tigerish:kana susamış, kaplan gibi, vahşi
  • tight:başabaş, cimri, dar, eli sıkı, gergin, kasılmış, kısa ve özlü, kritik, sarhoş, sıkı, sızdırmaz, zor
  • tighten:ciddileşmek, germek, kasılmak, kasmak, kısmak, sertleşmek, sıkışmak, sıkıştırmak, sıkmak
  • tightened:ciddileşmek, germek, kasılmak, kasmak, kısmak, sertleşmek, sıkışmak, sıkıştırmak, sıkmak
  • tightening:ciddileşmek, germek, kasılmak, kasmak, kısmak, sertleşmek, sıkışmak, sıkıştırmak, sıkmak
  • tighter:başabaş, cimri, dar, eli sıkı, gergin, kasılmış, kısa ve özlü, kritik, sarhoş, sıkı, sızdırmaz, zor
  • tightfisted:cimri, eli sıkı
  • tightlipped:ağzı sıkı, dudakları kenetlenmiş, sır tutan
  • tightly:sıkı sıkı, sıkıca
  • tightness:azlık, darlık, geçirmezlik, gerginlik, kesatlık, sıkılık, sızdırmazlık, yokluk, zorluk
  • tightrope:gerili ip, ip
  • tights:kilotlu çorap, tayt
  • tightwad:cimri, pinti
  • tigress:dişi aslan, dişi kaplan, zalim kadın
  • tigris:dicle nehri
  • tigrish:dicle nehri
  • tike:sokak köpeği
  • tilde:tilde
  • tile:çini, fayans, fayans döşemek, karo, kep, kiremit, kiremit kaplamak, mason locasında kapıda durmak, silindir şapka, tuğla, tuğla döşemek
  • tiled:fayans döşemek, kiremit kaplamak, mason locasında kapıda durmak, tuğla döşemek
  • tiler:çatı ustası, döşeme ustası, kiremitçi, mason locası kapıcısı
  • tiling:fayans döşemek, kiremit kaplamak, mason locasında kapıda durmak, tuğla döşemek
  • till:dek, işlemek, kadar, kasa, para çekmecesi, sürmek, toprağı sürmek
  • tillable:sürülebilir
  • tillage:işlenmiş toprak, tarım, toprağı sürme
  • tilled:işlemek, sürmek, toprağı sürmek
  • tiller:dümen yekesi, filiz, kök filizi, sürgün
  • tilling:işlemek, sürmek, toprağı sürmek
  • tilt:at üzerinde mızrak oyunu, boca etmek, devirmek, dövüş, eğilim, eğilme, eğilmek, eğim, eğmek, güneşlik, hız, kavga, meyil, mızrağı doğrultmak, mızrakla saldırmak, tente, yana yatırmak, yana yatmak
  • tilted:boca etmek, devirmek, eğilmek, eğmek, mızrağı doğrultmak, mızrakla saldırmak, yana yatırmak, yana yatmak
  • tilth:işlenmiş toprak, tarım, toprağı sürme
  • tilting:eğimli, meyilli, yatık
  • timbal:dümbelek
  • timber:gemi kaburgası, kalas, kalas dayamak, kalıp, kereste, kereste ile kaplamak, keresteden yapılmış, kerestelik ağaç, kiriş, payanda vurmak
  • timbered:ahşap, kerestelik, ormanlık
  • timbering:kalas dayamak, kereste ile kaplamak, payanda vurmak
  • timberland:ormanlık arazi
  • timberman:madende destek kirişi yapan kimse, oduncu
  • timberwork:ahşap yapı
  • timbre:ses rengi, tını
  • time:aralık, ayarlamak, çağ, doğum zamanı, kere, kurmak, saat tutmak, süre, süre tutmak, tempo, tempo tutmak, temposunu belirlemek, uygun zaman, vade, vakit, zaman, zamanlama yapmak, zamanlamak
  • timed:zaman ayarlı, zamanlanmış
  • timekeeper:iş saatlerini yazan alet, kronometre, saat hakemi
  • timeless:ebedi, sonsuz, zamanı belirsiz
  • timeliness:aktüellik, güncellik, vakitlilik, yerindelik
  • timely:güncel, vakitli, zamanında olan
  • timeout:ara, mola
  • timepiece:kronometre
  • timer:ateşleme distribütörü, deklanşör, kronometre, saat, saat hakemi, zaman ölçer
  • times:çağ, defa, kere, kez
  • timesaver:zaman kazandıran şey
  • timesaving:zaman kazandıran
  • timeserver:fırsatçı, zamane, zamane adam, zamanın adamı
  • timeserving:fırsatçı, fırsatçılık, zamana uyum sağlayan, zamane, zamanelik
  • timesheet:kartela, yoklama kâğıdı
  • timetable:ders programı, program, tarife
  • timework:gündelik iş, saatle çalışma
  • timeworn:eskimiş, yıpranmış
  • timid:çekingen, cesaretsiz, çıtkırıldım, korkak, mahçup, sakınan, sıkılgan, tutuk, ürkek, utangaç
  • timidity:çekingenlik, korkaklık, ürkeklik, utangaçlık
  • timidness:çekingenlik, ürkeklik, utangaçlık
  • timing:saat tutma, süre tutma, zamanında davranma, zamanlama
  • timorous:çekingen, ürkek, utangaç
  • timpanist:davulcu
  • timpano:davul
  • tin:kalay, kalaylamak, konserve kutusu, konservelemek, para, teneke, teneke kutuya koymak
  • tincture:hafif etkilemek, hafifçe renklendirmek, ispirto ruhu, iz, renk, tentür
  • tinder:kav
  • tinderbox:kav çakmak kutusu, tehlikeli şey
  • tine:boynuz çatalı, çatal dişi
  • tinfoil:kalay folyo ile kaplamak
  • ting:çan sesi, çınlama, çınlamak, çınlatmak, tıngırdamak, tıngırdatmak
  • tinge:az miktar, belirti, hafif etkilemek, hafif renk, hafifçe boyamak, iz, katmak, renklendirmek
  • tinged:hafif etkilemek, hafifçe boyamak, katmak, renklendirmek
  • tingle:çınlamak, heyecan, karıncalanma, karıncalanmak, sızlama, sızlamak, telaş
  • tingling:çınlamak, karıncalanmak, sızlamak
  • tiniest:küçücük, mini, mini mini, minicik, minik, minnacık, ufacık
  • tinker:tamirci, tamircilik, tenekeci, üstünkörü tamir etmek
  • tinkering:üstünkörü tamir etmek
  • tinkle:çıngırdamak, çıngırdatmak, çıngırtı, çınlamak, çınlatmak, tıngırdamak, tınlamak
  • tinkling:çınlayan, tıngırtı, tınlama
  • tinman:tenekeci
  • tinned:kalaylı, konserve
  • tinner:kalaycı, tenekeci
  • tinny:teneke gibi, teneke gibi ses çıkaran
  • tinplate:saçla kaplamak
  • tinpot:aşağılık, beş para etmez, değersiz, teneke kap
  • tinsel:allı pullu, asılsız, cicili bicili, cicili bicili şey, gelin teli, gelin teli ile süslemek, gösterişli ama değersiz, pul, sim, simlerle süslemek
  • tinseled:gelin teli ile süslemek, simlerle süslemek
  • tinselled:gelin teli ile süslemek, simlerle süslemek
  • tinsmith:kalaycı, tenekeci
  • tint:açmak, boya, hafif renk, hafifçe boyamak, renk, renk vermek, ton
  • tinted:açmak, hafifçe boyamak, renk vermek
  • tintinnabulation:çan sesi, çıngırdama
  • tiny:küçücük, mini, mini mini, minicik, minik, minnacık, ufacık, ufak çocuk, ufaklık
  • tip:bahşiş, bahşiş vermek, boşaltmak, burun, devirmek, devrilmek, dökmek, dokunmak, eğilme, eğilmek, eğim, eğme, filtre, hafif vuruş, hafifçe dokunma, hafifçe vurmak, öneri, püf noktası, taktik, tavsiye, tepe, tip, tiyo, tiyo vermek, uç, uç takmak, ucuna bir şey takmak, uyarmak, yana yatmak, yatırma
  • tipcart:eğilerek boşaltılan araba
  • tipcat:çelik çomak
  • tipoff:gizli bilgi, ihtar, ikaz, uyarı
  • tipped:filtreli, uçlu
  • tipper:bahşiş veren kimse, damperli kamyon, iyi tip veren kimse
  • tippet:atkı, hakim yaka, kürk yaka
  • tipping:bahşiş verme, boşaltma, uç kılıfı
  • tipple:içkiye düşkün olmak, sert içki, sık sık içmek
  • tippler:akşamcı, içkici
  • tippling:içkiye düşkün olmak, sık sık içmek
  • tips:bahşiş, bahşiş vermek, boşaltmak, burun, devirmek, devrilmek, dökmek, dokunmak, eğilme, eğilmek, eğim, eğme, filtre, hafif vuruş, hafifçe dokunma, hafifçe vurmak, öneri, püf noktası, taktik, tavsiye, tepe, tip, tiyo, tiyo vermek, uç, uç takmak, ucuna bir şey takmak, uyarmak, yana yatmak, yatırma
  • tipstaff:mübaşir, şerif vekili
  • tipster:muhbir, tiyocu
  • tipsy:çakırkeyif, içkili, kafası dumanlı, sallanan, titrek
  • tiptoe:ayak parmağının ucu, heyecanla, heyecanlı, parmak uçlarına basarak, parmak uçlarına basarak yürüme, sessizce
  • tiptop:birinci sınıf, en iyi, en iyi kalite, en yüksek nokta, mükemmel
  • tirade:tirad, uzun azar
  • tire:araba lâstiği, başörtüsü, bıkmak, bıktırmak, dekore etmek, elbise, giysi, lastik, lâstik takmak, süslemek, tekerlek, usanmak, yormak, yorulmak
  • tired:bıkkın, bitkin, lâstik tekerli, tembel, yorgun
  • tiredness:bıkkınlık, yorgunluk
  • tireless:hiç durmaz, tekerleksiz, yorulmak bilmez, yorulmaz
  • tirelessness:yorulmama
  • tires:araba lâstiği, başörtüsü, bıkmak, bıktırmak, dekore etmek, elbise, giysi, lastik, lâstik takmak, süslemek, tekerlek, usanmak, yormak, yorulmak
  • tiresome:bıktırıcı, sıkıcı, yorucu
  • tirewoman:oda hizmetçisi, versiyer kadın
  • tiring:eziyetli, yorucu
  • tiro:acemi, çaylak
  • tissue:ağ, doku, ince kâğıt, ince kumaş, kâğıt mendil, kâğıt peçete, kopya kağıdı, tuvalet kâğıdı
  • tit:baştankara, meme, meme başı, meme ucu
  • titan:büyük ve kuvvetli kimse, dev, titan
  • titanic:dev gibi, titanyum ile ilgili
  • titanium:titan, titanyum
  • titbit:en iyi kısım, en iyi lokma, güzel parça
  • titbits:en iyi kısım, en iyi lokma, güzel parça
  • tithable:vergilendirilebilir
  • tithe:aşar vergisi, aşar vergisi vermek, onda bir, ondalık vergi
  • titillate:gıdıklamak, gıdıklanmak
  • titillated:gıdıklamak, gıdıklanmak
  • titillating:gıdıklamak, gıdıklanmak
  • titillation:geçici tatlı his, gıdıklama, gıdıklanma
  • titivate:süslemek, süslenmek, süsleyip püslemek
  • titlark:çayır incirkuşu
  • title:ad, başlık, hak, isim, marka, sahiplik, sıfat, ünvan
  • titled:soylu, ünvanlı
  • titleholder:hak sahibi, mülkiyet sahibi, ünvan sahibi
  • titles:ad, başlık, hak, isim, marka, sahiplik, sıfat, ünvan
  • titmouse:baştankara
  • titrate:titre etmek
  • tits:baştankara, meme, meme başı, meme ucu
  • titter:kıkır kıkır gülmek, kıkırdama, kıkırdamak, kıs kıs gülme, kıs kıs gülmek
  • tittering:kıkır kıkır gülmek, kıkırdamak, kıs kıs gülmek
  • tittivate:süslemek, süslenmek, süsleyip püslemek
  • tittle:nokta, zerre
  • tittletattle:aptal aptal konuşmak, dedikodu, dedikodu yapmak, dedikoducu
  • titubation:sendeleme
  • titular:hak olarak elde tutulan, itibari, ünvandan ibaret olan, yalnızca ünvanı olan kimse
  • tizzy:aşırı heyecan, telaş
  • to:-e, -e doğru, göre, karşı, -ya, -ye
  • toad:iğrenç tip, karakurbağası
  • toadeating:dalkavuk, dalkavukluk, yağcılık
  • toadflax:nevruzotu
  • toadstool:zehirli mantar
  • toady:dalkavuk, dalkavukluk etmek, şakşakçı, yağ çekmek, yağcı, yaltaklanmak
  • toadying:dalkavukluk etmek, yağ çekmek, yaltaklanmak
  • toadyism:dalkavukluk, yağcılık
  • toast:ısıtmak, kadeh kaldırma, kadeh kaldırmak, kızarmak, kızarmış ekmek, kızartmak, sağlığına içmek, şerefe içme, şerefine içmek, tost, yanmak
  • toasted:ısıtmak, kadeh kaldırmak, kızarmak, kızartmak, sağlığına içmek, şerefine içmek, yanmak
  • toaster:ekmek kızartma makinesi
  • toasting:ısıtmak, kadeh kaldırmak, kızarmak, kızartmak, sağlığına içmek, şerefine içmek, yanmak
  • tobacco:tütün
  • tobacconist:sigara satıcısı, tütüncü
  • tobaggan:ayaksız kızak, kızak, kızakla kaymak
  • toboggan:ayaksız kızak, kızak, kızakla kaymak
  • toby:adam şeklinde bira bardağı
  • tocology:ebelik
  • tocsin:tehlike çanı, tehlike işareti
  • tod:çalı, tilki
  • today:bugün, günümüzde
  • todays:bugünkü
  • today’s:bugünkü
  • toddle:tıpış tıpış yürüme, tıpış tıpış yürümek, yürüme, yürümek
  • toddler:tıpış tıpış yürüyen çocuk, yürümeye başlayan çocuk
  • toddy:hurma ağacı özü, hurma içkisi, sıcak su ve şekerli içki
  • todo:gürültü, patırtı, telaş
  • toe:ayak parmağı, ayak parmakları ile dokunmak, ayak ucu, ayak ucuyla vurmak, burun takmak, çorap burnu, golf sopasıyla vurmak, parmak, tekme atmak, toynak önü, uç
  • toecap:ayakkabı ucu derisi
  • toed:parmaklı
  • toehold:ayak basacak yer, başlangıç, güreşte rakibin ayağını bükme, ilk adım
  • toenail:ayak tırnağı
  • toes:ayak parmağı, ayak parmakları ile dokunmak, ayak ucu, ayak ucuyla vurmak, burun takmak, çorap burnu, golf sopasıyla vurmak, parmak, tekme atmak, toynak önü, uç
  • toff:kibar adam, züppe
  • toffee:şekerleme
  • toffy:şekerleme
  • tofu:soya peyniri
  • tog:elbise, giysi
  • toga:yün harmani
  • together:beraber, birlikte, hep birden, hiç durmadan, kuyruk, peşinden ayrılmayan
  • togetherness:beraberlik, birliktelik
  • toggery:elbise, giysi
  • toggle:kasa çeliği, kasa çeliği ile bağlamak, köstek çubuğu
  • togs:elbiseler, kıyafet
  • toil:didinmek, emek, emek sarfetmek, sıkıntı, tuzak, uğraş, uğraşmak, zahmet, zahmet çekmek
  • toilet:helâ, makyaj, süslenme, tuvalet
  • toiletries:banyo malzemesi, tuvalet malzemesi
  • toiletry:banyo malzemesi, tuvalet malzemesi
  • toilets:tuzak
  • toilful:ağır, yorucu, zahmetli
  • toiling:didinmek, emek sarfetmek, uğraşmak, zahmet çekmek
  • toils:sıkıntı, tuzak
  • toilsome:ağır, yorucu, zahmetli
  • toilworn:bitkin, yorgun
  • token:belirti, hatıra, hediye çeki, işaret, itibari, jeton, madeni para, marka, nominal, oyun fişi, sahte, simge, yadigâr, yanıltıcı
  • tokens:belirti, hatıra, hediye çeki, işaret, jeton, madeni para, marka, oyun fişi, simge, yadigâr
  • tolarate:dayanmak, göz yummak, hazmetmek, hoşgörmek, katlanmak, müsamaha etmek, tahammül etmek
  • tolerable:biraz, çekilir, dayanılır, hoşgörülebilir, iyice, katlanılır, kısmen, orta halli
  • tolerably:aşağı yukarı, bayağı, iyice
  • tolerance:dayanma, hata payı, hoşgörü, müsamaha, tahammül, tolerans
  • tolerant:hoşgörülü, müsamahakâr, sabırlı, tahammül eden, toleranslı
  • tolerate:dayanmak, göz yummak, hazmetmek, hoşgörmek, katlanmak, müsamaha etmek, tahammül etmek
  • tolerated:dayanmak, göz yummak, hazmetmek, hoşgörmek, katlanmak, müsamaha etmek, tahammül etmek
  • toleration:hoşgörü, izin, müsaade, tolerans
  • toll:çalmak, çan çalmak, çan sesi, değirmen hakkı, geçiş parası, gong çalmak, pay, saatin çalması, telefon ücreti, yer parası, yol parası
  • tollbar:paralı geçiş yeri, turnike
  • tollgate:paralı geçiş yeri, turnike
  • tollhouse:köprü gişesi, paralı yol gişesi
  • tolling:çalmak, çan çalmak, gong çalmak
  • tolls:çalmak, çan çalmak, çan sesi, değirmen hakkı, geçiş parası, gong çalmak, pay, saatin çalması, telefon ücreti, yer parası, yol parası
  • toluene:tolüen, yanıcı hidrokarbür
  • tom:erkek, erkek kedi
  • tomahawk:kızılderili baltası, savaş baltası, savaş baltası ile vurmak
  • tomake:elde etmek, etmek, ilişki kurmak, sağlamak, varmak, yapmak, yaptırmak
  • tomato:domates
  • tomatoes:domates
  • tomb:kabir, lahit, mezar, mozole, ölüm, türbe
  • tombac:tombak
  • tombak:tombak
  • tombola:tombala
  • tomboy:erkek fatma, erkek gibi kız
  • tomboyish:erkek fatma gibi, erkek gibi, erkeksi
  • tombstone:mezar taşı
  • tomcat:erkek kedi
  • tome:cilt, kalın kitap
  • tomfool:aptal, aptalca davranmak, kafasız, maskaralık etmek, rezil olmak
  • tomfoolery:aptalca davranış, maskaralık
  • tommy:boru anahtarı kolu, iki lokma ekmek, mehmetçik, somun anahtarı
  • tommyrot:saçma, zırva
  • tomography:tomografi
  • tomorrow:yarın
  • tomtit:mavi baştankara
  • tomtom:darbuka, dümbelek, tamtam
  • ton:moda, şıklık, ton
  • tonal:ses perdesine ait, ses tonuna ait
  • tonality:renk uyumu, ton özelliği, tonalite
  • tone:ahenk vermek, ayarlamak, güç, hava vermek, perde, ruh hali, sağlıklı hal, ses, tarz vermek, tavır, ton, tonunu ayarlamak, uymak, uyuşmak
  • toned:ahenk vermek, ayarlamak, hava vermek, tarz vermek, tonunu ayarlamak, uymak, uyuşmak
  • toneless:belli bir ses özelliği olmayan, cansız, donuk, ifadesiz, perdesiz
  • toner:tonik
  • tones:ahenk vermek, ayarlamak, güç, hava vermek, perde, ruh hali, sağlıklı hal, ses, tarz vermek, tavır, ton, tonunu ayarlamak, uymak, uyuşmak
  • tongs:maşa
  • tongue:dil, dil vuruşu yapmak, erkek parça, geçme yapmak, lisan, uzantı
  • tongued:dilli, geçmeli, zıvanalı
  • tonguelashing:azar, fırça
  • tonic:canlandırıcı, esas nota, kasları geren, kuvvet ilacı, kuvvetlendiren, ton ile ilgili, tonik, uyarıcı etki, vurgulu, vurgulu ses
  • tonicity:ton, ton niteliği
  • tonight:bu akşam, bu gece
  • tonish:havalı, modaya uygun, şık
  • tonnage:tonaj, tonaj ücreti, tonilato, üretim miktarı, yük kapasitesi
  • tonne:bin kilo, ton
  • tonner:tonluk
  • tons:yığın
  • tonsil:bademcik
  • tonsillar:bademcik
  • tonsillectomy:bademcik ameliyatı
  • tonsils:bademcikler
  • tonsure:başın tepesini traş etme, başın tepesini traş etmek
  • tonsured:başın tepesini traş etmek
  • tony:lüks
  • too:çok, dahi, de, fazla
  • tool:alet, aletle işlemek, araba kullanmak, araç, çük, kamış, keski, parça, penis
  • tooled:aletle işlemek, araba kullanmak
  • tooling:alet ile işleme, keski ile işleme, süslemeler
  • toot:boru çalmak, boru sesi, korna çalmak, korna sesi
  • tooth:damak zevki, diş, diş açmak, dişlemek, dişleri birbirine geçmek, pütür, pütürlü yapmak, sert yüzey, sevme, tırtık
  • toothache:diş ağrısı
  • toothbrush:diş fırçası
  • toothed:dişli, tırtıllı
  • toothing:diş açmak, dişlemek, dişleri birbirine geçmek, pütürlü yapmak
  • toothless:dişsiz
  • toothpaste:diş macunu
  • toothpick:av bıçağı, ince uzun sandal, kürdan
  • toothsome:çekici, lezzetli, tatlı
  • tooting:boru çalmak, korna çalmak
  • tootle:keyifle dolaşmak, yavaş sürmek, yumuşak bir tonda çalmak
  • topaz:sarı yakut, topaz
  • topboot:çizme
  • topcoat:palto, pardesü
  • topdrawer:birinci sınıf, en iyi, üst tabakaya ait
  • tope:alkolik olmak, ayyaş gibi içmek, camgöz balığı, çok içmek
  • topee:güneş başlığı, kolonyalı şapka
  • toper:alkolik, ayyaş, içkici
  • topflight:birinci sınıf, en iyi, seçkin
  • topflighter:en iyisi, üstât
  • topgallant:babafingo
  • topheavy:aşırı değerlenmiş, aşırı sermaye ihraç eden, aşırı yüklü, havaleli
  • topic:konu, mesele, mevzu, söz konusu, tema
  • topical:aktüel, güncel, konulu, konulu film, konuyla ilgili, lokal, mahalli, yerel, yöresel
  • topicality:aktüalite, güncellik, yöresellik
  • topics:konu, mesele, mevzu, söz konusu, tema
  • topknot:ibik, sorguç, tepe, topuz
  • topless:tepesiz, üstsüz
  • topline:ileri gelen, önemli, seçkin
  • topliner:ileri gelen, önemli kimse, seçkin kimse
  • topmast:gabya çubuğu
  • topmost:en tepedeki, en üstteki
  • topnotch:en iyi, en kral, en usta
  • topnotcher:en iyisi, üstât
  • topographic:topografik
  • topography:bölge anatomisi, topografya
  • topped:alt etmek, aşmak, birinci olmak, geçmek, kapamak, üstünü kapamak
  • topper:birinci sınıf şey, iyi adam, seçkin kimse, silindir şapka, tepe taşı
  • topping:birinci sınıf, malzeme, mükemmel, süper, üstüne koyulan şey
  • toppings:malzeme, üstüne koyulan şey
  • topple:devirmek, devrilmek, düşecek gibi olmak, sendelemek, tepetaklak düşmek
  • toppling:devirmek, devrilmek, düşecek gibi olmak, sendelemek, tepetaklak düşmek
  • tops:birinci sınıf, en iyi
  • topsail:gabya yelkeni
  • topsoil:humus, toprağın üst tabakası
  • topsyturvy:allak bullak, altüst, altüst olma, başaşağı, başaşağı olma, karışıklık, karman çorman, tepetaklak
  • topsyturvydom:altüst olma, başaşağı olma, karışıklık
  • toque:kenarsız kadın şapkası, miğfer
  • tor:dik ve kayalık tepe
  • torah:tevrat
  • torch:asetilen lâmbası, cep feneri, el feneri, meşale
  • torchbearer:ışık tutan kimse, meşale tutan kimse
  • torchlight:meşale ışığı
  • tore:fırlamak, hırpalanmak, hızla koşmak, koparmak, kopmak, paralamak, yarılmak, yarmak, yırtılmak, yırtmak, yolmak
  • toreador:atlı boğa güreşçisi, boğa güreşçisi, toreador
  • torment:acı çektirmek, azap, cefa, eziyet, eziyet etmek, işkence, işkence etmek
  • tormented:acı çektirmek, eziyet etmek, işkence etmek
  • tormenting:muzip
  • tormentor:acı çektiren kimse, büyük çatal, işkence aleti, işkenceci, sahne yan perdesi
  • torn:kopuk
  • tornado:hortum, kasırga
  • torpedo:patlayıcı kasası, torpido, torpil, torpilbalığı, torpillemek
  • torpedoing:torpillemek
  • torpid:cansız, hissiz, tembel, uyuşmuş, uyuşuk
  • torpidity:cansızlık, hissizlik, uyuşukluk
  • torpidness:cansızlık, hissizlik, uyuşukluk
  • torpor:cansızlık, hissizlik, uyuşukluk
  • torque:dönme momenti
  • torrefy:kavurmak, kurutmak
  • torrent:lâv seli, sağanak, sel
  • torrential:akıcı, sel gibi, sel ile ilgili, şiddetli
  • torrid:aşırı sıcak, ateşli, ihtiraslı, kavrulmuş, kavurucu, yakıcı
  • torsion:bükülme, burulma, burulma açısı, dönme
  • torso:heykel gövdesi, kolsuz ve başsız gövde, yarım kalmış çalışma
  • tort:haksız fiil, haksız muamele, haksızlık
  • tortilla:pizza, tortilla
  • tortillas:pizza, tortilla
  • tortious:haksız, haksızca olan
  • tortoise:kaplumbağa, kara kaplumbağası, tosbağa
  • tortoiseshell:bağa, kaplumbağa kabuğu
  • tortuosity:çarpıklık, dolambaçlılık, dolaşıklık, eğrilik, hile, namussuzluk
  • tortuous:dolambaçlı, dolaşık, eğri, eğri büğrü, hileli, kıvrımlı, namussuz
  • torture:çarpıtmak, çektirmek, eziyet, eziyet etmek, işkence, işkence etmek, ızdırap
  • tortured:çarpıtmak, çektirmek, eziyet etmek, işkence etmek
  • torturer:acı çektiren kimse, işkenceci, sıkıntı veren şey
  • torturing:çarpıtmak, çektirmek, eziyet etmek, işkence etmek
  • torus:halka, halka şeklinde kabartma, konveks pervaz, yumru
  • tory:kralcı, muhafazakâr, muhafazakâr partili
  • toryism:muhafazakâr parti prensipleri, tutuculuk
  • tosh:saçma, uydurma
  • toss:arkaya atma, atmak, çekmek, fırlatma, fırlatmak, havaya atma, kıpırdanmak, sallanmak, yazı tura atma, yazı tura için atmak
  • tossing:savurma
  • tossup:şans işi, yazı tura
  • tot:bir yudum, bızdık, döküntü, eskiler, küçük şey, toplam, ufaklık, yavrucak
  • total:adet, bütün, etmek, hepsi, hepten, mevcut, parçalamak, toplam, toplamak, toplamını bulmak, toptan, topu, tüm, tutar, tutmak
  • totaling:etmek, parçalamak, toplamak, toplamını bulmak, tutmak
  • totalitarian:bütüncül, tek partili rejimle ilgili, totaliter
  • totalitarianism:tek particilik, totaliterlik
  • totality:bütün, bütünlük, tam tutulma, tüm
  • totalizator:toplayıcı
  • totalize:özetlemek, toplamak, toplamını bulmak
  • totalizer:toplayıcı
  • totalling:etmek, parçalamak, toplamak, toplamını bulmak, tutmak
  • totally:bütün bütün, bütün olarak, bütünüyle
  • totals:adet, etmek, hepsi, mevcut, parçalamak, toplam, toplamak, toplamını bulmak, topu, tutar, tutmak
  • tote:taşımak, toplayıcı, üzerinde bulundurmak
  • totem:totem
  • totes:taşımak, toplayıcı, üzerinde bulundurmak
  • tots:bir yudum, bızdık, döküntü, eskiler, küçük şey, toplam, ufaklık, yavrucak
  • totter:sendelemek, sendeleyerek gitmek, yalpalamak
  • tottering:sarsak, sendeleme, sendeleyen
  • tottery:sarsak, sendeleyen, yalpalayan
  • toucan:tukan
  • touch:bitişik olmak, değmek, deneme, dokunma, dokunmak, dokunuş, duyarlılık, elim sende oyunu, ellemek, etkilemek, fırça darbesi, iletişim, incelik, incitmek, işaret, iz, kırmak, para sızdırma, para sızdırmak, rötuş, taç, teğet geçmek, temas, temas etmek, tuş, üslup, yakalamaca, yaklaşım, yetmek, yolunacak kaz, zerre
  • touchablity:dokunulurluk
  • touchdown:gol, iniş
  • touched:bozuk, çatlak, deli, etkilenmiş, müteessir
  • touches:bitişik olmak, değmek, deneme, dokunma, dokunmak, dokunuş, duyarlılık, elim sende oyunu, ellemek, etkilemek, fırça darbesi, iletişim, incelik, incitmek, işaret, iz, kırmak, para sızdırma, para sızdırmak, rötuş, taç, teğet geçmek, temas, temas etmek, tuş, üslup, yakalamaca, yaklaşım, yetmek, yolunacak kaz, zerre
  • touchiness:alınganlık, aşırı hassaslık
  • touching:acıklı, dair, değin, dokunaklı, dokunma, hakkında, konusunda
  • touchingness:dokunaklılık
  • touchstone:ayar, denektaşı, mihenk taşı
  • touchtype:on parmak daktilo yazma, tuşlara bakmadan yazma
  • touchup:canlandırmak, düzeltme yapmak, rötuş yapmak, yenilemek
  • touchwood:kav, kav mantarı
  • touchy:alıngan, çabuk küsen, etkileyici, hassas, nazik, titiz
  • tough:baş belâsı, çetin, dayanıklı, kabadayı, sağlam, sert, sert kimse, zorlu
  • toughen:katılaştırmak, sertleşmek, sertleştirmek, zorluklara alışmak
  • toughened:katılaştırmak, sertleşmek, sertleştirmek, zorluklara alışmak
  • tougher:baş belâsı, çetin, dayanıklı, sağlam, sert, zorlu
  • toughest:baş belâsı, çetin, dayanıklı, sağlam, sert, zorlu
  • toughie:çıkmaz, kabadayı, zor durum
  • toughness:belâlılık, dayanıklılık, inatçılık, kabadayılık, sertlik, zorluk
  • toupe:küçük peruk, peruk
  • toupee:küçük peruk, peruk
  • tour:gezi, gezmek, nöbet, tur, tur yapmak, turne, turneye çıkmak
  • touring:gezici, tur
  • tourism:turizm
  • tourist:turist
  • tournament:turnuva
  • tourney:turnuva, turnuvaya katılmak
  • tourniquet:kanı durdurmak için sarılan sargı, turnike
  • tousle:bozmak, karıştırmak
  • tousled:bozmak, karıştırmak
  • tout:çığırtkan, çığırtkanlık etmek, karaborsacı, karaborsacılık etmek, müşteri çekmeye çalışmak, tiyo vermek, tiyocu, yapışkan satıcı
  • touted:çığırtkanlık etmek, karaborsacılık etmek, müşteri çekmeye çalışmak, tiyo vermek
  • touting:çığırtkanlık etmek, karaborsacılık etmek, müşteri çekmeye çalışmak, tiyo vermek
  • tow:çekici ile çekmek, çekmek, keten ve kendir lifleri, kıtık, yanında gezdirmek, yedekte çekilme, yedekte çekme, yedekte çekmek
  • towage:çekici parası, çekme, çekme ücreti
  • toward:aday olan, çok şey vaadeden, -e doğru, -e karşı, -e yakın, karşı, uysal, yönünde, yumuşak başlı
  • towards:-e doğru, -e karşı, -e yakın, karşı, yönünde
  • towaway:çekme
  • towboat:römorkör, şilep
  • towed:çekici ile çekmek, çekmek, yanında gezdirmek, yedekte çekmek
  • towel:havlu, havlu ile kurulamak
  • toweling:havlu ile kurulamak
  • towelling:havlu ile kurulamak
  • tower:burç, hisar, kale, kale gibi yükselmek, kule, sığınak, yükselmek
  • towered:kule gibi yüksek, kuleli
  • towering:çok şiddetli, çok yüksek, yüce
  • towers:burç, hisar, kale, kale gibi yükselmek, kule, sığınak, yükselmek
  • towheaded:soluk sarı saçlı
  • towing:çekme
  • towline:çekme halatı
  • town:ilçe, kasaba, kent, şehir, şehir halkı, şehir merkezi
  • townhouse:belediye binası, şehir evi
  • townscape:şehir manzarası
  • townsfolk:kasaba halkı, şehir halkı
  • township:bucak, kaza, nahiye
  • townsman:hemşehri, şehirli
  • townspeople:kasaba halkı, şehir halkı
  • towpath:yedekçi yolu
  • towrope:çekme halatı
  • toxaemia:kan zehirlenmesi, toksemi
  • toxemia:kan zehirlenmesi, toksemi
  • toxic:toksik, zehirli
  • toxical:toksik, zehirli
  • toxicant:toksin oluşturan, zehirli, zehirli madde
  • toxicology:toksikoloji, zehirbilim
  • toxin:toksin
  • toxins:toksin
  • toy:çocuk oyuncağı, önemsememek, önemsiz şey, oynamak, oyuncak
  • toying:önemsememek, oynamak
  • toyshop:oyuncakçı dükkânı
  • trace:belirti, çizmek, dayandırmak, dayanmak, ipucu, işaret, iz, izinden gitmek, izlemek, kopya etmek, koşum kayışı, patika, tasarlamak
  • traceable:izlenebilir
  • traced:çizmek, dayandırmak, dayanmak, izinden gitmek, izlemek, kopya etmek, tasarlamak
  • traceless:dayandırılabilir
  • tracer:araştırma yazısı, iz bırakan şey, izleyen, izli mermi, kopya makinesi, teknik ressam, terzi ruleti
  • tracery:yaprak damarları ağı, yaprak şeklinde oyma
  • traces:belirti, çizmek, dayandırmak, dayanmak, ipucu, işaret, iz, izinden gitmek, izlemek, kopya etmek, koşum kayışı, patika, tasarlamak
  • trachea:nefes borusu, solunum organı, yaprak damarı
  • tracing:geçirme, izleme, kopya, kopya etme, takip, takip etme, taslak
  • track:ayağıyla içeri taşımak, dümen suyu, geçmek, hat, iz, iz bırakmak, izini aramak, izlemek, palet, palet takmak, patika, pist, ray, ray döşemek, rota, takip etmek, tekerlek aralığı, tekerlek izi, yol, yörünge
  • trackage:demiryolunu kullanma ücreti, raylar
  • tracked:ayağıyla içeri taşımak, geçmek, iz bırakmak, izini aramak, izlemek, palet takmak, ray döşemek, takip etmek
  • tracker:iz süren kimse, takipçi
  • tracking:ayağıyla içeri taşımak, geçmek, iz bırakmak, izini aramak, izlemek, palet takmak, ray döşemek, takip etmek
  • trackless:iz bırakmayan, izsiz, raysız giden, yolu olmayan
  • tracks:raylar
  • tract:alan, bölge, broşür, saha, sistem
  • tractable:işlenebilir, söz dinler, uysal
  • tractate:broşür, risale
  • traction:çekiş, çekiş gücü, çekme, taşıma
  • tractive:çekici, çekiş
  • tractor:çekici, traktör
  • trade:alım satım, iş, iş yapmak, meslek, sanat, takas etmek, ticaret, ticaret yapmak, zanaat
  • traded:iş yapmak, takas etmek, ticaret yapmak
  • trademark:belirgin özellik, marka, ticari marka
  • trader:borsa simsarı, tacir, ticaret gemisi, tüccar
  • traders:borsa simsarı, tacir, ticaret gemisi, tüccar
  • trades:alım satım, iş, iş yapmak, meslek, sanat, takas etmek, ticaret, ticaret yapmak, zanaat
  • tradesman:dükkâncı, esnaf, işyeri sahibi, meslek erbabı, tüccar
  • tradesmen:dükkâncı, esnaf, işyeri sahibi, meslek erbabı, tüccar
  • tradespeople:esnaf
  • tradeswoman:esnaf kadın
  • trading:alışveriş, iş hacmi, ticari
  • tradition:adet, gelenek, hadis, sünnet
  • traditional:geleneksel
  • traditionalist:gelenekçi
  • traditions:adet, gelenek, hadis, sünnet
  • traditon:adet, gelenek, hadis, sünnet
  • traduce:çamur atmak, iftira etmek
  • traffic:alışveriş, değiş tokuş etmek, gidiş geliş, iş yapmak, karanlık işler yapmak, trafik, yolculuk etmek
  • trafficker:kaçakçı, satıcı
  • trafficking:değiş tokuş etmek, iş yapmak, karanlık işler yapmak, yolculuk etmek
  • tragedian:trajedi aktörü, trajedi yazarı
  • tragedienne:trajedi aktrisi
  • tragedy:facia, felâket, trajedi
  • tragic:acı, feci, trajik
  • tragically:acı şekilde, feci şekilde, trajik bir biçimde
  • tragicomedy:trajikomedi
  • tragicomic:trajikomik
  • trail:dökülmek, incecik tütmek, iz, izlemek, kuyruk, patika, peşinden sürüklemek, sürüklemek, sürüklenmek, sürünmek, yerde uzamak, yol
  • trailblazer:öncü, yol açan kimse
  • trailblazers:öncü, yol açan kimse
  • trailer:fragman, karavan, römork, sürüngen bitki, tanıtma filmi, treyler
  • trailers:fragman, karavan, römork, sürüngen bitki, tanıtma filmi, treyler
  • trailing:dökülmek, incecik tütmek, izlemek, peşinden sürüklemek, sürüklemek, sürüklenmek, sürünmek, yerde uzamak
  • train:alıştırma yapmak, alıştırmak, antrenman yapmak, dizi, doğrultmak, eğitmek, kafile, katar, kervan, kuyruk, maiyet, nişan almak, sıra, sürüklemek, terbiye etmek, tren, yetiştirmek
  • trained:alışkın, eğitilmiş
  • trainee:acemi, eğitilen kimse, stajyer
  • trainer:antrenör, çalıştırıcı, eğitici, eğitim uçağı, eğitimci, top nişancısı
  • trainers:antrenör, çalıştırıcı, eğitici, eğitim uçağı, eğitimci, top nişancısı
  • training:alıştırma, antrenman, çalışma, çalıştırma, ders, eğitim, egzersiz, idman, öğretme, staj süresi
  • traipse:ayağını sürüyerek yürümek, boş boş dolaşmak
  • trait:kişisel özellik, özellik
  • traitor:dürzü, hain, vatan haini
  • traitorous:hain, haince
  • traitress:hain kadın, vatan haini kadın
  • traits:kişisel özellik, özellik
  • trajectory:eğri, mermi yolu, yörünge
  • tram:dekovil, maden ocağı arabası, tramvay, tramvayla taşımak
  • tramcar:tramvay, tramvay vagonu
  • tramline:tramvay hattı
  • tramlines:çiftler maçındaki saha çizgileri, temel ilkeler
  • trammel:ayak bağı, bir tür balık ağı, bukağı, elipsograf, engel, engellemek, güçleştirmek, tuzağa düşürmek
  • trammels:ayak bağı, bir tür balık ağı, bukağı, elipsograf, engel, engellemek, güçleştirmek, tuzağa düşürmek
  • tramontane:dağları aşıp gelen, dağların ardındaki, yabancı
  • tramp:ağır adımlarla yürümek, ağır ayak sesi, berduş, çiğnemek, gezinme, serseri, serserice dolaşmak, sokak serserisi, sürtmek, sürtük, yaya gitmek
  • tramping:derbeder
  • trample:ayaklar altına almak, çiğneme, çiğnemek, ezme sesi, ezmek
  • trampled:ayaklar altına almak, çiğnemek, ezmek
  • trampling:ayaklar altına almak, çiğnemek, ezmek
  • trampoline:sıçrama bezi, trambolin
  • tramps:ağır adımlarla yürümek, ağır ayak sesi, berduş, çiğnemek, gezinme, serseri, serserice dolaşmak, sokak serserisi, sürtmek, sürtük, yaya gitmek
  • tramway:dekovil rayı, tramvay hattı
  • trance:hipnoz hali, trans, vecit
  • trank:sakinleştirici, yatıştırıcı
  • tranquil:durgun, huzurlu, sakin
  • tranquility:huzur, sakinlik, sükunet
  • tranquilize:sakinleştirmek, yatıştırmak
  • tranquilizer:sakinleştirici, yatıştırıcı
  • tranquilizing:sakinleştirmek, yatıştırmak
  • tranquillity:huzur, sakinlik, sükunet
  • tranquillize:sakinleştirmek, teskin etmek, yatıştırmak
  • tranquillizer:sakinleştirici, yatıştırıcı
  • tranquillizing:teskin edici
  • trans:değiştirme, öte, trans
  • transact:görmek, muamele görmek, yapmak
  • transaction:işlem, muamele
  • transactions:alım satım işlemleri, işlemler, kalemler
  • transalpine:alplerin ötesinde olan
  • transatlantic:transatlantik
  • transceiver:telsiz
  • transcend:aşmak, üstün olmak
  • transcendant:deneyüstü, insan aklını aşan, üstün
  • transcendence:deneyüstülük, üstünlük
  • transcendent:deneyüstü, insan aklını aşan, üstün
  • transcendental:aşkın, deneyüstü, metafizik, soyut, transandantal
  • transcribe:değişik kayıt sistemine aktarmak, fonetik işaretlerle yazmak, kaydetmek, kopya etmek, kopyasını yazmak, uyarlamak
  • transcribed:değişik kayıt sistemine aktarmak, fonetik işaretlerle yazmak, kaydetmek, kopya etmek, kopyasını yazmak, uyarlamak
  • transcript:kopya, suret
  • transcription:kaydetme, kayıt, kopya, transkripsiyon, uyarlama
  • transcripts:kopya, suret
  • transducer:enerji aktarımı yapan sistem, güç çevirici
  • transexual:transeksüel
  • transfer:aktarma, aktarma yapmak, aktarmak, basmak, devir, devretme, devretmek, geçirmek, havale, havale etmek, ihale etmek, iletmek, kopya çıkarma, nakil, nakletmek, taşıma, transfer, transfer etmek, transfer olmak, yere geçirmek
  • transferable:nakledilebilir, transfer edilebilir
  • transferee:devralan, nakledilen
  • transference:devir, duyguların başkasına yönelmesi, nakil, transfer
  • transferor:devreden, nakleden
  • transferred:aktarma yapmak, aktarmak, basmak, devretmek, geçirmek, havale etmek, ihale etmek, iletmek, nakletmek, transfer etmek, transfer olmak
  • transferring:nakletme
  • transfiguration:başkalaşım, şekil değiştirme, tecelli, tecelli yortusu
  • transfigure:başkalaştırmak, şeklini değiştirmek, yüceltmek
  • transfinite:sayı sınırını geçen, sonluötesi
  • transfix:delip geçmek, kazığa oturtturmak, mıhlamak
  • transfixed:delip geçmek, kazığa oturtturmak, mıhlamak
  • transform:dönüşmek, dönüştürmek, haline gelmek, haline getirmek
  • transformation:dönüştürme, dönüşüm, şekil değiştirme, transformasyon, voltaj değişikliği
  • transformed:dönüştürmek, haline gelmek
  • transformer:dönüştürücü, trafo, transformatör, transformer
  • transformers:dönüştürücü, trafo, transformatör, transformer
  • transforming:dönüştürmek, haline gelmek
  • transfuse:aktarmak, aşılamak, damardan vermek, ilham vermek, kan vermek, nakil yapmak
  • transfusion:aktarım, esinleme, ilham verme, kan nakli, nakil
  • transgress:aşmak, çiğnemek, günah işlemek, karşı gelmek
  • transgression:günah, ihlal, sınırı aşma, suç
  • transgressions:günah, ihlal, sınırı aşma, suç
  • transgressor:günahkâr, ihlâl eden, suçlu
  • transience:fanilik, geçicilik
  • transiency:fanilik, geçicilik
  • transient:fani, geçerken uğrayan, geçici, geçici dalga, kısa süreli konuk, süreksiz
  • transients:geçici dalga, kısa süreli konuk
  • transistor:transistor, transistorlu radyo
  • transit:geçme, transit, transit geçiş
  • transition:değişme, geçiş, hal değişikliği, intikal
  • transitions:geçiş, hal değişikliği, intikal
  • transitive:geçen, geçiren, geçişli
  • transitory:eğreti, fani, geçici, süreksiz
  • translatable:çevrilebilir, tercüme edilebilir
  • translate:çevirisini yapmak, çevirmek, dönüştürmek, tercüme etmek, tercüme yapmak
  • translated:çevirisini yapmak, çevirmek, dönüştürmek, tercüme etmek, tercüme yapmak
  • translating:çevirisini yapmak, çevirmek, dönüştürmek, tercüme etmek, tercüme yapmak
  • translation:çeviri, çevirme, tercüme
  • translator:çevirmen, tercüman
  • transliterate:başka alfabe ile yazmak, başka dilde yazmak
  • transliteration:başka alfabeyle yazma
  • translocate:yerini değiştirmek
  • translucent:açık, belli, yarı saydam, yarı şeffaf
  • transmarine:denizaşırı
  • transmigrate:başka yere yerleşmek, geçmek, göç etmek, göçmek
  • transmigration:geçme, göç, hicret
  • transmissible:geçirilebilir, nakledilebilir
  • transmission:aktarma, bulaşma, bulaştırma, iletişim, iletme, intikal, radyo yayını, transmisyon, ulaştırma, vites
  • transmit:bulaştırmak, geçirmek, iletmek, yayınlamak, yaymak
  • transmitted:bulaşıcı
  • transmitter:ahize, nakledici, verici
  • transmitting:gönderme, verici
  • transmogrify:şeklini değiştirmek
  • transmutation:değişme, değiştirilme, dönüşüm
  • transmute:değiştirmek, dönüştürmek
  • transnational:ulusal sınırları aşan, uluslararası
  • transoceanic:okyanusaşırı, okyanusötesi
  • transom:çapraz kiriş, kapı üstü penceresi, travers
  • transonic:sesötesi
  • transparency:saydamlık, şeffaflık, slayt
  • transparent:apaçık, saydam, şeffaf, transparan
  • transpiration:ter, terleme
  • transpire:kokusu çıkmak, sızdırmak, sızmak, terlemek
  • transplant:başka yere dikmek, nakledilmek, nakletmek
  • transplantation:nakletme, organ nakli, transplantasyon
  • transplanting:başka yere dikmek, nakledilmek, nakletmek
  • transport:başını döndürmek, coşma, coşturmak, heyecanlandırmak, kendinden geçme, nakil, nakletmek, nakliye, sürgün, sürmek, taşıma, taşımak, taşıt, taşkınlık
  • transportable:portatif, taşınabilir
  • transportation:nakliyat, nakliye ücreti, navlun, sürgün, taşıma, taşımacılık, taşıt
  • transported:başını döndürmek, coşturmak, heyecanlandırmak, nakletmek, sürmek, taşımak
  • transporter:nakliyeci, taşıyıcı
  • transporting:nakletme
  • transports:başını döndürmek, coşma, coşturmak, heyecanlandırmak, kendinden geçme, nakil, nakletmek, nakliye, sürgün, sürmek, taşıma, taşımak, taşıt, taşkınlık
  • transpose:aktarmak, denklemin öbür tarafına geçirmek, perdesini değiştirmek, yerini değiştirmek
  • transposed:aktarmak, denklemin öbür tarafına geçirmek, perdesini değiştirmek, yerini değiştirmek
  • transposition:aktarma, denklemin diğer tarafına geçirme, yer değişikliği, yerini değiştirme
  • transsexual:cinsiyet değiştirmiş kimse, transeksüel
  • transship:başka gemiye aktarmak
  • transshipment:aktarma
  • transubstantiate:dönüştürmek
  • transude:deriden sızmak, sızmak
  • transversal:çapraz, çapraz şey, enine, hiperbolde enine mihver
  • transverse:aykırı, çapraz, enine
  • transvestite:karşı cinse özenen kimse
  • trap:ağız, ayırıcı, dolap, fırlatıcı, gaga, hafif araba, iki kişilik araba, kapak takmak, kapan, kapan kurmak, kapana kıstırmak, kum engeli, oyuna getirmek, tuzağa düşürmek, tuzak, tuzak kurmak, volkanik siyah taş, yakalamak
  • trapdoor:kapak şeklinde kapı, sahne kapısı
  • trapeze:trapez
  • trapezium:ikizkenar yamuk, trapez kemiği, yamuk
  • trapezoid:ikizkenar yamuk, yamuk, yamuksu kemik
  • trapped:kapak takmak, kapan kurmak, kapana kıstırmak, oyuna getirmek, tuzağa düşürmek, tuzak kurmak, yakalamak
  • trapper:avcı, tuzakçı
  • trapping:kapak takmak, kapan kurmak, kapana kıstırmak, oyuna getirmek, tuzağa düşürmek, tuzak kurmak, yakalamak
  • trappings:süslü koşum takımı, takı, ziynet
  • traps:eşya, pılı pırtı, vurmalı çalgılar
  • trapse:ayağını sürüyerek yürümek, boş boş dolaşmak
  • trapshooting:havaya atılan hedefleri vurma, makinenin fırlattığı hedefleri vurma
  • trash:beş para etmez adam, çerçöp, çöp, fasa fiso, işe yaramaz şey, saçma, saçmalık
  • trashiness:değersizlik, işe yaramazlık
  • trashy:beş para etmez, değersiz
  • trauma:sarsıntı, şok, travma, yara
  • traumatic:travmatik, yaraya ait
  • travail:doğum sancıları, doğum sancısı, doğum sancısı çekmek, sancı, sancılanmak, zahmet, zahmet çekmek
  • travails:doğum sancıları, doğum sancısı, doğum sancısı çekmek, sancı, sancılanmak, zahmet, zahmet çekmek
  • travel:dolaşmak, gezi, gezmek, işleme, işlemek, kaçmak, seyahat, seyahat etmek, yol almak, yolculuk, yolculuk etmek
  • traveled:çok gezmiş, işlek
  • traveler:gezgin, pazarlamacı, seyahat eden kimse, seyyah, yolcu
  • traveling:gezici, seyahat, seyyar
  • traveller:gezgin, pazarlamacı, seyahat eden kimse, seyyah, yolcu
  • travelling:gezici, seyahat, seyyar
  • travelogue:seyahatle ilgili film, seyahatle ilgili konferans
  • travels:dolaşmak, gezi, gezmek, işleme, işlemek, kaçmak, seyahat, seyahat etmek, yol almak, yolculuk, yolculuk etmek
  • traverse:bir uçtan diğerine çizmek, çapraz, çapraz çizgi, çapraz geçiş, çaprazlama geçmek, dikkatle incelemek, her iki yöne hareket ettirmek, karşı çıkma, karşı çıkmak, karşıdan karşıya geçirmek, kiriş, mil etrafında döndürmek, travers, zikzak, zikzak çizerek gitmek, zikzaklı gitme
  • travesty:gülünç duruma düşürmek, gülünç taklit, hezel, hiciv, hicvetmek, karikatür, komik taklidini yapmak
  • trawl:taraklı balık ağı, trol, trol ile balık tutmak
  • trawler:trol teknesi, trolcü
  • trawling:trol ile balık tutmak
  • tray:sini, tabla, tepsi
  • trays:sini, tabla, tepsi
  • treacherous:aldatıcı, güvenilmez, hain, kalleş
  • treacherously:haince
  • treachery:hainlik, hıyanet, ihanet, kalleşlik
  • treacle:aşırı duygusal şey, melas, şeker pekmezi
  • treacly:ağdalı, aşırı duygusal
  • tread:adımlamak, arşınlamak, ayak sesi, ayakkabı tabanı, basamak, basış, basmak, çiftleşme, çiftleşmek, dans figürü yapmak, ezmek, pedallar arası açıklık, yürümek, yürüyüş
  • treading:ayakla basma
  • treadle:ayaklık, pedal, pedalla çalışmak, pedalla çalıştırmak
  • treadmill:ayak değirmeni, monoton iş, tekdüze iş
  • treaon:hainlik, vatan hainliği
  • treason:hainlik, vatan hainliği
  • treasonable:ihanet niteliğinde
  • treasure:define, değer vermek, değerini bilmek, değerli insan, hazine, servet, toplamak
  • treasured:değer vermek, değerini bilmek, toplamak
  • treasurer:hazine sorumlusu, hazinedar, mali işler sorumlusu, veznedar
  • treasures:define, değer vermek, değerini bilmek, değerli insan, hazine, servet, toplamak
  • treasuring:değer vermek, değerini bilmek, toplamak
  • treasury:bilgi hazinesi, hazine
  • treat:davranmak, ikram, ikram etmek, işlemek, ısmarlama, ısmarlamak, muamele etmek, tedavi etmek, zevk, zevk veren şey, ziyafet
  • treated:davranmak, ikram etmek, işlemek, ısmarlamak, muamele etmek, tedavi etmek
  • treaties:antlaşma, mukavele
  • treating:davranmak, ikram etmek, işlemek, ısmarlamak, muamele etmek, tedavi etmek
  • treatise:bilimsel eser, bilimsel inceleme, tez
  • treatment:davranış, işlem, işleyiş, muamele, tedavi
  • treats:davranmak, ikram, ikram etmek, işlemek, ısmarlama, ısmarlamak, muamele etmek, tedavi etmek, zevk, zevk veren şey, ziyafet
  • treaty:antlaşma, mukavele
  • treble:soprano, soprano ses, tiz sesli, üç kat, üç katına çıkmak, üç kere, üç misli olmak, üçle çarpmak
  • trecking:göçmek, kağnı ile gitmek, öküz arabası ile göç etmek
  • tree:ağaç, ağaca çıkarmak, çıkmaza sokmak, darağacı, eyer kaltağı, mil
  • treed:ağaca çıkarmak, çıkmaza sokmak
  • treefrog:ağaç kurbağası
  • treeless:ağaçsız
  • treenail:ağaç çivi, kavela
  • trees:ağaç, ağaca çıkarmak, çıkmaza sokmak, darağacı, eyer kaltağı, mil
  • treetop:ağaç tepesi, ağacın tepesindeki
  • trefoil:yonca
  • trek:göç, göçmek, kağnı ile gitme, kağnı ile gitmek, öküz arabası ile göç etmek
  • trekking:göçmek, kağnı ile gitmek, öküz arabası ile göç etmek
  • treks:göç, göçmek, kağnı ile gitme, kağnı ile gitmek, öküz arabası ile göç etmek
  • trellis:çardak, kafes, kafes işi, kafes işi yapmak, parmaklık
  • trelliswork:kafes işi
  • tremble:endişelenmek, titreme, titremek, titreşmek, ürperme, ürpermek
  • trembler:devre açıp kapayıcı cihaz, elektrik zili, tramblör
  • trembling:titrek, titreme, titreyen
  • tremendous:çok büyük, heybetli, kocaman, koskocaman, muazzam
  • tremolo:titreklik
  • tremor:çarpıntı, sarsıntı, titreme, ürperme
  • tremors:çarpıntı, sarsıntı, titreme, ürperme
  • tremulous:huzursuz, titrek, titreyen, ürkek
  • trench:bellemek, çukur, hendek, hendek kazmak, kazmak, siper, siper kazmak, suyolu
  • trenchancy:etkinlik, keskinlik
  • trenchant:acı, dokunaklı, etkili, keskin
  • trenchcoat:trençkot, yağmurluk
  • trencher:ekmek tahtası, hendek kazıcı
  • trencherman:iştahlı kimse
  • trenches:bellemek, çukur, hendek, hendek kazmak, kazmak, siper, siper kazmak, suyolu
  • trend:akım, eğilim, eğimli olmak, gidişat, meyil, yön, yönelmek
  • trending:eğimli olmak, yönelmek
  • trends:akım, eğilim, eğimli olmak, gidişat, meyil, yön, yönelmek
  • trendsetter:modayı belirleyen kimse
  • trendsetters:modayı belirleyen kimse
  • trendsetting:modayı belirleyen
  • trendy:moda, modayı izleyen
  • trepan:cerrah testeresi, delgi, kuyu delme burgusu
  • trepidation:dehşet, korku, titreme, ürperme
  • treshing:harman, harman dövme
  • trespass:girme, günah, günah işlemek, izinsiz girme, suç işlemek, tecâvüz, tecâvüz etmek, yasayı çiğneme
  • trespasser:günahkâr, izinsiz giren kimse
  • trespassing:günah işlemek, suç işlemek, tecâvüz etmek
  • tress:bulke, lüle, saç örgüsü
  • tressed:bukleli, lüle lüle, örgülü
  • tresses:bulke, lüle, saç örgüsü
  • trestle:köprü ayağı, masa ayaklığı, sehpa
  • trestlework:payandalı yapı, sehpa, viyadük
  • trey:üçlü
  • triable:adli soruşturma yapılabilir, yargılanabilir
  • triad:üçlü, üçlü topluluk, üçlük akort
  • triage:aciliyetine göre sıralama, özelliklerine göre ayırma
  • trial:çile, dava, deneme, dert, duruşma, girişim, mahkeme, örnek, prova, sınama, sınav, test, yargılama
  • trials:çile, dava, deneme, dert, duruşma, girişim, örnek, prova, sınama, sınav, test, yargılama
  • triangle:üç köşeli parça, üçgen
  • triangles:üç köşeli parça, üçgen
  • triangular:üç köşeli, üçgen şeklinde
  • triassic:triyasik dönem, triyasik döneme ait
  • tribal:kabile, kabileye ait
  • tribe:aşiret, boy, familya, kabile, meslek grubu, oymak, takım
  • tribology:sürtünme bilgisi
  • tribrach:üç heceli vezin, üç kollu şey
  • tribulation:belâ, çile, dert, musibet, sıkıntı
  • tribulations:belâ, çile, dert, musibet, sıkıntı
  • tribunal:hakim makamı, mahkeme, yargıç kürsüsü
  • tribune:halkın koruyucusu lider, kürsü, piskopos tahtı, platform, tribün, yüksek rütbeli subay
  • tributary:dökülen, haraç ödeyen, haraç olarak verilen, haraç veren hükümet, ırmağa karışan, ırmak kolu, vergi veren
  • tribute:haraç, hürmet, işçinin payına düşen maden, övgü, takdir
  • tributes:haraç, hürmet, işçinin payına düşen maden, övgü, takdir
  • trice:an
  • triceps:üç başlı kas
  • trichome:diken, kıl, pul
  • trichotomy:üçe bölünme
  • trick:aldatmaca, aldatmak, azizlik, çalım, cinsel ilişki, dalavere, dümen, dümen nöbeti, el çabukluğu, fahişenin müşterisi, faka bastırmak, güzel kadın, hile, hileli, işin sırrı, kandırmak, kötü şaka, kurnazlık, marifet, muziplik, numara, oyun, oyun etmek, oyuna getirmek, püf noktası, üçkâğıt, üçkâğıtçılık
  • tricked:aldatmak, faka bastırmak, kandırmak, oyun etmek, oyuna getirmek
  • trickery:düzenbazlık, hile, hilekârlık, kandırmaca, üçkâğıtçılık
  • trickier:aldatıcı, düzenbaz, hileli, ince, kurnaz, nazik, oyuncu, üçkâğıtçı
  • trickiness:aldatıcılık, güvenilmezlik, tekin olmama
  • tricking:aldatmak, faka bastırmak, kandırmak, oyun etmek, oyuna getirmek
  • trickish:aldatıcı, hileli, ince, nazik, üçkâğıtçı, zor
  • trickle:akıtmak, damla damla akan şey, damla damla akmak, damlama, damlamak, damlatmak, sızmak, yavaş yavaş çıkmak, yuvarlanmak
  • trickling:akıtmak, damla damla akmak, damlamak, damlatmak, sızmak, yavaş yavaş çıkmak, yuvarlanmak
  • trickster:dalavereci, dümenci, düzenbaz, hilebaz, hilekâr, kazıkçı, oyuncu, üçkâğıtçı
  • tricksy:aldatıcı, güç, hileli, ince, muzip, numaracı, oyunbaz, oyuncu, üçkâğıtçı
  • tricky:aldatıcı, düzenbaz, hileli, ince, kurnaz, nazik, oyuncu, üçkâğıtçı
  • tricolor:üç renkli, üç renkli bayrak
  • tricolored:üç renkli
  • tricoloured:üç renkli
  • tricot:örgü kumaş, triko
  • tricycle:üç tekerlekli bisiklet, üç tekerlekli bisikletle gezmek
  • trident:çatal şeklinde zıpkın, neptün’ün simgesi zıpkın, üç dişli mızrak
  • tried:arıtılmış, denenmiş, güvenilir, sınanmış
  • triennial:üç yılda bir olan, üç yıllık
  • tries:atış hakkı, çaba, çalışmak, deneme, denemek, gayret etmek, sınamak, taşırmak, tatmak, teşebbüs etmek, yargılamak, yormak
  • trifle:az miktar, boş konuşmak, değersiz şey, hafife almak, küçük şey, önemsememek, önemsiz şey, oyalanmak, pandispanyalı tatlı, ucuz süs, üşengeçlik etmek
  • trifler:avare kimse, havai tip, işini ciddiye almayan kimse
  • trifles:ıvır zıvır, küçük şeyler
  • trifling:hoppa, küçük, önemsiz, saçma, üstünkörü
  • trifoliate:üç yapraklı
  • trifoliolate:üç yapraklı
  • trifolium:yonca
  • trig:şık, tekere taş koymak, temiz giyimli, trigonometri
  • trigger:başlatmak, deklanşör, neden olmak, tetik
  • triggered:başlatmak, neden olmak
  • triggerhappy:savaşçı, sorumsuz, tetiği çekmeye hazır
  • triggering:başlatmak, neden olmak
  • triggers:başlatmak, deklanşör, neden olmak, tetik
  • trigon:üçgen
  • trigonometric:trigonometrik
  • trigonometry:trigonometri
  • trigraph:tek sesli üç harf grubu
  • trihedral:üç yüzlü
  • trike:üç tekerli bisiklet
  • trilateral:üç taraflı, üç yönlü, üçlü
  • trilbies:ayaklar
  • trilby:fötr şapka
  • trilinear:üç çizgili
  • trilingual:üç dil bilen, üç dilde olan
  • trill:ötüş, şakımak, ses titremesi, sesi titremek, sesini titretmek
  • trilled:şakımak, sesi titremek, sesini titretmek
  • trilling:üçlü birleşik kristal
  • trillion:trilyon
  • trilogy:üç bölümlü roman, üçlü trajedi
  • trim:araba döşemesi, ayarlamak, azarlamak, biçimli, budamak, derli toplu, durum, düzeltmek, düzen, düzgün, karıştırmak, süs, süsleme, süslemek, uçlarından almak, vitrin düzeni, yenmek
  • trimester:üç aylık dönem, üç aylık süre
  • trimmed:ayarlamak, azarlamak, budamak, düzeltmek, karıştırmak, süslemek, uçlarından almak, yenmek
  • trimmer:çıkarcı politikacı, düzenleyici, süslemeci, yan kiriş, zaman adamı
  • trimming:aksesuar, azar, dayak, dengeleme, düzeltme, düzenleme, garnitür, süs, süsleme, uçlarından alma, yenilgi
  • trimmings:abartı, kırpıntı
  • trimness:düzenlilik, düzgünlük, şıklık
  • trine:üç bölümlük şey, üç kat, üç kere yapılan, üçlü, üçlü takım
  • trinitarian:teslis prensibine ait, teslis prensibine inanan kimse, teslis tarikatı üyesi
  • trinity:kutsal üçleme, teslis
  • trinket:biblo, değersiz süs, incik boncuk, ıvır zıvır
  • trinkets:ıvır zıvır, pılı pırtı
  • trinomial:çok terimli, üç terimli
  • trio:triyo, üçlü
  • trip:ayağı takılmak, çelme, çelme takmak, düşürmek, gezi, gezinti, hafif ve hızlı yürüme, hata, hata yapmak, kastanyola, sekme, sekmek, seyahat, sürçme, sürçmek, tökezleme, tökezlemek, uçma, uyuşturucunun etkisinde olma, yolculuk
  • tripartite:üç parçalı, üç taraflı, üçlü
  • tripe:boş lâf, işkembe, saçma
  • tripes:bağırsaklar
  • triphammer:ağır çekiç
  • triphthong:üç sesli hece
  • triplane:üst üste üç kanatlı uçak
  • triple:üç kat, üç katına çıkarmak, üç misli, üç misline çıkmak, üçlü
  • triplet:triolet, üçlü, üçüzlerden biri
  • triplets:triolet, üçlü, üçüzlerden biri
  • triplex:üç katlı, üçlü
  • triplicate:üç kat, üç kat yapmak, üç kopya, üç kopyalı, üç kopyasını çıkarmak, üçü de aynı şeyler, üçüncü nüsha
  • tripling:üç katına çıkarmak, üç misline çıkmak
  • tripod:sehpa, tripod, üç ayaklı sehpa
  • tripper:geziye çıkan kimse, turist
  • tripping:çevik, hafif adımlarla yürüme, hafif adımlarla yürüyen, hafif dans, kıvrak, röle, sendeleyen
  • trips:ayağı takılmak, çelme, çelme takmak, düşürmek, gezi, gezinti, hafif ve hızlı yürüme, hata, hata yapmak, kastanyola, sekme, sekmek, seyahat, sürçme, sürçmek, tökezleme, tökezlemek, uçma, uyuşturucunun etkisinde olma, yolculuk
  • triptych:üç parçalı tablo
  • trisect:üçe bölmek
  • trishaw:üç tekerlekli çekçek
  • trisyllable:üç heceli sözcük
  • trite:basmakalıp, bayat, eski
  • triteness:basmakalıp olma, bayatlık
  • triton:bir tür deniz salyangozu, helezoni deniz kabuğu, triton
  • triturate:ezip toz haline getirmek, iyi çiğnemek, öğütmek
  • trituration:ezerek toz haline getirme, öğütme
  • triumph:başarı, büyük başarı kazanmak, utku, yenmek, zafer, zafer alayı, zafer kazanmak
  • triumphal:zafer
  • triumphant:büyük başarı kazanmış, galip, mükemmel, muzaffer, zafer kazanmış
  • triumvir:triumvir, üç kişilik mevkideki görevli
  • triumvirate:üç kişilik yönetim, üçlü otorite
  • triune:bir de üç olan
  • trivet:ayaklı destek, saç ayağı
  • trivia:önemsiz şeyler
  • trivial:abes, değersiz, küçük, önemsiz, saçma
  • trivialise:değersizleştirmek, önemsizleştirmek
  • trivialities:abeslik, değersizlik, önemsizlik, saçmalık
  • triviality:abeslik, değersizlik, önemsizlik, saçmalık
  • trivialize:değersizleştirmek, önemsizleştirmek
  • triweekly:üç haftada bir, üç haftada bir olan, üç haftalık
  • troat:bağırmak, geyik bağırması
  • trochaic:bir uzun ve bir kısa heceli ölçü
  • trod:adımlamak, arşınlamak, basmak, çiftleşmek, dans figürü yapmak, ezmek, yürümek
  • trodden:adımlamak, arşınlamak, basmak, çiftleşmek, dans figürü yapmak, ezmek, yürümek
  • troglodites:ilkel insan, köşesine çekilmiş insan, mağara adamı
  • troglodyte:ilkel insan, köşesine çekilmiş insan, mağara adamı
  • troika:üç kişilik yönetim
  • trojan:truva, truvalı
  • troll:bağıra bağıra şarkı söylemek, birkaç sesle şarkı söylemek, muzip cüce, olta yemi, oltayla balık tutmak, trol
  • trolley:el arabası, servis masası, tramvay vagonu, tramvaya elektrik veren kol, yük arabası
  • trolleybus:troleybüs
  • trolling:bağıra bağıra şarkı söylemek, birkaç sesle şarkı söylemek, oltayla balık tutmak
  • trollop:fahişe, fahişelik etmek, pasaklı kadın, pasaklı olmak, sürtük
  • trolloping:fahişelik etmek, pasaklı olmak
  • trombone:trombon
  • tromometer:depremölçer, tromometre
  • troop:birlik, bölük, cemaat, izci grubu, süvari bölüğü, toplanmak, topluca ilerlemek, topluluk
  • trooper:asker taşıma gemisi, atlı polis, süvari atı, süvari eri
  • troopers:asker taşıma gemisi, atlı polis, süvari atı, süvari eri
  • troops:asker, askeri kuvvetler, birlikler
  • troopship:asker taşıma gemisi
  • trope:kinaye, mecaz
  • trophic:besleyici, gıda ile ilgili
  • trophy:av hayvanı başı, ganimet, hayvan başları ile süslemek, zafer hatırası
  • tropic:dönence, tropika
  • tropical:çok sıcak, tropikal
  • tropics:sıcak kuşak, tropikal kuşak
  • troposphere:troposfer
  • trot:acele etmek, cevap anahtarı, hızlı yürümek, hızlı yürüyüş, kırıtarak yürüme, kopya, tek atlı araba yarışı, tırıs, tırıs gitmek, tırısa kaldırmak
  • troth:bağlılık, gerçek, sadakât
  • trotter:paça, tırıs giden at
  • trotters:ayaklar
  • trotting:acele etmek, hızlı yürümek, tırıs gitmek, tırısa kaldırmak
  • trouble:aksilik, arıza, belâ, bulandırmak, canını sıkmak, dert, dert etmek, huzursuzluk, külfet, meşakkat, rahatsız etmek, rahatsızlık, sıkıntı, sorun, üzmek, üzülmek, üzüntü, zahmet, zahmet etmek, zahmet vermek
  • troubled:bulanık, rahatsız, sıkıntılı, üzgün
  • troublemaker:baş belâsı, fitneci, sorun çıkaran kimse
  • troubles:aksilik, arıza, belâ, bulandırmak, canını sıkmak, dert, dert etmek, huzursuzluk, külfet, meşakkat, rahatsız etmek, rahatsızlık, sıkıntı, sorun, üzmek, üzülmek, üzüntü, zahmet, zahmet etmek, zahmet vermek
  • troublesome:baş belâsı, belâlı, bıktırıcı, külfetli, sıkıntılı, zahmetli
  • troublesomeness:sıkıntılılık, zahmetlilik
  • troubling:bulandırmak, canını sıkmak, dert etmek, rahatsız etmek, üzmek, üzülmek, zahmet etmek, zahmet vermek
  • troublous:sıkıntılı, zahmetli
  • trough:ani düşüş, dalgalar arası çukur, oluk, tekne, yalak
  • trounce:bozguna uğratmak, dayak atmak, dövmek, fırça atmak, yenmek
  • trounced:bozguna uğratmak, dayak atmak, dövmek, fırça atmak, yenmek
  • trouncing:bozguna uğratmak, dayak atmak, dövmek, fırça atmak, yenmek
  • troupe:tiyatro topluluğu, trup
  • trousered:pantolonlu
  • trousering:pantolonluk kumaş
  • trousers:pantolon
  • trousseau:çeyiz
  • trout:alabalık, alabalık tutmak
  • trove:define, hazine
  • trowel:mala, malayla düzeltmek
  • troy:kuyumcu tartısı
  • truancy:dersi asma, okulu asma
  • truant:aylak, dersi asan kimse, kaçak, kaytarıcı, okul kaçağı
  • truce:ara, ateşkes, mütareke
  • truck:alışveriş yapmak, bostan sebzesi, değersiz eşya, değiş tokuş, değiş tokuş etmek, direk şapkası, el arabası, ilişki, kamyon, kamyonla taşımak, mal ile ödemek, pılı pırtı, takas, takas etmek, trampa, yük vagonu
  • truckage:kamyonla taşıma, taşıma ücreti
  • truckdriver:kamyoncu
  • trucker:bostancı, kamyon şoförü, kamyoncu, sebzeci
  • trucking:alışveriş yapmak, değiş tokuş etmek, kamyonla taşımak, mal ile ödemek, takas etmek
  • truckle:boyun eğmek, makara, tekerlek, yaltaklanmak
  • truckling:boyun eğmek, yaltaklanmak
  • truckman:bostancı, kamyon şoförü, kamyoncu, sebzeci
  • trucks:alışveriş yapmak, bostan sebzesi, değersiz eşya, değiş tokuş, değiş tokuş etmek, direk şapkası, el arabası, ilişki, kamyon, kamyonla taşımak, mal ile ödemek, pılı pırtı, takas, takas etmek, trampa, yük vagonu
  • truculence:acımasızlık, gaddarlık, zalimlik
  • truculent:acımasız, haşin, vahşi, zalim
  • trudge:yorgun argın yürüme, yorgun argın yürümek, yorucu yürüyüş, zorla yürümek
  • DOĞRU:asıl, aslının aynı, doğru, esaslı, gerçek, gerçekten, hakiki, içten, sadık kalarak, safkan, sahi, tam, tam olarak
  • trueborn:doğuştan, su katılmadık, tam
  • truehearted:içten, sadık, vefalı
  • truelove:gerçek aşk, sevgili
  • trueness:doğruluk, gerçeklik, içtenlik, sadakât, saflık, vefa
  • truer:asıl, aslının aynı, doğru, esaslı, gerçek, hakiki, içten, safkan, sahi, tam
  • truffle:yermantarı
  • truism:bilinen gerçek, herkesin bildiği gerçek
  • trull:fahişe, orospu
  • truly:doğru olarak, gerçekten, hakikaten, içten, içtenlikle, sadakâtla
  • trump:baba adam, baskın çıkmak, boru, boru sesi, gölgede bırakmak, iyi adam, koz, koz ile almak, koz oynamak, müthiş adam
  • trumpery:boş, değersiz, değersiz şey, saçma, süprüntü, ucuz
  • trumpet:bağırmak, boru, boru çalmak, fil sesi, ilan etmek, trompet, trompet çalmak
  • trumpeter:borazancı, borazancı kuşu, tellal, trompetçi
  • trumpeting:bağırmak, boru çalmak, ilan etmek, trompet çalmak
  • trumps:baba adam, baskın çıkmak, boru, boru sesi, gölgede bırakmak, iyi adam, koz, koz ile almak, koz oynamak, müthiş adam
  • truncate:budamak, kesmek, tepesi kesik, tepesini kesmek, ucu kesik, ucunu kesmek
  • truncated:budamak, kesmek, tepesini kesmek, ucunu kesmek
  • truncation:kesme, tepesini kesme, ucunu kesme
  • truncheon:cop, kalın sopa
  • trundle:iterek sürmek, tekerlek, yuvarlama, yuvarlamak, yuvarlanmak, yuvarlayarak taşımak
  • trunk:ana hat, anayol, bagaj, bağlantı noktası, bavul, beden, fil hortumu, gövde, şehirlerarası konuşma
  • trunks:kısa don, mayo, şort
  • trunnion:top muylusu
  • truss:asmak, bağ, bağlamak, demet, demet yapmak, destek, destek koymak, fıtık bağı, ipe çekmek, kasık bağı, köprü makası, takviye iskeleti
  • trussed:asmak, bağlamak, demet yapmak, destek koymak, ipe çekmek
  • trust:emanet, emanet etmek, güven, güvenilir kişi, güvenmek, inancı olmak, inanma, inanmak, itimat, itimat etmek, kredi, kredi vermek, sorumluluk, tröst, ümit, ummak, veresiye vermek
  • trusted:emanet etmek, güvenmek, inancı olmak, inanmak, itimat etmek, kredi vermek, ummak, veresiye vermek
  • trustee:emanetçi, mutemet, mütevelli, yediemin
  • trustees:emanetçi, mutemet, mütevelli, yediemin
  • trusteeship:mutemetlik, mütevellilik, vekillik, yedieminlik
  • trustful:çabuk inanan, güvenen
  • trustiness:sadakât
  • trusting:çabuk inanan, güvenen
  • trustworthiness:güvenilirlik
  • trustworthy:emin, güvenilir, güvenli, inanılır
  • trusty:emin, güvenilir, güvenilir kimse, sadık
  • truth:doğruluk, dürüstlük, gerçek, gerçeklik, hakikat, sadakât, tamlık, vefa
  • truthful:doğru, doğru sözlü, doğrucu, gerçeğe uygun, gerçek, içten, samimi
  • truthfulness:doğru sözlülük, doğruculuk, doğruluk
  • truths:doğruluk, dürüstlük, gerçek, gerçeklik, hakikat, sadakât, tamlık, vefa
  • try:atış hakkı, çaba, çalışmak, deneme, denemek, gayret etmek, sınamak, taşırmak, tatmak, teşebbüs etmek, yargılamak, yormak
  • trying:kalkışan, sabrı zorlayan, sıkıcı, uğraşan, uğraştırıcı, üzücü, yorucu, zahmetli
  • tryout:deneme, yetenek denemesi
  • tryst:buluşma, buluşma yeri, randevu, randevulaşmak
  • tsar:çar
  • tsarina:çariçe
  • tsetse:çeçe sineği
  • tub:banyo yapmak, dekovil, fıçı, fıçıya dikmek, kürek çekmek, küvet, tekne, varil, yayık, yayıkta yapmak
  • tuba:tuba
  • tubborn:aksi, azimli, dediğim dedik, dik başlı, dirençli, inatçı, vazgeçmeyen
  • tubby:boğuk, fıçı gibi, tıknaz, tıknaz kimse
  • tube:boru, boru döşemek, boru içine yerleştirmek, boru salmak, iç lastik, katot lâmbası, metro, televizyon, tünel, tüp
  • tubeless:iç lâstiksiz, tübles
  • tuber:yumru, yumru kök
  • tubercle:kabarcık, küçuk yumru, tüberkül, yumrucuk
  • tubercular:boğumlu, tüberkülozlu, verem, yumrulu
  • tuberculosis:tüberküloz, verem
  • tuberculous:boğumlu, tüberkülozlu, verem, veremli, yumrulu
  • tuberose:sümbülteber, yumru, yumrulu
  • tuberosity:ur, yumru
  • tuberous:yumru, yumrulu
  • tubing:boru malzemesi, boru sistemi, borular
  • tubular:boru şeklinde, borulardan oluşmuş, borulu
  • tubule:borucuk, küçük tüp
  • tuck:börek, çörek, geminin kıç kuruzu, kambur çıkarma, katlamak, kıstırmak, kıvırmak, kıvrılmak, pli, sıkıştırmak, sokmak, tepmek, tıkıştırmak, tıkmak, yiyecek
  • tucked:katlamak, kıstırmak, kıvırmak, kıvrılmak, sıkıştırmak, sokmak, tepmek, tıkıştırmak, tıkmak
  • tucker:plise makinesi, tıkıştıran, yormak
  • tuckshop:börekçi, pastane
  • tudor:tudor, tudor krallarına ait
  • tuesday:salı
  • tufa:süngertaşı, tüf
  • tufaceous:süngertaşı türünden, tüfsü
  • tuff:süngertaşı, tüf
  • tuft:demet, küme, öbek, perçem, püskül, sorguç, tutam
  • tufted:küme küme, sorguçlu, tepeli
  • tufthunter:asalak, beleşçi, dalkavuk, soylulara sokulmaya çalışan kimse
  • tufty:küme küme, öbek öbek, püsküllü, sorguçlu, tepeli
  • tug:asılma, asılmak, çabalamak, çekiş, çekme halatı, çekmek, gayret, mücâdele, römorkör, sürüklemek, uğraş, uğraşmak
  • tugboat:römorkör
  • tuition:ders ücreti, öğretim, okul parası
  • tulip:lâle
  • tulle:ipek bürümcük, tül
  • tum:karın, mide
  • tumble:bozmak, dağıtmak, devrilmek, dönme, dönmek, düşme, düşmek, düşüş, karışıklık, karıştırmak, perende, perende atmak, takla, takla atmak, tepetaklak olmak, yıkılmak, yuvarlanmak
  • tumbledown:köhne, yıkık dökük
  • tumbling:bozmak, dağıtmak, devrilmek, dönmek, düşmek, karıştırmak, perende atmak, takla atmak, tepetaklak olmak, yıkılmak, yuvarlanmak
  • tumbrel:at arabası, cephane arabası, kağnı
  • tumefacient:şişen, şişiren
  • tumefaction:kabartı, şiş, şişirme, şişme
  • tumefied:kabarmak, şişirmek, şişmek
  • tumefy:kabarmak, şişirmek, şişmek
  • tumescence:şişkinlik
  • tumescent:kabaran, şişen
  • tumid:kabarık, şatafatlı, şişkin, şişmiş, tumturaklı
  • tumidity:debdebe, şatafat, şişkinlik
  • tummy:karın, mide
  • tumor:tümör, ur
  • tumour:tümör, ur
  • tumours:tümör, ur
  • tumult:gürültü, hengâme, kargaşa, patırtı
  • tumultuary:gürültücü, gürültülü, kargaşalı
  • tumultuous:gürültücü, gürültülü, kargaşalı, patırtılı
  • tumulus:höyük
  • tun:bira fıçısı, şarap fıçısı
  • tuna:tonbalığı
  • tunable:akort edilebilir
  • tune:ahenk, akort, akort etmek, akortlu olmak, ayarlamak, ezgi, istasyon ayarı, istasyona ayarlamak, makam, melodi, nağme, uydurmak, uyum, uyumlu olmak, yoluna koymak
  • tuned:akort etmek, akortlu olmak, ayarlamak, istasyona ayarlamak, uydurmak, uyumlu olmak, yoluna koymak
  • tuneful:ahenkli, güzel sesli, hoş, uyumlu
  • tuneless:ahenksiz, nağmesiz, sessiz, uyumsuz
  • tuner:akort düdüğü, akortçu, istasyon arayıcı, kanal arayıcı
  • tungsten:tungsten, volfram
  • tunic:ceket, gömlek, tohum zarfı, tünik
  • tunica:gömlek, kılıf
  • tunicle:zarfçık
  • tuning:akort, ayar, ayarlama, istasyonu ayarlama, uydurma
  • tunisian:tunus, tunuslu
  • tunnel:galeri, tünel, tünel açmak
  • tunnels:galeri, tünel, tünel açmak
  • tunny:orkinos, tonbalığı
  • tup:çiftleşmek, koç, şahmerdan, tos vurmak
  • tuppence:iki kuruş, iki peni, önemsiz şey
  • tuppenny:iki kuruşluk, iki penilik, önemsiz
  • turban:sarık, türban
  • turbaned:sarıklı, türbanlı
  • turbid:bulanık, çamurlu, karışık, tortulu, yoğun
  • turbidity:bulanıklık, karışıklık, yoğunluk
  • turbine:türbin
  • turbo:turbo
  • turbojet:turbo jet
  • turbulence:gürültü, hava boşluğu, kargaşa, karışıklık, türbülans
  • turbulent:çalkantılı, fırtınalı, gürültücü, kavgacı, türbülanslı
  • turcologist:türkolog
  • turcoman:türkmen
  • turd:bok, bok herif, dışkı, tezek
  • turds:bok, bok herif, dışkı, tezek
  • tureen:çorba kâsesi
  • turf:çetenin bölgesi, çim, çim ekmek, çim saha, çimen, çimen döşemek, hipodrom, kesek, turba
  • turfite:at yarışı meraklısı
  • turfy:at yarışına ait, çim kaplı, çimenli
  • turgescence:abartma, şiş, şişirme, şişlik
  • turgescent:abartılı, şişirilmiş, şişkin
  • turgid:abartılı, mübâlağalı, şiş, şişmiş
  • turgidness:abartılı olma, şiş olma, şişkinlik
  • turk:türk
  • turkey:başarısız film, fiyasko, hindi
  • turkeys:türkiye
  • turkish:türk, türkçe
  • turkois:firuze, turkuaz, turkuvaz
  • turkoman:türkmen, türkmence
  • turks:türkler
  • turmeric:hintsafranı, zerdeçal, zerdeçal sarısı
  • turn:amaç, atlatmak, bozulmak, bulandırmak, burkmak, çark etmek, çevirmek, davranış, değişim, değişme, döndürmek, dönme, dönmek, dönüm, dönüş, dönüşmek, dönüştürmek, düşünce tarzı, eğilim, ekşimek, etkilemek, fırsat, geçmek, korkutma, muamele, nöbet, olmak, perende atmak, sapma, sapmak, sarım, şekil, sıra, ters dönmek, vazgeçirmek, yöneltmek
  • turnable:çevrilir, döner
  • turnabout:atlıkarınca, dönek, geri dönüş, ters dönme, ters yön
  • turnaround:dönüş yeri, geri dönüş, revizyon
  • turncoat:dönek
  • turndown:devrik, devrik kısım, devrik yaka
  • turned:dönük, katlanmış, kıvrık, tornada işlenmiş
  • turner:beden eğitimcisi, döndüren, tornacı
  • turnery:tornacı dükkânı, tornacılık
  • turning:çevirme, döndürme, dönemeç, dönen, döner, dönme, dönüş, köşe, tornacılık
  • turnip:cep saati, şalgam
  • turnkey:gardiyan, zindancı
  • turnoff:ürün
  • turnout:dönemeç, grev, grevci, katılanlar, katılım, kıyafet, malzeme, sapak, tâli yol, üretim, verim, yol ayrımı
  • turnover:devir, devir hızı, devirme, devrilme, eksilme, fire, iş hacmi, meyveli turta, satış işlemleri
  • turnpike:geçiş parası, paralı geçit, paralı yol
  • turns:amaç, atlatmak, bozulmak, bulandırmak, burkmak, çark etmek, çevirmek, davranış, değişim, değişme, döndürmek, dönme, dönmek, dönüm, dönüş, dönüşmek, dönüştürmek, düşünce tarzı, eğilim, ekşimek, etkilemek, fırsat, geçmek, korkutma, muamele, nöbet, olmak, perende atmak, sapma, sapmak, sarım, şekil, sıra, ters dönmek, vazgeçirmek, yöneltmek
  • turnscrew:tornavida
  • turnspit:dönerci, kebapçı
  • turnstile:turnike
  • turntable:döner tabla
  • turnup:duble paça, kalkık, katlanmış, şans
  • turpentine:neft yağı, terebentin
  • turpitude:ahlaksızlık, alçaklık
  • turps:neft yağı
  • turquois:firuze, turkuaz, turkuvaz
  • turquoise:firuze, turkuaz, turkuvaz
  • turret:küçük kule, taret, torna bağlama aynası, uçağın baş tarafı
  • turreted:kuleli, taretli
  • turstworthy:emin, güvenilir, güvenli, inanılır
  • turtle:deniz kaplumbağası, kaplumbağa, kumru, su kaplumbağası, yusufçuk
  • turtledove:kumru, üveyik, yusufçuk
  • turtleneck:balıkçı yaka, dik yakalı kazak
  • tuscany:toskana
  • tush:şişt!, sus!
  • tush!:şişt!, sus!
  • tusk:fildişi, uzun diş
  • tusker:uzun dişli fil, uzun dişli yabandomuzu
  • tussive:öksürüğe ait
  • tussle:cebelleşme, cebelleşmek, mücâdele, mücâdele etmek, uğraşma, uğraşmak
  • tussock:çimen topağı, ot öbeği, sağ demeti
  • tut:cik cik!
  • tut!:cik cik!
  • tutelage:koruma, vasilik, vesayet
  • tutelar:hami, koruyucu, vasi, vesayet
  • tutelary:hami, koruyucu, vasi, vesayet
  • tutor:asistan, ders kitabı, özel ders almak, özel ders vermek, özel hoca, özel öğretmen, vasi
  • tutored:özel ders almak, özel ders vermek
  • tutoress:mürebbiye, özel hoca, özel öğretmen
  • tutorial:özel ders ile ilgili, özel ders süresi, özel hocaya ait
  • tutorials:özel ders süresi
  • tutoring:özel ders almak, özel ders vermek
  • tutorship:özel öğretmenlik, vasilik, vesayet
  • tutu:bale kostümü, tüt
  • tuxedo:smokin
  • tv:televizyon, tv
  • twaddle:geveze tip, saçma sapan konuşmak, saçmalamak, saçmalık, zırva, zırvalamak
  • twain:iki, iki kişi, iki parça
  • twang:çalmak, genizden çıkan ses, genizden çıkmak, genzinden söylemek, tel sesi, tıngırdamak, tıngırtı
  • tweak:çimdik, çimdiklemek
  • tweaking:çimdiklemek
  • twee:fazla nazlı, tuhaf
  • tweed:tüvit, yün kumaş
  • tweeny:hizmetçi kız
  • tweet:cıvıldamak, cıvıltı
  • tweeter:yüksek frekanslı hoparlör
  • tweeting:cıvıldamak
  • tweezers:cımbız
  • twelfth:onikide bir, onikinci
  • twelvemonth:oniki ay
  • twentieth:yirmide bir, yirminci
  • twerp:ahmak, aptal, kıl tip
  • twice:iki defa, iki kere
  • twicer:dolandırıcı
  • twiddle:çevirmek, döndürmek
  • twig:anlamak, çakmak, dal, ince dal, incelemek, kavramak, maden arama çubuğu, sürgün
  • twilight:alaca karanlık, çöküş, seher, tan, zayıf ışık
  • twill:fitilli kumaş, fitilli kumaş dokumak, kabartma çizgili kumaş
  • twin:çift, ikiz, ikizlerden biri
  • twine:bükmek, bükülmek, bulaştırmak, kıvrım, örmek, sarılma, sarılmak, sarma, sarmak, sicim
  • twined:bükmek, bükülmek, bulaştırmak, örmek, sarılmak, sarmak
  • twiner:bükme makinesi, sarmaşık
  • twinge:sancı, sancılandırmak, sancılanmak, sancımak
  • twining:bükmek, bükülmek, bulaştırmak, örmek, sarılmak, sarmak
  • twinkle:göz kırpma, göz kırpmak, ışıldamak, ışıltı, parıldamak, parlamak, pırıltı, titrek ışık, titrek parlamak
  • twinkling:göz kırpma, pırıltı, titrek ışık
  • twins:ikizler
  • twirl:burmak, çevirme, çevirmek, döndürmek, fırıl fırıl döndürmek, fırıl fırıl dönmek, fırıl fırıl dönüş, kıvrım
  • twirled:burmak, çevirmek, döndürmek, fırıl fırıl döndürmek, fırıl fırıl dönmek
  • twirling:burmak, çevirmek, döndürmek, fırıl fırıl döndürmek, fırıl fırıl dönmek
  • twist:büklüm, bükme, bükmek, bükülme, bükülmek, burkma, burkmak, burkulma, burkulmak, burmak, çarpıtma, çarpıtmak, dolamak, dönemeç, dönme, dönmek, düğüm, eğilim, girdap, ibrişim, ip, kıvırma, kıvırmak, kıvranmak, kıvrılarak akmak, kıvrılmak, kıvrım, sarma sigara, sarmak, tvist, viraj, yeni çözüm
  • twisted:bükülmüş, burmalı, çarpıtılmış, eğri büğrü, kargacık burgacık, kıvrık, kıvrımlı, şaşırmış, şaşkın
  • twister:bükücü, hilekâr, hortum, iplik bükme makinesi, kasırga, şaşırtıcı şey, yalancı, yuvarlanan top, zor soru
  • twisting:burulma, döndürme, kıvırma, kıvrılma
  • twisty:bükülen, dönen, hileli, kıvrılan, şaşırtıcı, yalancı
  • twit:aptal, azarlamak, budala, kızdırmak, sataşmak, yüzüne vurmak
  • twitch:ayrık otu, birden çekme, birden çekmek, burunduruk, kapmak, koparma, seğirme, seğirmek, tik
  • twitching:birden çekmek, kapmak, seğirmek
  • twitter:cıvıldamak, cıvıltı, heyecan, heyecandan titremek, kıkırdama, kıkırdamak, kıs kıs gülmek, sesi titremek
  • twittering:kıs kıs gülme
  • twofold:iki kat, iki katı, iki misli
  • twopence:az miktar, iki peni, önemsiz şey
  • twopenny:adi, iki kuruşluk, iki penilik
  • twosome:çift kişilik dans, iki kişi ile oynanan oyun
  • tycoon:kodaman, kral, zengin işadamı
  • tying:bağlamak, berabere kalmak, düğümlemek, eşit oy almak, evlendirmek, sınırlamak
  • tyke:it herif, sokak köpeği, yorkshirelı kimse
  • tympan:alın, baskı mumlu bezi
  • tympani:alın, kulak davulu, kulak zarı, timpan
  • tympanic:kulak davulu ile ilgili, sesi yansıtan
  • tympanum:alın, kulak davulu, kulak zarı, timpan
  • type:cins, daktilo ile yazmak, matbaa harfi, model, örnek, sembol, simge, tip, tür
  • typecast:hep aynı tür rolleri vermek
  • typed:daktilo ile yazılmış
  • typeface:harf büyüklüğü, harf karakteri
  • types:cins, daktilo ile yazmak, matbaa harfi, model, örnek, sembol, simge, tip, tür
  • typescript:daktilo ile yazılmış yazı
  • typesetter:dizgi makinesi, dizgici, mürettip
  • typewrite:daktilo ile yazmak, daktiloda yazmak
  • typewriter:daktilo, yazı makinesi
  • typewriting:daktilo ile yazmak, daktiloda yazmak
  • typewritten:daktilo edilmiş, daktiloda yazılmış
  • typhoid:karahumma, tifo
  • typhoon:kasırga, tayfun
  • typhus:lekelihumma, tifüs
  • typical:karakteristik, kendine özgü, özgün, tipik
  • typicalness:karakteristik olma, özgünlük, tipiklik
  • typified:belirgin özelliği olmak, simgelemek, simgesi olmak
  • typify:belirgin özelliği olmak, simgelemek, simgesi olmak
  • typing:daktilo etme
  • typist:daktilo, daktiloda yazan kimse, kâtip
  • typographer:dizgici, matbaacı
  • typographic:baskı, dizgi
  • typography:basımcılık, matbaacılık, tipografya
  • tyrannic:acımasız, gaddarca, zalim
  • tyrannical:acımasız, gaddarca, zalim
  • tyrannicide:zalimi öldüren kimse, zalimi öldürme
  • tyrannize:baskı yapmak, eziyet etmek, ezmek, zulmetmek
  • tyrannized:baskı yapmak, eziyet etmek, ezmek, zulmetmek
  • tyrannous:acımasız, zalimce
  • tyranny:tiranlık, zorba yönetim, zorbalık, zulüm
  • tyrant:despot, tiran, zalim hükümdar
  • tyre:araba lâstiği, başörtüsü, bıkmak, bıktırmak, dekore etmek, elbise, giysi, lastik, lâstik takmak, süslemek, tekerlek, usanmak, yormak, yorulmak
  • tyro:acemi
  • tyrol:tirol
  • tzar:çar
  • tzarina:çariçe
  • tzarism:çarcılık

 

Konuşarak Öğren uygulaması ile İngilizcenizi geliştirin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İngilizcenizi Geliştirin

Türkiye'nin %100 başarı garantili tek online İngilizce kursunu ücretsiz deneyin.

X

Online Canlı Ders

Çağrı Hoca ile İngilizce cümle kurma canlı dersi İçin son 3 dakika 45 saniye.